Yazar: Ayhan Aktar

  • Sünger peşindeBodrum’a gitti,vurgunu bitirdi

    Robert Kolej’den mezun olup iş hayatına değil denize atıldı. Halikarnas Balıkçısı’nın izinden Bodrum’a ulaştı. 1950’lerin sonlarında geleneksel usullerle yapılan sünger avcılığına modern teknikleri kazandırdı. Tosun Sezen, meşhur Gavur Ali’lerin, “nargile”lerin, ilk tüplü dalışların, Bodrum’dan Mısır-Libya sahillerine uzanan yazılmamış tarihini #tarih’e anlattı.

    İki buçuk tarafı denizlerle çevrili bir ülkede yaşıyoruz. Ama deniz ve sualtı dünya­sının sevdalısı olup, süngerci­lerin hikayelerini bilenlerimi­zin sayısı azdır. Çilekeş deniz emekçileri olan süngercilerin hikayesi, ilk kez Bodrum’a siya­si sürgün olarak giden, ‘Hali­karnas Balıkçısı’ adıyla bilinen Cevat Şakir’in eserlerinde anla­tılmıştır. 1960’lardan önce gele­neksel yöntemlerle dalış yapan, vurgun yiyip sakat kalan bu in­sanların ve süngerciliğin tarihi maalesef yazılmamıştır.

    1950’lerin sonunda Bodrum sünger avcılığında bir devrim olur. İstanbul’dan Robert Ko­lej mezunu iki genç, önlerinde­ki parlak bir kariyeri ellerinin tersi ile iterek, Bodrum’un çile­keş deniz emekçilerine modern süngerciliği öğretmek üzere İstanbul’dan yola çıkarlar. Bod­rum Deniz Müzesi’nin web si­tesinde onların hikayesi şöyle özetlenmektedir:

    “Sünger avcılığında önem­li bir dönüm noktası da 1957-58’lerde ufak tekneleriy­le İstanbul’dan Bodrum’a gelen Baskın ve Tosun adlarında iki gençle yaşanacaktır. Tüpleriyle gelen bu gençler bir süre son­ra tüp sisteminden yararlana­rak nargile sistemini geliştirir ve sünger avcılığında balıkadam dönemini başlatırlar. Yukarıdan makineyle dalgıcın ağzındaki regülatöre hava basmaya daya­nan bu yöntemle epey sünger toplayan Baskın ve Tosun, 1963 yılında Gavur Ali adlı tirhandili yaptırarak sünger için Libya’ya kadar giderler”.

    Tosun Sezen 1958’de Bodrum’da …

    Yukarıdaki metinde soyad­ları bile verilmeyen bu iki genç Baskın Sokullu ve Tosun Se­zen’dir. Baskın Sokullu’yu ma­alesef 2011’de kaybettik ama bugün 78 yaşında olan Tosun Sezen’in hafızası hâlâ pırıl pı­rıl. Türkiye’de süngerciliğin ve dalgıçlığın tarihi hakkında söy­leyecek çok sözü, anlatacak çok hikayesi var…

    “Gâvur Ali Kaptan
    modern usullerle dalış
    yapılabileceğini ve
    sünger çıkartılabileceğini
    Bodrum’da düşünen ilk
    kişiydi. Diğerleri, bu işe
    ‘olmaz’ diyorlardı. O
    zamanlar 60 yaşını geçmiş
    olan Gâvur Ali, hem
    müthiş bir kaptan hem de
    iyi bir idareciydi. Modern
    teknolojiden yararlanarak
    dalmak, yerel süngerciler
    arasında ilk onun aklına
    yattı”

    Tosun Sezen, 1938’de İs­tanbul’da doğar. 1949’da Robert Kolej’e girer. Lise yıllarında, Ha­likarnas Balıkçısı’nın dalgıçlar ve süngerciler hakkındaki ki­taplarını okuyarak sualtı dün­yasıyla tanışır, dalgıçlığa merak sarar. Okulda, daha sonra ortağı olacak Baskın Sokullu ile bir­likte bir dalgıç kulübü kurarlar. İstanbul’da o zamanlar, balı­kadamların sayısı 10-15’i geç­memektedir. Caddebostan’da­ki Balıkadamlar Kulübü’nde de dalarlar ama esas olarak dalma­yı Robert Kolej bünyesinde kur­dukları kulüpte öğrenirler:

    “Dışardan regülatör falan getirttik. Uçaklardan çıkma tüpler vardı. Onları test ettirdik. Sonra Balat’ta oksijen fabrika­sında tüplere hava bastırdık. Boğaz’da dalıyorduk. Bu arada dalgıçlık yüzünden gazete man­şetlerine taşındık”.

    Tosun Sezen ve Baskın Sokullu’nun dalış teknesi Bodrum’da tersanede inşa edilirken. Arkada görülen Rum Kilisesi şimdilerde yok!

    1 Mart 1958 günü Üsküdar isimli Şehir Hatları vapuru İz­mit-Gölcük seferini yaparken aniden patlayan fırtınada De­rince açıklarında batar, çoğu öğ­renci 380 civarında insan ölür. Kazadan hemen sonra, Baskın Sokullu ile birlikte o batığa da­larlar, gazeteler dalışlarını bi­rinci sayfadan haber yapar.

    Cevat Şakir’in kitapları, dal­gıçlık kariyerinin erken yılla­rında Tosun Sezen’e rehberlik etmeye devam eder. 1956’da he­nüz lise ikinci sınıftayken yarı­yıl tatilinde Baskın Sokullu’yla dümeni Bodrum’a çevirirler. O yıllarda İstanbul’dan Bodrum’a doğrudan otobüs seferi yoktur. İzmir’e kadar vapurla gider­ler, oradan yola otobüsle devam ederler. İzmir’den Milas ve Bod­rum’a sadece haftada iki gün otobüs seferi vardır:

    “Kaçırdın mı otelde yatıp diğer otobüsü beklerdin. İşte tıngır mıngır, o zamanın Kara­deveci firmasının burunlu oto­büsüyle Bodrum’a gittik. Bod­rum’da süngercilerle tanıştık. Onların hikayelerini daha evvel okumuştuk ama vurgun yiyip nasıl sakat kaldıkların kendi gözlerimizle gördük”.

    Tosun Sezen, Bodrum’da dalış esnasında …

    Bodrum süngercileri o yıl­larda eski usullerle dalmakta, kocaman başlıklar kullanmak­ta, dekompresyonun ne oldu­ğunu bilmemektedir: “Vurgun yedikleri zaman basınç odasın­da iyileşebileceklerinin farkın­da değillerdi. Sadece askerliğini Bahriye’de yapanlar, denizaltıda veya Çubuklu Dalgıç Okulu’n­da görev yapanlar modern tüp­lü dalış tekniklerinden haber­dardı”.

    “O yıllarda İstanbul’dan
    Bodrum’a doğrudan otobüs
    seferi yoktu. İzmir’den
    Milas ve Bodrum’a sadece
    haftada iki gün sefer
    vardı. İşte tıngır mıngır,
    o zamanın Karadeveci
    firmasının burunlu
    otobüsüyle Bodrum’a
    gittik, süngercilerle tanıştık.
    Hikayelerini daha evvel
    okumuştuk ama vurgun
    yiyip nasıl sakat kaldıklarını
    kendi gözlerimizle gördük”

    Meşhur Gâvur Ali’yle (Ka­rayel) de bu ilk Bodrum mace­ralarında tanışırlar: “Gâvur Ali Kaptan modern usullerle dalış yapılabileceğini ve sünger çı­kartılabileceğini Bodrum’da düşünen ilk kişiydi. Diğerleri, bu işe ‘olmaz’ diyorlardı”. O za­manlar 60 yaşını geçmiş olan Gâvur Ali, hem müthiş bir kap­tan hem de iyi bir idarecidir. Modern teknolojiden yararla­narak dalmak, yerel süngerciler arasında ilk onun aklına yatar, denemeye karar verir. O yılla­rın Bodrum’unda kompresör bile yoktur, boşalan tüpleri dol­durmak imkansızdır. Tosun ile Baskın yanlarında getirdikleri tüplerdeki hava bitinceye kadar dalarlar. Bu ilk seyahatten son­ra artık bütün tatillerini Bod­rum’da geçirmeye ve tüplü-tüp­süz dalmaya başlarlar.

    1950’lerde kullanılan dalış takımları.

    Tosun Sezen 1958’de Robert Kolej’i bitirdikten sonra sünger­ciliği modernleştirmek amacıy­la Beşiktaş’taki Et Balık Kuru­mu’nun (EBK) araştırma mer­kezinde çalışmaya başlar. Sınırlı olanaklara rağmen bu merkez­de bir sene işçi statüsüyle gö­rev yapar. Tam kadrolu olma­dığı bu süre zarfında günlük 12,5 liradan ayda eline 375 lira geçer: “İmkanlar kısıtlıydı ama bize Mercan isimli bir balıkçı teknesi verdiler. Biz de tekne­ye dalgıç kompresörü koyduk. Balıkadamlar Kulübünden de – biri Mimar Berk Or – iki amatör arkadaş daha aldık. Bodrum’a gittik. Oradaki dalgıçlara tüple dalmayı öğretmeye başladık”.

    Ama Bodrumlular tüple da­lış yöntemine inanmamaktadır. Dedikodular çıkar. ‘Olur mu ca­nım, tüple de dalınır mıymış’ di­yenler hâlâ çoğunluktadır. Bod­rum’da iki ay kalırlar, epey sün­ger avlarlar, gençlere dalgıçlık öğretirler. İki ay sonra sonba­harda İstanbul’a geri çağırılır­lar. Tosun Sezen’in niyeti artık Bodrum’da bir dalgıç okulu aç­mak, o okulda modern yöntem­lerle dalmasını bilen süngerci­ler yetiştirmektir. Dalgıçların vurgun yiyip kötürüm kalma­sını engellemek için bir basınç odası kurmak da planları ara­sındadır: “Demokrat Parti döne­miydi, EBK aşırı siyasallaşmış bir yerdi. Bu işleri yapmak için siyasete girmek lazımdı. O da benim işim değildi”.

    Eski Bodrum’dan bir fotoğraf. Gavur Ali ve Baskın Sokullu esnafla sohbet ederken.

    Yine de kurum bünyesinde gerçekleştirdikleri gezinin Bod­rum’a dolaylı bir faydası olur. EBK, balıkçılara hizmet olsun diye Bodrum’da bir buz fabri­kası kurar. O dönemde deniz balık kaynamaktadır ama balı­ğın ekonomik bir değeri yoktur. Çünkü tutulan balık sıcakta bo­zulmaktadır. Buz fabrikasından sonra balıkçılar tuttukları ba­lıkları buza yatırıp şehir dışına satmaya başlarlar. Böylece buz fabrikası sayesinde balıkçılık gelişir. Ama EBK’nin sünger­cilere bir faydası olmaz. Tosun Sezen artık bu işin devletle ol­mayacağını anlamıştır. İstifa eder ve Baskın Sokullu ile ortak olarak çalışmaya karar verir­ler. Ama önce vatani görevini tamamlaması gerekmektedir, 1959’da askere gider.

