Yazar: Ayça Derin Karabulut

  • Kadının adı var ama,           katledildikten sonra

    Kadının adı var ama, katledildikten sonra

    Türkiye’de her yıl binlerce kadın, kocası, eski kocası, sevgilisi, babası, ağabeyi, akrabası, kayınpederi tarafından, çeşitli bahanelerin ardına sığınılarak şiddet görüyor veya öldürülüyor. Son yıllarda sadece medyaya yansıyan ve maalesef kısa sürede unutulan cinayetler… 

    Emine Bulut geçen ay 10 yaşındaki kızının gözleri önünde kocası tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Emine Bulut ve kızının “Ölmek istemiyorum” ve “Anne lütfen ölme” sözleri telefonla görüntülendi; daha önce bir kadının öldürülme anına şahit olmamış yüz binlerce kişi bu videoyla beraber bir insanın hayata, bir çocuğun annesine tutunma çabasını gördü. 

    Türkiye’de her yıl binlerce kadın kocası, eski kocası, sevgilisi, babası, ağabeyi, akrabası, kayınpederi tarafından, çeşitli bahanelerle şiddet görüyor, öldürülüyor. Bu cinayetlerde katiller tutuklanmış olsa da, medyaya yansımamış birçok olay var ve saldırganlar halen aramızda. 

    Son yıllarda medyaya yansıyan ve sonrasında unutulmaya terkedilen kadın cinayetleri… 

    GÜLDÜNYA TÖREN (22) – MART 2004

    İntihar et dediler, etmeyince öldürdüler

    Güldünya 2004’te Bitlis’te teyzesinin oğlu Servet Taş tarafından tecavüze uğrayıp hamile kaldı. Ailesi durumu öğrenince Güldünya’dan intihar etmesini istedi. Servet Taş, tehditlerden korkup kaçınca, İstanbul’a gidip doğum yapan Güldünya, oğluna Umut adını verdi. Ancak kardeşleri Güldünya’yı bulup önce sokakta vurdular; sonra kaldırıldığı hastanede öldürdüler. Servet Taş 14 Ekim 2011’de Güldünya’nın babası Şerif Tören tarafından kurşunlanarak öldürüldü. 

    MÜNEVVER KARABULUT (17) – MART 2009

    Bedeni parçalandı çöpte bulundu 

    münevver karabulut

    Münevver İstanbul’da sevgilisi Cem Garipoğlu tarafından kıskançlık sebebiyle bıçaklandıktan sonra kafası testereyle kesilerek öldürüldü. Katil, Münevver’in bedenini ve kafasını ayrı bavullara koyarak ayrı çöp konteynırlarına attı. Babası tarafından saklanan Cem Garipoğlu cinayetten 197 gün sonra teslim oldu ve 2011’de tutuklandı. 2014’te kaldığı hücrede kendini asarak intihar ettiği söylendi.

    MEDİNE MEMİ (16) – EKİM 2009

    Canlı canlı gömüldü

    Medine Memi erkeklerle konuştuğu için babası ve dedesi tarafından saldırıya uğradı. Evin arka bahçesinde bulunan kümesin içerisine yaklaşık iki metre derinliğinde bir çukur kazılarak gömüldü ve üzeri betonla kapatıldı (Sonradan yapılan otopside henüz ölmeden gömüldüğü ortaya çıkacaktı). Medine’nin cesedi, 2 Aralık 2009’da bir ihbar üzerine ortaya çıkarıldı. Cesedin oturur vaziyette, dizlerinin karnına doğru çekilmiş ve üzerinde elbiseleri, boynunda bağlı şekilde eşarbın olduğu görüldü. Davada, tutuklu sanıklar baba Ayhan Memi ve dede Fethi Memi’ye ağırlaştırılmış müebbet cezası verildi. 

    AYŞE DOĞAN (41) – KASIM 2010

    Sofrada tuzluğu uzatmadı diye 

    Ayşe Doğan, 29 Kasım 2010’da Muğla’da kahvaltı sofrasında tuzluğu uzatmadığı gerekçesiyle kocası tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Katil, muhabirlerin “Neden öldürdünüz” sorusuna “Pişmanım. Bir anlık sinirimin kurbanı oldum” diye yanıt verdi. Katil Mehmet Doğan yargı sürecinin ardından tutuklandı. 

    ÖZGECAN ASLAN (19) – ŞUBAT 2015

    Vahşice öldürülen Özgecan Aslan

    Üç gün boyunca kendisinden haber alınamayan ve ailesinin polise başvurduğu Özgecan Aslan’a minibüste tek başına kaldıktan sonra şoför tarafından tecavüz edilmek istendi. Özgecan tecavüze biber gazıyla direndi. Daha sonra şoför Suphi Altındöken tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Öldürülmesinin ardından tırnaklarının içindeki DNA kalıntılarını yoketmek amacıyla elleri kesildi. Altındöken, babasını ve arkadaşı Fatih Gökçe’yi çağırarak yardım istedi. Üçlü, cesedi yoketmek için yakarak Cin Deresi’ne attı. Özgecan Aslan’ın yanmış bedeni 12 Şubat 2015 tarihinde bulundu. Mahkemeye çıkarılan üç zanlı ağırlaştırılmış müebbet ve 27 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Suphi Altındöken cezaevinde uğradığı silahlı saldırıda öldürüldü. 

