Yazar: Barış Uygur

  • Reklam ve ürün yerleştirme Roma’da, arenada başladı

    Gladyatörlerle ilgili kafamızda görkemli, kanlı sahneler canlandırıyoruz ama, o anlı-şanlı dövüşçüler birbirlerine dalmadan önce oyunların sponsorlarına teşekkür ediyorlar. Kendi anlaşmaları uyarınca yerel radyo gibi “Octavius kuruyemişleri yediğim için rakipleri dövüyorum; dayak yemem ama Octavius yerim; Octavius kuruyemişleri Kemeraltı Çarşısı’nda” diye reklam yapıyorlar. “Cengaver Sıralı Otogaz Sistemleri“ anonsuyla..

    Lafa gelince en değerli şeyimizin zaman olduğu konusunda maşallah hepimiz hemfikiriz; ama açıkçası söylediklerimizi ciddiye alan bir uzaylı bizi bir süre uzaktan gözlemlese, “E iyi, bunlar bayağı varlıklı bir türmüş herhalde. Galaksilerarası seyahati de çoktan çözmüşlerdir. Bunlara yardım etmeye gerek yok; biz sağdan dönelim, Alfa Centauri’ye doğru yol alalım kaptan” der; biz de keriz gibi uzaylının nimetlerini en yakın rakibimiz Alfa Centauri sistemindeki arkadaşlara kaptırırız.

    Hafiza-2
    Fransız Ressam Jean-Léon Gérôme’un 1872 tarihli gladyatör tasviri (Phoenix Sanat Müzesi).

    Tabii eğer dünya tarihinden aklımda kalanlar ışığında düşünecek olursak, ne kadar iyi niyetli, en azından “özünde iyi ama çevresi kötü” ya da “tanısan çok seversin” türünde arkadaşlar olurlarsa olsunlar; dünyamızı ziyaret edecek olan uzaylıların ağzımızı-burnu-muzu kıracağına neredeyse kesinlik derecesinde eminim.

    Zira ne bileyim, aklımda kaldığı kadarıyla dünya tarihinde kendisinden biraz daha geri kalmış bir medeniyetle karşılaşanların, bu durumu kimi zaman binlerce yıl süren bir sömürü vesilesi hâline getirmediği hiçbir karşılaşma gelmiyor aklıma. Elbette bizim de aramızda bazı “uzaylı friendly” arkadaşlar var. Tıpkı Cortez’in gemileri kıyıya yaklaşırken “korkmayın, bu adamlar okyanusları aştı bize geldi, bize çok faydası olacak” diyen keriz Aztekli gibi. Veya “Hollandalılar çok fiyat kırıyordu, bu İngilizlerin gelmesi çok iyi oldu, çok da güzel oldu” diyen Anzavur kılıklı Kızılderili gibi. Valla ben kendi payıma, muhtemel bir uzaylı ziyaretinde saklanmayı tercih ederim.

    Dediğim gibi, hem zamanın ne kadar değerli olduğunu söylüyor hem de “itibardan tasarruf olmaz” diyerek bol bol harcıyoruz. Hesapta reklamlara vakit ayırmak istemediğimiz için, katır yükü para verip platformlardan film-dizi izliyoruz. Reklamcıyla aşık atmak kolay mı? Herifçioğlu haşırt diye yerleştiriyor ürününü diziye. Hattâ öyle bir yerleştiriyor ki, resmen oramıza-buramıza giriyor ekrandan ürünler. Bu ürün yerleştirme işinden rahatsız olduğumuzda da “bu yeni icat çıktı başımıza, eski reklamlar bile daha iyiydi” diyoruz demesine de, aslında bunun hiç de yeni bir şey olmadığını gözden kaçırıyoruz.
    Zira aklımda yanlış kalmadıysa tarihteki bilinen ilk ürün yerleştirmeler-reklamlar Roma’da gladyatörler tarafından yapılıyor. Gladyatörler birbirlerine kafa-göz dalmadan önce arenada toplanan kalabalığa hangi yağı kullandıklarını, hangi umumhaneye gittiklerini, hangi terziden giyindiklerini falan söylüyorlar.

    Yani biz kafamızda böyle görkemli, kanlı sahneler canlandırıyoruz ama o anlı-şanlı gladyatörler dövüşten önce oyunların sponsorlarına teşekkür ediyor, kendi anlaşmaları uyarınca yerel radyo gibi “Octavius kuruyemişleri yediğim için rakipleri dövüyorum; dayak yemem ama Octavius yerim; Octavius kuruyemişleri Kemeraltı Çarşısı’nda, Octavius kuruyemişleri, kuruyemişte bir marka!” diye reklam yapıyorlar. Dövüşler “Cengaver Sıralı Otogaz Sistemleri Gladyatörleri Sunar!” anonsuyla başlıyor falan.

    Hafiza-1

    Üstelik öyle harala-gürele “yiğidim bizim de namımız yürüsün” diye verilen reklamlar da değil bunlar. Aklımda kaldığı kadarıyla reklamveren-ler hangi arenada hangi dövüşe hangi sosyo ekonomik gruptan insanlar gidiyor falan onları da gayet dikkate alıyorlar. “Hasat mevsimidir, çok turist gelir” diye yerel ürünlerin reklamları artıyor. Zaten yanılmıyorsam oyunları da ona göre planlıyorlar “hmm, önümüzdeki ay Galatia’da turnuva varmış; Eskişehir’in Tatar’ı boldur, yardırın et ve rakı reklamlarını” ya da “A bak Pompeii turnuvası Kasım’da, biz bu Roma maçını başka aya alalım” falan gibi konuşmalar geçiyor toplantı odalarında.

    Yani ben de Kırkpınar güreşlerinde pehlivanların kıspetlerinde ürün yerleştirme gördüğümde şaşırmış, bu duruma biraz da bozulmuştum, ama esasen bu temaşa işinin temelinde reklam hep varmış meğer. Biz de keriz gibi hiç reklam almadan mizah dergisi çıkarmaya çalıştık durduk boşuna. “Cengaver Sıralı Otogaz Sistemleri”nin sunduğu Aklımda Kaldığı Kadarıyla Dünya Tarihi’ni okudunuz, iyi de ettiniz.

  • ‘Bilgiye ulaşmak artık kolay’ dense de, ulaşılan şey ‘info’

    ‘Bilgiye ulaşmak artık kolay’ dense de, ulaşılan şey ‘info’

    Bugün bilgiye bir anda ve çarçabuk ulaşabiliyor olduğumuz iddiası o denli yüksek sesle dile getiriliyor ki, hiçkimse bu bilginin niteliğini sorgulamayı, onun ne sürede sindirilebileceğini sorgulamayı aklının ucuna getirmiyor. Ayrıca “MPN domenine sahip proteinlerin yapısı ve biyolojik işlevleri”yle ilgili bilgi istediğinizde, detaylar için “hayvan gibi” para istiyorlar.

    Aklımda kaldığı kadarıyla, yazının icadından önce bilgi transferini sözlü olarak yapıyorduk. E o da şimdi takdir edersiniz ki biraz kulaktan kulağa oynar gibi oluyordu. 19. yüzyıl başlarına kadar bile Avrupa’da okuryazarlık bugünün “coder”lık bilgisi kadar yaygın bir şey.
    Bugün birine “Java, php, Python biliyor musun?” diye sormakla, o dönem birine “okuma yazma biliyor musun?” diye sormak üç aşağı beş yukarı aynı şey. 19. yüzyıl başında yetişkin İngiliz erkeklerinin ancak 10’da 1’inin falan adını yazabildiği kalmış aklımda.
    Muhtemelen askere alma kayıtlarından falan çıkarmışlardır; zira zorunlu askerlik de aşağı yukarı o zamanın işleri. Zaten yazı da icat edildiğinde ayrıcalıklı bir muhasebeciler grubunun tekelinde; hiç öyle “şiirleri bundan sonra kil tabletlere yazalım” gibi bir durum yok. Yoksa zaten o dönem de bir Enis Batur çıkar; ortada kil tablet bırakmaz hepsini doldurur; muhasebecinin tahıl stoklarının hesabını tutacağı tablet kalmaz; maliye çökerdi maazallah. Ha sonra beğendikleri hikayeleri, meselleri, zaferleri, antlaşmaları falan da yazmışlar sağolsunlar da; tarih disiplinini milattan önce 3 bin yılının salt maliye müfettişliği hâline getirmekten kurtarmışlar.

    Zamanla bu yazılanları biraraya getirme fikri de doğmuş elbette. Eğer yanlış hatırlamıyorsam Asurbanipal ilk kütüphaneyi kurmuş; tabletleri konularına göre ayırmış, kategorize etmiş. Bilgiye ulaşmanın yolu, evvela o bilginin korunması ve saklanması olduğuna göre kütüphaneleri bu yolda atılan ilk büyük adım kabul edebiliriz.

    hafiza

    Tabii herkesin kabul ettiği asıl büyük devrim, çok yıllar sonra matbaanın icadı. Ha bakın belki o dönem “artık bilgiye ulaşmak çok kolay abi; hiç beklemiyorsun. Katip otursun parşömeni kopyalasın da, istediğin kitap şu anda başkasındaymış da… “Adam makineyi bir çalıştırıyor, bir seferde 500 tane kitap basıyor” diyen olmamış mıdır?

