Yazar: Barış Uygur

  • Bütün takımlar imparatora karşı

    Tarihçilerin yıkıldıktan sonra Bizans demeye başladığı Roma İmpara­torluğu’nun, İstanbul’u başkent olarak seçtiği son bin yılında hal­kın en çok ilgilendiği olaylardan biri de spor müsabakaları. Glad­yatör dövüşünden tutun da atle­tizme kadar her spor var. Hatta bizim 2000 yılından beri almaya çalıştığımız olimpiyat oyunla­rı da imparatorluk Hıristiyan­lığı benimseyene kadar devam ediyor. Galiba Hıristiyanlaşan imparatorluk olimpiyatı bâtıl olarak görüyor da oyunları kaldı­rıyor. Uzun yüzyıllar boyunca en favori spor olan atlı araba yarışı hariç. Bazı din adamları atlı ara­ba yarışını da yasaklamak istiyor ama İmparator Flavius Theodo­sius, “Millet atlı araba yarışı iz­lemesin de, bizi mi izlesin?” diye yarışları devam ettiriyor. Yani öyle demiş olsa gerek.

    Atlı araba yarışları, Roma­lılarda hayli köklü bir spor. Kö­leler falan bu atlı arabaları sü­rerek yarışıyor ve yeterince ya­rış kazanırlarsa özgürlüklerine kavuşuyor ama bunu Ben Hur filminden mi hatırlıyorum, çok da emin değilim. Bu arada bir yarışçının özgürlüğüne kavuş­ması, emekli olacağı anlamına gelmiyor. Zira bugün olduğu gibi, popüler bir spor dalının başarılı sporcuları, imparatorluk çapın­da bir şöhretin yanında, deva­sa bir servetin de sahibi oluyor. Bunların en ünlüsü adını 2. yüz­yıla altın harflerle yazdıran Ga­ius Diocles diye bir arkadaş ve serveti 36 milyon Sesterce civa­rında. Tabii şimdi Sesterce’nin efektif kurunu bilemiyoruz ve Sesterce’den de o aralar sıfır mı atmışlar, gümüşten bronza mı geçirmişler ne ama yine de bu para o zamanlar bütün Ro­ma’nın bir yıllık tahıl ihtiyacını ya da Roma ordusunun üç ay­lık bütçesini karşılıyor ve bu da yanılmıyorsam günümüzün 15 milyar dolarına tekabül ediyor. Yani Diocles hâlen tüm zaman­ların en çok kazanan sporcusu. Ayrıca bakmasını bilene, Ro­ma’nın askerî bütçesinin, bes­lenme bütçesinin beş katı oldu­ğu gibi hikmetli bir bilgi de var.

    Sporun olduğu yerde reka­bet, rekabetin olduğu yerde de rekabetten kendisine pay çıkaran taraftar eksik olmuyor. Nasıl biz bugün (ortada koskoca bir Eski­şehirspor gerçeği olduğu hâlde) tamamen manasız yere “En bü­yük Fenerbahçe, hayır Galatasa­ray, ne alakası var, Beşiktaş” diye birbirimize giriyorsak Roma hal­kı da “En büyük Yeşillerdir, hayır Maviler” diye İstanbul’un altını üstüne getiriyor.

    Sporcular bir takımdan diğe­rine transfer olsalar da, taraftar­lar hep aynı takımı destekliyor ve rakip taraftarı düşman belliyor. Ve nasıl futbol asla sadece futbol değilse, atlı araba yarışı da asla sadece atlı araba yarışı değil. Yan­lış hatırlamıyorsam, hipodrom­da düzenlenen yarışlarda halk da imparatora eleştiri yapma fırsatı buluyor. Artık bunu tezahüratla mı yapıyorlar, o kadarını kesti­remiyorum ama henüz Digitürk falan da olmadığı için halkın im­paratora yönelik eleştirilerini ek­randaki sesi kısarak yok etmek falan da mümkün değil. Bu hadi­senin en önemli örneği de çoğu­nuzun bildiği Nika İsyanı.

    Nika İsyanı ya da imparator perspektifinden bakacak olur­sak Nika kalkışması, Justinyen döneminde ezeli rakipler Mavi ve Yeşil taraftarlarının gözaltına alınmasıyla başlıyor. Zaten ver­giydi, torpille atanmış beceriksiz idareciydi, gittikçe otoriterleşen yönetimdi derken canına tak et­miş halk “Mesele birkaç taraftar değil, anlasana” diyerek ayakla­nıveriyor. O döneme kadar kanlı bıçaklı olan taraftarlar, nereden baksanız 1000-1500 yılda bir gerçekleşecek bir hadiseye imza atarak “İstanbul United” adı al­tında imparatora karşı birleşi­yor. Justinyen o kadar korkuyor ki hemen gemisini hazırlatıp, ar­tık Fas’a mı, İtalya’ya mı, nereye kaçabilirse kaçmaya kalkıyor da, hanımı Theodora mani oluyor.

    Sonunda Justinyen, sanırım Theodora’nın verdiği taktikle, adamlarını gönderip Mavi takım taraftarlarına para dağıttırıyor ve “İmparatorun kolunu kesse­niz Mavi akar, o hep sizden ya­na oldu” falan dedirterek bu ilk İstanbul United’ın arasına fitne sokuyor. Bu fitne neticesinde Mavi ve Yeşil takım taraftarla­rının birliği bozulunca olan bir günde hayatını kaybeden 30 bin insana oluyor ve Nika İsyanı da son buluyor.

  • Küçük balık büyük balığı nasıl yedi?

    Sadece benim değil, her­halde ilkokuldan liseye kadar Milli Tarih ve Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri almış her arkadaşımızın aklına her öğrenim yılı yeniden ve ye­niden kazındığı üzre, ‘Türkle­rin İslamiyetle tanışması Talas Savaşı’yla başlar’. Ne var ki bu savaşın ne olduğu, ne için veril­diği, arka planı ve hatta tarafları bile doğru dürüst anlatılmaz da, insanların bilhassa ilk gençlik dönemlerinde yaşadığı ve pek de hatırlamak istemediği bir anıdan bahsetmek zorunda kaldığında yaptığı gibi, “Ya işte o da öyle bir dönemdi,” diye geçiştirilir.

