Yazar: Alper Canıgüz

  • Kötüler ölmez şeytan yenilmez

    Kötüler ölmez şeytan yenilmez

    Dedem Abdülaziz Azer Bey’in dosyalarındaki akıl almaz hikayeleri okurken onun, babamın iddia ettiği gibi “Şeytan’ın ta kendisi” değil, ama belki Şeytan gibi zeki, mizah duygusu güçlü bir amatör hikayeci olduğu kanaatine varmıştım. Başlangıçta büyük bir merakla okuduğum vakalara karşı ilgim de, açıkçası zaman içinde azalmış, kanımca tümü dedemin hayal ürünü olan o tuhaf biyografilere daha az göz atar olmuştum. Günlerden bir gün, haftasonları dışında sinek avlayan kitapçı dükkanımızda kasanın arkasındaki yerimi almış, yayınevi sipariş listelerini doldurmaktayken Halim geldi. Onu, dedemin evrakını bana teslim ettikten sonra ilk görüşümdü. Hoş geldin beş gittin muhabbettinden sonra baklayı çıkardı ağzından. “Dedenin notlarıyla ilgili bir kitap yazmayı düşünüyorum.”

    “Öyle mi?” Açıkçası biraz canım sıkılmıştı bu işe. Bir kere özel notlardı onlar, ikincisi bu hatırat, eser ya da adına ne diyecekseniz, kamuya açılacaksa, bunu yapmak ondan ziyade bana düşerdi. Ne de olsa, benim dedem benim kararım!

    “Öyle,” diye heyecanla onayladı Halim. “Şimdiden yayınevleriyle görüşmeye başladım.”

    “Yazarlığın olduğunu bilmiyordum,” dedim. “Göründüğü kadar kolay bir iş değildir.”

    “Benim bir şey yazmama gerek yok ki,” dedi Halim gözleri parlayarak. “Belki küçük bir giriş ve sonuç yazısı, sonra sözü İblis’e bırakacağım. Ö-hm, afedersin, dedene yani.”

    “Girişi az çok tahmin edebiliyorum,” dedim. “Finali nasıl olacak peki? Psikiyatrik analiz falan gibi bir şeyler mi?”

    “Alakası yok,” dedi başını iki yana sallayarak. “Bu kitap fikri aklıma düştükten sonra Abdülaziz Azer Bey’in akıbeti hakkında küçük bir araştırma yaptım ve beklediğimden çok daha fazlasını buldum.”

    “Mesela?”

    “Mesela mezarını.” Dedemin çoktan ölmüş olacağını elbette tahmin etmekteydim ama bu gerçekle yüzleşmek yine de beni biraz sarsmıştı. “Sana verdiğim dosyalar arasında, şu başhekimle ilgili olanı okudun mu? Profesör Ömer Ali vakasını?”

    Herhalde sıkıntımı anlamış konuyu değiştirmek istiyor diye düşündüm. “Kendi kendine lobotomi yapan doktor,” dedim.

    “Görünüşe bakılırsa yetkili bazı makamlar bu işi bizzat Abdülaziz Azer Bey’in yaptığından kuşkulanıp hakkında bir soruşturma başlatmışlar.”

    “Ciddi misin sen? Yani gerçek miymiş o olay?”

    “Elbette,” dedi Halim. “Her neyse, tahkikat sürerken deden bir anda ölüvermiş. Bir gece yarısı hastabakıcılardan biri, Abdullah adında bir tanesi, kendi ifadesine göre, gece yarısı kontrol etmek için yanına gittiğinde öldüğünü fark etmiş.”

    “Pek de parlak bir final sayılmaz?” dedim. Biraz hoşuma mı gitmişti bu durum ne?