    O yıllarda dalgıçlık yapmış olanlar Deniz Kuvvetleri’ne alınmaktadır. O da askerliği­ni yedek subay olarak Çubuk­lu Dalgıç Okulu’nda yapar. Hem erlere, hem de subaylara dalgıç­lık öğretir. Bu arada Tabip Yar­bay Ethem Bölen’in açtığı kursa katılır, Çubuklu’daki Amerikan yapımı basınç odasında ‘basınç odası operatörlüğü’nü de öğ­renir. 1961’de terhis olur, artık süngercilik hayaliyle arasında hiçbir engel kalmamıştır.

    Aynı yıl Baskın Sokullu ile Bodrum’a yerleşirler, küçük pa­ralarla sünger avcılığına başlar­lar. Tosun Sezen pul koleksiyo­nunu 3.000 liraya satar. Baskın Sokullu’ya ise vefat eden baba­sından 5.000 lira kalır. O parayla 1961’de, 1995’e kadar yaşayacak olan ‘Sokullu-Sezen Deniz Dibi İşleri Kolektif Şirketi’ni kurar­lar. İlk olarak, İstanbul’da Ay­vansaray’da Pamuk Usta’ya altı metrelik bir sandal yaptırırlar, paraları ancak ona yeter. Tekne­ye altı beygirlik bir motor taktı­rırlar. Bu motordan kayış-kas­nak ile ayrıca güç alıp hava kom­presörünü çalıştırırlar:

    “Oldu sana, nargile! Biz ‘nar­gile’ dediğimiz modern sistem­le dalıyorduk. Teknede mazotla çalışan kompresörden basılan hava İtalyan malı hortumla dal­gıcın ağzındaki regülatöre gidi­yordu. Böylece, tüpün yarattığı sınırlı dalış süreleri sorununu çözmüştük”. Böylece sünger çı­karmaya başlarlar. Taşları, sün­ger yataklarını iyi bilen Gâvur Ali de onlarla birliktedir. Sün­gerlerin parasıyla mazot ve ku­manya alıp daha güneye doğru devam ederler. Bodrumlu dal­gıçlar olan biteni hayretle sey­retmekte, onlara ‘deli’ demek­tedir:

    Baskın Sokullu ve Tosun Sezen Bodrum’da …

    “Kahvedeki dedikodu şuy­du: ‘İstanbul’da Bakırköy’deki tımarhane yanmış, deliler yur­dun dört bir tarafına kaçışmış, iki tanesi de Bodrum’a düşmüş’ diyorlardı. Bunu duyunca biz de teknemizin ismini Bodrum Liman Başkanlığı’na Tımarha­ne olarak tescil ettirdik. Kaptanı da resmen Gâvur Ali oldu”.

    “Bodrumlu dalgıçlar olan biteni hayretle seyrediyor, bize
    ‘deli’ diyorlardı. Kahvedeki dedikodu şuydu: ‘İstanbul’da
    Bakırköy’deki tımarhane yanmış, deliler yurdun dört
    bir tarafına kaçışmış, iki tanesi de Bodrum’a düşmüş’.
    Bunu duyunca biz de teknemizin ismini Bodrum Liman
    Başkanlığı’na Tımarhane olarak tescil ettirdik. Kaptanı da
    resmen Gâvur Ali oldu”

    İşleri yolunda gider, gayet güzel sünger çıkartırlar, iyi pa­ra kazanırlar. Ayrıca Bodrum­lu birkaç genci de yetiştirmeye başlarlar. Maddi imkanları ar­tınca Bodrumlu Erol ile Meh­met Ustalara 10 metre boyunda bir tirhandil ısmarlarlar. Tek­nenin beyazı 7.000 liraya mal olur. Ziraat Bankası’nın 15.000 liralık donanım kredisiyle İs­tanbul’dan da Lister marka bir motor alırlar. Bankadan ayrıca 6.000 lira işletme kredisini de kullanırlar. Artık gerçek bir da­lış ve sünger tekneleri vardır, adını Ali Dayı koyarlar. Eylül ayına doğru denize indirdikleri teknenin tuvaleti yoktur: “Seyir esnasında büyük abdesti gele­nin işi zor olurdu. İki tane halka vardı. Bacaklarınızı küpeşteye koyup, arkanızı da denize vere­rek halkalara tutunarak işinizi görmek zorundaydınız. Zordu tabii!”.

    1960’lardan bir fotoğraf: Tosun Sezen ve eşi Josette Sezen, Ara Güler, Perihan Hanim ve Baskın Sokullu.

    Ali Dayı ile ilk olarak Fethi­ye Körfezi’ne giderler, Tersa­ne adasını kendilerine liman yaparlar. Ayrıca ismi Fok olan ayna kıç, eski bir tekne satın almışlardır, onu depo olarak kullanırlar. Dalgıçların sayısı yediye ulaşmıştır, kalabalıkla­şan ekibin bir kısmı o tekne­de yatar. Kaptanları Gâvur Ali, aşçıları Minnoş Dayı’dır. Tosun Sezen’in eşi Josette de ekipte­dir. Fethiye Körfezi’nde o kadar çok sünger vardır ki, sadece iki ay içinde 450 kg sünger avlarlar. Bu kadar çok sünger ile Bod­rum’a dönünce tabii kahvedeki­lerin kafası karışır. Gâvur Ali ve diğer dalgıçlar onlara nasıl dal­dıklarını anlatırlar.

    Ekipten kimsenin vurgun yiyip sakat kalmadığını gören Bodrumlu süngerciler nihayet “bu işi bize de öğretin” diye ri­cacı olurlar. Bodrumlu tornacı kardeşler Mahmut ve Ali Kuru­taş da yeni dalgıçlar için nargile takımı ve bağlantılarını yapma­yı öğrenirler. Yerel süngerci­lere nargile sistemi için takım hazırlamaya başlarlar. Kompre­sörler de İstanbul’dan getirtilir. Eski dalış yöntemleri terk edilir, artık herkes balıkadam olmak istemektedir, birçok yeni tekne yapılır.

    Tosun Sezen ve ekibi sonra­ki yaz, iki tekneyle Mersin Ta­şucu’na kadar giderler. Ali Dayı ve Fok ile toplam 2500 kg sün­ger avlarlar. Bu kez yanlarında yurtdışından transfer ettikle­ri yeni teknolojileri de vardır. Norveç’ten getirttikleri SIM­RAD marka hassas elek- tronik iskandil aleti, deniz zemininde­ki topografyayı yukarıdan çize­rek işlerini kolaylaştırır. Dalgıç­ların denizin dibi ile üzerindeki taşı renginden ayırt etmelerini, dalacakları yeri doğru belirle­melerini sağlar: “Taşa mı dalı­yorsun, yoksa kum tepesine mi dalıyorsun önceden biliyordun”.

    Eski ve yeni yan yana: Geleneksel yöntemlerle dalan dalgıçlar ve nargile ile dalanlar.

    Her yaz daha uzaklara gi­derler, İskenderun’da Arsuz sahiline kadar sünger peşinde koşarlar. Fakat 1962’de Türkiye kıyılarında süngerlerde hasta­lık başlar. Bu, deyim yerindeyse, bir tür ‘sünger kanseri’dir. To­sun Sezen ve arkadaşları sün­ger avcılığına devam edebilmek için ne yapacaklarını kara kara düşünmeye başlarlar. Sonun­da Yunanlı süngerciler gibi Li­bya’ya gitmeye karar verirler. Dışişleri Bakanlığı’na müracaat ederek, elçilik vasıtasıyla Lib­ya’dan resmî bir ‘sünger avlama izni’ alırlar. Dönem Kaddafi’nin darbesinden öncedir, iktidarda Kral Sunusi vardır.

    “Fethiye Körfezi’nde
    sadece iki ay içinde
    450 kg sünger avladık.
    Bu kadar çok sünger
    ile Bodrum’a dönünce
    tabii kahvedekilerin
    kafası karıştı. Ekipten
    kimsenin vurgun yiyip
    sakat kalmadığını gören
    Bodrumlu süngerciler
    nihayet ‘bu işi bize de
    öğretin’ diye ricacı oldular.
    Eski dalış yöntemleri
    terk edildi, birçok yeni
    tekne yapıldı, artık
    herkes balıkadam olmak
    istiyordu”
    “1962’de Türkiye
    kıyılarında süngerlerde
    hastalık başladı. Bu,
    deyim yerindeyse, bir
    tür ‘sünger kanseri’ydi.
    Sünger avcılığına devam
    edebilmek için kara kara ne
    yapacağımızı düşünmeye
    başladık. Sonunda Yunanlı
    süngerciler gibi Libya’ya
    gitmeye karar verdik.
    Dışişleri Bakanlığı’na
    müracaat ederek,
    Libya’dan resmî bir sünger
    avlama izni aldık”

    İstanbul’dan bir çektirme alırlar. Onu biraz tâdilatla ge­liştirirler, içine su ve mazot tankları, kumanya depoları ek­letirler. Kumanyayı İzmir’de dü­zerler, 1963 Haziran’ında yola çıkarlar. Aralarında daha önce İskenderiye ile İngiltere’nin li­manları arasında sefer yapan gemilerde tayfalık yapmış, bu sırada Arapça öğrenmiş Gâvur Ali ile Tosun Sezen’in eşi Jo­sette’in de bulunduğu 17 kişilik ekip, Erkahraman adlı çektir­me ve Ali Dayı ile Libya’ya ge­cikmeli de olsa ulaşır. Bâkir de­niz balık kaynamaktadır. Onlar sünger avlarken, insan yüzü görmemiş balıklar şaşkın göz­lerle onları izler: “Sünger top­larken köpek balıkları, büyük çekiçbaşlar, orfozlar gelip me­rakla bakıyordu. Koca balıkları kulağından tutup torbaya atmak mümkündü”.

    FOK isimli teknede Tosun Sezen ve Gavur Ali.

    Libya sularında 1.200 kilo sünger toplarlar. Fakat yeni bir sorunları vardır. Av bereketli­dir ama, onu nasıl paraya dö­nüştüreceklerini daha önce hiç düşünmemişlerdir. Süngerleri Bodrum’a götürseler ithalat işle­mi yapılacağından ödeyecekleri vergi bütün kazançlarını sıfırlayacaktır. Sonunda dönüş yo­lunda Bodrum’a yaklaşık 20 mil mesafedeki Kalimnos adasına uğramaya karar verirler. Yunan adasında süngerleri gümrüklü sahadaki depoya koyarlar, sün­ger borsasının açılmasını bek­lemeye başlarlar. Tayfalar adayı biraz gezdikten sonra Erkahra­man’la Bodrum’a dönerler. To­sun Sezen ise eşi Josette ve yüz­me bilmeyen gemicileri Minnoş Dayı ile birlikte Ali Dayı tekne­si ile Kalimnos adasında kalır, Kristal Otel’e yerleşirler.