    Bugün de artık Madam Bovary’yi iki saniye içinde elimizdeki cihaza yükleyebiliyor ve anında kitabın kendisine erişebiliyoruz ama, kitabı nasıl 1857’de oflaya puflaya 2 haftada okuyabiliyorsak, bugün de yine 2 hafta falan sürüyor okumamız. Yani evet, 2.700 sene önce Gılgamış Destanı’nı okumak için onca yolu tepip Asurbanipal İl Halk Kütüphanesi’ne gitmemiz, tabletlerin o sırada başka meraklılar tarafından okunmuyor olması ve bir de tabii içeri girme iznimiz olması gerekiyordu ama; oturup Gılgamış Destanı’na başladığımızda ister istemez saatlerce okuyup anlamaya çalışıyordunuz. E, şimdi telif de yok; buyrun gidin, indirin anında. Peki gerçekten okumuş da oluyor musunuz?

    Meselenin ikinci boyutu biraz daha sinsice. “Artık bilgiye ulaşmak çok kolay” diyorlar demesine de, esaslı bir bilgiye ulaşmaya kalktığınızda bu bilginin hayli pahalı bariyerler arkasında, Asurbanipal İl Halk Kütüphanesi kadar sıkı korunduğunu farkediyorsunuz.
    Aradığınız bir bilgiyi bulduğunuzda, yayıncı sizden tek bir makale için yüzlerce Dolar, üniversitelerden aylık yüzbinlerce Dolara varan abonelik ücretleri istiyor. Yani evet, bilgiye ulaşmak çok kolay. Mesela dünyayı yöneten 5 ailenin kim olduğuna dair spekülasyonlara; elden ring atari oyununda Radagon’u nasıl döveceğinize dair bilgilere kolaylıkla ulaşabiliyorsunuz. Ancak MPN domenine sahip proteinlerin yapısı ve biyolojik işlevleriyle ilgili bilgi istediğinizde, en fazla zaten bu bilgiyi istemenize neden olacak kadar bilgiyi, yani bildiğinizi bulabiliyorsunuz; gerisi için “hayvan gibi” para istiyorlar. Yani size genel bir “info” veriliyor sadece; ayrıntılı bilgi ateş pahası.

  • 14 yaşında kalan ve özellikle erkek cinsinden‘mal’zemeler

    14 yaşında kalan ve özellikle erkek cinsinden‘mal’zemeler

    Geride bıraktığımız yüzyılda 20’li yaşlar artık gençlikten yetişkinliğe geçiş yıllarıydı. Şimdiyse Amerikan başkan adayı ve eski başkanı ve belki de yine yeni yeniden başkanı var mesela: Mutat ırkçılar, zalimler ve zalimliğin doğal hakları olduğunu ileri sürenlerle beraber, dünyanın tüm hep 14 yaşında kalmışlarını peşinden sürükleyebiliyor. Dikkat ederseniz günümüzde 30’lu hele hele 20’li yaşlarda olup da 14 yaşındaki fikirlerinden utanan çok daha az.

    Yetişkinlik de tarihsel. Bilirsiniz, insan gençken yetişkinliğe erip büyük işler yapacağının beklentisiyle yaşar. Ne bileyim, benim ilk gençliğim okuduğum yazarların ilk kitaplarını hangi yaşta yazdıklarına bakıp kendimi onlarla kıyaslayarak geçti. “E iyi de bu herif ilk kitabını 19 yaşında yazmış; ben de o zamana kadar tamamlarım herhalde tuğla gibi bir ilk eser” diyerek kendimi cesaret­lendirmelerim, zamanla “19 olmamış da 25 olmuş, ne farkeder” avuntu­larına ve sonlara doğru “Yuh be, 30 yaşında nasıl da yazmış tuğla gibi kitabı” sitemlerine dönüştü. Kıymetli üstadımız, yazmaya handiyse 40 yaşında başlayan Aziz Nesin de uzun süre şaşmaz bir umut ışığı oldu. O da benim için 5-6 yıl öncesine kadar sön­meyen bir umut ışığıydı tabii. Sonra artık gerçeği kabulleniyorsunuz.

    Misal, rahmetli Donald E. Westlake’in 40 kitap yayımlamış olmasını çok takdir ederdim ama sonra internet geldi ve ben ağabeyi­mizin ayrıca 19 farklı isimle romanlar yayımladığını da öğrendim. Kullanığı isimlerden biri de 28 kitaplık Parker serisiyle Richard Stark.

    Elbette nitelik ve nicelik farklı şeyler ama, asıl değinmek istediğim konu şu: Biz bugün 30 yaşındaki bir yazara “genç yazar” diyoruz ve onun Donald E. Westlake gibi henüz 30’una varmadan 30 kitap yayımlamış olma­sını beklemiyoruz. Tabii Aziz Nesin ve Westlake yazdığı sırada televizyon, cep telefonu, netfliks falan hayatımı­zın yarısından fazlasını çalmıyordu ve “gençlik-yetişkinlik” gibi hâllerin yaşanışı da bambaşkaydı.

    Aklımda yanlış kalmadıysa, tarihte ne kadar geriye gidersek çocukluk ve gençlik kısalıyor, yetişkinlik daha erken geliyor. Bugün dünyada hâlâ yetişkin sayılma yaşının 14-15 olduğu az sayıda ülke bulunsa da, bu esasen Ortaçağ’a kadar böyle. Çocukluk, zaten eliniz iş tutar hâle gelir gelmez bitiyor; yetişkinlik de onun hemen ertesi. Hayırlı bir kısmet bulup başgöz ediyorlar; hop yetişkinsiniz. Genç ve istekli bir erkekler ordusu, tarlalar­da-sokaklarda evlenecekleri günü bekleyerek deliriyor gibi bir şey ki resmen korku filmi gibi. Eğer doğru hatırlıyorsam, bu birkaç günlüğüne her şeyin serbest olduğu karnaval gibi etkinliklerin çıkış noktası da bu zaten. O elektriği atmaya yarıyor bir süreliğine. Tabii o dönem kıtlık, savaş ve kırımların ardından nüfus yine azalıyor, toprak bollaşıyor, tekrar erken evlenmeler başlıyor, böyle bir “rollercoaster” gibi dönüyor devran bir süre (ortaokulda binom açılımlarından son­rasıyla ilgilen­mediğim için tam ifade edemiyorum; diferansiyel denklemler anlatılırken arka sıralarda ayın en iyi “thrash metal” albümleri listesi hazırlıyordum). Tabii zamanla endüstri devrimi, aşıların-antisep­tiklerin icadı falan, bu kısır döngü son buluyor; nüfusumuz da sürekli olarak artmaya başlıyor. Nüfus ve ortalama yaşam süresi artınca gençlik de uzuyor.

    hafiza

    Öyle çok uzağa gitmeye gerek yok. Geride bıraktığımız yüzyılda 20’li yaşlar artık gençlikten yetişkinliğe geçiş yıllarıydı. Yüzyılın ikinci yarısında hippiler falan, “yok okuyom ben ya” diyerek, geleneksel aileyi reddererek falan gençliği uzattılar. Bu bazı endüstrilerin de bir hayli işine geldi elbette. Genç insana gereksiz harcama yaptırmak, plak satmak falan çok daha kolay zira. Ancak buna rağmen hippilerin çoğu o kadar da su­yunu çıkarmadı; en geç 30’lu yaşların başlarında yetişkinliğe adım attılar.

    Yetişkinliğe geçiş sadece ev-aile kurmakla ilgili değil el­bette. Yetişkinlik aynı zamanda zihinsel olgunluğu da beraberinde getiriyor. Zira şurada 40 kişiyiz, birbirimizi biliriz; hemen hepimiz 14-15 yaşlarındayken dünyadaki her şeyi bildiğine emin birer ukala dümbeleğiydik. Eminim ki bugün 40 yaşın üzerinde olup da 14-15 yaşla­rındaki fikirleri, egzantrik çıkışları, saçma-sapan iddiaları, özgün zannet­tiği şebeleklikler kendine hatırlatılsa utanmayacak çok az insan vardır. O yaşlarda komplo teorilerine, kantin geyiklerinden edinilmiş bilgilere, heyecan uyandırıcı (uzaylılar, dünyayı gizlice yöneten üç-beş kişilik komis­yonlar vs.) hikayelere inanma eğilimi çok yüksektir. Yetişkinlik, bu fikirler­den kurtulmak, hayatı en azından 14 yaşındaki oğlana göre daha mantıklı değerlendirebilme yetisi kazanmak ve sonra da henüz yetişkinliğe erişeme­miş insanlar tarafından “dönek”, “sattı bizi”, “düzene ayak uydurdu” şeklinde üç hayırla uğurlanmak demek biraz da. Dikkat ederseniz günümüzde 30’lu hele hele 20’li yaşlarda olup da 14 yaşındaki fikirlerinden utanan çok daha az.