    Şimdi öncelikle okudukla­rımdan aklımda kaldığı kada­rıyla bu bir savaş değil muhare­be ve bir insan topluluğunun bir muharebe sırasında başka bir dini nasıl tanıma fırsatı bulduğu benim aklımın çok da almadığı bir konu. Ne bileyim, başınızın üzerinde vızır vızır oklar uçuşu­yor, toz duman, atlılar koşturu­yor ama sen de o sırada yepyeni bir dinle tanışıyorsun, valla helal olsun:

    “Abi Çinli atlıları güneyden saldırıyor, siz ne yapıyorsunuz?”

    “Öğle namazını eda edece­ğiz.”

    “Tengri Tengri, o nasıl olu­yor?”

    “Tengri değil Allah. Bak şim­di günde beş kere…”

    Ha nedir, Talas Muharebe­si’nin sonrasında Orta Asya’da İslam kısa süre içinde yaygınla­şıyor mu yaygınlaşıyor. Ama bu ‘kısa süre’ tabii insanlık tarihi için kısa bir süre ve bu topluluk­ların İslamiyeti kabul etmesi bir iki-üç yüzyıl sürüyor, o da ayrı mesele. Yani ne bileyim, Roma İmparatorluğu’nun Hıristiyan­lıkla tanışması ve Hıristiyanlı­ğı kabul etmesi arasında geçen süre de aşağı yukarı bu kadar zaten.

    Her neyse, isterseniz gelin bu ‘gizemli’ muharebenin önce­sine bir bakalım. Efenim, o yıl­larda Çin’de hâkim olan Tang hanedanı, Çin’i batıdaki en geniş sınırlarına ulaştırmış, bunu da büyük oranda Göktürk Devle­ti’ni hâkimiyeti altına alarak ba­şarmıştı diye biliyorum. Ayrı bir, hatta iki Göktürk devleti var, var olmasına da, bize okul kitapla­rında “Çinli prensesler yöneti­cilerin aklını aldı,” diye aktarı­lan hadise aslında bildiğin Tang hanedanının, özellikle doğu ve batıya ayrılmış iki Göktürk dev­letini hâkimiyeti altına aldığının nişanesi. İkinci Göktürk devleti Çin’den daha bağımsız bir kültür yaratmak istemiş diye hatırlıyo­rum. Yine de öyle kanlı-bıçaklı değiller ama ansızın yıkılmaları­nın Tang hanedanının arka çık­tığı Uygurlar yüzünden olduğu­nu da eklemek gerek.

    İşte tam da bu Talas Muha­rebesi’nden aşağı yukarı on yıl önce falan Göktürk hâkimiyeti altında yaşayan Uygurlar; Kar­luklar ve Basmiller’le beraber Göktürk Devleti’ni yıkıyor. Bu sı­rada Karluklar hiç öyle “yapma­yın, etmeyin,” demiyor. Artık ya­zıyorlar mı bilmiyo­rum ama Uygurlar, Göktürkleri yıktık­tan hemen sonra yanlarındaki “fayda­lı ahmaklar” Basmilleri de yok ediveriyor. Karluklar yine hiç oralı olmadıkları gibi, Basmille­ri yok ederken Uygurlara yardım bile ediyorlar. Sıra Karluklara geldiğinde zaten “yapmayın, et­meyin,” diyecek kimse kalmıyor ve bir şiir bile bırakamadan ye­rinden yurdundan oluyor.

    Ha o oraya gidiyor, bu bura­ya gidiyor, bu bunu deviriyor, o onun yerine geçiyor falan ama tıpkı günümüzde olduğu gibi bütün bu küçük devletçikler et­raflarındaki daha kuvvetli dev­letlerin etkisi altındalar. Nasıl ki bugün dünyadaki küçük dev­letler, dünyadaki birkaç büyük devletin bilgisi dışında öyle çok hareket edemiyorsa Uygurlar da, Karluklar da esasen Tang ha­nedanına tâbiler. Hatta açıktan vergi ve gerektiğinde asker de verdiklerini düşünecek olursak bu bağımlılık daha iyi anlaşı­lır. Günümüzde biliyorsunuz bu vergiler dış ticaret ve döviz kuru, askerler de koalisyon adı altında kimsenin gururunu incitmeden veriliyor ve sıklıkla, bir devletin egemenliği altında yaşayan top­luluklar, eğer ezildiklerini, zulme uğradıklarını falan düşünürler­se savaş sırasında bile olsa başka hâmiler tanımaya ya da bağım­sızlıklarını ilan etmeye elverişli olabiliyorlar.

  • Bir zamanlar Amerika’da

    Belki de seksenli yılla­rın tek kanallı televiz­yonunun gözdesi Dallas dizisi yüzündendir, bizde ABD dendiğinde akla en çok gelen şeylerden biri de Teksas’tır. Hâlbuki aslında Teksas, eğer yanlış bilmiyorsam Amerika Birleşik Devletleri’ne en son katılan bölgelerden biri. Arka­daşlar ondan önce kendi baş­larına bağımsız bir cumhuri­yet, cumhuriyeti ilan etmeden önce de Meksika’nın bir par­çası. Tabii daha da geriye gide­cek olursak illa ki Kızılderililer var, orası ayrı da, işte sırasıyla Fransız, İspanyol ve Meksika egemenliğine girmiş bir toprak.

    İşte bu Teksaslılar, Meksi­ka egemenliği altında yaşarken, Meksika hükümetinin Yeni Meksika kurma peşinde yap­tığı anayasa değişiklikleri ve dayattıkları katı merkeziyetçi tutum, Teksas’ın nüfus yapısı­nın Meksika’dan farklı olarak daha çok İngilizce dilli yerle­şimcilerden oluşmasıyla birle­şince tatsızlık çıkıyor. Aklımda kaldığı kadarıyla bu anayasal değişikliklerle gelen başkan­lık sistemi, başkana meclisi de anayasa mahkemesini de yok sayma hakkı veriyor, ki yanlış bilmiyorsam diktatörlüğün de tanımı bu zaten. E diğer yan­dan Teksaslı, artık o zamanlar petrolü yok, Dallaslar, Ceyar­lar zaten hiç yok, gariban bir halk diyebiliriz, bu işten hoş­lanmıyor. Yani kültürel farklı­lıklar var, dil desen yine farklı ama Meksika dediğim dedik­çi bir tutum içinde bu farklı­lıkları reddediyor. Hatta ABD vatandaşlarının Teksas’a, yani Meksika topraklarına iltica et­melerini falan yasaklıyor ama Trump gibi ABD-Meksika sını­rına duvar örmeyi falan düşü­nüyorlar mı, onu bilmiyorum.