    “Dinle hele,” diye sürdürdü Halim. “Sağlığı bu kadar iyiyken, tam bu kritik zamanda pat diye gidivermesi yeni kuşkulara sebebiyet vermiş. Savcı suçlu çıkacağını anlayınca, dedenin intihar ettiğinden kuşkulanmış. Vücudunda buna yol açabilecek görünür bir iz olmadığına göre, ölümcül bir enjeksiyon ihtimalini düşünmüş. Elbette bunun için birinden yardım alması gerekiyormuş… Velhasılı araştırmayı derinleştirince, bu Abdullah denen hastabakıcıyla dedenin son dönemde epeyi sıkı fıkı olduğunu keşfetmişler. Dahası bütün cenaze işlerini falan da Abdullah’ın yürüttüğü, cenazesi toprağa verilene kadar da mevtanın başından ayrılmadığı ortaya çıkmış.”

    “Bir dakika,” diye girdim araya. “Yani kendisini öldürmesi için hastabakıcıyı mı ayartmış?”

    “Savcı böyle düşünmüş, evet. Netice itibariyle otopsi için mezarının açılmasına karar verilmiş.”

    “Ne bulmuşlar peki?”

    “Kitabın finalini,” diyerek pat diye önüme sarı bir zarf koydu Halim. Boş gözlerle bakıyordum. “Deden mezarında yokmuş.”

    Titreyen ellerle zarfı açıp içindekileri çıkarttım. Bir fotoğraf ve aynı kendisine ruhunu satmaya gelenler için doldurduğu türden, altı kanla imzalanmış bir sayfa ve sayfanın üstünde tek bir sözcük: YAŞIYORUM.

  • Çizmeli kedinin patisi pek olur

    Pek saygıdeğer hekimim Mazhar Osman’ın birtakım münasebetlerde bulunmak üzere yurtdışına gidişi, kendisiyle çetin satranç müsabakaları eşliğinde sürdürdüğümüz hoş sohbetlerden mahrum kalmam hasebiyle beni bir miktar müteessir etmiş idiyse de, katlanılmayacak bir hal sayılmazdı. Esas felaket Hoca’nın, avdetine dek hastanenin başhekimliğiyle birlikte tedavimi de Profesör Ömer Ali adında bir diğer hekime devretmiş olmasıydı.

    Bu Ömer Ali denen zat, hakkımda dolaşan envai rivayetler sebebiyle olacak, bendenizden pek haz etmemekte, dahası zannımca biraz da korkmakta ve bana karşı mesafesini korumaktaydı. Hepsi bu kadarla kalsa başım üstüneydi; haddizatında bir müddettir hastanedeki odamın pencere önünü kendine mesken tutmuş sevimli pisicikle oynaşmayı bu suratsız herifle hasbihal etmeye bin kere tercih ederdim ben de.

    Maateessüf yeni başhekimimizin ruh hastalıkları konusundaki, selefinden bir hayli farklılık gösteren yaklaşımları, bazı meselelerle bizzat alakadar olmamı gerektirecek ehemmiyetteydi.

    Ömer Bey’in psikiyatrik hastalıklarla ilgili genel bir teşhisi bulunmaktaydı: Manevi zaafiyet. Bu cihetle de, hastaların tedaviden ziyade ıslah edilmesi gerektiğine dair sağlam bir kanaate sahipti. Kendi tabiriyle bu düşmüş zavallıların imanını tazelemek için kullandığı yöntemler ise onları buz dolu küvetlere yatırmaktan tecrit hücrelerine tıkmaya, elektroşoktan insülin komasına sokmaya kadar uzanmaktaydı. Kendisinden ölesiye korkan hastaların ısrarlı ricası üzerine yeni başhekimimize yaptığım görüşme talebi, ilaçlarımın dozunun iki katına çıkıp artık damar yoluyla tatbik edilmesi ve on gün içinde iki elektroşok seansıyla cevap buldu.

    Neticede kendimi bütün günümü kolumu kıpırdatamayacak bir halde, bulanık hayaller, kopuk rüyalar ve kabuslarla boğuşur halde bulmuştum. Derken bir geceyarısı tuhaf bir hadise cereyan etti. Penceremin aralığından süzülüveren dört ayaklı yaratık, iki hamlede yatağımın üstünde bitti. “Kedi” diye mırıldandım bir süredir ilgilenemediğim sevimli dostumun tüylerini okşayarak.

    “Kezi” diye düzeltti. “İsmim Kezi.”