    Yetişkinlik, tarihin hiçbir döne­minde olmadığı kadar (ve o da olursa) geç gerçekleşiyor artık. Tarih boyunca (ve günümüzde) 14 yaşında çocuğun esasen tam bir mal değneği olma hâli, çocuğun ilerleyen yaşlarda kısıtlı dünyasından çıkarak başkala­rıyla anlamlı bir iletişime geçmesiy­le tedavi edilirdi. Misal 14 yaşındayken akranlarıma hararetle savunduğum ipe-sapa gelmez fikirler, zaman içerisinde; hayatın kaya gibi gerçek­liğiyle ve beraber yaşamak, çalışmak durumunda kaldığım yetişkinlerin etkisiyle sönümlendi ve ilerleyen za­manlarda bir zamanlar savunduğumu inkar edeceğim utançlara dönüştüler. Tabii artık yeni dünya maalesef buna izin vermiyor. Eğer bugünkü araç ge­reçler ben 14 yaşındayken varolsaydı, o utanç verici fikirleri hiç çekinmeden yayacak, elbette kendim gibi bir alay başka mal değneği bulacak ve mal değnekliğini elden ele çoğaltarak bü­yütecektik. Ayrıca o zevzeklikler, ama youtube videosu ama tweet ama blog yazısı olarak kendi adımla-sanımla her zaman görünür olduğu için geri adım atmam da zor olacaktı.

    Hiç şüphesiz geçmişte de, ama paranın gücüyle ama başka fak­törlerle etrafında bir “onaylayanlar ordusu” bulunduğu için ya da düpedüz patolojik nedenlerden hep 14 yaşında kalmış insanlar vardı. Amerikan başkan adayı ve eski başkanı ve belki de yine yeni yeniden başkanı var mesela: Mutat ırkçılar, zalimler ve zalimliğin doğal hakları olduğunu ileri sürenlerle beraber, dünyanın tüm hep 14 yaşında kalmışlarını peşinden sürükleyebiliyor.

    Bugün dünyamız her geçen gün 14 yaşın sihirli öfkesi, nedensiz radikalliği, taşkın muhafazakarlığı, laf anlamaz dik kafalılığı, temelsiz hezeyanları ve şımarıklığı tarafından ele geçirilmekte. Bir şekilde biraraya gelen insanların zekası, bileşik kaplar kanunu gibi çalışmaz. Askerlik vazifesini yerine getirmiş herkesin bildiği gibi, özellikle erkek cinsinden şahısları biraraya getirdiğinizde o topluluğun ortalama zekası zamanla o topluluk içindeki en düşük zekalıya denk hâle gelir. Bu da biraz onun gibi: Önce sosyal ağlar, sonra geleneksel medya 14 yaşına geri döndü ve orada da kalacak gibi geliyor bana. Yoksa şüpheniz mi var?

  • Gümrük duvarları, vergiler ve ‘herkes x lira verse…’ler

    Gümrük duvarları, vergiler ve ‘herkes x lira verse…’ler

    Yunan ve 19. yüzyıl Almanya’sının seçim sistemini orijinal bir fikirmiş gibi sunan tuziad başkanları… İtalyan faşizmini kendi icadıymış gibi anlatan siyasetçiler… Bu şuursuzlar bir yana, bu kategorideki en kalabalık grup “Herkes x lira verse…” adamlarıdır (evet adamlarıdır, zira ömrümde böyle zevzekliklerle vakit kaybeden kadın görmedim). Ayrıntılar…

    İlginç bir durum: Bazen geçmiş­teki kimi olguları şaşkınlıkla karşılıyor, “Allah allah, tee o zamanlar, nasıl da düşünmüş adamlar bunları” diyor; bazen de binlerce yıl önce düşünülüp uygulanmış ve çoğu hâlâ uygulanagelen şeyleri dahiyane bir fikirmiş gibi anlatıyoruz.

    İlki, şüphesiz kibirden. “Tee milattan önce, bu adamlar nasıl da becermiş bu, atıyorum hidrolik mühendislik buluşlarını” derken aslında kendisinin bugünün şartla­rında bireysel olarak beceremeyeceği bir şeyi kendisinden binlerce yıl önce yaşamış bir Romalının, Atinalının, Mısırlının gerçekleştirmiş olmasına şaşıyor. Yani kendisini gidiyor, antik medeniyetlerin en yetenekli mühen­disleri, mimarlarıyla falan kıyaslama­ya kalkıyor. Nasıl ben bugün ASML’ye bakıp “vay arkadaş çip yapan makine üretiyor adamlar” veya Jeanne Gang’in binalarına bakıp “hele hele nasıl da bina yapmış kadın” falan diyorsam; o zamanlar da senin benim gibi adam­lar Flavius Sarayı’na bakıp “vay be, şu Rabirius da ne adam, nasıl da yaptı sarayı” falan diye konuşuyorlardı.

    İkincisi ise daha düz bir şuur­suzluk: Bu gözler antik Yunan ve 19. yüzyıl Almanya’sının seçim sistemini orijinal bir fikirmiş gibi sunan tuziad başkanları gördü; bu kulaklar İtalyan faşizmini kendi icadıymış gibi anlatan siyasetçiler duydu. Bu şuursuzlar bir yana, bu kategorideki en kalabalık grup “Herkes x lira verse…” adamları­dır (evet adamlarıdır, zira ömrümde böyle zevzekliklerle vakit kaybeden kadın görmedim).

    “Herkes x lira verse…” adamları tarih boyunca devletlerin dönem dönem kullandığı kelle vergisinden bahsettiklerini bilirler ya da bilmezler ama, vergi hadisesi tarihin başından beri bizimledir. Zira vaktin birinde bir sivri zekalı “ulan herkes bir koyun verse süper sürü sahibi olurum” diye düşünmüş ve bu fikri eyleme de geçirmiş. Tabii muhtemelen bu fikir daha önce başka sivri zekalıların da aklına gelmiştir de, herkesi birer koyun vermeye ikna edecek bilek gücü kimdeyse ilk uygulayan da o olmuştur.

    Tabii nasıl hemen hiçbir şey ilk icad edildiği hâliyle kalmıyorsa, vergi de zamanla çeşitlenmiş, şekillenmiş, giderek her ülkede bin sayfalık dev bir kanunla düzenlenen karışık bir hadi­seye dönüşmüş. Eğer aklımda yanlış kalmadıysa, eski Mısır’da vergi ya mal ya da emek olarak verilebiliyor. Yani verecek malı olmayanlar, zorunlu olarak artık o dönem hangi kamu-ö­zel işbirliği ihalesi varsa -Sfenks olur, piramit olur- buralara gidip kol emeğini vergi olarak firavuna sun­mak zorunda. Sonra zamanla bunu servetin belli bir yüzdesine (Roma’da galiba %2, İslâmiyet’ten sonra İslâm dünyasında biliyorsunuz ki %2.5) çe­viriyorlar. Tabii herkesten servetinin (gelirinin değil, dikkat edin) belli bir yüzdesini nasıl alacaksın? Aklımda yanlış kalmadıysa, evvela Darius’la beraber Persler, bu vergi toplama işini delege etmeye başlıyorlar ve bölgelere atadıkları satraplara “Arkadaş senin bölgen şu kadar; sen bana her yıl şu kadar lira gönder bakalım, topladı­ğının üstü kalsın” diyorlar. Roma’da bu da özelleştiriliyor; bölgelerin vergi toplama işi ihaleye çıkıyor ve bizdeki iltizam sistemi benzeri bir sistem doğuyor. Onu da cumhuriyetin yıkılmasının ardından başa geçen Augustus “Bu ne lan, herkesi sayın kaç kişi var; kişi başına şu kadar, artı bölgenin tüm servetinin de %1’ini gönderin, ama durun ben sayacağım, girin sıraya” diyerek kaldırıyor. Tabii zamanla ek olarak Yunan şehir devletlerinden itibaren liman vergisi, katma değer vergisi, özel iletişim vergisi, özel tüketim vergisi, öpiim geçsin vergisi falan gibi ek vergiler de icad ediliyor. Bunlardan en kullanışlı olanı da kanımca gümrük vergisi.

    hafiza-i-beser

    Gümrük vergisi, antik Yunandan beri, yerel üreticiyi korumak ama­cıyla kullanılıyor. Tabii karşı taraf da keriz değil, “vay sen koyarsın da ben koyamaz mıyım” diyor onlar da vergi koyuyor. E bu sefer ne oluyor? İç üretimi korudun, kolladın ama elinde fazla mal var; karşı tarafa satsan karşı taraf da vergi koymuş; piyasa avantajın kayboluyor. Hah, “ihracat teşvik primi” de eğer aklımda yanlış kalmadıysa ilk olarak İngiltere’de bu gerekçeyle doğuyor. Ben bakamadım ama galiba 18. yüzyıl­daki bu icadın aynı zamanda hayali ihracatın icadına da denk düştüğüne emin gibiyim. Tabii hep dikkatimi çekmiştir; gümrük duvarlarının ardına çekilip iç üre­timi kuvvetlendiren ülkeler yeterli üretim kapasitesine ulaştık­tan sonra; ilginçtir ki serbest ticarete yanaşmayan ülkelere savaş ilan edecek, o ülkelerde darbe ter­tipleyecek kadar azılı birer serbest ticaret taraftarı oluyorlar.