    Artık bir noktadan sonra “Teksaslı diye bir şey yoktur, laf arasında Meksika, Teksika diye konuşurken bunlara da Teksi­kalı denmiş, sonra zamanla Tek­saslı olmuştur,” falan mı demiş­ler o kadarını bilemiyorum, ama bir şekilde Teksaslılar’ın canına tak ediyor ve isyan bayrağı açı­yorlar. Teksaslılar, önce Meksi­kalılara, “Yahu bir arada yaşaya­lım, şu anayasaya geri dönelim,” diyorlar ama Meksikalılar oralı olmayınca, “Biz de kendi kendi­mizi yönetiriz arkadaş,” diyerek özyönetim ilan ediyorlar. Tabii bu arada kendileriyle aynı dili konuşan ve 50-60 yıl önce ku­rulmuş olan komşuları Birleşik Devletler’den de gönüllüler bi­rer-ikişer Teksas’a geliyor.

    Kendisine ‘Karpatlar’ın Maradonası’ misali ‘Batı’nın Napolyonu’ dedirten Meksika Başkanı Santa Anna savaş ilan ediyor, Teksas’a giriyor ve tek bir Teksaslı terörist kalmayın­caya kadar, ordusu teslim olan­ları bile öldüre öldüre Alamo Kalesi’ne kadar ilerleyerek Joh­nny Cash’in de “Remember the Alamo” ağıdında bahsettiği Ala­mo Katliamı’nı gerçekleştiriyor. Alamo’da Meksika ordusunun kuşatmasına iki hafta direnen Teksaslı askerlerin hepsi öldü­rülüyor. Bu askerlerin arasında John Wayne’in sinemada can­landırdığı Davy Crockett de var. Sadece bir kadını, “Git bunu di­ğer Teksaslılar’a anlat” diye sağ bırakıyorlar.

    Ha nedir? Bu kanlı olayın ar­dından, daha önce asker topla­makta güçlük çeken macerape­rest Teksas ordusu, önce geri çe­kiliyor ama kısa süre içerisinde daha fazla askerle toparlanıyor, Meksika ordusuna saldırıyor ve savaşı kazanarak bağımsız Teksas Cumhuriyeti’ni kuruyor. Teksaslıları Alamo’da öldüre­rek sindirdiğini zanneden Santa Anna önce Teksas’ı kaybediyor, on yıl sonra falan Teksas ABD’ye katılınca tekrar geri kazanmaya çalışırken yine yeniliyor ve o çok özendiği Napolyon gibi kendi ül­kesi tarafından sürgüne gönde­rilerek tam manasıyla ‘Batı’nın Napolyonu’ oluveriyor.

    Elbette tarihin ‘eğer’i olmaz ama, bir ihtimal Santa Anna, Teksaslıların (ve kendisine itiraz eden diğer Meksika vilayetleri­nin) itirazlarına rağmen anaya­sayı değiştirip kendini tek yetkili başkan ilan etmese belki Teksas bugün hâlâ Meksika’nın olacaktı. Tabii o zaman ne Dallas, ne Ce­yar ne de Sue Ellen olurdu ama en azından yüzlerce insan bir adamın inadı yüzünden ölmezdi.

  • Kazanabileceğiniz tek savaş

    Burada aklımda kaldığı kadarıyla dünya tarihini yazıyorum yazmasına da, aklımda kalan sadece aldığım
    tarih dersleri değil. Şöyle bir düşününce hâlen devam eden ve şu anda 30. şeref yılını kutladığım
    öğrencilik hayatım boyunca dinlediğim birçok dersten birçok şey aklımın bir köşesinde yer etmiş. Tabii fizik, kimya ve biyoloji gibi derslerden aklımda kalanlar ancak ve ancak dar gelirli bir kardeşimizin kelimeleri birleştirerek vereceği seri ilan kadar yer tutar, orası ayrı, ama mesela Milli Güvenlik dersi hocası emekli albayın şu sözleri kalmış aklımda:

    “Savaş nedir? İstiyorum, vermiyor. O zaman gidip zorla alıyorum, savaş budur. Peki savaş nasıl kazanılır? Girmeyerek. Kaybetsen zaten kaybediyorsun ama kazansan, eline geçen genellikle harcadığını karşılamaz.”

    Valla aklımda kaldığı kadarıyla dünya tarihine ve de İsviçre’nin ekonomisine baktığımda gerçekten de savaşa hiç girmeyenlerin, azını çoğunu bilemem ama bir şekilde kazandığını görüyorum. Hatta İsviçre gibi “Aman kimseye bulaşmayalım,” yaklaşımını devlet politikası hâline getirmiş ve işleri gayet de yolunda gitmiş ülkeler az değil. Misal Paraguay, 10. yüzyılın ilk yarısında böyle bir “kendi kendine yeten yedi ülkeden biri” olma
    hevesine kapılmış ve kendisini dışarıya kapatarak hızlı bir gelişme süreci yaşamıştı. Paraguay’ın kendini dışarı kapatması çok da zor değil: Etrafında Uruguay, Arjantin, Brezilya var. Dünya kupası açısından adeta bir ölüm grubu ama Avrupa ve Ortadoğu’ya kıyasla sakin diyebileceğimiz tıynette ülkeler bunlar.

    Ha nedir, günün birinde, 19. yüzyılın ikinci yarısında falan, Paraguay Başkanı Lopez ölüyor ve her demokratik ülkede olduğu gibi oğlu Solano Lopez başkan seçiliyor. Tabii ki ismi sadece bu kadar değil ama aklımda bu kadarının kaldığına şükredin artık. Bu oğul Lopez, “Artık bölgede seyirci değil, oyuncu olacağız,” diyor ve Güney Amerika’da diklenmeden dik duracağını ilan ediyor.

    Hâlbuki ondan önce kimse “Paraguay da ürkekmiş, Paraguay da çekingenmiş,” falan demiyor ama oğul Lopez her nasılsa bir komplekse girmiş ve Güney Amerika’nın yükselen bölgesel gücü olma hevesine kapılmış. Ama Arjantin ve Brezilya hayli güçlü. Bizim Lopez uyanık ya, önce ‘komşularla sıfır sorun’ politikasıyla Uruguay’a yanaşıyor. E Brezilya ve Arjantin zaten küs gibi. Bizimki de hesapta Uruguay’ı yanına alıp bu ikisini birbirine düşürecek. Boyuna bakmadan stratejik sinsilikler peşinde.