    AYŞE PAŞALI (42) – ARALIK 2010

    11 yerinden bıçaklandı

    Ayşe Paşalı öldürülmeden 1.5 yıl önce eski eşi tarafından tecavüze uğradığı ve şiddet gördüğü şikayetiyle savcılığa başvurdu. Gerekli önlemlerin alınmaması sonucu, Aralık 2010’da eski kocası İstikbal Yetkin tarafından öldürüldü. Katil, Ayşe Paşalı’nın çocuklarını kendisine göstermediğini iddia ederek, “(Cinayet günü) çocukları üç aydır görmediğimi söyledim. Bunun benim sorunum olduğunu söyledi, hakaret etti. Daha sonra kendimi kaybetmişim zaten. Onu bıçakladım. 4-5 darbe vurduğumu hatırlıyorum” dedi. Sanık ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. 

    CEYLAN TÜMUROLU (24) – MART 2017

    ‘Kendini öldürtmek suretiyle intihar etti’! 

    İstanbul’da 2017’de ağabeyi tarafından iş ortağıyla sinemaya gittiği gerekçesiyle uykusundan uyandırılıp tabancayla öldürüldü. Mahkemede katil Erhan Timuroğlu’nun avukatı “Maktul arsızca, umarsızca üste çıkmaya çalışmış, alttan almamıştır. Adeta ağabeyine kendini bilerek öldürtmek suretiyle intihar etmiştir” dedi. Cinayetten 8.5 ay sonra yakalanan Erhan Timuroğlu ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. 

    HELİN PALANDÖKEN (17) – KASIM 2017

    Eski sevgili dehşeti 

    Helin Palandöken, İstanbul’da eski sevgilisi Mustafa Yetgin tarafından pompalı tüfekle vurularak öldürüldü. Katil, Helin’le ilişkisi olduğunu düşündüğü Cemil Yıldız’la internet üzerinden tartıştı; ardından okul çıkışına geldi ve onları Güzelyalı Tren İstasyonu’nda pompalı tüfekle vurarak öldürdü. Helin cinayetten dört gün önce sosyal medya hesabından “Gizli bir platonik sapığım var, sokağa çıkmaya korkuyorum” diye yazmıştı. 

    ŞULE ÇET (23) – MAYIS 2018

    İşyerinde öldürüldü 

    Ankara Gazi Üniversitesi 2. sınıf öğrencisi Şule Çet, Çağatay Aksu tarafından önce işten çıkarıldı, daha sonra tekrar işe alınacağı söylenerek işyerine davet edildi. Görüşmeye giden Şule Çet, saat 04.00’te plazanın 20. katından düşerek şüpheli bir şekilde öldü. Otopsi raporunda Çet’in ölümünden önce ilişkiye zorlandığına dair bulgulara rastlandı. Şule Çet’in avukatı önce tecavüz edildiğini, sonra boğazı sıkılarak öldürüldüğü ve pencereden aşağı atıldığını söyledi. Mahkeme heyeti olaydan 1 yıl sonra hadisenin meydana geldiği plazada keşif yaptı. Yaklaşık iki saat süren incelemede Şule Çet’in atıldığı ileri sürülen ofiste makam odası ve dinlenme odasında yerde ve duvarlarda bulunan lekelerden örnekler alındı. Mahkeme halen devam ediyor…

    ZÜMRÜT ER (20) – AĞUSTOS 2010

    Önce şiddet, sonra cinayet 

    Dikili’nin İsmetpaşa Mahallesi’nde yaşayan Zümrüt Er, anlaşamadıkları gerekçesiyle iki çocuğunun babası olan Ertan K.’den yaklaşık 4 ay önce boşandı. Ertan K., Zümrüt Er’in evine gitti ve burada dövdüğü eski eşini merdivenden aşağı itti. Ayağı kırılan Zümrüt Er yerde yüzüstü yatarken, bu defa eski kayınpederi Özkan K. geldi ve genç kadına pompalı tüfekle dört el ateş etti. Baba-oğul olay yerinden kaçtı. Yakınları tarafından bulunan Er, otomobille Dikili Devlet Hastanesi’ne götürüldü ancak kurtarılamadı. Özkan K. ve Ertan K., olaydan bir süre sonra teslim oldu. Baba-oğul çıkarıldıkları mahkemece tutuklandı. 