    Daha büyük imparatorluklarda bu gümrük vergisi işi bi­raz daha karışık ama. Eğer doğru hatırlıyor­sam, Roma ve hattâ Osmanlı gibi impara­torluklarda dışarıdan gelen mallara değil de dışarıya satılmak istenen mallara vergi uygulanıyor. O da yetmiyor, imparatorluğun kendi için­deki a noktasından b noktasına satılan mallara da gümrük vergisi geliyor. Yani Kağızman’daki tüccar aldığı nargile siparişini paketleyip Konya’ya gön­dermeye kalksa bir de gümrük vergisi ödenecek. Gerçi nargileden emin deği­lim, ona gümrük muafiyeti vardır belki ama, büyük imparatorluklarda temel ilke, önce her bölgenin kendi ihtiyacını karşılaması. Diyelim sen Konya’dasın (Kağızman’dan nargile almak için para lazım); elindeki buğdayı da İzmir’deki tüccara satmak istiyorsun. Bunun için önce Konya’nın buğday ihtiyacının karşılanmış olması gerek. Karşılandı mı? Yok, yine hemen İzmir’e satamaz­sın. Bu sefer bir de İstanbul’a soracak­sın ve ancak İstanbul’un da buğday ihtiyacı karşılanmışsa malını başka bir imparatorluk bölgesine, satabilirsin. Peki ihracat? Valla ancak ve ancak tüm ülkede ihtiyaç karşılandıysa mümkün ki, o devirde internet, lojistik yönetimi, SAP falan da yokken sen bu kontrolleri sağlayana kadar ortada ne buğday kalır ne bir şey.

    Yani esas olarak küçümen ve yoğun endüstriyel üretime sahip ülkeler dışarıdan gelen mallara gümrük uygularken, daha büyük ülkeler bilakis dışarıya mal satmayıp topraklarında bolluk olsun diye uğraşıyor ve gelen değil giden mallara vergi koymayı tercih ediyor. Merkantilizmin tersi gibi yani. Derslerden aklımda kaldığı kadarıyla Mehmet Genç hoca buna “provizyonizm” diyordu. Ülkenin insanlarına sahte ve anlamsız da olsa biraz olsun mutluluk yaşatabilecek tek şey olarak uluslararası milyoncudan ucuza ıvır-zıvır almayı bıraktıysanız zaten meseleyi anlamamışsınız; basbayağı hastalığı tedavi etmek yerine semptomu baskılamaya çalışan, egzamayı fondötenle tedavi ettiğini zanneden kötü hekim gibi bir şeysiniz demektir.

    Yani bu ilk sizin aklınıza gelse eyvallah da, böyle toplara 500 yıl kadar geç girince siz ihracat teşviki getirse­niz bile, bu vaziyet üretimin o kadar da rekabet edebilir olmadığı ülkelerde hayali ihracat olarak geri dönüyor. Ne bileyim, vakti zamanında bir belediye başkanının kocasını yakalamışlardı hayali ihracattan da, adam tek başına ülke ihracatının hatırı sayılır bir kısmı­nı yapıyor gözüküyordu.

  • Her Spartalı asker doğar ve bir daha kendine gelemez!

    Her Spartalı asker doğar ve bir daha kendine gelemez!

    Spartalılar, “300 Spartalı” filminden de bilindiği gibi asker bir millet. Asker bir millet derken, öyle militarist falan değil, düz asker. Yani Spartalılarda çiftçi, kuruyemişçi, demirci, terzi, yeminli mali müşavir, influencer, AI mühendisi falan yok; hepsi asker. Oğlan çocukları henüz 6-7 yaşında kışlaya alınıyor ve evlenene kadar kışladan çıkmıyor. 30 yaşına kadar yaşananlar bir yana, evlendikten sonra da dertler bitmiyor.

    Vatani görevini yerine getiren her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı gibi, bendeniz de hayatımın bir kısmını sabah akşam “Her – – Türk – – Asker – -Doğar” Komando Yürüyüş Kararı! (allegro) ve “Her-Türk-Asker- Doğar” diye bağırarak geçirdim. Önce her sol ayak vuruşunda sloganın bir kelimesini bağı­rıyor, daha sonra başımızdaki komutanın “Komando Yürüyüş Kararı sayılacaaaaak! Say!” komutuyla beraber her adımda bir kelime olarak iki kat hızla­nıyorduk. Tabii sevgili ailemin bana seçtiği isim hasebiyle öyle çok da asker doğmadığımı söylemek mümkündü; neticede isim uyumsuzluğu yüzünden daha en başından kariyer imkanlarımın kısıtlı olduğu bir alandı askeriye.

    Adın Volkan olur, Bora olur, Şahin olur tamam. Bak ne güzel: Şahin Paşa! Volkan Yüzbaşı! (Ya da Ali Recan’ın eşsiz eserin­deki gibi Yüzbaşı Volkan) Bora Teğmen! Ama şimdi Allah için şurada 40 kişiyiz, birbirimizi biliriz; herhangi bir alayda “Barış Paşa denetlemeye geli­yormuş!” dense mi er ve erbaş hareketlenir, kendisine çeki dü­zen verir, korkar; yoksa “Yalçın Paşa geliyormuş!” dense mi? Hayır ilk cümlenin sonundaki ünlem bile ironi ünlemi gibi.

    Ya çok sıcak ya da çok soğuk (ılıman iklimde askerî birlik tesisinin yasak olduğuna dair bir gizli genelge olabilir) Polatlı günlerinde, kimi zaman kasa­banın da sokaklarını arşınla­yarak dosta güven, düşmana korku ve kasaba sakinlerine rahatsızlık verirken aklımdan geçen şeyler şöyleydi: “Madem ki asker doğuyoruz, neden bu işi öğretmek için hayatımızın bir kısmında bizi kampa alıyorlar? Yoksa asker doğmuyor muyuz? Bu Ahmet’in ensesi amma kı­zarmış lan böyle. Hass. ayağım karışmış, nasıl yapıyorduk? Bir sekme hareketi vardı…”

    Sonra gerçekten asker doğan, hadi doğmasa da ana sınıfında askere alınıp ömür boyu da askerlik yapan milletler olduğu geldi aklıma. Eh, ancak başkalarının felaketlerine sığı­narak avutmaz mıyız kendimizi en çok? Askere alındığım o ilk an ve o anı takip eden şan ve şe­refle dolu 360 gün, Spartalıları düşünerek avuttum ben de kendimi.

    Spartalılar, “300 Spartalı” filminden de bilindiği gibi asker bir millet. Asker bir millet der­ken, öyle militarist falan değil, düz asker. Yani Spartalılarda çiftçi, kuruyemişçi, demirci, terzi, yeminli mali müşavir, influencer, AI mühendisi falan yok; hepsi asker. Diğer işleri de ya köleler yapıyor (Sparta vatandaşı değilsen otomatik­man kölesin zaten diye kalmış aklımda) ya da kadınlar. Sparta vatandaşlarının, Sparta ülke­sinde asker olmaktan başka hiçbir seçenekleri yok. Oğlan çocukları henüz 6-7 yaşında kışlaya alınıyor ve evlenene kadar kışladan çıkmıyor. Örgün eğitimin şahikasına çıkmışlar anlayacağınız bundan 2.600 sene önce. Kışla derken, gerçekten kışla; öyle kafa izni, bayram izni, çarşı izni falan yok. Üstelik öyle aman aman bir kumanya da yok. Hatta bilerek çok az yemek veriyorlar ki çocuklara, bunlar bir şekilde çalarak-çırparak karınlarını doyurmayı öğrensin. Ha, çocukları çalmaya teşvik edi­yorlar ama çalmak yine yasak; yakalanırlarsa yiyorlar sopayı. Çalmak serbest, yakalanmak yasak! Manyak ediyorlar çocukları resmen.

    HafizaiBeser

    İlkokul bitince, çocuk 11-12 yaşına geldiğinde falan, bin türlü başka kepazelik de ya­şanıyor ama yeri burası değil. 17-18 yaşlarında ise hem asker hem de vatandaş olmaya hak kazanmış Spartalı oğlanla­rı tekrar sınava alıyorlar. Eğer sınavı veremezsen, tekrarı da 10 yıl sonra bu arada. İkinci defa kalırsan zaten yandın; keriz gibi köle oluyorsun falan. Tabii daha teferruatı vardır da, aklımda öyle kalmış.

    Neyse; vatandaş olan Spartalıları evlendirme vakti geldiğinde -ki o da yanlış hatır­lamıyorsam 30 yaşında falan-bir hanım hanım kız seçiliyor. Kız da en az 20 yaşında; çünkü Spartalılarda erken yaşta evlilik zinhar yasak. Bakın bu açıdan çağının hayli ilerisinde bir topluluk. Kızlar da şimdi Allah için iyi eğitim alıyor; o dö­nem benim bildiğim, Yahudiler dışında tamamı okuma-yazma bilen ve aynı zamanda mal-mülk sahibi olabilen tek kızlar Sparta kızları.

    E ama şimdi 30 yaşında, o güne kadar eline kadın eli değmemiş, bütün bir kışla hayatı hemcinsleriyle geçmiş, 20 yaşını doldurduktan sonra orada-burada cenk etmiş bir adam, çat diye bir kızla evlen­dirilince ne oluyor? Adamcağız yabancılık çekmesin diye düğün gecesi kızcağızın lepiska saçlarını asker gibi sıfıra vuruyorlar; üzerine de asker rubaları giydiriyorlar, gerdeğe öyle giriyorlar.