    Yalnız bir süre sonra Uruguay’da işler karışınca Brezilya kendi çıkarları için duruma müdahale
    etmesin mi? Sen bizim Lopez’i görme, nasıl köpürüyor. Bu bizim salak oğlan, boyuna posuna bakmadan gidip Brezilya’nın ticaret gemilerinden birine el koyuyor. Aklımda doğru kaldıysa gemideki yolculardan biri de Brezilyalı bir devlet adamı mı, komutan mı ne, onu da derdest ediyor ve yetmiyormuş gibi Brezilya’ya savaş ilan ediyor. Aklı sıra Uruguay da onunla olacak, Brezilya ve Arjantin arasında bir sürtüşme olduğu için Arjantin de ona arka çıkacak ve hep birlik olup Brezilya’yı yenecekler. Bir akıllar ki sormayın gitsin.

    Önce Uruguay “Bu stratejik debillikte ben yokum arkadaş,” diyerek karşı tarafa geçiveriyor, Arjantin bu dahice planı başından beri hiç mi hiç umursamıyor ve bir tarafta bizim salak oğlan Lopez, diğer tarafta Güney Amerika’nın iki büyük gücü Arjantin ve Brezilya, yanlarında da Uruguay, hep beraber Paraguay’a karşı savaşa giriyorlar. Sonrasının detaylarıyla canınızı sıkmayayım diyorum ama o detaylar en nihayetinde Güney Amerika’nın en kanlı savaşlarından birine ve 400 bin insanın hayatına mâl oluyor.

    Ha nedir? En başta dediğim gibi, savaşı kaybeden Paraguay çok kaybediyor, evet, ama savaşı kazanan Brezilya borç içinde kalıyor, Arjantin de isyanlarla çalkalanıyor. Son tahlilde, savaşların asla kazananı olmuyor, sadece savaşanlardan biri daha az kaybediyor. Halklarını kişisel hırsları ve hayâlleri için ölüme sürükleyenler de aradan yüzlerce yıl geçse bile unutulmuyor, dünyanın bir diğer ucundaki bir zirzopun yazısına bile konu olabiliyor.

  • Tiranı bozan çevresi!

    Tiranı bozan çevresi!

    Napolyon, kendisi için hezimetle sonuçlanacak Waterloo muharebesine girmeden önce kahvaltı ederken, etrafındaki kurmaylarına “Bakın size söyleyeyim, bu Wellington berbat bir komutan, İngilizler de berbat askerler. Bu savaşı öğle yemeğine kadar kazanmış olacağız,” dedi mi elbette tam olarak bilmiyorum. Bilhassa sonrasında olanları düşününce biraz kerizce bir iddia gibi geliyor ama en azından birilerinin “Bir iki haftaya kalmaz Şam’a girip Emevi Camii’nde namaz kılacağız,” dediğini hep beraber biliyoruz. Zaten dünya tarihinden aklımda kalanlar, rakibini küçümseyen, kendi gizli emelleri uğruna halkları ateşe atan ya da doğrudan süzme yoğurt kıvamında olan aktörlerin büyük tokatlar yemeden önce yedikleri tokatlar kadar büyük laflar ettikleri yönünde.

    Tabii öte yandan, hemen bütün bu aktörler tarih sahnesinden çekileyazana kadar hep arkalarında duran, bunları destekleyen, yeri geldiğinde işlenen suçlara bahaneler üreten yeri geldiğinde o suçlara fiilen ortaklık eden bir maiyeti de olmuş. İşin ilginç tarafı, Hegel’in tabiriyle “Geist” Bulutsuzluk Özlemi’nin tabiriyle “olayların akışı” ana aktörleri kendi büyük planı doğrultusunda bir piyon gibi kullanıp harcarken, yıllar boyunca aktörün maiyetinde bulunanlar genellikle çoktan ortadan kaybolmuş ve ortak oldukları suçların hesabını vermeden yeni aktörlere yaslanmışlar. Yani ne bileyim, illa ki bizim Napolyon’un Wellington’u küçümsediği konuşmadan sonra “Doğru abi, Wellington da kim oluyor ya? Havada karada yeriz biz bunları,” diye ara gaz veren, “Abi zaten bu İngiliz askerleri hepten lapacıymış, Yeni Fransa bunları yer be yer” diye beliren birileri de vardır illa ki. Habire Napolyon’un hezimetinden bahsediyoruz bu arada, fakat alanında doktora yapanlar dışında herifin maiyetindekileri bilen eden de yok.

    Eğer aklımda yanlış kalmadıysa bunun gibi “tiranların maiyeti” diye bir insan topluluğundan ilk kez bahseden bizim Roterdamlı Erasmus. Erasmus’a göre tiranlık denen müessese çoğunlukla prensin koruması altındaki “kötücül” insanların yaptıklarıyla kurulur. Hatta Erasmus’a göre maiyeti iyi ama kendisi “kötücül” prenslerin yönetimi yine katlanılır yönetimlerdir zira tek bir kişinin açgözlülüğünü ve çılgınca arzularını tatmin etmek daha kolaydır. Yani bir nevi “kendi iyi ama çevresi kötü” deyişinin zıddı. Ama maiyetin de “kötücül” olması açgözlülüğü dindirilecek ve çılgınca arzuları tatmin edilecek çok fazla insan anlamına geliyor. Dolayısıyla kötücül bir prensin tiranlığı, etrafındaki kötücül maiyetle birlikte katlanarak artıyor ve değişim kaçınılmaz hâle geliyor. Tabii artık bizim Roterdamlı bunları yazarken kendisini darbecilikle, Habsburg hanedanına ihanetle, dış güçlerin maşası olmakla ya da geri kafalı bir jakobenlikle suçlayan olmuş mu onu bilmiyorum.

    Yani benim anladığım kadarıyla bizim Roterdamlı Erasmus, “Tek bir tiranla başa çıkmak kolay ama tirandan güç alıp şirketleriyle ihale, basınıyla kamu reklamı, arkasına saklandığı bürokrasi ve kollukla kişisel intikam peşinde koşan maiyetle başa çıkması çok zor anacım, vallahi ülkenin belini büker,” diyor. “Sıcak neyse de nem fena,” gibi bir düşüncesi olduğunu tahmin ediyorum ve inanın bütün bunları latince nasıl söylemiş hiçbir fikrim yok ama söylediklerinin özeti bu.