    TUBA ERKOL (37) – AĞUSTOS 2019

    20 yerinden bıçaklanan kadın 

    Tuba Erkol, Konya’da hakkında uzaklaştırma kararı olan kocası tarafından 20 yerinden bıçaklanarak öldürüldü. Erkol’un üç çocuğuyla beraber yaşadığı eve gelerek çocuklarının engelleme çabalarına rağmen anneyi bıçaklayan katil, iki oğlunu alıp kızını olay yerinde bırakarak kaçtı. Katilin kızına “Yardım istemene gerek yok. Anneniz öldü” dediği; küçük kızı Müşerref’in ise çevresindekilere “Ben annemsiz uyuyamam ki. Ne olur doktorlara biraz daha para verin de annemi yaşatsınlar” dediği öğrenildi. 

  • Tarih geri dönüyor, duvarlar yükseliyor

    Deniz Ülke Arıboğan’ın yeni kitabı Duvar, yakın tarihin siyasi gelişmelerini yeni bir perspektifle ele alıyor. Çift kutuplu dünyanın sembolü Berlin Duvarı’ndan sonra bugün de ‘güvenlik’ amacıyla komşu ülkeler sınırlarında yükselen duvarlar dünyaya yeni bir çehre vermekte. Durumu ‘tarihin geri dönüşü’ olarak nitelendiren siyasetbilimci ile yeni kitabını konuştuk.

    İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyeliğinin yanında akade­mik çalışmalarına bir yandan da kıdemli üye olarak bulundu­ğu Oxford Üniversitesi Harris Manchester College bünyesin­deki Çatışma Çözüm Merke­zi-CRIC’te devam eden Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’ın yeni ki­tabı Duvar Kasım’da çıktı. Yeni kitabında “tarihin geri döndü­ğünü” belirten Deniz Ülke Arı­boğan’la şimdiden ikinci baskı­sını yapan Duvar’ı konuştuk.

    – “Tarihin geri dönüşü” kav­ramı ve ‘duvarlı’ dünya pers­pektifinin temel iddiası ve amacı nedir?

    Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okuduğum yıllarda uluslararası ilişkileri anlamak ve anlamlan­dırmak adına bize öğretilen iki kutuplu dünya, nükleer dehşet dengesi, NATO-Varşova düş­manlığı, demir perde gibi kav­ramlar Soğuk Savaş’ın bitimiyle birlikte anlamsız hale geldiler. Uluslararası ilişkiler sistemi daimi ve çok süratli bir devi­nim içerisindeydi ve çok kısa periyodlarla bildiklerimizi, ter­minolojilerimizi, teorilerimizi yenilemek durumunda kalıyor­duk. Doktora tezimi yazdığım yıllarda ‘tarihin sonu’ tezi, do­çentlik yıllarımdaysa ‘uygar­lıklar çatışması’ popülerdi. Kü­reselleşme, ‘sınırları olmayan dünya’ falan derken 11 Eylül saldırısının ardından büyük bir hızla yeni bir ekosistem oluştu. Bütün konu ve kavramlar ‘gü­venlik’leştirilmeye başlanmıştı. Çok kültürlülük, göç, ekonomik krizler, alt kimlik hareketleri ve hatta demokrasi meselesi bile güvenlik boyutuyla ele alınma­ya başlandı. Şimdiki zamanı es­ki terminolojilerimizle, Soğuk Savaş mantığıyla ya da küresel­leşme gözlükleri ile kavrama­mız imkansız hale geldi. Nite­kim şimdilerde dünyayı kasıp kavuran yeni bir politik ruh do­laşıyor yerküre üzerinde. Dün­ya emniyet sübabı kapatılmış bir düdüklü tencere misali ağır bir basıncı içine tepiyor. Patla­dı patlayacak bir durum var or­tada. Ben de bunu nasıl gördü­ğümü yazıp kenara bırakmak istedim.

    – Peki sizce duvarlı dünya­nın da bir sonu var mı?

    Tecrübeyle sabit ki, yazdık­larımın en azından bir kısmı kısa bir süre sonra, bir kısmı da biraz daha uzun bir vadede anlamsızlaşacak. Ama ‘şimdi­lik’ kaydıyla düşündüklerimi okuyucuya sunmak istedim. ‘Duvarlı dünya’ perspektifi, yani kitabımın temel iddia­sı, mutlaka kendi antitezini de yanında taşıyarak, duvarları yıkmaya çalışan yeni dalgalar oluşturacaktır. Samuel Hun­tington’un dalgalar halinde geldiği ve sonra geri çekildiği­ni iddia ettiği ‘demokratik ge­lişim’ süreçleri, tıpkı şimdi çe­kildiği gibi bir süre sonra ye­niden gündemimize girecektir. Kitabımda küreselleşmenin esas dinamosu olarak tanımla­dığım şirketler, bankalar, sivil toplum kuruluşları gibi devlet­dışı aktörler devletsel sınırları ve duvarları zorlamaya devam edecektir. Hatta belki bu ki­tap henüz basım aşamasından piyasaya geçerken bile bazı açılardan eskimeye başlamış olabilir. Yakın zamanda siyasi liderlerin bazıları değişecek, bazı örgütler tarihe karışacak, beklenmedik ülkeler yeni so­runlarla yüzleşirken bazı so­runlar çözülecektir.