    Tabii kadınlar açısından da durum öyle ballı-börek değil. Kendi eşinden çocuğu olmayan birinin, gidip daha önce eşi sağ­lıklı çocuk doğurmuş arkada­şından “bir çocukluk” karısını rica etmesi hayli olağan. Ya da sorun kendindeyse karısından rica ediyor; hamile kalmak üzere birini ayarlıyorlar. Yani ama isteyerek, ama zorunlu, bir “Handmaid’s Tale” durum­ları sözkonusu. Spartalı kızlar ve oğlanlar için gerçekten üzgünüm ama dedim ya, şan ve şeref dolu askerliğim süresince gerçekten asker doğmadığıma; Spartalılar gibi asker bir millet olmadığımıza şükrediyorum.

  • Kıbrıslı Zenon’un vizyonu 2.300 yıl sonrasının körlüğü

    Kıbrıslı Zenon’un vizyonu 2.300 yıl sonrasının körlüğü

    Kendisi, erdemli olmayı başköşeye koyan düşüncelerinin yanısıra, her insanın nerede ve hangi toplum içine doğduğundan bağımsız olarak büyük insanlığın da bir parçası olduğunu ileri sürmüş. Bugün dünya vatandaşlığı fikri giderek uzak bir hayal. Hatta Zenon’un memleketi Kıbrıs’ın yarısında yaşayan insanları, dünyada bir ülke hariç kimse tanımıyor.

    Kıbrıslı Zenon kardeşimiz, bundan yaklaşık 2.300 yıl önce “dünya vatandaşlığı” fikrini ortaya atan ilk insanlardan (Aşil’le tosbağayı yarıştırıp sonra bahisçilere paralarını vermemek için polim yapan diğer bir Zenon daha var; bizim Kıbrıslı Zenon başka). Kendisi Atina’daki Stoa Okulu’nun kurucusu. Erdemli olmayı başköşeye koyan düşüncelerinin yanı­sıra, her insanın nerede ve hangi toplum içine doğduğundan bağımsız olarak büyük insanlığın da bir parçası olduğu­nu ileri sürmüş. Tabii Kıbrıs o zamanlar az-çok kozmopolit bir yer; Fenikeliler ve Grekler beraberce kardeş-kardeş yaşıyor. Zaten Zenon da Fenikeli olarak biliniyor; ama Kıbrıs hakkında bir şey biliyorsak, has Kıbrıslıların kendilerini öncelikle Kıbrıslı olarak tanımladığı; onun için “Kıbrıslı Zenon” diye geçmiş bu abi tarihe.

    Kıbrıslı Zenon, eğer aklımda yanlış kalmadıysa insanların taşıdığı birbi­rinden farklı kimliklerin esasen tek bir merkez etrafında toplanması gerek­tiğini savunmuş; milattan önce 3.-4. yüzyılda bir tür “Avrupa Birliği fikri”ni tüm dünyaya uyarlamış.

    Bizim Zenon, hayata tüccar olarak başlıyor. Akdeniz’de o liman senin bu liman benim ucuza alıyor pahalıya satıyor. Bu işlerden çok da güzel para kazanıyor ediyor falan ama, günün birinde bunun teknesi mi batıyor, fırtı­nadan canını zor mu kurtarıyor nedir, birden uluslararası ticarete tövbe edip ya da kazandığı parayla kendisini erken emekli edip Atina’ya gidiyor.

    HAFIZA-I-BESER

    Atina’daki ilk günlerinde bir kitapçı dükkanına gidiyor. Bir felsefe kitabın­dan çok etkilenip satıcıya “Bu kitaptaki gibi adamları nerede bulabilirim?” diye soruyor. Kitapçı da, tesadüf bu ya, tam o sırada oradan geçmekte olan dönemin ünlüsü Krates’i gösterip “Aha, o adam­lardan biri” diyor. Krates biliyorsunuz, esasen zengin ama malı-mülkü dağıt­mış, parasını denize atmış, “homeless” olarak yaşamaya başlamış falan. Bir tür Ferrari’sini satan bilge ama gidip de TET konuşmacısı olup bu münzeviliğini paraya çevirmemiş.

    Kıbrıslı Zenon da herhalde tüm diğer felsefesine ek olarak “İmamın dediğini yap, yaptığını yapma” felsefesini de için­de taşıdığından, bu Krates’in öğrencisi olmuş. Düşünecek olursak, Zenon’un yaptığı daha zor: Diyojen ve Krates “Hacı bu para bizi bozar” deyip fakir kalmışlar da Zenon paraya rağmen kendisini bozmamış gibi. Ayrıca öyle Kinikler gibi “donu fora edeyim, utanmazlık düsturum olsun, sağa sola işeyeyim, itlik-kopukluk da erdemdir” dememiş, gitmiş kendi okulunu kurmuş, Stoacılığı başlatmış.

    Zenon’un dünya vatandaşlığı fikri bi­zim için kıymetli. Üstelik bunu az biraz kavmiyetçi sayabileceğimiz Yunanlar da teslim etmiş; Zenon öldüğünde mezartaşına “Evet Fenikeli olabilirsin / Ne çıkar bundan, Kadmos da oralı değil miydi? / Ve o değil miydi biz Yunanlara yazıyı öğreten?” yazmışlar.

    Zenon’dan 2.300 yıl sonra, dünya vatandaşlığı fikri giderek uzak bir ha­yale dönüşmeye başladı tabii. Hatta ne gariptir ki, bizzat Zenon’un memleketi Kıbrıs’ın yarısında yaşayan insanları dünyada bir ülke hariç kimse tanımıyor. Hadi o kurulan devleti tanımıyorlar da, üzerinde yaşayan insanları, onların evliliklerini, sanatçılıklarını, sporcu­luklarını da tanımıyorlar; olimpiyatlara, futbol turnuvalarına, müzik festival­lerine katılmalarını yasaklıyor, insan­ları cezalandırmaktan çekinmiyorlar. Kıbrıslı Zenon’un 2.300 yıl sonraki hemşehrilerinin yarısı da, nikah akitleri geçerli sayılsın diye mecburen Türkiye’ye ya da Kıbrıs Cumhuriyeti’ne gidip orada evleniyor.

  • Yargılanan ilk savaş suçlusu: Tabii savaşı kaybettiği için…

    Yargılanan ilk savaş suçlusu: Tabii savaşı kaybettiği için…

    Burgonya Dükü Filip’in emrinde “astığım astık, kestiğim kestik” davranan hırslı komutan Von Hagenbach, ayaklanan İsviçreliler tarafından yargılanıp idam edilmiş. Elbette kendisi ilk savaş suçlusu değil; mahkum edilen ilk savaş suçlusu. Tabii çok korkunç günahları var ama, bildiğiniz gibi savaş suçu ancak savaşı kaybettiğinizde suç oluyor!

    Peter von Hagenbach yani Hagenbachgiller’in Peter, eğer aklımda yanlış kalmadıysa tarihimizin ilk savaş suçlusu. Kendisi esasen düşük seviyeden bir soylu. Bu tabii yüksek seviye soylulara göre daha soysuz olduğu anlamına gelmiyor; sadece “ataları yeterince şerefsizlik yapıp daha geniş topraklara hakim olamamış; daha dişli gördüğü, yenişemediği diğer üst seviye soyluların emrine girmiş” demek diye biliyorum. Ancak kendisi hırslı bir şahıs; öyle 657’ye tâbi Habsburg hanedanı komprodoru olarak kalmak niyetinde değil gibi geliyor bana. Hâtta “Ben anne tarafından Belmont çocuğu sayılırım, Burgonya Dükalığı bize sahip çıksın” falan da diyor; yetmiyor Burgonya dükünün Lüksemburg seferine de Belmont Ağası olarak katılıyor. Sürekli bir yaranma çabası anlayacağınız. Yani ne bileyim, Lüksemburg seferine Burgonya Dükü Filip zaten kaç kişiyle gitmiştir ki? Zaten aklımda kaldığı kadarıyla Lüksemburg hanedanı tükeneyazınca, son Lüksemburg düşesi ülkeyi parasıyla sattıydı, Filip de kendi malını almaya gittiydi. Ha kuşatma falan olmuştur ama, yine de pek kimsenin burnunun kanadığını sanmam.

    Bizim Hagenbachgillerin Peter’e dönecek olursak… Onun bu sefer sırasında dükün matarasını taşımak falan gibi yeterlilikler gösterdiğini söyle­mek mümkün tabii. Umduğunu bulamamış olacak ki, tarih sahnesine birkaç yıl sonra -1450’lerin başında galiba- Basel şehrinden bir bankeri re­hin alıp fidye isteyerek çıkıyor. Sözkonusu banker basbayağı Habsburgların mültezimi, öyle Banker Bilo falan değil yani. Tabii Peter’in bağlı olduğu Filip, olayı öğrenince durduk yere bu herif yüzünden hem Habsburglarla hem de Basel’le papaz olmak istemiyor, anında serbest bıraktırıyor.

    Hafiza-i-Beser-2
    Diebold Schilling’in Berner Schilling isimli eserinde Hagenbach’ın yargılanışı.