    Yine hatırladığım kadarıyla dünya tarihinde Nürnberg mahkemeleri dışında diktatörlerin, tiranların maiyeti ya da daha anlaşılır bir dille ifade etmek gerekirse “yancıları” diktatörler devrildikten sonra hayatlarına pekâlâ devam etmişler. Kimi kandırıldığını iddia etmiş, kimi Günter Grass gibi ancak onlarca yıl sonra yancılığını itiraf etmiş kimi Heidegger gibi hayatı boyunca sessiz kalmış da, öldükten sonra günlükleriyle yancılığı ortaya saçılmış. Ha peki tiranlık sürerken maiyetten uzaklaştırılan, uzaklaştırıldıktan sonra aklı ansızın başına gelmişçesine ve bir yandan elinden kayıp giden fırsatlara hayıflanırcasına tiranlığı eleştiren maiyet üyeleri olmuş mudur derseniz bu konuda bir delil sunamam. Ama bir çok kişinin aksine günümüzü anlamak için tarihe bakmaktansa, tarihi anlamak için arada bir günümüze bakmanın gerekli olduğuna inanan bir insan olarak “Kesin olmuştur” diyebilirim.

  • Sensin şövalye ruhlu!

    Sensin şövalye ruhlu!

    Sanırım günlük hayatımızda üzerine basa basa övme amaçlı kullandığımız bazı kavramları biraz deşmek gerekiyor. Yani ne bileyim; yapılan önemli bir jestin, iyiliğin arkasından birisi bana “Vaay, bir hayli şövalye ruhluymuşsun,” dediğinde az çok tarih bilgisine sahip bir insan olarak bozuluyorum, darılmanın eşiğine geliyorum. Yani anlıyorum, hep beraber filmiydi, dizisiydi, romanıydı derken tıpkı Cervantes’in Don Kişot’u gibi, şövalyelere bir hayranlık beslemişiz ama yani Cervantes’in dikkat ederseniz Don Kişot’un gerçek bir mal olduğunu da görmeniz lâzım. Yani demem o ki, gerçekten Don Kişot’la aynı bilgi ve duygu düzeyini paylaşmak -hele hele yanınızda içinden küfrederek de olsa sizi yine az çok hâle yola sokacak bir Sanço Panço olmadan- hayırlı mıdır sizce?

    Tıpkı Don Kişot gibi yanılan birçoğumuzun aksine ben, birisi bana “şövalye ruhlu” dediğinde bozuluyorum. Şövalye ruhlu, benim için maçta hakeme, rakip takıma ve en nihayetinde topu bir türlü kaleye sokamayan Eskişehirspor forvetine yönelik kullanılabilecek bir ifade gibi ve benim için “Ulan şövalye ruhlu!” şeklinde bir kullanımı var. Ama nedir? Biz yıllar yılı kâh Kral Arthur ve yuvarlak masa şövalyelerini ya da Yüzüklerin Efendisi gibi fantastik kuntastik romanlardaki asil ruhlu şövalye tiplemelerini okuya okuya, ipe sapa gelmez ama allah için izlemesi eğlenceli tarihi kahramanlık filmlerini dizilerini izleye izleye şövalyelik kurumunu gözümüzde büyüttük de büyüttük. Şimdi efendim burada yeri gelmişken, fırsatını bulmuşken bir noktayı açıklığa kavuşturmak isterim; o da şövalye dediğinizin ayı oğlu ayıdan öte bir şey olmadığıdır.

    Eğer yanlış hatırlamıyorsam her şeyden önce şövalyelerin çoğunluğu okuma yazma bilmez. Yıkanmak falan zaten hak getire ve üstüne üstlük at üzerinde gezdiği için istesen de kokudan yanına yaklaşamazsın. Yani sizi temin ederim, gerçekten özenilecek bir şey değil. Ha elbette çeşit çeşit insan var, kimisi misal beyaz çizgili İtalyan takım elbise giymeye, kravatsız beyaz gömlek ve kirli sakalla ortalıkta hacminden daha fazla yer işgal edecek şekilde salınarak dolaşmaya da özeniyor, orası ayrı.

    Başa dönecek olursak yapı itibariyle sövalyelik, az çok bizim tımarlı sipahi gibi bir şey ama hiç kimsenin diğerine “Vay gayet tımarlı sipahi ruhlu bir davranış,” dediğini duymadım.

    Tabii “tımarlı sipahi”, tıpkı camsil gibi ne iş yaptığını, nasıl yaptığını anında anladığımız açıklayıcı bir isim: At üzerinde savaş etmeye hazır ve kendisine geçinsin diye bir takım toprak ve köylü verilmiş, emanet edilmiş şahıs. E şövalye ne? O da öyle.

    Dahası, bu şövalye arkadaşlar bir şekilde hesapta belli bir çerçeve içinde bir araya gelerek bir birlik vesaire kurup ne yapıyorlar dersiniz? Bankacılık. Aklımda doğru kaldıysa bugünküne en benzer bir şekilde uluslararası bankacılık, ilk kez şövalyeler tarafından yapılıyor, arbitrajın tadına, komisyonun keyfine şövalyeler tarafından varılıyor. Evet. Bizim kitaplarımızda filmlerimizde romantik serseri, asil ruhlu iyiliksever veya güçsüzleri korumak için canını vermeye hazır fedakâr diye hasletler yüklediğimiz şövalyelik gayet ekmeğinin peşinde ve gayet kendisine emanet edilen toprakta çiftçiyi, savaşa giderken geçtiği yol üzerindeki köylüyü sömüren; para transferi yapmak isteyen tüccarı fahiş banka komisyonları ve hesap işletim ücretleriyle canından bezdiren bir kişi.

    Neticede bu çerçeveden bakacak olursak geçmişte şövalyelerin yaptığı işler, günümüzde belli başlı üç meslek grubu tarafından bölüşülmüş durumda: Belirli mahalleleri, bölgeleri beyaz çizgili takım elbiseleri ve kravatsız beyaz gömlekleriyle sahiplenen mafyalar, ordularda görev yapan uzman er ve erbaşlar, ve son olarak bütün gün swaptı, kambiyoydu, akreditifti uğraşan beyaz yakalı bankacılar günümüzde şövalyeliğin üç ayağını teşkil ediyor. Şimdi böyle söyleyince çok özenilecek bir şey gibi olmadı değil mi?