    Bana göre otoriter/totali­ter sistemlerin yükselişe geçtiği yeni bir döneme girdik. Güçlü, seçilmiş kral liderlerin öncülü­ğünde siyaset yeniden şekillen­mesini, demokrasi, özgürlük, haklar gibi kavramların yerini düzen, itaat, ideal vatandaşlık gibi konuların almasını bekliyo­rum. Devlet merkezleri, elinde­ki teknolojik donanımların da katkısıyla duvarlar içine hap­settikleri halklarını daha kısıt­layıcı sistemlerle yönetecektir. Devletler arasındaki ilişkilerin devletdışı aktörlerce yönlendi­rilen kontrolsüz bir anarşi or­tamından, kontrollü bir rekabet ortamına girmesini, yani küre­sel paradigmanın yerini, siyasi liderler tarafından temsil edilen devletler arası bir modele bırak­masını öngörüyorum.

    Duvarlarla çizilen sınırlar Türkiye – Suriye sınırına inşa edilen 911 km uzunluğundaki duvar, kitabın konusuna ‘en yakın’ örneklerden.

    Duvarları yıktığımız bir dünyadan yeniden duvar­larla örülen dünyaya nasıl geldik?

    Berlin Duvarı’nın 1989’da yıkılı­şı uluslararası ilişkiler alanında temel söylemlerin ve kavram­ların değiştiği, yeni paradig­maların kurgulandığı bir milat olarak kabul edilmişti. Onun yıkılışıyla duvarların ardına hapsedilen ‘özgürlük’ zincirle­rinden kurtulmuş, sanki sihirli bir değnek yerkürenin tamamı­na haklar, hürriyetler serpme­ye başlamıştı. Duvarları yıkılan dünya düzeninde küreselleşme sürecinden beklentiler öylesine büyüktü ki, yan etkilerinin ne­ler olabileceğini kimse hesaba katmamıştı. 1. Dünya Savaşı’nın ‘tüm savaşlara son veren savaş’ olarak tanımlanması gibi, bu­nun da ‘tüm duvarları yıkan bir yıkış’ olabileceği düşünülüyor­du. Gorbaçov’un iktidara gelişi­nin ardından, sadece birkaç yıl içerisinde yarım yüzyıla damga vuran paktlar çözülmüş, söy­lemler değişmiş, ideolojik blok­ları birbirinden ayıran duvarlar yerlebir olmuştu. 20. yüzyılın bitişi daha barışçıl ve işbirlikçi bir dünya adına umut doluydu.

    Deniz Ülke Arıboğan, 1965, İstanbul.

    Akademi dünyası da özgür­ce esen bu küresel meltem rüz­gârının büyüleyici etkisindey­di. Francis Fukuyama’nın 1989 yılında yazdığı “Tarihin Sonu” isimli makalesinde öne sürdüğü tezler, entelektüel dünyayı de­rinden etkilemişti.

    Hepimiz tarihin sonunun gelip gelmediğini tartışıyor, bazılarımız liberal demokrasi­nin ve kapitalist ekonominin gerçekten en nihai zaferini ka­zanmış olabileceğini konuşu­yorduk. Son yüzyılda ABD’nin üç ayrı küresel çaplı savaştan galip çıkmış olması bu geliş­menin önünde hiçbir enge­lin kalmadığını gösteriyordu. Amerikalılar 1. Dünya Sava­şı’nda Avrupa’nın köhnemiş monarşilerini, 2. Dünya Sa­vaşı’nda faşistleri, son savaş­ta ise sosyalistleri yenerek 20. yüzyıla ‘çağın muzafferi’ olarak imzalarını atmışlardı. Fukuya­ma’ya göre bu sadece ABD’nin değil, Batı düşüncesinin ve li­beralizmin zaferiydi. Meşhur makalenin yayımlanışından iki ay sonra yıkılan Berlin Duvarı ise son kalenin fethi olarak ta­nımlanabilirdi. Artık özgür bir dünya kurmanın önünde engel kalmamıştı. Öyle olduğuna ina­nılıyordu.