    Tabii nasıl ki 1950’ler deyince Chuck Berry’yi anmadan geçemiyorsak, 1450’ler deyince İstanbul’un fethini anmamak olmaz. İstanbul’un fethinin ar­dından bu Burgonya dükü, top meselesine ilk uyanan Batılı hükümdar oluyor. Hemen Osmanlıları örnek ala­rak onlarınki gibi bir topçu birliği kuruyor, Osmanlıların kullandığı gibi yekpare toplar döktürüyor falan; bu bizim Peter’i de topçuların başına ikinci kumandan atıyor. Bizim kuntiz de, bir yandan Filip’in oğlu Charles’a yanlıyor, ağ­zından girip burnundan çıkıyor, genç oğlanın akıl hocalığını kapı­yor. Eğer aklımda yanlış kalmadıysa bu genç veliahta yöne­lik bir suikast planını engelliyor falan ama, onu da kesin kendi planlamıştır diye düşünmeden edemiyo­rum.

    Hafiza-i-Beser-1

    Genç veliaht Charles, babası henüz yaşarken tahta çıkınca da Allah bizim Peter’e “yürü ya kulum” diyor. Charles’a isyan etmek isteyen Liege ve Dinant şehirlerini topa tutuyor; isyanı bastırınca da sonunda muradı­na erip şövalye ilan ediliyor ve vekilharçlık görevine getirili­yor. Peter ilk iş olarak o dönem hayli güçlü yerel idareleri, loncaları, esnaf ve sanatkar odalarını, taksiciler odasını falan kaldırıyor; gümrük ver­gilerini arttırıyor, yeni vergiler salıyor, özel tüketim vergisi ge­tiriyor, halkın ümüğünü sıkıyor. İtiraz edenlere ibret olsun, “bak bakalım bir daha itiraz edebi­lecekler mi” diye de muhalefet eden üç kişiyi sallandırıyor. Bu baskıcı rejimin sonunu getiren ise isyan ederek ayaklanan İsviçre kantonları oluyor; bunlar ayaklanmakla yetinme­yip Peter’in ofisini basıp herifi tutukluyorlar. Habsburgların da arkalamasıyla bölgedeki tüm kontların, serbest şehirlerin fa­lan temsil edildiği bir mahkeme kuruluyor. Peter kendisini, “ne yaptıysam dükalığın emirlerini yerine getirmek için yaptım” diyerek savunuyor ki, aslını isterseniz, bizim Charles’ın Peter’in yıllar süren görevi esnasında astığı astık, kestiği kestik bir denyo olarak hüküm sürdüğünden haberinin olmaması imkansız gerçekten de. Ancak bu savun­ma işe yaramıyor, “sen şövalye ilan edilmiştin, şö­valye yasadışı emri uygula­yamaz, ya­sadışı vergi salamaz, o yüzden suçlusun” diyorlar; önce şövalyeli­ğini elinden alıp sonra da kendisini idam ediyor­lar. Peter de ta­rihe dünyanın ilk savaş suçlusu olarak geçiyor.

    Elbette kendisi ilk savaş suçlusu değil; yargılanan ve mahkum edilen ilk savaş suçlusu. Misal, benim aklı­ma ilk gelen Roma ve Kartaca arasındaki savaş. Bu savaşta Romalılar savaş suçu işlemiş midir? Eh, herhalde. Tabii şimdi “o zamanlar kurallar yoktu, sonradan koyduk” diyenler olabilir. Velev ki olaydı; kim yar­gılayacaktı Roma’yı? Kartaca… Kartaca mı kalmış; adamlar tanık bile bırakmamış. Savaş suçu, anlaşılan o ki, savaşı kaybettiğinizde yargılanmanıza konu olan bir suç türü. Yani san­ki en büyük savaş suçu, savaşı kaybetmek gibi bir şey. Kalpler nasıl hissederse hissetsin, gönlünüzden ne geçerse geçsin, kazananı yargılayamıyorsunuz. Ha, “vicdan mahkememizde yargıladık” falan derseniz o da belki.

  • İlk kilometrelerden Über’e‘ sarı araçlar’ın akçeli tarihi

    İlk kilometrelerden Über’e‘ sarı araçlar’ın akçeli tarihi

    Ne güzel değil mi? Bir teknoloji çıkıyor; taksicilik işinin tüm çalışma şartları, hakları, güvenceleri bir anda 1907’deki hâline geri dönüyor; ama olsun, biz daha rahat taksi çağırıyoruz, her şey daha kolay oluyor ya! 20. yüzyılın başlarından günümüze, Über’lerden plaka sahiplerine, ABD’de ve bizde taksicilik modeli ve şirketlerin “hayırlı işleri.”

    Yalan yok, internetin sağ­ladığı kolaylıkların abar­tılmasına ve birçok şeyin sanki internet öncesi dönemde mümkün olmadığının zannedil­mesine bozuluyorum doğrusu. Bilgi, hele ki gugıldan arama çubuğuyla ulaşılabilen bilgi, internetten önce de gayet ula­şılabilirdi. Yani evet, kalkıp kü­tüphaneye gideceksiniz; şimdi linkten linke koştuğunuz gibi o kitabın referansından bu kitaba, oradaki dipnottan şu almanaka zıplayacaksınız ve bütün bunlar bir click’ten uzun sürecek sür­mesine de… Neticede ulaştığınız kitabı, makaleyi okumanız yine aynı zamanı almayacak mı?

    İşin kötüsü, kütüphaneye gidip 1-2 günde ulaşabildiğiniz kitabı, muhtemelen oturup 3 günde sindire sindire oku­yacaksınız ama, internetten bir linkle 2 saniye ulaştığınız kitap pdf’sini scroll barı kaydı­rarak aradığınız key word’leri CTRL+F’leyerek 10 dakikada okumuş sayma ihtimaliniz bir hayli yüksek. Yani internetteki bilgi gökten zembille inmedi, zaten hep vardı. Üstelik şimdi bu kadar kolay ulaşılabildiği için değerini de kaybettiğinden çabucak tüketilmek istenen bir şeye dönüştü (karşılaştırınız: Para biriktirip yeni albüm alıp sonra evde günlerce o yeni albü­mü dinlemek veya spotify’dan bir albüme tıklamak ve bir-iki şarkısını dinleyip başka bir albüme geçmek).

    Hatırlarsanız, internet haya­tımıza ilk girdiğinde “aracılar ortadan kalkacak!” diye heyecan fırtınası vardı. Eskiden köşe­deki büfeyi telefonla arayıp tost söylüyorduk, geliyordu. Şimdi bir web sitesinden sipariş verip ödeme yapıyoruz; hem site hem ödeme sağlayıcı komisyonlarını alıyor ve büfeciyle aramıza iki aracı giriveriyor. Aynısı taksi­de de var. Eskiden taksi çevirir binerdiniz, inerken öderdiniz. Şimdi önce ödeme kuruluşu %2-5 komisyon alıyor. Sonra uy­gulama da paranın %25-30’una el koyuyor. Taksici-überci para­sını çekmek istediğinde, ödeme sağlayıcıya bir komisyon da onlar ödüyor. Vallahi kumarha­nede bu kadar mano almıyorlar. Ha bizim için kolay oluyor güzel oluyor da, bu şimdi ilerleme mi? Bu işin geçmişine bir bakalım da siz karar verin.

    Esasen bu özel yolcu taşıma­cılığı işinin ilk yıllarında, 20. yüzyıl başlarında taksi şoförle­rinin hiçbir güvencesi, sigortası, tatili, izni yok. Aynı zamanda yolcuların da sigortası yok. Bu ay kutladığımız İşçi Bayramı’nı borçlu olduğumuz işçi hareketi elbette bu alanda da mücadele veriyor ve bunu da bir takım kazanımlarla taçlandırıyor (taçlandırmak fiilini ilk defa kullanıyorum, ellerim titriyor). Hatta aklımda yanlış kalma­dıysa, şu meşhur “Roaring 20’s” (Kükreyen 20’ler) döneminden itibaren ABD’de taksi şoförlüğü sendikalı bir iş kolu hâline geli­yor. Günde 8 saat çalışma hakkı kazanıyorlar. Yani 24 saat çalışa­cak bir taksi için 3 şoför zorunlu. Yılda 7 gün ücretsiz izin hakkı elde ediyorlar ki bugün ABD’de ücretsiz izin hakkı az rastlanan bir şey. Tabii orada plaka ağaları değil büyük taksi şirketleri var ki bizdeki plaka ağalarına zorla taksi şirketi kurdurup tüm şoförlerini sigortalatma zorun­luluğu neden getirilmiyor, onu da anlamıyorum.

    Hafizai-Beser

    Derken hepimizin bildiği gibi Reaganism/Thatcherism (bizde Özalizm) dönemi geliyor ve taksi şoförleri haklarını yavaş yavaş kaybetmeye başlıyorlar. Hatta Batı’daki bu büyük taksi şirketleri tam da bu dönemde denetim ve kuralların gevşeme­siyle şoför çalıştırmak yerine ellerindeki taksileri şoförlere kiralayarak onları “bağımsız yüklenici” konumuna getirmeye başlıyor ki, bu da bizdeki plaka ağalığı modelinin aynısı zaten. E, Reagan bir yandan, Thatcher bir yandan sendikalara karşı savaş açmış; sendikaların da gücü azaldıkça azalıyor. Kazanılmış hakların birçoğu yerli yerinde olsa da, taksi şirketleri giderek daha fazla “bağımsız yüklenici” çalıştırmaya başlıyor, sendikalar zayıfladıkça zayıflıyor.