  • Özel dedektif: Hafiyesi haydut

    Özel dedektif: Hafiyesi haydut

    Her ne kadar binlerce yıllık dünya tarihinde benzer işlevlere sahip insanlar olsa da bu dedektiflik işleri, yakın zamanın işleri. Tabii dedektif dendiğinde çoğumuzun aklına, Sherlock Holmes gibi zeki, ince ayrıntılardan sonuca ulaşan, analitik zekasına şapka çıkartılan bir tür kahraman geliyor. Yıllar yılı nice roman, film ve dizi, kötülere karşı zekaları ve yumruklarıyla savaşan özel dedektif tiplemesini aklımıza kazımış çünkü. Ama pek de uzun sayılmayan özel dedektiflik tarihine baktığımızda özel dedektiflerin imrenilesi kahramanlar değil, eve sokulmayacak, hatta bırakın selamı, yağmurlu havada su bile verilmeyecek adamlar olduğunu görüyoruz.

    Aklımda kaldığı kadarıyla bu özel hafiyelik 19. yüzyılın ilk yarısında Fransa’da başlıyor. Dünyanın ilk dedektiflik bürosunu François Vidocq diye bir arkadaş açıyor. Özgeçmişi genç yaşta hırsızlıkla başlıyor, dolandırıcılık, sahtecilik, yağmacılık, katillik falan derken mahpuslukla devam ediyor. Vidocq, hapisten muhbirlik yapma sözüyle kurtuluyor ve sanki hapisten kaçmış gibi gösterilerek İtalya’ya gidiyor. İtalya’ya giden başkası olabilir, orasını karıştırdım galiba ama bir şekilde Napolyon’un emriyle ilk gizli polis teşkilatını kurma şerefi de bu Vidocq’a kısmet oluyor. Bu gizli polis teşkilatı da büyük oranda abinin hapishane arkadaşlarından oluşuyor. Vidocq bu işi uzun yıllar yaptıktan sonra istifa edip 1830’larda falan dünyanın ilk özel dedektiflik şirketini kuruyor ve
    personelin tamamını yine eski suçlular oluşturuyor. Artık ondan sonra şantaj mı istersiniz montaj mı, aklınıza ne gelirse arkadaştan soruluyor. Ama bir zaman sonra politik bağlantıları onu korumaya yetmiyor ve şirketi kapatmak zorunda kalıyor.

    Hemen hemen aynı dönemde, okyanusun diğer tarafında bir dedektiflik şirketi daha kuruluyor. Adı filmlere, hikâyelere ve şarkılara konu olan, bizim genellikle Red Kit’ten tanıdığımız meşhur Pinkerton Dedektiflik Ajansı bu. Şirketi kuran Alan Pinkerton ağırlıklı olarak fabrikalara hizmet veriyor ve dedektiflerini işçilerin arasına sokarak, işçilerin grev hazırlığında olup olmadığı gibi konularda bilgi sağlıyor. Ama Pinkerton asıl ününe Lincoln sayesinde kavuşuyor.

    Pinkerton ve adamları, halkı selamlamak üzere Ortabatı’dan Vaşington’a doğru yola çıkan Lincoln’e, mola vermeyi planladığı Baltimore’da suikaste uğrayacağını haber ediyorlar. Her nasılsa Pinkerton’ın şehre yerleştirdiği birkaç ajan birtakım söylentiler duymuş, sonra kendileri de Lincoln karşıtıymış gibi yapıp karşıtların güvenini kazanmış ve suikaste dair bütün planları öğrenmişler. Yalnız ismini verdikleri kimse de ortalıkta yok.

    Lincoln’ün etrafındakiler daha sonra Pinkerton’ın yalan söylediğini bildiklerini ama riske girmemek için tavsiyesine uyup Baltimore’u pas geçtiklerini söyleseler de, Pinkerton dedektiflerinin ünü yayılıyor bir kere. Ve ilginç bir şekilde hep benzer başarılar elde ediyor Pinkerton. İşçilerin arasına soktukları ajanlar dev tehlikelerle ilgili raporlar hazırlıyor, aynı ajanlar bazen işçiler greve gittiklerinde işçiymiş gibi polise ya da grev kırıcılara silah sıkıyor ve, iddialar doğruysa, bazı işçi liderlerini ve sendikacıları da öldürüyor. Eh, hiç de Sherlock Holmes’a benzemiyor, öyle değil mi?

    Yani öyle özel dedektif denildiğinde aklımıza hep polisin içinden çıkamadığı cinayetleri çözen adamlar falan geliyor ya, aslında tam tersi; bizzat polisin içinden çıkamadığı cinayetleri yaratan adamlar bunlar kimi zaman. Sherlock Holmes’a can kurban tabii, o ayrı ama aklımda kalanlardan yola çıkarak özel dedektifin eve sokulmaz bir şahıs olduğunu iddia etmeye hiç çekinmiyorum doğrusu.

  • Dövüş ve ibadet ve ılımlılık

    Dövüş ve ibadet ve ılımlılık

    Sanıyorum ki tarih boyunca değişmeyen kurallardan biri de her yasanın arkasında bir hikâye yattığı gerçeğidir. Fi tarihine ait bir yasada çiftlik hayvanlarıyla evlenmenin yasaklandığını ve mandasıyla, sığırıyla evlenenlerin cezalandırılacağını okuduğumuzda, bu bize o tarihte cezalandırıldığı için kimsenin çiftlik hayvanlarıyla evlenmediğini değil; tam tersine birilerinin artık niyeyse keçi ya da tavuklarının dest-i izdivacına talip olduklarını gösterir. Yasa her zaman fiili izler. Bu yüzden örneğin ülkemizde geyiklere içki içirmek özel olarak yasaklanmış değildir ama Alaska’da geyiklere içki içirmek zinhar yasaktır. Demek soğuğun pençesinde tir tir titreyen Alaskalı kardeşlerim yalnızlıktan geyiklere bile bir kadeh ikram etmektedir. Tabii Alaska’da da alkollü içkilerde bu kadar vergi olsa, bu kanuna gerek kalmayabilir, ayrı.