    “Teşekkür ederim ziyaretin için Kezi.”

    “Buraya ortak bir tanıdığımız hakkında konuşmaya geldim” dedi patilerinden birini yalayıp. “Yeni patronumuzu diyorum.”

    “Ah evet. Biraz radikal biri.”

    “Bilmez miyim?” diye hırladı Kezi. “Şimdiden bir düzine arkadaşım kendisiyle tanışma şerefine ulaştı.”

    “Bir kedisever, ha?”

    “Pek değil” dedi Kezi. “Sorun şu ki, siz insanların kafası çok değişik oluyor.”

    “Haklısın” dedim. “İnsanoğlu türlü türlü…”

    “Kafatasınızdan söz ediyorum” diye sözümü kesti. “Biri birine uymuyor. Oysa biz kedilerinki son derece düzgün ve standarttır. Bu yüzden beyefendi, gizli gizli yürüttüğü EEG deneylerinde kedileri kullanıyor. Kafataslarını delip prizler yerleştirdikten sonra öldürene kadar elektrik veriyor…”

    “Belki bir süre ortalıkta dolaşmasan iyi olur.”

    “Bence kendisi çok hasta biri” diyerek gerindi Kezi. “Neyse ki, derdinin devasını biliyorum.”

    “Enteresan. Aklından geçeni öğrenebilir miyim?”

    “Lüzum yok” dedi Kezi çalımla.

    “Bana ihtiyaç duyduğum şeyi temin et, yeter. Kedilerin ruhuyla ilgileniyor musun?”

    “Elbette” dedim. “Yalnız gerekli evrakı kendin alman gerekecek. Fazla hareket edemiyorum da… Benden istediğin nedir acaba?”

    “Ne olacak” deyip masamın üstüne sıçradı Kezi. “Elbette bir çift çizme.”

    Birkaç gün sonra iyice kendime gelip ayaklanmıştım. Ömer Bey ortalıkta görünmüyordu. Hemşirelerden birine sordum. “Kendisi depresyon hastasıydı biliyorsunuz” dedi hemşire. “Bir gece buz kıracağını gözünün üstünden beyninin ön lobuna saplamış. İlaçlar para etmeyince kendi kendine lobotomi uygulamış anladığımız kadarıyla. Neyse ki, şimdi çok iyi. Bodrumdaki koğuşlardan birinde, bahçedeki domateslerden bile sakin, bütün gün gülümseyerek yatıyor.”

  • Doğrudan çok çekmiş, yalandan kim ölmüş

    Doğrudan çok çekmiş, yalandan kim ölmüş

    Ne vakit âdi ihtiras ve hevesleri için ruhunu pazarlama heveslilerinden başkası kapımı çalmaz olup da, insan denen ve pek de hazzetmediğim bu türle rabıtamı bütün bütüne kesmeye niyetlensem, karşıma Bahri Bey gibi nevi şahsına münhasır bir çatlak çıkıyor, o vakit ben de çilemin henüz dolmadığını kabullenmek mecburiyetinde kalıyordum.

    Bahri Bey kendi deyişiyle, elinde dürüstlüğünden başka hiçbir şeyi bulunmayan bir devlet memuruydu. Samimiyeti ve açık sözlülüğü ona hayatta çok pahalıya patlamıştı ve nihayet aynı sebeple, hayatını birleştirmek istediği Nurhayat Hanımefendi’yle de arası bozulunca bu gidişata bir dur demek gerektiğine kanaat getirmişti. Şu dünyada kendini kınıyor gibi yaparken aslında metheden tiplerden ziyadesiyle iğrendiğimden, sözlerinin evvela beni rahatsız ettiğini belirtmeliyim. Yine de tuhaf bir hissikablelvukuyla, onu kapı dışarı etmeden biraz daha dinlemeye karar verdim.