    1961’de yapımına başlanan Berlin Duvarı, 28 yıl boyunca yalnızca Berlinliler’i ya da Al­manlar’ı değil, bütün dünyayı birbirinden koparan bir hatta dönüşmüştü. O, ayakta kaldığı müddetçe bölünmenin, farklı­laştırmanın, ötekileştirmenin, düşmanlaştırmanın en abide­vi sembolü oldu. Yıkıldığı gün sembolleştirdiği ne varsa onun da yıkıldığı düşünülmüştü. Sı­nırlar belirsizleşecek, insanlar özgürleşecek, halklar kavuşa­caktı. Duvar yıkıldığında yal­nızca Almanya değil, sanki tüm insanlık birleşecekti. Beklendi­ği gibi olmadı. Kısa süren göre­ce işbirliğine açık bir dönemin ardından 11 Eylül terör saldırı­sıyla birlikte yeni yüzyılın ka­pısı açıldı. Bugün 70’ten fazla ülke güvenlik gerekçesiyle sı­nırlarını duvarlarla çevreliyor. Küresel askeri harcamalar 1.5 trilyon dolar civarında. Herkes Godot’yu bekliyor sanki.

    Peki duvarların engelleye­meyeceği siber alandaki ge­çişkenlik ne olacak?

    Duvarlar kuşkusuz sadece Ba­tı’nın Doğu’ya karşı inşa ettiği somut tuğla, tel örgü gibi savun­ma mevzilerinden ibaret değil; Doğu da Batı’dan veya bizzat ABD’den gelebilecek özellik­le siber ataklara karşı kendi duvarlarını dikiyor. Rusya, Ba­tı’dan gelen ‘özgür internet’, ‘öz­gür sosyal medya’ gibi iddiaları Batı ideolojik kampanyasının pazarlama taktiği olarak görü­yor ve siber savunma/saldırı ekiplerini çoktandır aktif du­rumda bulunduruyor. ABD bu siber savaşın bir “mağduru” ko­numunda; başkanlık seçimin­de bile Rus hacker’ların par­mağı olduğu söyleniyor. Rusya bir yandan siber alemin tozunu atarken diğer yandan da kendi ülkesi içerisindeki siber faali­yetleri ciddi şekilde engelliyor.

    Kitabınız Duvar hakkında son olarak eklemek istediği­niz bir şeyler var mı?

    Kitabımın arka kapağında şu ifadeyi kullanıyorum: Yeniça­ğın ruhu bu atmosferde şekille­necek ve bu ruh siyasi, toplum­sal ve ekonomik alanların yeni­den yapılanmasının itici gücü olacak. Eğer köprü mimarları, duvarcı ustalarını yenemez­se, ‘geleceğimiz’ bu duvarların ardında inşa edilecek. Tarihe baktığınız zaman bölünmüş­lük ve ayrılmanın başladığı dö­nemlerin insanlık adına çok tahrip edici ve travmatik so­nuçlar yarattığını görürsünüz. Duvarlar bütün dünyayı hücre­lere ayrılmış koca bir hapisha­neye çeviriyor.

  • Prof. Dr. İlber Ortaylı: ‘Osmanlı’ diye bir millet yoktur. ‘Osmanlıca’ bir dil değil, bürokrat jargonudur…

    Prof. Dr. İlber Ortaylı: ‘Osmanlı’ diye bir millet yoktur. ‘Osmanlıca’ bir dil değil, bürokrat jargonudur…

    Tarihçi İlber Ortaylı, son haftalarda çeşitli vesilelerle tekrar gündeme gelen Türkçe, Osmanlıca tartışmalarına bilimsel bir açıklık getirdi. İlber Hoca özellikle Türklük, Osmanlılık gibi kavramları kullanarak yapılan siyaseti eleştirirken, tarihteki Türk devletlerinin, yöneticilerin ve ilgili coğrafyada yaşayan insanların algılarını da aktarıyor.

    Türkiye’de siyasal alanı “tarih” tartışmaları ile yeniden düzenlemek sık başvurulan bir yöntem. Tarihsel kavramlara ve kişilere yönelik tahribat ve içerik değiştirme girişimleri, siyasilerin elinde ve dilinde artarak devam ediyor. Yayın kurulu üyemiz İlber Ortaylı, Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı Devleti, Türklük, Osmanlılık, diller ve düşünceler hakkındaki birçok konu hakkındaki sorularımızı yanıtladı.

    Hocam son zamanlarda Türkiye’de “yeni bir devlet kuruluyor” üzerinden başlayan bir siyasi tartışma sözkonusu. Sizin tarih ve kavramlar üzerine hassasiyetinizi biliyoruz. Nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Devlet mevhumu bugün bilim ve düşün aleminde çok geniş bir sahayı işgal eder. Devlet felsefesi diye bir bahis var. Devlet nasıl olmalı? Özellikleri ne? Nihayetinde siyaset bilimi diye bir dal var. Bugün yürürlükte olan bir ilim. Ve bunun içindeki iktidar olayını incelemek için devleti ele alıyor.