    Buradan hareketle hemen tüm dinlerin başlıca emirlerinden birinin “öldürmeyin” olması da bu emri vermeyi gerektiren bir durum olduğunu gösteriyor. Ve “öldürmeyin,” diye buyuran dinlerden de ilk akla geleni Budizm. Tabii ben şimdi burada bütün bir Budizm dünyasını genelleyerek Budizmofobi falan yaratmak istemem. Ama eğri oturup doğru konuşalım, muhtemelen daha çok hippilerden öğrendiğimiz için olacak, Budizm’i genellikle diğerlerinden ayırıyor, daha ağırbaşlı, güleryüzlü ve şiddete karşı bir karaktere sahip zannediyoruz. Fakat hasmınızı eşek sudan gelene kadar dövme sanatı olan kung-fu gibi metodlardan ninjalığa, samuraylığa kadar bir dizi şiddete dayalı kavram Budizm’le yakından bağlantılı. Valla çoğunluğunuzun aklına Budizm dendiğinde komün halinde yaşayan hippiler ya da “Ben sadece bitki çayı içiyorum,” diyen beyaz pantolonlu adamlar gelebilir ama benim aklıma önce dayak geliyor. Zaten tapınağında ibadet diye kung-fu yapılan bir din hakkında nasıl başka türlü düşünülebildiğini de ayrıca merak ediyorum. Kısık sesle olsa da Budizm de tarih boyunca, birçok diğer benim aklımın almadığı kozmolojik, teolojik başlığın yanı sıra, bu şiddete meyyal özellikleri yüzünden eleştirilmiş. Seslerinin kısık çıkmasının en önemli nedeni karate, kung-fu yapan adamları eleştirmenin çok akıl kârı olmaması olabilir. Şimdi ne yalan söyleyeyim, Çin işgali öncesi Tibet’te olsam, “Arkadaş, bütün gün oturuyorsunuz, bizim kesemizden besleniyorsunuz, kıç kadar ülkeyiz 6500 tane tapınak kurmuşsunuz. Kölelik desen var, serflik desen var, bir faydanızı da göremedik?” demeye çekinirim.

    Başta da söyledik, her Budist karateci, her Budist samuray değil. Zaten ılımlı Budistlere bakacak olursanız, gerçek Budizm bu da değil. Örneğin, Çin’i köşeye sıkıştırsın diye, yabancı istihbarat servislerinden yüzbinlerce dolar aldığını kendisi de kabul eden 14. Dalai Lama da ılımlı Budistlerden ve zaten Batı dünyasına Budizm’in tek yönlü, sadece şiddet karşıtı barışçıl yanlarını aktaran arkadaşların başında geliyor. Tıpkı heavy metal’in yalnızca bir müzik değil, aynı zamanda bir yaşam felsefesi olması gibi, Budizm de yalnızca bir din değil, aynı zamanda bir kendini bulma, arınma metodu olarak takdim edildi. Herhalde bu yüzden olsa gerek, ne zaman Budistler bulundukları topraklarda azınlıkta olan Müslümanlara, Han Çinlilerine falan saldırsalar kulaklarımıza inanamadık.

    Ben kendi payıma en ılımlı Budist’te bile her an karate yapabilme potansiyeli görüyorum. Ama şu da var, yazdıklarımdan ötürü bana kızsalar bile, uçan tekmeyle girişmeyeceklerine neredeyse eminim. O kadar fark da olsun artık.

  • Antik Mısır’da grev zamanı

    Antik Mısır’da grev zamanı

    Sendika, işçi sınıfı, grev gibi kavramların genellikle sanayi devrimi sonrasına ait oldukları düşünülür. Ama işçilerin bir araya gelerek greve gitmesi Antik Mısır’a dayanıyor. Günümüzü tam kestiremiyorum ama binlerce yıl önce işçi sınıfı gayet de güzel örgütlenebilmiş. Yani Antik Mısır’da inşa edilen yapılarda “Antik Uzaylılar” programının iddia ettiği gibi uzaylı kuvveti, UFO gücü falan değil, bildiğimiz insan emeği kullanılmış ve bu insan emeği de, bugün hayranlıkla baktığımız piramitleri yaparken aynı zamanda örgütlenmiş, hak aramış, direnmiş ve hakkını da söke söke almış. Ha “işçileri uzaylılar örgütlemiş” derseniz, her ne kadar marksist uzaylılar kulağa hoş gelse de, doğrusu pek ihtimal veremem.

    Yanlış hatırlamıyorsam, MÖ. 12. yüzyılda, Mısır’da firavunların mezarlarını, yani şu bildiğimiz piramitleri yapmakla görevli işçiler var. Nesillerdir aynı bölgede yaşıyor, çalışıyor, hayatlarını mezarları yapıp süslemekle geçiriyor ve öldükleri zaman da yine oralara gömülüyorlar. O dönem Mısır’ın firavunu 3. Ramses, neredeyse 30 yıldır hüküm süren bir arkadaş ve her uzun süren rejimde olduğu gibi yönetim yozlaştıkça yozlaşmış; “aman canım çerez parası, aman canım ne olacak” diye diye koca Mısır’ın kaynakları sömürülmüş de sömürülmüş. Tepedeki sömürenlerin tarih boyunca yapacakları gibi, bu sömürünün bedelini de emeğiyle üreten çalışanlar ödemek zorunda kalıvermiş.

    Bir gün bu işçiler, ay sonunda arpa olarak ödenen maaşlarını almaya gittiklerinde muhasebeci, “Valla kasada arpa yok, olsa vermez miyim? Bakın bayram üstü çocuklara harçlık bile veremedim. Ama bende sizin paranız kalmaz” gibi günümüzde Tahtakale’de hâlâ kullanılan bahanelerle işçileri geri gönderiyor. E işçilerin gidip derdini anlatacakları bir sendika yok, varsa da yıllarca işçiden topladıkları aidatlarla beş yıldızlı oteller kurmuş, televizyon kanalları açmış bir sarı sendika olsa gerek.

    Peki hakkını alamayan işçiler, sendika da yok, ne yapıyorlar? Önce çalışmaya devam ediyorlar. Aradan geçiyor iki hafta. İşçilerin arasından Amennakht isimli bir arkadaş liderlik görevini üstlenerek, “Arkadaş kaç haftadır maaş yatmadı” diye itiraz ediyor ve arkadaşlarını da örgütleyerek tarihte bildiğimiz ilk oturma eylemini, işyeri işgâlini ve grevi başlatıyor. Daha sonra da alışacağımız üzere firavunun çevik kuvveti anında olay yerinde bitip işe devam etmelerini söylüyor ama işçiler geceyi oturdukları yerde geçiriyorlar.