    Tesadüf bu ya, o sırada Yor­go Papandreu-Dede (1888-1968) seçim kampanyası için adaya gelmiş, ada halkına bir balkon konuşması yapmaktadır. Giritli olduğu için çok iyi Rumca bilen Minnoş Dayı’yı olanı biteni öğ­renmesi için mitinge gönderir­ler. Usta aşçı Minnoş Dayı biraz sonra geri döner, eline aldığı bı­çağı eğelemeye başlar. “Ne ya­pıyorsun” diye sorduklarında “Ağabey, bu adam Anadolu’yu alacağız diye nutuk atıyor. Halk da ‘Anatoli’ ve Konstantinoupoli diye bağırıyor. Şimdi, bizi burada kesmeye kalkarlarsa, ben de hiç olmazsa birini götürürüm” diye cevap verir.

    Bütün bunlar olurken li­manda bağlı teknelerinde Türk bayrağı dalgalanmaktadır. Ama bir sorun çıkmaz. Çünkü, Lib­ya’da, Tobruk’ta sünger çıkarır­larken, yakınlarında avlanırken vurgun yiyen Yunanlı dalgıç Ro­doslu Manolis’i teknelerindeki basınç odasında tedavi etmişler, onu da yanlarında Kalimnos’a getirmişlerdir. Manolis, adadaki ziyaretçi Türkler hakkında iyi şeyler söylemiş olmalıdır.

    22 Kasım 1963 tarihin­de Başkan Kennedy suikas­ti gerçekleşir. Aynı dönemde, Kıbrıs’taki çatışmalar (Kanlı Noel, 21 Aralık 1963) nedeniy­le Türk-Yunan ilişkileri iyice gerilmiştir. Borsa açılınca, Ka­limnos’ta süngerleri satıp Bod­rum’a dönerler. Ama artık Türk karasularında süngercilere ek­mek kalmamıştır: “Hastalık ne­deniyle bizim için Türkiye’de süngercilik bitmişti. Türkiye’ye döndükten sonra, Çanakkale muharebeleri sırasında batan zırhlıların peşine düştük”.

    Tosun Sezen Çubuklu Dalgıç Okulu’nda yedek subay olarak askerlik yaparken.

    1959’DAN OLAĞANÜSTÜ BİR SÜNGER AVI HİKAYESİ

    Allah ve Gâvur Ali yardım etti

    Tosun Sezen’in arkadaşı 80 yaşındaki dalgıç Berk Or, 1959’da Bodrum’da sünger avı sırasında yaşadığı inanılmaz hadiseyi anlattı:

    “Yıl 1959. Baskın’la birlikte Bodrum’dayız. Yılların tecrübesi Gâvur Ali Kaptan bir gün önce “yarın gari seni fışıka atacağım” dedi. Fışık dediği denizin dibin­deki çamurlu ama zengin sünger yatağı olan bir yer. Sabah gün doğmadan Oraklar Mevkii’ne doğru yola çıktık. Derin su demir ipinden 60-70 metreye indim. Aletler iptidai, nargile var, hava kuvvetlerinin ıskartaya çıkardığı kompresörleri modifiye etmişiz ama su kaçırıyor, üfleyip dışarı atıyoruz sürekli. Tek kademeli regülatör kullanıyoruz, o da hava kaçırıyor.

    Elimde apoş dediğimiz sün­ger fileleri var. Bir ara hava zorla­maya başladı, sinirlendim yukarı doğru çıkmaya başladım yavaş yavaş. Yüzeye 7-8 metre kala hava yeniden bollandı; bunun üzerine tekrar daldım ama mükerrer dalışa girdi. Aşağıda bir sünger daha gördüm. Tam alacakken bir anda hava tamamen kesildi. Hortum gam yaptı dedim ama durum değişmedi. Son havayı da üfledim. Yapacak bir şey yok, tek çözüm yukarı fırlamak. O sırada 58 metredeyim, vurgun ihti­mali neredeyse yüzde 100. Ölümle hayat arasında gittim, geldim. Tam pes ettiğim noktada teknenin siluetini gördüm ve son gayretle çıktım yukarı.

    Boru kopmuş, farkına var­mışlar ama çok geç. Elim ayağım tutmuyor. “Hemen İstanbul’a tazyik odasına götürün” dedim ama, kendim de inanmıyorum. O zamanki yollarla, araçlarla İstanbul’a ulaşmak en az bir gün. Gâvur Ali “sana bişey olma­yacak, geç küreğe” dedi. Elim ayağım tutmuyor, moral sıfır. Kıyıya vurduk, “çık koş” dedi bu sefer. Düştüm, dizlerim, her ta­rafım parçalandı, ama farkettim o kadar kötü değilim. Düşe kalka koşmaya başladım.

    Vurgun 6 saat içinde çıka­bilir. Bodrum’a dönüş yolunda hava patladı, sürekli su boşal­tıyoruz tekneden. Bodrum’a geldik, bir baktım 8 saat geçmiş üzerinden. Allah ve Gâvur Ali yardım etti, sağ kaldım, sakat­lanmadım”.

    Berk Or (oturan) ve Tosun Sezen, 50’li yılların başında Bodrum’da.
  • ‘Fransız zırhlısındaki mayın yarası değil, dinamitle biz açtık’

    ‘Fransız zırhlısındaki mayın yarası değil, dinamitle biz açtık’

    1965’te Çanakkale batıklarına ilk defa dalan profesyonel balıkadam Tosun Sezen, Türkiye’de modern dalgıçlığın yaşayan efsanesi. 78 yaşındaki Sezen, 18 Mart 1915’te batırılan Fransız zırhlısı Bouvet’ye de ilk ‘dokunan’ kişi. Uzun yıllar “mayın yarası” olarak kabul edilen delikleri dinamitle nasıl açtıklarını ve batıklarla ilgili daha birçok ayrıntıyı Ayhan Aktar’a anlattı.

    Ayhan Aktar: Çanakkale’de 1915 yılında batan zırhlıla­ra dalmak ve hurda çıkar­mak durup dururken mi aklınıza geldi?

    Tosun Sezen: Bizim sularda artık süngercilik bitmişti. Ay­rıca, ortağım Baskın Sokul­lu’nun dedesi Çanakkale’de sa­vaşmış olan [3. Kolordu Kur­may Başkanı] Fahrettin Altay [1880-1974] Paşa’dır. O da bize ANZAC bölgesinde kolordu kurmay başkanı iken Trium­ph zırhlısının nasıl battığını anlatırdı. Aşağı yukarı, batı­ğın nerede olduğunu bize tarif ederdi [132 m. boyunda olan 11,985 tonluk İngilizlerin Tri­umph zırhlısı, 25 Mayıs 1915 tarihinde torpille batırılmış­tır]. Tabii bu konuları kitap­lardan da okumuştuk. Böylece, dalgıç teknemizle Çanakka­le’ye geldik. Biz çalışmaya baş­ladığımızda Fahrettin Altay Paşa da gelip bizi ziyaret etti. Paşa, araziyi çok iyi tanıyor­du. Bize Kuzey Cephesindeki, ANZAC tarafındaki durumu anlattı. Mesela, ellerinde 1700 metre menzilli bir tane topları varmış. Triumph ise, o menzi­lin dışına demirlemiş. İngi­lizler istedikleri gibi ateş edi­yorlarmış. Akşam beşte, çay saatinde mola veriyorlarmış. ‘Triumph torpillendiğinde ve alabora olduğunda denizin üs­tü papatya tarlası gibi gemici­lerin beyaz kepleri ile dolmuş­tu’ demişti. Onlar yüzmeye çalışıyorlarmış. Harp dur­muş, herkes siperlerden çıkıp geminin batışını seyretmeye başlamış. Fahrettin Paşa, ‘ge­minin altında kırmızı zehirli boyası vardı’ demişti.

    Fransız zırhlısındaki mayın yarası değil, dinamitle biz açtık
    Dalgıç Tosun Sezen: 60’lar ve bugün Çanakkale batıklarından 1960’ların ortalarında çıkarılan metalparçalar(solda). 1960’ larda Çanakkale’da batmış olan İtilaf zırhlılarına dalan Tosun Sezen’in o günlerdeki ve bugünkü fotoğrafları (üstte).

    Peki, Fahrettin Paşa baş­ka önemli bir şey anlatmış mıydı?

    Önemli bir şey anlatmadı. Ama Çanakkale’ye Enver Paşa’nın geldiğini ve [19 Mayıs’ta] bir hücum emri verdiğini anlat­tı: ‘Yarın sabah hazır olun, hü­cum edeceksiniz. Bunları de­nize dökeceğiz’ demiş. Bunlar da düşmanın son derece iyi bir şekilde mevzilenmiş olduğunu ve çok iyi yerde makineli tüfek yuvaları bulunduğunu izah et­meye çalışmışlar. ‘İmkanı yok, biz bunları buradan söküp ata­mayız’ demişler. ‘Çok telefat veririz’ demişler, ama dinleme­miş. Ertesi gün binlerce asker şehit olmuş. Sonra [24 Mayıs günü] ölü gömmek için ateş­kes yapmışlar. Fahrettin Paşa, ‘o gün şehit olan askerlere, hep çok acırım’ derdi [19 Mayıs saldırısında 51’i subay olmak üzere 3369 şehit ve 97’si subay olmak üzere 5967 yaralı zayiat verilmiştir. O günün toplam za­yiatı 9484 kişidir].

    Çanakkale’de çalışırken si­zin ekipte kimler vardı?

    1965 yılındayız. Ortağım Bas­kın o sırada askerliğini yapı­yordu. Ben, Ali Dayı ve sünger­cilik için yetiştirdiğimiz dalgıç­larımız vardı. Bu sefer onları batıkta çalışmaya alıştırdık. Gemide yedi tane dalgıç vardı. Hatırladığım, Marmarisli Tu­ran Evcan ve Bodrumlu Kamil Ertuğrul vardı. Şimdi emekli oldular. Ayrıca, Marmarisli Fe­rit – Orhan Ergün kardeşler ve Mithat Yıldız vardı.

    Ama kimi zırhlılar 70 met­re civarında yatmıyor mu?

    Süngerde de 70 metreye ini­yorduk. Bizim için bir prob­lem yoktu.

    Çanakkale batıklarına da­larken işe nasıl başladınız?

    Çanakkale’ye gittiğimizde Ya­kup Aksoy diye bu işleri yapan birisi vardı. Gelibolu’nun ku­zeyinde Bolayır açıklarındaki [İngiliz E11 denizaltısı tarafın­dan 8 Ağustos 1915 tarihinde batırılan] Barbaros Hayrettin zırhlısına dalıyorlardı. O zırhlı­dan hurda çıkartmak için Mali­ye Bakanlığı ile anlaşması var­dı. Önce, onunla temas ettik.

    Fransız zırhlısındaki mayın yarası değil, dinamitle biz açtık
    Batıklardan kesilen parçalar Çanakkale Boğazı’nda çalışan Tosun Sezen ve ekibi, batıklardan kestikleri parçaları sualtında vinçe takıyor.

    Batıktan hurda çıkartma işi­nin yasal çerçevesi neydi?