    “Nurhayat Hanım’a izdivaç teklif ederken makul mertebede mesut bir gelecek tasavvuruna sahiptim ve tahminimce o da benzer hisler içindeydi” dedi Bahri Bey. “Bana neden kendisiyle evlenmek istediğimi sorunca onu samimiyetle cevapladım: İkimiz de orta yaşı geride bırakıyorduk, fazla akrabamız yoktu, olanlarla bağımız zayıftı, diğerlerinin birlikte vakit geçirmekten haz duyacağı cana yakın, hoş sohbet ya da çekici kimseler değildik, öte yandan evlilik maddi açıdan da yararımızaydı, sessiz, sakin, hatta silik karakterlerimiz kavgasız, gürültüsüz bir yuva ortamı vaat etmekteydi, eh cinsel ihtiyaçlarımızı da kolayca karşılayabileceğimize göre zaman içinde birbirimizi sevmemiz dahi mümkündü…”

    Yüzüne hayalkırıklığı, pişmanlık ve keder karışımı bir duygu yerleşmiş konuğuma bir bardak ıhlamur doldurmak üzere yerimden kalkarken, “Akıl alır gibi değil” dedim. “Bir kadının bu denli romantik bir teklifi reddetmesi…”

    “Benimle dalga geçmeyin,” dedi Bahri Bey sinirli bir tavırla. “Aptal değilim ben!”

    “Elbette ki değilsiniz. Belki biraz kafanız karışmış.”

    “Yanılıyorsunuz,” dedi başını iki yana sallayarak. “Nurhayat Hanım’a ne söylersem benimle evlenmeyi kabul edeceğini gayet iyi biliyorum. Hayatım boyunca beni anlayacak bir kadın bulamadığımdan, onu gördüğüm anda nasıl büyülendiğimden falan dem vurabilir, ona aşk şiirleri okuyabilirdim…”

    Ihlamurunu önüne bıraktım. “Niye yapmadınız peki?”

    “Çünkü bunların palavra olduğunu o da çok iyi bilecek ve içten içe benden nefret edecekti. Tabii ben de ondan. Sonrasında birbirimizin hayatını cehennem azabına çevirecektik.”

    “Anlıyorum,” dedim. “Buyurun söyleyin benden isteğinizi o zaman.”

    “Büyük bir yalancı olmak” dedi.

    “E hani biliyordunuz ne yalan söylemeniz gerektiğini?”

    “Gördüğüm kadarıyla insanlar dürüstlüğü bir zaafiyet gibi görürken güçlü bir yalancıyı, bunu kendileri için de başarıyla yapabileceğine inandıklarından, peşine takılacak ideal kişi olarak algılıyor” dedi Bahri Bey. “Şunu dinleyin: 2. Dünya Savaşı’nın sonlarında Almanların savaşı kaybettiği ayan beyan ortadayken bir Nazi albayı askerlerini toplayıp, düşürülen Alman uçaklarının fotoğraflarını gösteriyor. Enkaz halindeki uçakların her yanı kurşun delikleriyle dolu, ancak albay tuhaf bir noktaya dikkat çekiyor; diyor ki, ‘Görüyor musunuz, uçakların üstündeki haçlar hiç isabet almamış… İşte bu, Tanrı’nın yanımızda olduğunu gösterir.’ Bu tespit askerlerin moralini öyle bir yükseltiyor ki, hepsi silahlarına sarılıp 3. Reich uğruna canlarını seve seve vermek için cephelere koşturuyor. İşte ben böyle biri olmak istiyorum. Herkesin yalan söylediğini bildiği ama hiçbir menfi his taşımadan ona uyduğu. Bunu ancak çok büyük yalancılar başarabilir.”

    Makuldu. Bahri Bey gerekli evrakı uzatırken aklıma takılan soruyu sordum. “Peki uçakların üstündeki haçların isabet almamasında hakikaten tuhaf bir durum yok mu?”

    “O resimleri ben de gördüm,” dedi Bahri Bey ilk defa gülümseyerek. “Bir ahmak bile haçların tam yakıt deposunun üstünde olduğunu fark edebilir.”