    Bütün bunlar Über, Lift gibi şirketlerin taksi işine el at­masıyla son buluyor. İlk etapta tüm ABD’de Über yasak. Hatta yakalandıklarında aklımda yanlış kalmadıysa taşıdıkları yolcu başına 5 bin USD ceza ödemeleri gerekiyor falan ama Über’in umurunda mı? Bir de orası ABD; kanun hoşuna gitmi­yorsa 2 senatör satın alıyorsun, üstelik bunu bayağı bayağı açıktan yapıyorsun, hop istediğin kanunu çıkarıyorlar. E, halk da bu yeni hizmetten çok memnun, o bakımdan gayet kolay oluyor bu iş. Aslında taksi şirketlerinin işçi haklarından kurtulmak için uydurduğu “ba­ğımsız yüklenici” modeli kendi sonlarını da hazırlıyor, ayarları­nı bozdukları kantar, gün geliyor onları tartıyor.

    Tabii eklemek gerek; tam da bu teknoloji şirketlerinin piyasaya el atmasından hemen önceki 5-10 yılda tüm ABD’de sanki biliyorlarmış gibi “her şoför kendi taksi plakasının (onlar “madalyon” diyor) sahibi olsun” kampanyası yapılıyor; uygun kredilerle şoförler yüz­binlerce USD’lik borcun altına girip madalyonları üzerlerine alıyor.

    Ancak bu yeni modelde şöyle bir sorun var. Über hiçbir şeye karışmıyor. Über süren şoförün benzini, arabasının bakımı, amortismanı, sağlığı, sigortası, yıllık izni bir anda buharla­şıveriyor. Yetmiyor 70’lerde Beyoğlu pavyoncusu gibi, ucuz krediler falan dağıtıp şoför olmak isteyenlere yeni oto­mobiller aldırıp bir de üzerine bu insanları borçlandırıyor­lar. Kaza? Umurunda değil. Yolcu sigortası? “Valla kardeş o seninle bağımsız yüklenici arasında beni bağlamaz.” Peki belediyelerin şehir yönetim­lerinin bu taksi madalyonla­rından kazandığı para? “Valla kardeş biz teknoloji şirketiyiz, bizi alakadar eden bir du­rum yok.”

    Ne güzel değil mi? Bir teknoloji çıkıyor; bir iş ko­lunun tüm çalış­ma şartları, hak­ları, güvenceleri bir anda 1907’deki hâline geri dönü­yor; ama olsun, biz daha rahat taksi çağırıyoruz, her şey daha kolay oluyor ya! Hayır, ne bizde ne onlarda da yıllardır kimse çıkıp “arkadaş taksicilik yapmak isteyen, tak­sicilik sınavını geçsin; ücretini verip 5 yıllığına taksi lisansını alsın; ondan sonra isterse über yapsın, isterse damalı taksi ol­sun; çalışmadığı saatlerde biri­ni sigortalayıp onu çalıştırsın; hem plaka ağalarını ortadan kaldıralım hem şoförler hem yolcular kazansın” demiyor. En azından 1930’lardan sonra diyen olmamış.

  • Savaşta ‘buyrun fabrikaya’ barışta ‘hadi şimdi yuvaya’

    Savaşta ‘buyrun fabrikaya’ barışta ‘hadi şimdi yuvaya’

    “Efendim, bizde kadın hakları iyi değil ama bakın zaten hiçbir yerde iyi değil, idare ediverin canım” demek için değil, bilakis “Hiç idare falan etmeyin anacım, bunlara güven olmaz” demek için yazıyorum. Hani şu Amerika’nın meşhur “Yaparız be anacım!” posterleri falan, hep savaşa giden askerlerin yerine kadınları işgücüne dahil etme çabalarının bir parçası.

    Dünyanın yarısını teşkil eden bir grubun asırlar­dır daha az hakka sahip olması ve bunun yakın zamana kadar geniş ölçüde son derece olağan kabul edilmesi gerçek­ten düşündürücü bir mesele. Üstelik bu, sadece dünyanın belli başlı bölgelerine has bir durum da değil.

    Modern dünyanın önemli ülkelerinden, endüstri devi, milyarder, para babası, fab­rikalar sahibi Alman Federal Cumhuriyeti’nde mesela -aklım­da yanlış kalmadıysa- kadınlar 50’li yılların sonuna dek kocala­rının ya da bekarlarsa babaları­nın izni olmadan sürücü ehliyeti alamıyor; 60’lı yılların sonuna dek bir başlarına gidip bir ban­kada hesap açamıyor; bankacılık işlemi yapamıyor. Yetmedi, yine Almanya’da 1977’ye kadar, evli bir kadının kocasının yazılı izni olmadan işe girip çalışması ya da iş kurması bile yasak. Ülkenin daha muhafazakar eyaletlerinde, mesela kadın öğretmenler evlen­dikleri anda öğretmenlikleri de sona eriyor. Artık çocuklar “fräu­lein meier” derken durduk yere “frau meier” demeye başlarlarsa kafaları karışır diye midir, nedir bilmiyorum.

    Tabii ilginç olan, kadınla­rın çalışmasına bu denli güç­lük çıkartan Alman Federal Cumhuriyeti’nin o meşhur “wirt­schaftswunder” yıllarında ihtiyaç duyduğu işgücünü başta Türkiye, İspanya, Arnavutluk, Yunanistan ve İtalya gibi ülkelerden ithal etmesi; üstelik gelen “misafir işçiler”in karı-koca ikişer vardiya çalışmasına da hiç ses çıkarma­ması. Yani “Almanya Acı Vatan” filmindeki Hülya Koçyiğit, bir başına çıkıp geldiği Almanya’da çalışıp parasını kazanırken, Almanya’daki bir kadının Hülya Koçyiğit’in çalıştığı bandın ya­nında çalışması ancak ve ancak kocasının iznine bağlıydı.

    baris_uygur_2
    Kadınlar için oy hakkı talep eden Almanca afiş, 8 Mart 1914.

    Ha günümüzde güllük gülistanlık mı her şey? Aile içi tecavüze karşı yaptırımlar, Avustralya’da 1990, ABD’de 1993, Fransa’da 1994, Almanya’da 1997, İzlanda ve Belarus’ta ancak 2018’de kanunlaştı. Bugün dünyanın dörtte birinde de yasak falan değil; Türkiye’de 21. yüzyılda aile içi tecavüzü şevkle savunan profesör var. Üstelik bir alanda iyileşme var sanılır­ken, diğer tarafta daha da geriye gidebiliyor kadınların durumu: “Kadın sünneti” diye bir kavram sadece Sahralatı Afrikasında bir korkunç gelenekken, uluslararası kadın hakları kuruluşları yıllarca mücadele edip bu uygulamayı Afrika’da bir hayli azalttı ama, “whack-a-mole” misali bu sefer Irak’a, Afganistan’a, Suriye’ye fa­lan sıçrayıverdi. Kadın düşmanı ve kadın sünneti vaaz eden şeyh­ler bölge diktatörleri tarafından koruma altına alındı. Düşünün artık, gidilecek ne çok yol var.

    Tabii bunları Süleyman Demirel’in meşhur “Devlet Kürt olan vatandaşına kötü davranı­yor da, Türk olan vatandaşına daha mı iyi davranıyor?” lafı gibi; “Efendim, bizde kadın hakları iyi değil ama bakın zaten hiçbir yerde iyi değil, idare ediverin canım” demek için değil, bilakis “Hiç idare falan etmeyin anacım, bunlara güven olmaz” demek için yazıyorum. Zira dünyanın en büyük “azınlığı”, yine o dünyanın işine geldiğinde çalışma hayatı­na da atılıyor; erkeklerle eşit de oluyor; üzerine düşen/kendisine verilen görevleri yerine getiriyor; ama devran dönünce gerisin geri evine yollanabiliyor.

    Kurtuluş Savaşı edebiyatında aradabir karşımıza çıkan bir “şehirli şaşkınlığı” vardır: Roman karakterleri veya tanıklar, savaş yıllarında erkeklerin çoğu cephe­ye gittiği için şehirlerde sokak te­mizliğinden fabrika işçiliğine her tür işte kadınların da çalışmaya başladığını kimi zaman şaşarak kimi zaman kızarak aktarır. Bu tabii Türkiye’ye has bir durum değil; zira 1. Dünya Savaşı’nda, savaşa giren tüm ülkelerde bir de “Vatan Cephesi” teşkil edilmiş; ülkelerin halkları topyekun hem cephede hem de şehirlerde ağır­lıklı olarak savaş için çalışmış.

    baris_uygur_1
    2. Dünya Savaşı döneminde hazırlanmış ABD’nin savaş propagandası görsellerinden. 1980’lerden itibaren feminist hareket tarafından da kullanılmıştı. Çizim: J. Howard Miller, 1943.