    Maliye Bakanlığının bir genel­gesi vardı. Eğer bir batığın ye­rini ilk olarak sen bulursan ve Maliye Bakanlığı kayıtlarında bu batık yok ise, o zaman ‘ismi meçhul bir batık gemi’ bulmuş oluyorsun. O zaman, bu batık gemiden hurda çıkarma işini sana ihale ediyorlardı. Batık gemi ‘harp ganimeti’ sayıldı­ğından hurda çıkartmak ser­bestti. Çıkardığın hurdadan da % 26 vergi kesiyorlardı. Ör­neğin, bir ton bronz çıkardın, bunun 260 kilosunun parasal karşılığı Maliye’ye ödeniyor­du. Hesaplama da o zaman Ti­caret Odalarının listelerindeki resmî birim fiyatları üzerin­den yapılıyordu. Yani 260 kilo bronz, odanın birim fiyatı ile çarpılarak ödenecek vergi he­saplanıyordu. Unutmayalım, o yıllarda Türkiye bir yokluk­lar ülkesiydi. Döviz darboğazı vardı. Evde kullanılan musluk­lar da sarıdan yapılırdı. Hur­daya ihtiyaç vardı.

    Peki, bu iş nasıl kontrol ediliyordu?

    Kontrolü her gün tekneye ge­len maliye memuru yapıyor­du. Adamın yevmiyesini de biz ödüyorduk. Çanakkale’de­ki ambarda bizim çıkardığı­mız hurda tartılırdı. Vergiyi ona göre tahakkuk ettirirlerdi. Biraz zor bir işti. Vergiyi öde­dikten sonra malı İstanbul’da hurda tüccarlarına satardık. Çıkardığımız metaller o kadar değerliydi ki İstanbullu hur­da tüccarları bize peşin para vermek isterlerdi. Perşembe pazarındaki dökümcüler mal için yalvarırlardı. İthalat yok­tu, ama talep çoktu.

    Peki, işe nasıl başladınız?

    Önce, Bolayır’da hurda çıkaran Yakup Aksoy’u bulduk. Onlar derine dalamıyorlardı. Eski usul başlıkla çalışan, Çanakka­le-Çardak’tan Mehmet isimli bir usta dalgıçları vardı. Da­ha çok yüzeyden görünen ba­tıklara yani 20 metreye falan dalabiliyordu. Yakup, ‘Aman, burada derinlerde batıklar var. Pervanelerini çıkartalım’ dedi. Biz de tamam dedik. Biz de sünger avcılığı için kullan­dığımız Norveç malı Simlad marka echo-sounder’i kulla­narak Kabatepe açıklarındaki Triumph’u bulduk. Deniz di­binin yükseltilerini veren mo­dern bir aletti. Tabii ki Fahret­tin Paşa’nın tavsiyesine uyarak sahilden 1700 metre açıktan aramaya başlamıştık. Trium­ph Alman U21 denizaltısı Ko­mutanı Yüzbaşı Otto Hershing tarafından batırılmıştı. Aynı denizaltı, 16,000 tonluk 128 metre boyundaki İngiliz Majes­tic zırhlısını da [27 Mayıs 1915 tarihinde] batırmıştı. Seddül­bahir açıklarında 30 metre­de hurdası alınmış ve dağılmış olarak hâlâ yatıyor.

    Majestic zırhlısının hurda­sını siz mi çıkardınız?

    Hayır, onu İtalyanlar 1930’lar­da Atatürk’ten torpil yaptırıp izin alarak çıkartmışlar. Hika­yesi de şöyle: Kurtuluş Sava­şında Ankara hükümeti İtal­yanlardan bol miktarda silah ve askeri teçhizat satın alıyor. Bu işlerde aracılık yapan silah tüccarı da İtalyan deniz işleri yapan firma için Atatürk’ten ricacı olmuş. Maliye’ye bir miktar para ödeyerek izin al­mışlar. Tabii onlar sığ sular­daki gemileri boşaltmışlar. 30 metreye dalmak kolay. Riva­yete göre, Majestic’ten çıkan sarı ve bronzdan kazandığı pa­ra ile, bu işi yapan adam İtal­ya’da otel yaptırmış ve ismini de ‘Majestic’ koymuş. Bu halk arasında konuşulan bir hikaye. Doğru mu, bilemem! Bize, İtal­yanların ve sonra da Almanla­rın yanında çalışan dalgıç Ça­nakkaleli Adil Hoca anlattıydı. Biz Triumph’u ararken Yakup Aksoy heyecanlıydı. ‘Eğer Tri­umph’u bulursanız, [teknenin aşçısı] Minnoş Dayı’ya takım elbise, gömlek, ayakkabı ve kravat alacağını’ vaat etmişti.

    Fransız zırhlısındaki mayın yarası değil, dinamitle biz açtık
    Denizin altında savaşın izleri Batıklardan çıkarılan parçalar hurda olarak satılmak üzere hazırlanıyor.

    Peki, Triumph’a ilk kim daldı?

    Aşağıya ilk ben indim. Gemi, toplar batarken ağır çektiğin­den ters yatıyordu, üzerinde süngerler ve canlı hayat vardı. Fahrettin Paşa’nın bahsettiği, kırmızı zehirli boya aynen du­ruyordu. Su berraktı, manzara çok iyiydi. Koca koca orfoz­lar vardı. Görüş çok güzeldi. Kumlukta bir zeminde 60 – 70 metrede yatıyordu. Bronz per­vanelerin bir kanadı adam bo­yundaydı.

    Pervaneleri nasıl söküyor­dunuz?

    Tabii dinamitle kestik. Perva­nelerin bağlı olduğu 42’lik şaft­ları vardı. Ek yerlerine yuvar­lak dinamit sarıp, tellerini de yukarıdaki teknedeki manyeto­ya bağlayıp ateşleyerek kestik. Pervaneleri yukarı kaldıracak çelik tel sapanlarını önceden vurduk ki kopan pervane kuma saplanıp işimizi zorlaştırmasın diye. Dinamitleri de resmî izinli bir iş yaptığımız için devletten, yâni MKE’den satın alıyorduk.

    Yukarı siz mi çekiyordunuz?

    Triumph’un bir pervanesi yak­laşık 12 tondu. Tabii bu kadar büyük bir kütleyi çekip, bizim dalgıç teknesine koymamız mümkün değildi. Tekne ala­bora olurdu. İstanbul’dan 12 tonu kaldıracak vinçli gemi ki­ralamıştık. Gemi, 15 gün kadar kaldı ve iki pervaneyi çıkardı. Sahilde pervanelerin kanatla­rını kestik ve sattık.

    Peki, 18 Mart’ta batan zırh­lıların yerini nasıl buldu­nuz?

    Boğazda Irresistible zırhlısı­na daldık. Kepez burnundaki Jandarma Kampının açığın­da yatıyordu. Onun yerini bi­ze dalgıç Adil Hoca gösterdi. 1950’lerde Maliyeden çalışma izni alan Alman firması adına batığa dalmış ve pervaneleri­ni o şahsen çıkartmıştı. Fakat tekneye dokunmamışlar, sade­ce en kıymetli parça olan per­vaneleri almışlar.

    Fransız zırhlısındaki mayın yarası değil, dinamitle biz açtık
    1960’larda 30 metre derinlikte yatan Majestic batığına dalan bir profesyonel dalgıç.

    Irresistible zırhlısının du­rumu nasıldı?

    Ben daldığımda baktım, san­cak tarafında makine daire­sinde 2 – 2,5 metre çapında mayın patlamasından oluşan bir delik vardı. Tek delik ora­daydı. O delik gemiyi batır­mıştı. Ben delikten içeri gir­dim. Tam piston kolunun ya­nına girmişim. Bu gemide iki tane makina var. Tanesi 7,500 Beygirlik çok güçlü makina­lar. Tabii ki bu bir savaş gemi­si, hızlı hareket etmesi lazım. Kömürle çalışan, fakat 18 knot sürati olan bir gemiden bahse­diyoruz. 18 Mart’ta Irresistib­le zırhlısı topçu ateşine maruz kalmış. Daha sonra da sancak tarafından mayına çarptıktan sonra yana yatmış ve epey sü­rüklenmiş. Erenköy koyunun kuzeyinde ve açıkta batmış. Biz geminin makine dairesinde yaklaşık üç sene çalıştık. Torpil kovanlarını da çıkardık. Onla­rın ayar direksiyonlarından eve kahve sehpası yaptırdım, hâlâ kullanıyoruz. Sonra, havalar müsait oldukça Ocean’ı ve Bou­vet’yi aramaya başladık.

    Ocean’ı ve Bouvet’yi de sizin Norveç teknolojisi ile mi buldunuz?

    Hayır. Oxford Üniversitesinde, yeni bir bilim dalı olan ‘arkeo­metri’nin kurucusu olan Prof. Teddy Hall [1924-2001] yakın arkadaşımızdı. Oxford’da ar­keolojik kalıntıların yaşlarını tespit eden bir laboratuvar kur­muş ve deniz dibindeki metal­lere karşı hassas olan ‘manye­tometre’ isimli bir alet yapmış­tı. Biz kendisiyle Bodrum’da tanıştık. Teddy’nin ‘manyeto­metre’ aletini kullanarak, Boğa­zın ortasında bulunan Ocean’ı ve Bouvet’yi bulduk. Toplar ve bordada su kesiminin üzerin­deki 30 cm kalınlığındaki zırh­lar ağır bastığından, yine ters dönmüş olarak yatıyordu. İl­ginçtir, İngilizler gemileri kap­ladıkları zırhları da savaştan önce Alman Krupp firmasın­dan almışlardı. Ocean’ın perva­neleri çamurun içindeydi. Bi­raz uğraştık, ama o günkü tek­noloji ile onları çıkaramadık. Ama artık bu işler çok kolay. Bugün robot indirip, dalıp çı­karabilirler. Pervaneleri Deniz Müzesinde sergileyebilirler.

    Ocean’ın durumu nasıldı?

    Ocean’da ufak delikler vardı. Deliklerin bir tanesi mayın ya­rasıydı. 1968 ile 1970 arası biz bu batıkta çalıştık. Ama çalış­ma şartları çok zordu, boğazın tam ortasındaydı. Akıntı çok kuvvetliydi, dalgıçların hor­tumları sürükleniyordu. Ancak hava müsait olduğu zaman Oce­an’da çalışabiliyorduk. Hava sert estiği zaman ise, Bouvet ve­ya Irresistible’de çalışıyorduk.

    Fransız zırhlısındaki mayın yarası değil, dinamitle biz açtık
    Ali Dayı dalış teknesinde hazırlık Tosun Sezen ve diğer balıkadamlar 1960’ların ortalarında Ali Dayı adlı teknede dalışa hazırlanıyor.

    Mesela, Ocean gibi bir gemide, pervaneler dışında kıymetli metal ne var?