    Devlet tabii tarihin konusu. Tarih de bir ilim değil, sanattır; ama malzemesini hazırlamak kesinlikle ilimdir. Hatta ilmin üstünde bir şeydir. Devlet dediğimiz zaman aklımızda metafiziğe kadar giden izahlar ortaya çıkar. Çözülmemiş bir sorundur. Bizim dünyamızda Cevdet Paşa da devletten söz eder ki tasvip edin etmeyin, çok orijinal bir yaklaşımdır. Platon da devletten söz eder, Jean-Jacques Rousseau da. Bunların hepsi de yüzde yüz kabul edilmemiş ama hep tartışılan teorilerdir.

    Ortada devletin kuruluşu diye bir olay vardır. Devletsiz toplumlar vardır. Bir dinde, bir dilde, bir coğrafyada yaşayıp devlet kuramamış toplumlar var. Bunu izah etmek lazım. Kimler, niye devlet olabiliyor? Devlet bir hukuki kontrat mıdır? Evet derseniz, birtakım Batı Avrupa devletleri için, bu bir soru işaretidir. Devlet bir örgütlenme biçimi midir derseniz, buna da evet denir, ama bunun da tartışması yapılır.

    Türk devlet geleneğinin at göçebelerinin, yani çok dinamik ve kontrolü yüksek grupların uzlaşmasına bağlı olduğu ileri sürülüyor. Burada demek ki gentilice (klancı, soy-sop içinde) bir örgütlenme söz konusu. Gentil örgütlenme, yani en kahramanın, en kavgacının yönetime hakim olması gibi bir sistem söz konusu. Bu devlet nasıl teşkilatlanır? Ve ne şekilde meşruiyet sahibi olur? Şurası bir gerçektir ki herhangi bir siyasinin böyle oturup da “biz yeni devlet kuruyoruz” diye konuşması hiçbir yerde ciddiyetle kabul edilemez. Türkiye devleti rejim değiştirmiştir. Türkiye devletinin tarihte fetret olaylarından geçtiği bir gerçektir. Sırf bize özgü bir durum değildir. Rus devleti de aynı badirelerden geçmiştir. Ama ortada kitlelerin itaat ettiği, etrafında toparlandığı bir devlet vardır. Bu zayıflamaya başladığı an, demek değildir ki demokrasi ortaya çıkacak. Türkiye’de birtakım çevrelerin kendi orijinal düşünceleri olduğunu zannetmiyorum. Batı’daki düşünce kaynaklarından, belki de başka yerlerden esinlenerek mütemadi surette Türk devlet niteliğinin ana unsurlarıyla uğraştıkları bir gerçektir. Yalnız şunu bilmek lazım ki Türkiye’de devlet yapısının ana unsurları ortadan kalktığı takdirde, bu toplumun bir devlet inşa etme kapasitesi şüphelidir.

    “Yeni devlet” ciddiyetle bağdaşmaz “Şurası bir gerçektir ki herhangi bir siyasinin böyle oturup da ‘biz yeni devlet kuruyoruz’ diye konuşması hiçbir yerde ciddi kabul edilemez”.

    Tartışmalarda sıklıkla kullanılan “iki bin yıllık devlet” tabiri doğru mudur?

    İki bin yıllık devlet geleneği diyen, Roma İmparatorluğu’ndan başlayarak konuşuyor demektir. Ben bu fikri ve yorumu katiyen yabana atanlardan değilim. Bu önemli de bir inceleme vasfıdır. Bununla uğraşan kurumlar, insanlar vardır dünyada. Ben de oralardayım. Biz bugün üç Roma İmparatorluğu’nun arasındaki müşterek geçişten bahsediyoruz. Hıristiyan dünyasında bu üçüncü Roma’yı Moskova’ya atfediyorlar, fakat aklı başında insanlar ve bizim dünyamızda bunun Osmanlı İmparatorluğu olduğu çok açıktır. Bu anlamda Osmanlı-Selçuklu hanedan değişmesine rağmen bir aradalık vardır. Burada devleti oluşturan temel müesseseler vardır: Vergi koyma, vergi toplama, ordu, asayişi sağlama, toprak nizamı, umumi asayişi belirleme, ekonomik hayatı çevirme, kıtlık ekonomisine karşı tedbirler alma, dini hareketleri kontrol etme… Bu gibi tedbirlerin üç Roma imparatorluğunda da birbiriyle geçiştiğini görüyorsun. Esnafın çalışmasına ve örgütlenmesine kadar…

    Bizim bölgenin imparatorluklarında çok benzer vasıflar vardır. Türklerin buraya gelişi kendi özellikleriyle 900 seneye yaklaşıyor. Burada önemli bir yapı var. Kaldı ki cumhuriyet rejim değişikliğidir ve çok önemlidir. Devlet kurma denen olaydan daha büyük bir değişikliktir. Bunun kendine has yapılanmaları vardır. Böyle her önüne gelen sabahtan akşama “Devleti ben yeniden kuruyorum, yok Müslümanlığı ben yeniden getiriyorum, yok efendim demokrasiyi ben yeniden kuruyorum!” diyebilir mi? Dese de bu ne kadar ciddi olur, tartışılır.