    Daha önce hiç direnişle karşılaşmayan firavunun adamları şaşırıyor. TOMA desen henüz ihâlesi yapılmamış, çevik kuvvetin envanterinde namevcut bir araç. Zaten kimsenin aklına da eylem yapan işçileri kaba kuvvetle dağıtmak, gidip başka köylerden grev kırıcı işçiler getirmek falan gelmiyor. Ya da gelse bile aralarından biri, “Yahu koskoca Mısır medeniyetiyiz, bize yakışır mı?” diye itiraz ediyor herhâlde ki, beş gün süren ilk oturma eylemi ve grevin sonunda artık bulup buluşturup işçilere hakları olan arpanın bir miktarı veriliyor ve işçiler işbaşı yapıyorlar. Tabii bu daha başlangıç ve mücadele devam ediyor. Aylar süren grevler, oturma eylemleri neticesinde Amennakht’ın verdiği mücadele başarıya ulaşıyor ve işçiler haklarını çatır çatır alıyorlar.

    Uzun lafın kısası, Amennakht bundan tam 3 bin yıl önce, çalışanların bir araya geldiklerinde değil sarı sendikaları, kendini tanrı katına yerleştirmiş firavunları bile yenebileceğini fısıldıyor, tam 3 bin yıl sonra Bursa ovasından Eskişehir düzlüklerine uzanan bir coğrafyada direnen işçilere. Ha tabii Amennakht arkadaş belgeyi de kendi yazdığı için rolünü abartmış olabilir ama bu da başka bir yazının konusu artık.

  • Onlar konuşur Cicero yapar!

    Onlar konuşur Cicero yapar!

    Zamanının büyük devlet adamı ve tarihçisi Polybius, Roma’nın Kartaca’ya olan üstünlüklerini sayarken Kartacalı siyasetçilerin yöneticilik makamlarına açık açık rüşvet vererek, para ve iltimas dağıtarak geldiklerini, ancak Romalıların siyasi rüşveti en sert şekilde cezalandırdıklarını söyler. Tabii ben bu noktada Polybius’un yalancısıyım, zira aklımda kaldığı kadarıyla Polybius’tan sonra işler değişmeye, Roma siyaseti de kirlenmeye başlıyor ve hatta Roma Cumhuriyeti’nin son dönemlerinde artık verdiğiniz selam bile “rüşvet değil” diye alınmıyor.

    Örneğin, herhâlde milattan önce 2. yüzyılın başları olacak, Glabrio isimli bir arkadaş, Roma Censor’u olmak için adaylığını koyuyor ve ilk başta gayet de güzel bir seçim kampanyası yürütüyor. Kendisi henüz iki yıl önce büyük bir askerî zafer kazanmış, Suriye’yi yağmalamış ve kamuoyu anketlerinde falan hep önde. Lâkin rakipleri bir bakıyor ki bu Glabrio öyle böyle değil para saçıyor. “Vay, nereden bu değirmenin suyu” falan derken, Glabrio’nun sağ kollarının ispiyonlamasıyla ortaya çıkıyor ki bu arkadaş Roma’nın Suriye’de kazandığı ganimetin büyük bölümünü çaktırmadan cebe indirmiş, bu işten güzel para yapmış, şimdi de o parayı Censor seçilmek için hunharca dağıtıyor. E tamam, Roma Polybius’tan sonra yozlaşmış dedik ama, o kadar da değil; bu rüşvet ve kaynağına ilişkin deliller mahkemeye sunulunca bizim Suriye fatihi Glabrio o saatte vazgeçiyor adaylıktan.

    Anladığım kadarıyla bu seçim rüşvetleri illa seçimden önce de verilmiyor olacak ki, milattan önce 2. yüzyılın sonuna doğru, seçim rüşvetini önlemek amacıyla “Gizli oy” kanunu çıkıyor ve o tarihten
    sonra da oylar gizli bir şekilde veriliyor. Ama ne çare ki oyların gizli verilmesi seçim rüşvetini engellemiyor ve sonraki on yıllarda seçim rüşveti öylesine kurumsallaşıyor ki bu suça artık sadece para cezası verilir oluyor. E adam zaten para dağıtıyor, bir miktar da ceza olarak ödüyor tabii. Ha, tabii milattan önce kimi zaman ağır kimi zaman hafif cezalar verilen seçim rüşvetini suç olarak kabul etmek Avrupa’nın aklına ancak 17. yüzyılın sonunda geliyor, o da ayrı mesele.

    Tabii seçim sadece rüşvet değil. Bu işin kampanyası, mitingi, döner ayran dağıtması, şarkıcı türkücü çıkartması, bayrak asması da var. Bugün nasıl varsa, Roma’da da var. Hatta rivayet odur ki ilk kez konsüllük seçimine giren Cicero’nun kampanya danışmanlığını üstlenen kardeşi Quintus (ki aslında o da Cicero, ama tıpkı Bach örneğinde olduğu gibi, nasıl bir tek Johann Sebastian Bach, kafadan Bach olarak anılıyorsa Cicero denince de akla Quintus Cicero falan değil, bizim Cicero diye bildiğimiz Marcus Tullius Cicero geliyor) kampanya için bir el kitabı bile yazmış.

    Cicero’nun muhtemelen konsül seçilmesini sağlayan bu el kitabına baktığımızda, önce tabii kitabın Latince olduğunu görüyoruz ama Allahtan birileri çevirmiş de ne yazdığını anlayabiliyoruz. Quintus’un, seçilmesi için Cicero’ya verdiği öğütler şunlar:

    Herkese ne istiyorlarsa söz ver, olur a seçilince sözünü yerine getiremezsen, nasıl olsa iktidardasın (Roma’da üç dönem kuralı yok; her konsül sadece bir yıllığına seçiliyor, sonra tekrar seçilemiyor.)

    İnsanlara duymak istediklerini söyle, yağ çek.

    Tokalaşabildiğin kadar insanla tokalaş (Bu öğüdü yaklaşık iki bin yıl sonra Hasan Celal Güzel tokalaştıklarını üstüne bir de öperek gerçekleştirse de çok işine yaramamıştı).

    Seçmenlere rakiplerinin işlediği suçlarını ve seks skandallarını sürekli hatırlat.

    Cicero, muhtemelen bu öğütleri uygulayarak önce konsül seçiliyor, sonra da Roma siyasetinin en etkili isimlerinden biri olarak hayatına devam ediyor. İnsanlara ne söz verdiğini hatırlamıyorum ama sözlerini tuttuğunu da çok sanmıyorum. Rakiplerine karşı her zaman sivri ve saldırgan bir dil kullanıyor diye aklımda kalmış. Tabii siyaset sahnesinden Kaddafivari bir şekilde ayrıldığını da eklemek gerek.