    Bütün makine dairesinde kıy­metli metaller, bronz var. Ör­neğin, ‘kondenser’ dediğimiz soğutucular var. Deniz suyunu alarak sistemi soğutuyor. On­lar bakır, sarı ve bronz oluyor. Başta ve kıçta, torpil kovanla­rı var. Mesela, makina daire­sindeki merdiven basamakla­rını bile adamlar sarı alaşım­dan yapmışlar.

    Bouvet’yi nasıl buldunuz?

    Bouvet’yi de Teddy’nin ‘man­yetometre’sini hem de bizim echo-sounder’i kullanarak 1967’de bulduk. Bouvet’nin batışını gösteren iki tane fo­toğraf vardır. O fotoğraflara bakarak Erenköy koyu açık­larında sistematik bir tarama başlattık. Bouvet’yi de Maliye Bakanlığına tescil ettirip mu­kavelesini yaptık. Bize dalış ve hurda çıkartmak için üç sene izin verdiler. Bouvet’ye ilk ola­rak ben indim.

    Ne durumdaydı?

    Yine ters dönmüş ve baş tara­fı biraz yukarıda duruyordu. Çok büyük bir projektörü var­dı. Bouvet’in üç pervanesi var­dı, ama kıçı kuma gömülüydü. Onları çıkartamadık. Tabii ki biz işimize bakıyorduk. Yal­nız bir gün, sırf merak ettiğim için geminin ortasındaki san­cak tarafındaki müthiş büyük bir delikten içeri girdim. Ama ona delik demek de doğru ol­maz, aslında koca bir yırtık vardı. Sanki orada bir patlama olmuştu.

    Sizce, o yara nasıl oluşmuştu? Örneğin, top mermisinin cephaneliği patlatması olabilir mi?

    Evet, öyle görünüyordu. Bir patlama var. Ama tabii ben elli küsur yıl sonra böyle sorularla muhatap olacağımı bilmediğim için o yıllarda özel bir araştır­ma yapmadım! Ben o yarıktan içeri girdiğimde, etraf darma­dağınık olmuştu. Hiçbir şey yerli yerinde değildi. Orada bir karmaşa vardı. Her şey parça­lanmıştı. Büyük bir patlama ile her şey dağılmıştı. Ya cephane­lik patladı veya makine daire­sinde istim kazanı patladı.

    fransız
    Torpil test levhaları Bouvet’nin torpillerinin kontrol edildiğini gösteren test levhaları Tosun Sezen’in özel koleksiyonunda (üstte). Batıklardan çıkarılan ağır parçalar yüksek tonajlı bir gemiye yükleniyor (üstte sağda).

    Savaş tarihinden ve topçu subaylarının anlattıklarından anladığımız kadarıyla, Bouvet suyun bir metre altında bir mermi isabeti alıyor. Bu isabetten sonra patlama ile kırmızımsı bir duman çıkarıyor ve sancak tarafına yatıyor. Sonra da baş tarafından mayına çarpıyor ve iki dakikada batıyor.

    Bouvet’de mayın deliği falan yok, çünkü Bouvet zırhlısı ma­yına çarpmamıştı! Diğer ge­milerdeki mayın yaralarının ne olduğunu ben çok iyi bili­yorum. Bouvet’de ortada koca bir yara var, o da mayın yarası değil. Mayın yarası ile Bou­vet çapındaki gemi iki dakika­da batmaz… Ayıptır söylemesi, birilerinin başta mayın deliği olarak anlattığı delikleri de di­namitle biz açtık! Baş tarafta­ki bronz torpil kovanlarını çı­kartmak için açtık!

    Nasıl yani?

    Çok kolay. Önce geminin baş tarafında küçük bir delik açtık. Sonra o delikten şamandıralı dinamiti içeri bıraktık, patlattık.

    Fransız zırhlısındaki mayın yarası değil, dinamitle biz açtık
    Kovan direksiyonu salonda sehpa… Sezen’in Irresistible zırhlısından çıkardığı torpil kovanları ayar direksiyonu, bugün salonunda kahve sehpası. Üzerinde aynı batıktan çıkarılan ispermeçet mumu var.

    Şamandıralı dinamit nedir?

    Eğer dinamiti delikten içeri bı­rakırsan yer çekimi ile denizin dibine oturur. Patlamanın etki­si sınırlı olur. Ama bir de balon gibi ucuna şamandıra bağlarsan yukarıya kalkar ve patladığında istenen deliği açar. Sonra da ra­hat rahat içine girer, çalışırsın.

    Bouvet’de ne kadar çalıştınız?

    İki ay kadar çalıştık. Ama ara ara gidiyorduk. Biz 1965 ile 1970 arasında sadece yaz ay­larında çalışıyorduk. Sadece bir kış sürekli çalıştık, ancak lodos havalarda çalışılabili­yordu. Hava çok estiği zaman Bouvet’nin bulunduğu yer kuy­tu oluyordu. Akıntı fazla tesir­li değildi. Akıntı fazla olunca, akıntının kuvveti hortumu ve hortum da dalgıcı sürükler. O tip batıklara ‘çan teknolojisi’ ile dalmak lazım. Ama bizde o kadar para yoktu.

    Bu batık çıkartma işi ne zaman bitti?

    1970’lerde balıkçılar bizim kul­landığımız dinamitlerin balık neslini yok ettiğini iddia ede­rek şikayet ettiler. Bu da pek doğru değildi. Çünkü biz gemi­nin ucunda dinamit patlattığı­mız zaman, geminin kıçındaki bir noktada bizim maliyeciler balık tutuyorlardı. Balıkçılar biraz mübalağa ediyorlardı. Sonra dinamit atmayı yasakla­dılar. O zaman da bizim çalış­mamız imkansız oldu.

  • Bouvet zırhlısını mayınlar değil Türk topçusu batırdı

    Bouvet zırhlısını mayınlar değil Türk topçusu batırdı

    Hem İngiliz hem Türk resmî tarihlerinde ve neredeyse tüm literatürde Nusret’in döktüğü mayınlara çarparak battığı iddia edilen zırhlı, aslında Yüzbaşı Mehmet Hilmi Bey komutasındaki Rumeli Mecidiye tabyasından atılan top mermileri sonucu sulara gömülmüştü. Yeni belge ve tanıklıklarla olayın içyüzü…

    Bundan tam 101 yıl ön­ce 18 Mart 1915 günü yapılan Çanakkale Bo­ğazı muharebesinde Rumeli Hamidiye tabyasında bulunan Ermeni asıllı Osmanlı topçu subayı Teğmen Sarkis Toros­yan, Fransız Bouvet zırhlısının batışını Çanakkale’den Filistin Cephesine başlıklı anılarında şöyle anlatıyordu:

    “Ana tabyamızın [Anado­lu Hamidiye] yok edildiğinin farkına varan düşman, rahat­ça manevra yapmaya başladı ve bir Fransız zırhlısı Anadolu kıyılarından bize doğru gelme­ye başladı. Geminin yakınlaş­masını metre metre izledim. Yaşadığım gerginlikten dolayı nefes nefeseydim. Gemi yak­laştıkça yaklaştı ve ardından hızını azaltmaya ve boğazın or­ta noktasına doğru ilerlemeye başladı. Ateş emri verdim. Tam isabet, üç atış yaptık ve böylece geminin ön güvertesinde bü­yük bir yangın başladı. Attığı­mız bir mermi geminin dümen dolabını havaya uçurdu. Gemi ağır ağır yan yatmaya başladı. 3.40’da [13.40 olmalı!] ateşi art­tırdık… Fransız gemisi teslim olmaya çalıştı ama toplarımız merhametsizdi ve çılgıncası­na işaret verişine hiç aldırış et­medik. Sonunda o da Çanakka­le’nin dibini boyladı” (s. 137).

    18 MART 1915 BOĞAZ MUHAREBESİ
    Bouvet zırhlısının batışını tasvir eden dönemin bir illüstrasyonu.

    Egemen tarih yazımına gö­re, 18 Mart günü batan Bouvet, Irresistible ve Ocean zırhlıla­rı Nusret mayın gemisinin dö­şemiş olduğu mayınlara çar­pıp batmıştı. Zaten her yıl 18 Mart’ta bütün medya organ­larında Nusret mayın gemisi komutanı Tophaneli Yüzbaşı Hakkı Bey’in ve gemideki Ma­yın Grup Komutanı Binbaşı Hafız Nazmi Bey’in kahraman­lıklarından bahsediliyordu. Fakat o kritik görev sırasında gemide bulunan Almanların isimleri anılmıyordu! Örne­ğin mayın uzmanı Yarbay Paul Gehl, torpido uzmanı Kıdem­li Astsubay Rudolf Bettaque da gemideydi. Ayrıca, Nusret’in bacasından koyu renkli duman çıkarmadan makinelerini ça­lıştıran ve böylece İngilizler ta­rafından görülmesini engelle­yen çarkçıbaşı Yüzbaşı Arnhol­dt Reeder de görev başındaydı. Anlaşılan bu askerler Alman ve Hıristiyan oldukları için bizim hem ‘milliyetçi’ hem de ‘İslâm­cı’ tarih yazımına ters düşüyor­lardı. Böyle durumlarda, ‘ala­turka’ tarihçiliğimiz “unutkan­lık” hastalığına kapılıyordu.

    Örneğin, Yzb. Torosyan’ın “palavracı” olduğunu ispatla­maya çalışan Halil Berktay, “… bütün kaynaklar, 18 Mart’ta üç zırhlının da topçu ateşiyle değil mayına çarpıp battığında birle­şiyor” diyordu. (Taraf, 31 Ekim 2012). Anadolu yakasında İnte­pe’ye konuşlanmış 8. Ağır Top­çu Alayı’ndan ismi bilinmeyen bir topçu subayının günlüğünü yayına hazırlamış olan Çanak­kale 18 Mart Üniversitesi Ta­rih Bölümü’nden Yard. Doç. Dr. Lokman Erdemir de, topçu su­bayının 18 Mart anlatısı resmî tarihimiz ile uyumsuz olduğu­nu gördüğünde hemen müda­hale ederek şunları yazıyordu: “Burada Bouvet hariç diğer iki İngiliz zırhlısının batış nedeni bilinenden farklı anlatılmıştır. Yukarıdaki ifadelerden gemile­rin, cephaneliklerinin infilakı sonrası battığı anlaşılmaktadır. Şu da unutulmamalıdır ki bu ifadeler kendisine nakledilen malumattır. Halbuki Boğaz’da bütün gemiler 7/8 Mart gece­si Nusret’in Erenköy Koyu’na döktüğü mayınlara çarpma­sı suretiyle batmıştır” (Meçhul Subay: Çanakkale Cephesi’nde bir Topçu Subayının Günlüğü, 2015, s. 17-18).