    Türkiye Cumhuriyeti Devleti diyoruz. Bunu tarihî anlamda nasıl konumlandıracağız?

    “Devlet mi insan için, insan mı devlet için” diye bir tartışma çıktı ortaya. 2. Dünya Savaşı’ndan evvel şöyle entegrist düşünceler vardı: Fert yok, devlet var. Her şey devletimiz için, devlet oldukça biz oluruz.

    Bu, Türklere has bir şey değil. Bilhassa 2. savaştan evvel, yani iki harp arasında dağınık/mutsuz Avrupa, topraklarını kaybeden birtakım ülkecikler, ekonomik durumu sarsılan milletler, bu entegrist milliyetçiliği geliştirdiler. Mesela Ukrayna’nın yarısı Polonya’da… Böyle mutsuz zamanlar var.

    Türkiye’deki Kemalist rejimin yaşam dönemi bu. Yani bazılarının söylediği gibi Kemalist rejim o anlamda bir faşizm değil. O başka bir dünya. Etrafa bakamıyorlar. Her halükarda söylenen şu: Bu yapının içerisinde ne olabiliriz biz?

    Geçenlerde bir jandarma başçavuş emeklisiyle konuşuyordum. Diyor ki; “Türkiye’de her yerde vatandaş devlet için vardır ama sırf bir ilde aksidir bu. Orada devlet onlar için vardır”. Kendine göre oranın kayrılmasını anlatıyor. Ben bu tip şeylere kıymet veririm. Bana göre bir yaşayan insanın tecrübesi/gözlemi, 40 tane aliminkinden daha önemlidir.

    Bana kalırsa bu yarı yarıya “devlet miti”yle ilgili bir olay. Devlet efsanesi diyemiyorum buna devlet miti… Böyle bir kavram var. Bunu Ernst Cassirer ele aldı. Fevkalede önemli bir yaklaşımdır. Burada bakılacak şey, devleti etik bir şekildeki yaklaşımdan doğrudan doğruya kendi oluşumu içinde ele almak. Nedir bu devlet, bunu nasıl sınıflar yönetiyor, bu sınıfların oluşumunda ve devamında nasıl hukuki bir tarif ve toplumsal kontrat var? Bunlara bakacaksınız. Ve ona göre ortaya çıkan devlet de, yöneten ile yönetilen veya kontrol eden ile edilen arasındaki fark da daha iyi anlaşılır.

    Kullanılan dil, kimlik için de en önemli unsur mu? Türk devleti dediğimizde, dilin önemi nedir?

    Evet, tarihte Türk devletleri, Türkçe konuşan hanedanların idare ettiği devletlerdir. Yani Türklerdir. Burada biz bu kadarıyla yetinmiyoruz. Çünkü mesela Kürt hanedan da var, ancak ne ordusunda ne bürokrasisinde Kürtçe geçmiyor. Selahaddin Eyyübi de bir Kürt, ama kendi Kürtçe konuşuyor mu, belli değil. Ordusunda Kürtçe konuşulması zaten mümkün değil.

    Türk devletleri dedikleri zaman, adamlar haklı olarak iki sağlam kıstas koyuyorlar: Hanedan Türktür ve ordu Türktür.

    Tarih ve ilim

    “Tarih bir ilim değil, sanattır; ama malzemesini hazırlamak kesinlikle ilimdir. Hatta ilmin üstünde bir şeydir”.

    Ordu çok önemlidir. Orduda Türkçe konuşulur. Zaten Türkçe o sayede yaşamış. Yoksa mesela İran Selçukluları’nda Gazneliler’de bürokrasi Farsça iş görüyor. Ulema Arapça biliyor. Medreselerde dersler Arapça. Anadolu Selçukluları’nda bile uzun süre Farsça devam edememiş, çünkü çok fazla Türkleşme var. Ve daha ilginci Anadolu vatanındaki göçebeler Türk. Daha evvel Bizans döneminde böyle bir şey yok. Dağlarda göçebeler yaşamıyor. O bakımdan burada böyle bir ordunun ve ister istemez Türkçe’den başka hiçbir şey bilmeyen bir nüfusun varlığı, bürokrasiyi de bir şekilde zorluyor.

    Hocam en tartışmalı meselelerden biri de, Türklük ve Osmanlılık kavramları üzerinden yürütülüyor. Ne dersiniz?

    Osmanlılık kavramı üzerinde oturmak çok büyük bir cehalet. Maalesef tarih bilmeyen, dil bilmeyen, bu gibi alanlara zahmet etmemiş zihinler birtakım etnik zorlamalara bu ismi koyuyor. Osmanlılık diye bir millet olmaz. Biz 19. asırda Osmanlılığı kullandık. İmparatorluk ahalisinin pasaportu oldu. Tebaa-i şahane’den, Osmanlı yani.