    Eğer aklımda yanlış kalma­dıysa dünya halklarının çoğu 1. Dünya Savaşı’na katılmakta is­tekli olduğundan; garibim İtalyan fütürist ressamları bile gönüllü olarak cepheye koştuğundan, bu gerideki cepheyi örgütlemek zor olmamış. Erkekler savaştayken kadınlar her tarafta çalışmaya başlamış. Lakin savaş bitip de oğlanlar eve dönünce, kadınlara “hizmetiniz için teşekkürler” de­nilmiş ve kadınlar tekrar evlerine gönderilmiş; erkekler de kaldık­ları yerden devam etmişler. Hani bazen “Cumhuriyet kurulduktan sonra kadının işgücüne katılımı azaldı” diyen arkadaşlar, bu duru­mun evrenselliğini ve zaten cum­huriyet öncesi kadının işgücüne katılımının da sadece seferberlik dönemiyle sınırlı olduğunu feci şekilde ıskalıyor. Neden, bilemem (Ha tabii bunlar şehirler için geçerli. Zira köyde asıl çalışanın genellikle kadın olduğunu, tüm “aktörler”in köy kahvesinde otu­rup “aktristler”in tarlada çalıştı­ğını zaten biliyoruz).

    Bu “Vatan Cephesi” operas­yonu 2. Dünya Savaşı’nda da yaşanmış. Hani şu Amerika’nın meşhur “Yaparız be anacım!” posterleri falan, hep savaş propa­gandası, savaşa giden askerlerin yerine kadınları işgücüne dahil etme çabası. Komik ama belki de istemeden 2. dalga feminizmin temellerini atmış bile olabilirler bu çabayla.

    Ama öyle ya da böyle ABD’de, Alman Federal Cumhuriyeti’nde, Fransa’da, İngiltere’de kadınlar özellikle 2. Dünya Savaşı sonra­sında zorlu mücadeleler vererek, örneğin kocanın izni olmadan da işe girip çalışabilme, babaya sormadan da ehliyet alıp araba kullanabilme, kimseye hesap vermeden bankada hesap aça­bilme gibi temel haklarını söke söke, tabiri caizse tırnaklarıyla kazıyarak almışlar. Tıpkı öncül­lerinin seçme/seçilme, kanun önünde eşitlik haklarını söke söke koparmaları gibi.

    Zaten bu hak kısmının da, sen talep bile etmeden “al gülüm” diye tepeden altın tepsi içinde verileni değil de, böyle tırnaklarla kazınarak kazanılanı daha bir lezzetli galiba.

  • New York-New Cihangir Zaragoza-Kayserispor hattı

    New York-New Cihangir Zaragoza-Kayserispor hattı

    Bu yerleşim yerlerine yeni isim koyma işi, aslını isterseniz tarihsel olarak insanoğlunun yaratıcılığının tıkandığı bir alan olsa gerek ve bu durum sadece bizim coğrafyamızda, insanımızda yok. Bir yandan her yeni kurulan yerleşime New York, New Jersey, New Zealand, Yenibosna falan diye başka bir yerin ismini verme geleneği var.

    Geçmiş zaman, bir seyahat dönüşü ha­vaalanından taksiye bindim. Şoföre “Cihangir” dedim. Adamcağız duraklaya­rak “Beyoğlu-Cihangir değil mi?” diye sordu. “Allah Allah, kaç tane Cihangir var?” dedim de öğrendim; meğer bir tane de Avcılar’da varmış da emin olmak istemiş. Sonra da yıllar evvel, Arnavutköy’de arsa satın almış bir gurbetçi vatandaşımı­zın hikayesini anlattı.

    Bu gurbetçi kardeşimiz, gayet kelepir fiyata Arnavutköy’den bir arsa almış. Tapuda da Arnavutköy yazıyor. İzin zamanı atlamış uçağa, aldığı Boğaz’a nazır arsasını görmeye gelmiş. Bu bindiğim taksi şoförü kardeşimize de “Arnavutköy” demiş; o da her aklı başında insan evladı gibi Beşiktaş- Arnavutköy’e gitmiş. Orada adamın elindeki adresi aramaya başla­mışlar ama öyle bir sokak falan yok. Gidip karakola sormuşlar, onlar da bin bir türlü yeri aramış, bula­mamış. Bunun üzerine gurbetçi “Taksimetre daha çok yazsın diye bile bile yanlış getirdin” diye şoförün üzerine yürü­müş de, karakoldakiler zar zor sakinleştirmişler, Tabii o zamanlar üçüncü havaalanı yok. Zaten ikincisi de yok. Dolayısıyla bugün şu yeni havalimanı çevresindeki Arnavutköy, o zamanlar hayli küçümen de bir köy.

    Daha sonra Bakırköy’den dönerken bir minibüs gör­müştüm camında “Cihangir” yazan da, Allah’tan taksicinin anlattığı hikaye aklımda, tufaya düşmediydim.

    Hafiza_i_Beser

    Şimdi, bu yeni Arnavutköy için “Efendim tee 1800’lerin sonunda burada bir Arnavut yaşarmış; millet Edirne’ye giderken orada konaklarken ‘Arnavut’un köyünde konak­layalım’ dermiş, buranın adı da Arnavutköy olmuş” gibi garip tarihçeler düzmüşler düzmesine ama, Arnavutköy dendiğinde her İstanbullunun aklına ilk gelen Beşiktaş’taki Arnavutköy. Burası Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldığından beri Arnavutköy. Beyoğlu’ndaki Cihangir de zaten adını Kanunî Sultan Süleyman’ın oğlu şeh­zade Cihangir’den alıyor. Yani netice itibariyle ortada şöyle bir durum var: İstanbul’un bir böl­gesinde yeni bir yer kuruluyor; bir takım akıldaneler oturuyor buraya bir isim verecekler; tu­tuyorlar deveyle 6 saat uzaklıkta ve 500 yıldır adı Cihangir olan ya da deveyle 7 saat uzaklıkta ve adı 600 yıldır Arnavutköy olan semtle aynı ismi koymaya karar veriyorlar!

    Tamam, çocukken hem Ankara hem de İstanbul’da Bahçelievler isminde birer semt olmasına şaşardım; ama arka­daş, yeni bir semt kurarken, aynı şehirdeki başka bir semtin is­mini seçmeyi vallahi anlamıyorum. Ne bileyim, orada bu işlere bakan yetkili bir abi “Arkadaşlar mahallemizin adını Cihangir koyalım” dediğinde; o ortamda “Abi ne yaptın, Sultanahmet koy istersen! Yapıldı o, Cihangir diye bir yer nereden baksan 500 yüz yıldır var” diyecek kadar kafası çalışan tek bir adam yok muydu yani? Yani düşünün, mesela Manhattan’da, atıyorum belediyeyi “gönül belediyecili­ği” kazanmış; Central Park’ı da imara açmışlar; 8 yaşında Sim City oynayan çocuk gibi burayı TOKİ bloklarıyla doldurmuşlar; sonra belediye meclisi oturup bu yeni mahalleye Brooklyn ya da Harlem ismini vermiş. Olacak iş mi?

    Yani tabii, bu yeni yerle­şim yerlerine isim koyma işi, aslını isterseniz tarihsel olarak insanoğlunun yaratıcılığının tıkandığı bir alan olsa gerek ve bu durum sadece bizim coğraf­yamızda, insanımızda yok. Bir yandan her yeni kurulan yerle­şime New York, New Jersey, New Zealand, Yenibosna falan diye başka bir yerin ismini verme geleneği var. Diğer yandan çok daha sıkça, gerçek bir sersem gibi doğrudan başka bir ülkede­ki şehrin adını verme geleneği de var ki Amerikalılar bu alanda başı çekiyor: Eğer aklımda yan­lış kalmadıysa ABD’de 26 tane Berlin, 23 tane de Paris isminde kasaba ve şehir var. Her ne kadar bu durum “Paris, Teksas” gibi muazzam filmler doğurmuş olsa da bence büyük saçmalık.

    İşin esası, bu saçmalık dün­yamıza Büyük İskender’den miras kalmış olabilir. Artık Büyük İskender trol müydü bilmiyorum ama, herifçioğlu Mısır’dan Afganistan’a kurduğu iki şehirden birine İskenderiye demiş, geçmiş. Bugün Mısır, Türkiye, Irak, Pakistan, Türkmenistan, Tacikistan’da ayrı ayrı İskenderiye’ler mevcut.

    Enteresan bir şekilde bu geleneği Romalılar da devam ettirmiş. Misal bizim İznik de, Fransa’nın Nice şehri de aynı isme sahip; ikisi de evvel­den Nicaea. Yine aynı şekilde Kayseri ve Zaragoza da Roma devrinde Caesarea ismini taşı­yor. Ancak düşündükçe sinir­leniyorum; daha önce kullanıl­mamış bir isim bulmak o kadar da zor olmamalı yahu! Hadi tarihte Kayseri nere, Zaragoza nere. Bugün bile Real Zaragoza ve Kayserispor birbirlerin­den futbolcu alıp vermeseler (Ali Murat’a sordum; Kayseri Zaragoza’ya bir santrafor satmış, Zaragoza da Kayseriye bir sol bek vermiş), ikisinin birbirinden haberi olmayacak.