    Geçen sene Çanakkale mu­harebelerinin 100. yılı dolayı­sıyla, kenarda köşede kalmış hatıratlar da yayımlanmaya başladı. Bunların içinde bir ta­nesi, Rumeli yakasındaki Yıldız Tabya’nın Doktoru Behçet Sabit Bey’in günlüğü ufuk açıcıydı. Dr. Behçet Sabit hem ayrıntılı bir şekilde 18 Mart’ı anlatıyor, hem de Yıldız Tabya’ya gelen ordu emirlerini ve tamimlerin kopyalarını veriyordu. Kız kar­deşine yazdığı 24 Mart tarih­li mektupta Bouvet’nin batışını şöyle anlatmıştı:

    “Yerin göğün tüm katman­larını titreten bu kudurmuş­çasına hücum, öğleden önce başlamıştı. Bize iyice yaklaşan Bouvet’ydi ve kahraman tab­yalarımızdan birinin Allah’a sığınıp gönderdiği mermi, da­ha ilk anda hedefi buluverdi… Oooh! Kalbim sevinçten nasıl da çırpınıyor! Onun aniden dönüp alevler içinde kaçışı­nı görmek, o halini izlemek ne büyük zevk! … Alevler duma­na dönüştü… Düşman saat­te yirmi iki mille kaçıyordu ki diğerlerinin açtığı yaylım ate­şi artık bulunduğum yerin he­men yakınlarında dumanlar, taşlar, çelikler savuruyordu… İşte tam o anda pek ustaca isabet, onu denizin derinlikle­rine gönderdi (01.45). [Rumeli Mecidiye Tabyası’ndan Yüzba­şı Mehmet] Hilmi adında bu saygıdeğer batarya kumanda­nının, adına yaraşır, vakarlı, zarif bir atışıydı. İlk şehidimi­zi de o zaman verdik. Kalbim acıyla titredi” (Behçet Sabit Erduran, Cephedeki bir Dokto­run gözünden 1915 Baharında Çanakkale, 2015, s. 56-57).

    Dr. Behçet Sabit Bey, günü­müzde askerî arşivlerde kilit altında tutulan bazı belgeleri de kayda geçirmişti. Örneğin, Maydos’ta (Eceabat) konuşla­nan 19. Piyade Tümeni Komu­tanı Kurmay Yarbay Mustafa Kemal Bey elinde dürbünü ile savaşı izlemiş ve 19 Mart’ta şu tamimi yollamıştı:

    “Dün öğleden önce on biri yirmi beş geçe, düşmanın on bir zırhlı, iki kruvazör ve altı tor­pidobottan oluşan filosu Boğaz girişinden girerek Boğaz batar­yalarına ateş açmıştır. Tarafı­mızdan karşılık veril­miştir. Tabyalarımız­dan açılan ateşin tesiriyle düşma­nın bir torpido­botu ile Bouvet zırhlısı batmış ve iki zırhlısı mü­him şekilde hasara uğrayarak ateş edemeyecek bir hale getirilmiştir” (Behçet Sa­bit, s. 48). Doğrusu, tarihçileri­mizin ve diğer ‘resmî’ makam­ların Mustafa Kemal Bey’in tamimine ne diyeceklerini çok merak ediyorum.

    18 MART 1915 BOĞAZ MUHAREBESİ
    13 km.’den vuruldu Son ölçümlere göre, Bouvet batığının bulunduğu nokta ile Rumeli Mecidiye Tabyası arasındaki mesafe 13.080 metredir (üstte). İtilaf donanması 18 Mart’ta Çanakkale Boğazı’nın girişinde (altta).
    18 MART 1915 BOĞAZ MUHAREBESİ

    18 Mart günü İtilaf donan­masının komutanı olan Amiral de Robeck, altı gün sonra İngiliz Bahriye Nezareti’ne yazdığı ra­porda daha ihtiyatlı bir dil kul­lanıyor, fakat Bouvet’nin mayın­lara çarpıp batmadığını ifade ediyordu. Tabii bu raporu oku­mak için Cambridge Üniversi­tesindeki arşive gitmek gerekti:

    “[Amiral Gemisi] Queen Elizabeth’den görüldüğü kada­rıyla, patlamanın nedeni ma­yın değildi, fakat muhtemelen büyük bir top mermisiydi. Aynı zamanda, cephaneliğin infilak etmiş olabileceği de düşü­nülüyordu. Çünkü [patla­madan] önce geminin kıç tarafında yangın çıktığı gözlemlenmişti. Çok kısa bir sürede battığına gö­re, hiç şüphe yok ki cep­haneliği havaya uçmuştu. Fakat patlamanın mayından mı, topçu ateşinden mi veya içeride çıkan bir yangın nede­niyle mi olduğu kesin değildir” (Amiral de Robeck’in şahsi ev­rakı, Churchill College Arşivi, Cambridge Üniversitesi. Çeviri benimdir AA).

    Dr. Behçet Sabit Bey, İstan­bul’dan yollanan tebliğleri de kayda geçirmişti. Örneğin, 26 Mart tarihinde günlüğüne İs­tanbul’daki Karargah-ı Umu­mi, İstihbarat Şubesi’nden ge­len bir bildiriyi de günlüğüne kaydetmişti. Bildiride İngiliz ve Fransızların resmî hükü­met açıklamaları özetleniyor ve zırhlılarının serseri mayın­lara çarparak battıklarını İtilaf Devletlerinin iddia ettikleri be­lirtiliyordu (s. 65-66). Gerçek­ten, 20 Mart 1915 tarihli The Times gazetesinde İngiliz Bah­riye Nezareti’nin resmî tebliği yayınlanmıştı. Tebliğde, zırh­lıların serseri mayınlara (floa­ting mines) çarparak battıkla­rı belirtiliyordu. Hatta, iki gün sonra aynı gazete, Çanakka­le’deki savaş muhabirine atfen, “tartışmasız bir şekilde talih Türklerden yanaydı. Hava on­lardan yanaydı… İlaveten, bir parçacık iyi şans ve yüzer gezer mayınlar sayesinde gemile­ri indirmeyi [başardılar]” (The Times, 22 Mart 1915) diye yaz­mıştı. Tabii muharebenin kay­bına mazeret olarak “kör talih” gösterildiği zaman, İngiliz ve Fransız halkının bu mağlubi­yeti içine sindirmesi kolayla­şıyordu. İngilizlerin, “Osmanlı topçusu iyi savaşıyordu” deme­sini beklemek abesti.

    Bu tür savaş propagandası Osmanlı subaylarının tepesini attırmış olmalı. 22 Mart tarihli İtilaf açıklamalarını özetleyen tamimin sonuna, Çanakkale Müstahkem Mevkii Kuman­danlığı bünyesindeki 2. Ağır Topçu Tugayı Kumandanı olan Albay Mustafa Talat Bey daya­namayıp şunları yazmıştı:

    “Yukarıda yazıldığı ve on­dan fazla da tamimden anla­şıldığı üzere düşman gemileri sırf mayınlarla zayiata uğra­dıklarını söylüyorlar ki bu da düşmanın manevi kuvvetinin ne kadar kırıldığını anlattığın­dan batarya zabitleri ve erle­rine düşmana daha fazla zayi­at verdirmesi için son derece çalışmalarını tavsiye eder ve Allah’tan kendilerine yardım­cı olmasını temenni ederim” (Behçet Sabit, s. 66).

    18 MART 1915 BOĞAZ MUHAREBESİ
    Bouvet’nin batışı ve torpil hatırası İsabet alan Bouvet’nin Erenköy Koyu’nda batış anı, peşpeşe çekilen iki fotoğraf ile belgelenmişti (üstte). 1967’de batığa dalan dalgıç Tosun Sezen’in çıkarttığı ve Bouvet’nin torpil kovanlarını imal eden ‘Société Anonyme Ateliers et Chantiers de la Loire’ isimli şirketin levhası (altta).

    Sadece Osmanlı subay­ları değil, o günlerde İstan­bul basını da Bouvet zırhlısı­nı batıran Osmanlı topçusuna methiyeler düzüyordu. Yine 18 Mart Üniversitesi, Tarih Bölü­mü öğretim üyelerinden Yard. Doç. Dr. Mithat Atabay’ın Os­manlı basınından Çanakkale muharebeleri ile ilgili haberle­ri toparladığı derlemesine gö­re, 21 Mart 1915 günü Tasvir-i Efkar gazetesinde yayınlanan resmî tebliğde şunlar ifade ediliyordu: “Çanakkale muhâ­rebâtından anlaşıldığına naza­ran batmazdan evvel Fransız (Bouvet) zırhlısına toplarımız­dan büyük çaplı iki mermi isa­bet ettiği yan taraftan icrâ edi­len tarassudatla [gözlemlerle] katiyyen taayün [kesin olarak belli olmuş] ve tahakkuk et­miştir” (Bkz. Mithat Atabay, Tasvir-i Efkar gazetesinde Ça­nakkale Savaşları, s. 114).

    18 MART 1915 BOĞAZ MUHAREBESİ

    Dr. Behçet Sabit Bey’in bu­lunduğu Yıldız Tabya, bugün Bouvet zırhlısının batığının bu­lunduğu noktadan 12,400 met­re uzaklıktadır. Çok ilginçtir, Dr. Behçet Sabit bir tarihçi gibi çalışarak kendi gördüklerinin doğru olup olmadığını başka­larının gözlemleri ile de kont­rol etmek ister. Bouvet batığı­nın bulunduğu noktaya 5,690 metre uzakta bulunan ve mu­harebeyi elindeki dürbünü ile izleyen Tenker Havan Batarya­sı subaylarından Yenice-i Var­darlı Hüseyin İbrahim’in anlat­tıklarını da günlüğüne kayde­der: “Öğleden sonra [Anadolu yakasındaki] Dardanos’a yak­laşan Fransız gemisi [Bouvet],” [Rumeli] Mecidiye tarafların­dan gelen bir mermiyle tam su kesimine yakın büyük bir patlamanın ardından alevler çıkardı, döndü… Giderken kö­mürlükte veya başka bir yerde patlama meydana gelmesinden olsa gerek, yeniden alevler par­ladı. Döndüğünde, önce kıç ta­rafından, ani olarak battı. Her tarafı kapalıyken o esnada yan kapakları açıldı” (Behçet Sabit, s. 46).

    Dr. Behçet Sabit Bey’in yaz­dıklarını okuduğum zaman Bouvet’nin batışı ile ilgili resmî anlatılar hakkında şüphe duy­maya başladım. Acaba, 18 Mart günü savaşa katılan Alman topçu subaylarının savaş ra­porları olup biteni nasıl anlatı­yordu? Bu sorunun cevabı Fre­iburg’daki Alman Askeri Arşiv­leri’nde olmalıydı. O günlerde çalışmak üzere Freiburg’daki arşive giden dostum Dr. Hilmar Kaiser’den 18 Mart ile ilgili sa­vaş günlüklerinin fotokopisini almasını rica ettim. Sağolsun, alıp getirdi. Erenköy-Tenker Bölge Komutanı Yarbay Wehr­le’den İstanbul’daki 1. Ordu Ko­mutanı Liman von Sanders Pa­şa’ya yollanan 19 Mart tarihli rapor şöyleydi:

    “O sırada savaş hattındaki [Linienschiff ] Bouvet tipin­deki iki Fransız zırhlısı öne çıktılar ve Anadolu Hamidiye Tabyası’ndan ve benim böl­gemden açılan çapraz topçu ateşi altında kaldılar. Bouvet, [Anadolu] Hamidiye tabyasın­dan atılan 35’lik bir mermi ile su kesiminin altından vurul­du. Yana yattı, geri çekildi ve alabora oldu. 1,5 dakika içinde bütün mürettebatı ile bir ka­ya gibi battı (saat 1.45). Diğer Fransız gemisi [Suffren] ise, ağır hasarlı olarak [Çanakkale Boğazı’nın] dışına çıktı.”