    Namık Kemal’in deyişiyle “Osmanlılarız biz, can veririz, kan dökeriz, şan alırız” gibi sloganlar yazıyorlar. Bu Osmanlılık lafı 19. asrın bıraktığı bir laftır. Ondan evvel “Osmanlı halk edebiyatında” rastlandığı biçimiyle bürokratlar için denen bir şeydir, kontrol eden sınıf için. Ama Osmanlı diye bir milletin olmadığı çok açıktır. Ve daha tuhafı, bunun şuuru da yerleşmemiş.

    Osmanlıca ise bir dil değil, bir bürokrat jargonudur. Halk hiçbir zaman 300-500 kelimeden fazlasını kullanmaz. Devecilikle uğraşıyorsa, ziraatla uğraşıyorsa onlarla ilgili birkaç kelime vardır. Ama oturup da birkaç bin kelimelik bir dili her Allah’ın günü kendine göre kattığı Farsça-Arapça tabirlerle…

    Mesela 19. yüzyılın başında Şanizade anatomi yapıyor; anatomide Fransızca tabirleri Arapça’ya çeviriyor; şimdi ona niye Osmanlıca diyeceksin? Daha Arap’ın kendisinin o tabirlerden haberi yok. Veya Ahmet Cevdet Paşa’yı düşünün, hukukla, iktisatla, devletle ilgili birtakım tabirleri, Fransızların kullandığı tabirleri Arapça buluyor; vay efendim bu Osmanlıca! Tamam da Arap’ın kendisi dahi henüz bunu bilmiyor.

    Viyana’da bir semtin, bir çevrenin kullandığı dili öbür semtlerin anlaması mümkün değil. Tepki de gösterirler. Ünlü Avusturyalı Türkolog Herbert W. Duda şöyle demişti: “Schönbrunn’daki gibi Viyana aristokrasisinin konuştuğu dile bakarak Almanca anlaşılmaz. O dile bakarak, bu dil ‘Habsburg Almancası’ mı diyeceğiz?” Osmanlıca da böyle bir mantıksız sınıflandırmadır.

    Son olarak Türkçülük kavramı üzerinde durabilir miyiz?

    Rusya’dan gelenler biraz daha çok Türkçülükle uğraşıyorlar. Bu Türkçülük tabii o andaki imparatorlukta tohumlanan Türkçülüğe uygun değil belki ama, adamlar kozmopolit bir ortamdan geldikleri için buradaki imparatorluğa bu çareyi buluyorlar.

    Cahillerin etnik zorlamaları

    “Maalesef tarih bilmeyen, dil bilmeyen, bu gibi alanlara zahmet etmemiş zihinler birtakım etnik zorlamalara bu ismi koyuyor. Osmanlılık diye bir millet olmaz”.

    Çok benzer tartışmaları İran’da da gördüm. Maalesef ömrümün daha geç vaktinde dikkat ettiğim için o kadar fazla tetkik edemedim. Ama bir Ahmet Kesrevi var mesela. Tebrizli. Türk kavramını reddediyor İran’da. Ve İranlılık üzerinde duruyor ve hatta laik tarafı da var, İslam İran’ını da reddediyor. Ferdowsi’den başka adam tanımıyor, büyük İranlıları bile reddediyor ve zaten yobazlar tarafından öldürülüyor mahkemeye gelip giderken. Çok kıymetli bir adam. İran Meşrutiyet Tarihi onun eseri. Humeyni bile okur ve okuturdu. Şimdi onda da böyle bir teori var: Biz İranlıyız, eski Ahameniş ve daha evvelki kültürden geliriz. Tabii ne yazık ki tarihî malzeme ve antropoloji olarak çok iyi temellendirilmiş değil.

    Bugün dikkat ettim, örneğin Azerbaycan mıntıkası Türklüğe çok önem verir. Fakat orada bile “Azeriyiz” diyenler var. Azeri diye bir millet arayacaksan Hazar kıyısındaki Sasanilerden kalma bir lehçeyi konuşan küçük bir grupta bulursun. Böyle bir paylaşım çok zordur. Mesela Avusturya’da da vardır. “Biz Avusturyalıyız” derler, kim diyor biliyor musun, FloransaTrieste, o bölge. “Ben Avusturyalıyım” diyen İtalyanlar var. Böyle, biz buyuz diye konuşan insanlar var. Rusya’da da vardır, “hem Gürcüyüm” der “hem Rus’um”. Ama tabii bu maalesef devam edemeyen kimliktir. Olmuyor. Türkiye’de de vardı bu. Suriye’de, Balkanlar’da, bilhassa Pomaklar ve Arnavutların arasında. Ama bu imparatorluk milliyetçiliğidir. Bunun sonu da pek kolay gelmez, devam edemez. 1. Cihan Harbi’nden sonraki dünya, bu tip görüşlerin gelişmesine ve yaşamasına da fazla fırsat tanımadı zaten.