    Osmanlı ve Alman subay­larının anlatılarında küçük bir fark göze çarpıyor. İki taraf da Bouvet’nin topçu ateşi ile bat­tığını vurguluyor, ancak zırh­lının hangi tabyadan atılan mermi ile battığı konusunda aralarında ihtilaf var. Osman­lı subayları, Yüzbaşı Manas­tırlı Mehmet Hilmi Bey’in ko­mutasındaki Rumeli Mecidi­ye Tabyası’ndan atılan mermi ile Bouvet’nin battığını ifade ederken, Alman subayları da Yzb. Fritz Wossidlo komuta­sındaki Anadolu Hamidiye Tabyası’ndan yapılan vuruş­larla Bouvet’nin sulara gömül­düğünü belirtiyor. Şimdilik, zaferi paylaşmak konusunda küçük bir anlaşmazlık olduğu­nu söylemekle yetinelim.

    18 MART 1915 BOĞAZ MUHAREBESİ
    18 MART 1915 BOĞAZ MUHAREBESİ
    Buve’yi ka’r-ı deryaya gönderen kahramanlar’ 1916 yılı Ocak ayında yayımlanan Harb Mecmuası’nda Yzb. Mehmet Hilmi Bey’in fotoğrafı ve “Buve zırhlısını batıran top ve Batarya Kumandanı Hilmi ve Mülazım Fahri Efendiler” başlıklı haberi. Fotoğrafın orijinali üzerinde ise “Bouvet zırhlısını ka’r-ı deryaya (denizin dibine)gönderen batarya kumandanı Yüzbaşı Hilmi ve Mülazım Fahri Beyler” yazıyor (en üstte). Bouvet’nin batışını haber yapan Fransız basını: “Bouvet’nin Şerefli Sonu!”
    18 MART 1915 BOĞAZ MUHAREBESİ

    2012 yazında Selçuk Ko­lay tarafından organize edilen ve Vehbi Koç/Ayhan Şahenk Vakıfları tarafından destekle­nen bir “Çanakkale Batıkları” araştırması yapıldı. Dalgıçlar, 1915’ten bu yana deniz dibin­de yatan Çanakkale batıkla­rına daldılar ve sualtı görün­tülemesindeki son teknolojiyi kullanarak batıkların resim­lerini çıkardılar. Şu anda 70 metrede yatmakta olan Bouvet zırhlısına dalış izni alamadı­lar, ama üç boyutlu “Multibe­am Sonar” yöntemi ile batığın görüntülerini çektiler. 2013’te son derece şık bir kitap yayın­layarak bu görüntüleri kamu­oyu ile paylaştılar (Selçuk Ko­lay, Derinlerden Yansımalar: Çanakkale Savaşı Batıkları). Kitaptaki Bouvet ile ilgili gö­rüntülerde, teknenin burnun­da sacların dışarı ayrıldığı iki adet delik gözüküyordu. Ayrıca geminin gövdesinin ortasında çok büyük bir delik daha vardı. Dalgıç ekibi çektikleri görün­tüleri dünyada bu işin en bü­yük uzmanlarından ve SNAME (The Society of Naval Archi­tects and Marine Engineers) üyesi olan Dr. Larrie D. Ferre­iro ve Sean Kery ile paylaştı­lar. Bu iki isim aynı zamanda ‘Marine Forensics Committee’ üyesi idi, yani bir geminin na­sıl battığı konusunda araştırma yapıp, rapor yazan uluslarara­sı çapta uzmandılar. Raporun önemli noktaları şöyleydi:“Ma­yın yarası, Bouvet’nin alabora olup batmasıyla ilgili tek sebep değildir. Çünkü:

    • “Geminin baş tarafına ya­kın olan mayın hasarı geminin ortasındaki büyük patlama ile ilgili şahit ifadeleri ile örtüş­memektedir.”

    • “[Baştaki] mayın yara­sı büyüklük ve yer olarak ge­minin bu kadar çabuk alabora olmasına yol açacak nitelikte değildir. Mayın yarası ilk 50 sa­niye içinde arkaya kadar birçok bölmenin su ile dolup geminin batmasına yol açacak kadar büyük değildir. Zaten eğer böy­le olsa idi, geminin baş taraftan batmaya başlaması gerekirdi ki bu da gerçekleşmemiştir.”

    • “Geminin kısa sürede alabora olmasının esas nede­ni, sancak tarafındaki kazan dairesinin yanında bir deliğin meydana gelmiş olmasıdır… Sancak tarafındaki bölme­ye dolan suların aynı taraftaki mayın yarasından giren sularla gemiyi hızlı bir şekilde sancak tarafına yatırdığını varsayabi­liriz.”

    • “Böyle bir hasar, ancak Osmanlı topçusunun açtığı ateş sonunda oluşabilir.”

    • “[Baş taraftaki] Mayın ya­rası % 85 olasılıkla Bouvet’nin batmasının tek sebebi değildir.”

    18 MART 1915 BOĞAZ MUHAREBESİ
    Fransızların gözbebeği zırhlı Çanakkale muharebeleri öncesinde Fransız donanmasının göz bebeği Bouvet zırhlısı.

    Aynı şekilde, eldeki 3D so­nar verilerini inceleyen, Fran­sız Deniz Akademisi üyesi Dr. Jean- Marie Kowalski’nin ra­poru da şöyleydi: “Geminin gövdesinde, makine dairesi­nin hemen önünde ciddi ha­sar vardır. Bu [hasar], geminin batmasının tek nedeninin sa­dece mayın yarası olmadığını bize göstermektedir. Geminin bordasındaki hasarı, büyük bir olasılıkla Osmanlı topçusunun attığı bir mermi yaratmış ol­malıdır.” (Selçuk Kolay, s. 84).

    Şimdi, tarihçi olsanız ve önünüze itibarlı iki bilirkişiden gelen böyle bir raporu okusanız ne yaparsınız? Artık, “18 Mart ile ilgili ‘resmî’ tarih anlatı­mında bazı değişiklikler yapma zamanı gelmiştir”. En azın­dan, “Bouvet zırhlısı Osmanlı topçusu tarafından batırılmış­tır” veya “her yıl Nusret mayın gemisine ve kahraman subay­larına (Almanları da unutma­dan!) methiyeler düzelim, ama en azından Bouvet’yi batıran Osmanlı topçularını da hayırla analım” demez misiniz? Bakın, Selçuk Kolay ve diğer dalgıçla­rın hazırladığı kitapta resimle­rin yanı sıra o günü ballandıra­rak anlatan Yard. Doç. Dr. Mit­hat Atabay neler yazmış:

    18 Mart 1915

    Bouvet, Erenköy Koyu’na doğru sancağa manevra yap­tı. Saat 13.54’ü gösteriyordu ki Bouvet, sancak tarafından bir mayına çarptı ve tahminen bu­radaki cephanenin de infilak etmesiyle çok şiddetli bir pat­lama meydana geldi… Bouvet elli beş saniye içerisinde battı” (Selçuk Kolay, s. 89) Aynı ki­taba bir giriş yazısı yazan ve bir süre Deniz Kuvvetleri’nde eğitmen olarak çalışmış olan emekli Binbaşı Erol Müter­cimler de şunları yazmış: “Saat 14.00’de Bouvet’in sancak ta­rafında daha sonra siyaha dö­nüşen küçük sarı bir duman bulutu yükseldi. Bouvet, 8 Mart gecesi Nusrat’ın döktüğü ve mayın tarayıcıların bulamadığı mayınlara çarpmıştı” (Selçuk Kolay, s. 41).

    Peki, Bouvet’nin Osman­lı topçusu tarafından batırıl­dığını söylemek için acaba da­ha hangi kanıtlara ihtiyacımız var? Bir yandan 21 Mart 1915 günü Tasvir-i Efkar gazetesin­de yayınlanan haberleri Os­manlı basınından alıp yayınla­yacaksınız, diğer yandan dalgıç ekibinin önünüze koyduğu üç boyutlu sonar görüntülerini ve dünya çapında uzmanların yazdığı raporları okuyacaksı­nız, işte bütün bunlara rağmen hâlâ “Bouvet zırhlısı, Nusret’in döşediği mayınlara çarpıp bat­tı” diyerek resmî anlatıyı tek­rarlayacaksınız.

    068_081
    Dünya basınında 18 Mart muharebesi Bouvet’nin teknik planı (üstte). 18 Mart’ta İtilaf zırhlılarının hepsinin mayınlara çarparak battığını haberleştiren The Atlanta Constitution gazetesi (altta).

    Bu noktadan sonra, İngiliz ve Türk resmî tarihlerini hafız ve mevlithanlar gibi tekrarla­yan tarihçilerimizi bir kenara bırakıyoruz. Bu yazıyı takiben yayımlanan ve dalgıç Tosun Sezen ile yaptığım mülakatı okursanız, Bouvet’nin baş tara­fında bulunan “sözde” iki ma­yın deliğinin nasıl açıldığını da öğreneceksiniz. 1967’de batığın yerini tespit eden ve buraya ilk dalan kişi olan Tosun Sezen’in anlattıkları, Bouvet zırhlısının artık hiçbir şüpheye yer bırak­mayacak bir şekilde Osmanlı topçusu tarafından batırıldığı­nı göstermektedir.

    En heyecanlı soruyu so­na bıraktık: Peki, Bouvet hangi tabyadan atılan mermi ile su kesiminin altından öldürücü yarayı alarak battı?

    18 MART 1915 BOĞAZ MUHAREBESİ
    Mayınlar ve batan gemiden kalanlar Alman subayın gözetiminde Çanakkale Boğazı’nda mayın döşeyen Osmanlı bahriyelileri (üstte). Tosun Sezen’in Bouvet’den çıkardığı ve silah fabrikasına ait bir levha (altta).

    Meraklısı bilir, 1915 son­larında Osmanlı Harbiye Ne­zareti kanlı savaşta okur-ya­zar takımının moralini yük­seltmek için Harb Mecmuası isimli bir dergi çıkarmaya ka­rar verir. Bol resimli ve kah­ramanlık menkıbeleri ile dolu olan bu derginin üçüncü sayısı 1916’nın Ocak ayında çıkmış­tır. Bu sayının 37. sayfasın­da bir topun önünde poz ver­miş olan iki subayın fotoğra­fı vardır. Fotoğrafın altyazısı şöyledir: “Buve” zırhlısını ba­tıran top ve Batarya Kuman­danı Hilmi ve Mülazım Fahri Efendiler.” Tabii bu fotoğrafa bakıp, “Aman ne olacak, Os­manlıların savaş propaganda­sı işte” deyip geçebilirsiniz. Fakat propaganda da külliyen yalanlar üzerinde kurulmaz. İnandırıcı olması için belli bir hakikat payı taşıması şarttır. Bu nedenle, bu fotoğrafı farklı değerlendirmek gerekiyor.

    Yüzbaşı Mehmet Hilmi Bey ile ilgili olarak biraz araştırma yaptığımda karşıma Çanakka­le Geçilemedi: Yüzbaşı Mehmet Hilmi başlıklı bir “belgesel ro­man” çıktı. Manastırlı Mehmet Hilmi Bey’in kardeşinin torunu olan Gazanfer Sanlıtop tara­fından yazılmış ve 2010’da ba­sılmıştı. Ancak aileden birinin ulaşabileceği belge ve bilgiler kullanılarak Yüzbaşı Mehmet Hilmi (Şanlıtop) Bey’in haya­tı romanlaştırılmıştı. Meh­met Hilmi Şanlıtop 1884- 1946 yıllarında yaşamış, Çanakka­le muharebelerine katılmış ve topçu Albay rütbesi ile 1942’de emekli olmuştu. 18 Mart’ta gös­terdiği yararlıklar nedeniyle kendisine verilen Osmanlı “Gü­müş Liyakat-ı Muharebe” Ma­dalyasının fotoğrafları ve beratı, ayrıca Alman İmparatoru tara­fından verilen 2. derece “Demir Haç” Madalyasının fotoğrafları ve belgesi kitapta bulunuyordu.

    Bouvet-2

    Metinde, Yüzbaşı Mehmet Hilmi’ye ait olduğunu düşün­düğüm bazı paragraflar da ita­lik ile dizilmişti. Gazanfer San­lıtop, olayları Yüzbaşı Mehmet Hilmi Bey’in ağzından anlatma­yı tercih etmişti. Gazanfer San­lıtop’u telefonla aradım ve ta­nıştım. Kendisine, Yzb. Mehmet Hilmi Bey’in elinden çıkmış bir metin olup olmadığını sordum. Merhum, 1940’ların başında Harp Akademisinde Çanakkale Boğaz Muharebelerini anlat­mak üzere bir konferans metni hazırlamıştı (Gazanfer Bey ki­tabında kullandığı bu Osmanlı­ca metni ve transkripsiyonunu benimle paylaşmak nezaketi­ni gösterdi. Kendisine teşekkür borçluyum).

    Yzb. Mehmet Hilmi Bey, konferans notlarında savaşı en ince ayrıntısına kadar an­latıyordu. O gün saat 11.30’da 16,000 metreden başlayan İn­giliz bombardımanı altında toplarının isabet alacağından korkan Yzb. Mehmet Hilmi, Müstahkem Mevkii Kuman­danlığından ateşe başlamak için izin istediğini fakat iznin verilmediğini vurguluyordu. Bunun üzerine inisiyatifi ele alarak, önce kumandanlık ile telefon hatlarını kesiyor, son­ra da “beklemenin devamının [Rumeli] Mecidiye’de hasarlar yapacağını göz önünde tuta­rak, bütün mesuliyeti üzerime alarak ateşe başladım” diyor­du. Zırhlıların 13,500 metrede menzile girmeleri ile atışlara başladığını söylüyordu. Şim­di, Rumeli Mecidiye tabyasın­dan 13,080 metre uzakta ba­tan Bouvet zırhlısının sulara gömülüşünü Yüzbaşı Mehmet Hilmi Bey’den izleyelim:

    Sufren Zırhlısı saat 14.00’te büyük bir süratle dışa­rı çıkmakta ve Bouvet de onu takip etmekte idi. Hafif bir ya­ra alan Bouvet tam önümüz­den geçmekte iken [en az 10 km uzaklıktaki, Rumeli] Me­cidiye’den atılan bir mermi bacasına isabet ederek cepha­neliği berhava etti. Gemiden kırmızımsı bir duman sütunu yükseldi. Duman dağıldığın­da geminin iyice yana yattığı görülüyordu. 2 dakika gibi kısa bir zaman içinde, Fransızların ‘Yarım Dünya’ dedikleri Bouvet Zırhlısı battı.” (Gazanfer San­lıtop, Çanakkale Geçilemedi: Yüzbaşı Mehmet Hilmi, s. 221).

    18 MART 1915 BOĞAZ MUHAREBESİ
    Mehmet Hilmi Bey Edirnekapı’da yatıyor Rumeli Mecidiye Tabyası komutanı Yzb. Mehmet Hilmi Bey’in Edirnekapı mezarlığındaki mezartaşı (üstte). Bouvet batığının 2012 yazında üç boyutlu sonar teknolojisi ile çekilen görüntüsü (altta).

    18 Mart günü savaşın ateşi azaldıktan sonra yaralıları has­taneye sevk ettiğini yazan Yzb. Mehmet Hilmi Bey anlatısına şöyle devam eder:

    “Alaydan, terk edilen [Ir­resistible ve Ocean] zırhlıları­nın batırılması için ateş etmem emredildi. Eski mermilerle ate­şe başlayarak 9,500 metre me­safe ile üçüncü mermide isabet aldım [kaydettim!]. Diğer mer­miler de tamamen isabet etti…. Ateş kestim… Daha sonra erleri bataryanın gerisine topladım. Harp vaziyetini ve yapılan iş hakkında malûmat ile gayret ve fedakarlıklarını takdir ettiğimi bildirdim. Düşmanın zayiatı­na nazaran verdiğimiz yaralı ve şehit arkadaşlarımızın hiç mertebesinde olduğunu, bunu dünya ve âhiret mükafatları ile telafi edecekleri yollu beyan ve mütalaa ettiğim sırada [2. Ağır Topçu Tugayı] Liva Kumandanı [Mustafa] Talât Bey geldi. Ken­disinin sabahtan akşama kadar Tenker tarassut (gözetleme) mevkiinde kalarak savaşın bü­tün safhalarını gördüğünü, Bou­vet Zırhlısının, bataryamızdan atılan bir merminin su kesimin­den bir metre aşağısına isabetle cephane deposunda hâsıl ettiği infilak ile battığını ilave ile ate­şe devam etmememi emretti­ler” (Şanlıtop, s. 222).

    18 MART 1915 BOĞAZ MUHAREBESİ

    Evet, Yüzbaşı Mehmet Hil­mi Bey’in anlattıkları böy­le. Geçenlerde Gazanfer Bey’i arayarak Yzb. Mehmet Hilmi Bey’in mezarının nerede ol­duğunu sordum. Emekli ol­duktan sonra, Halvetîlerin bir kolu olan Şabaniye tarikatı mensupları ile tasavvuf soh­betleri yaparak son günlerini geçiren Albay Mehmet Hilmi Bey’in nedense şehitlik gibi bir ‘resmî’ mezarlıkta gömülü olacağını düşünmüştüm. Hal­buki, Edirnekapı Mısır Tarlası Kabristanında gömülü imiş. Yanındaki mezar ise, “Tarî­kat-ı aliyye-i Şabâniyyeden … Fatih Mehmed Han Hazret­leri’nin türbedârı Şeyh Bekir Efendi”ye ait bulunuyordu. Merhumun tercihi yattığı yer­den bile belli oluyordu. Son derece mütevazı mezar taşın­da ise şunlar yazılıydı:

    “18 Mart 1915 Çanakkale Harbinde Fıransız Büve zırhlı­sını batırıp diğerlerini kaçmaya mecbur ederek deniz zaferini kazanan Mecidiye Bataryasının kahraman komutanı Tarikat-ı Şabaniye pirânından [pirlerin­den] Fatih Türbedârı Ahmet Âmiş Efendinin hülefâ-i ben­degânından Emekli Albay Ma­nastırlı Mehmet Hilmi Şanlıtop ruhu için Fatiha. 22 Nisan 1946 – Arabi 20 Cemaziilevvel 1305.

    18 MART 1915 BOĞAZ MUHAREBESİ
    Türkler ve Almanlar yan yana defnedilmişti Çanakkale muharebelerinde şehit düşen Türk ve Alman askerleri çoğu zaman yan yana gömülmüştü.

    Ölümünden sonra mezar taşına Albay Mehmet Hilmi Bey’in kahramanlıklarını yaz­dıran ailesi, günümüzde Rume­li Mecidiye tabyasının sadece sırtında mermi taşıyan Seyit Onbaşı’nın arabesk pehlivanlık menkıbeleri ile anılacağını ne­reden bilebilirdi ki? İngilizler­den tercüme resmî tarihimizin yüz yıl sonra Yzb. Mehmet Hil­mi Bey’i yok sayacağı kimin ak­lına gelirdi? Maalesef, ‘alatur­ka’ tarihçiliğin körlüğü böyle şeylere izin veriyor işte!

    Bir derin nefes alıp, bu körlüğün sebepleri üzerinde durmamız gerekiyor: Bir yan­dan her 18 Mart’ta Nusret ma­yın gemisinin kahramanlıkla­rının yanı sıra, Seyit Onbaşı menkıbeleri anlatılırken, “aca­ba Seyit Onbaşı’nın komuta­nı kimdi” sorusunu sorma­mış olmak bunlardan ilk akla geleni… İkincisi de, Sir Julian Corbett’in daha 1921 yılında İngiliz resmî tarihini yayınla­dığını göz önünde tuttuğumuz zaman, Genelkurmay’ın ancak 57 yıl sonra kendi tarihini ya­yınlayabilmiş olması düşün­dürücü. 1978’e kadar geçen zamanda artık Çanakkale mu­harebelerinin tarih yazımın­da İngilizlerin egemenliği pe­kişmişti. Dolayısıyla, Türkle­rin resmî tarihi de İngilizlerin yazdıklarının kötü bir kari­katürü oldu. Üçüncü olarak, yakın zamana kadar Askeri Arşivlerde çalışma izni almak için doldurulan formda “refe­rans” isteniyordu. Tarih yazı­mı üzerinde kurulan “askerî vesayet” sayesinde, arşivleri ancak “sen-ben-bizim oğla­na” açıp, diğerlerine kapatmak toplu cehaletimizin altyapısını oluşturmuştur. Bütün bunlara ilaveten, dil bilmeyen, yabancı arşivlerin kapısından geçme­miş ve eleştirel düşünceden nasibini almamış tarihçi es­nafının varlığını düşündüğü­müz zaman, 101 yıl sonra ne­den hâlâ “acaba Bouvet zırhlısı nasıl battı” sorusunun üzerine tartıştığımızı anlıyoruz.

    Kısacası tarih yerine men­kıbe; Osmanlı ve Alman su­baylarının anlatısı yerine İngi­liz resmî anlatısı; askerî arşiv­leri açmak yerine kilit altında tutmak ve son olarak da eleşti­rel düşünce yerine “kolaycılık” seçildiği zaman, neden 1915’de üstleri tarafından madalyalara boğulan ve fotoğrafı dergilere basılan kahraman topçu suba­yı Yzb. Mehmet Hilmi Bey’in unutulduğunu anlamak müm­kün olabiliyor.