  • Üç kadının dört ruh arayışı

    Üç kadının dört ruh arayışı

    #11 Kalp hırsızı Behiye

    Benim yaşımda ve vaziyetimde bir adamın üç hanımefendi tarafından ziyaret edilmesi ne büyük bir saadettir, anlatmaya kelimeler yetmez. Faliha, Güzin ve Semiramis Hanımlar hastanedeki odama teşrif ettiklerinde onları memnun etmeye ve dolayısıyla ruhlarına mâlik olmaya her zamankinden biraz daha teşne olduğumu itiraf etmem gerekir. Amma velâkin, meşhur artist Belgin Doruk’a benzerliği nazarımdan kaçmayan Semiramis Hanım sebebi ziyaretlerini anlatmaya başlayınca hayli çetrefilli bir vakayla karşı karşıya bulunduğumu da anlamıştım. “Efendim” diye başladı söze, “biz üçümüz çocukluğumuzdan beri birbirimizi en yakın yoldaş, sırdaş, dost bildik, kardeşten yakın olduk.” Semiramis devam etmeden önce yanında duran kısa boylu, hafif tombulca kadının sırtını okşadı sevgiyle. “Ne yazık ki, gördüğünüz bu harikulade kadın, Güzin, beş sene evvel bir kalp sektesi neticesinde aramızdan ayrıldı.” Güzin Hanım vefatını hüzünlü bir baş hareketiyle onayladı.

    “Allah rahmet eylesin hanımefendi” dedim. “Lâkin ölmüş birine göre bir hayli sıhhatli görünüyorsunuz.” “Çünkü aslında ölmemiştim” diye izahat etti Güzin. “Doktorlar öyle zannetmiş, beni gömmüşler. İki gün sonra, tabiri caizse, kefeni yırtıp mezarımdan çıktım ve evime döndüm.”

    “Pek güzel. Mesele nedir o zaman?” Sorumu cevaplayan esmer hanımefendi Faliha oldu. “Dönen Güzin değildi.”

    “Öyle mi? Kimdi peki?” “Behiye” dedi Güzin. “Yıllar evvel on sekiz yaşında vefat eden kız kardeşim.”

    “Abdülaziz Bey” diyerek elimi iki avucunun arasına aldı Semiramis. “Güzin ölünce, daha doğrusu biz kendisini öldü sanınca Faliha’yla münasebetsizce bir iş yaptık; ruhunu çağırdık.” “Ama aslında ölmediği için bizim ruh çağırma işi bir kalp çağırma seansına dönüşmüş oldu” diye araya girdi Faliha. “Böylece Güzinciğimin vücudu boş kaldı. Bilirsiniz, ölüp de huzur bulamamış ruhlar böyle ortalıkta dolanıp içine girebilecekleri boş bir vücut ararlar.”

    “Ve Behiye Hanım biraz huzursuz bir ruhmuş, öyle mi?”

    “Biz, tabii, karşımızdakinin Güzin değil Behiye olduğunu anlayınca başladık dil dökmeye” dedi Semiramis. “Yapma böyle, bırak ablanın vücudunu, senin yerin burası değil vesaire. Yok, o hayatını yaşadı, sıra bende diyor bir daha da demiyor. Fakat zaman içinde sevmeye de başladık Behiye’yi. Böyle nasıl samimi, sevimli bir insan… Bir hikayeler anlatıyor, öldürüyor bizi gülmekten. Hasılı pek iyi dost olduk onunla da.” “Bir de maharetli” diye ekledi Faliha Hanım. “Bir mantılar açıyor, kurabiyeler pişiriyor, parmaklarınızı yersiniz.”

    Semiramis ve Faliha’nın gayri ihtiyari gülmeye başladığını fark eden Güzin, “Aşk olsun” dedi asabi bir şekilde, “biliyorum, onu benden daha çok sevdiniz.” “Bir dakika lütfen,” dedim. “Şu an siz Güzin misiniz Behiye mi?”

    “Neticede Behiye, Güzin’in vücudunu bırakmaya razı geldi ve birbirimize veda ettik” dedi Semiramis, zannediyorum hâkim olamadığı bir baştan çıkarma dürtüsüyle elimi biraz daha sıkarak. “Ama biz onu çok özlüyoruz Abdülaziz Beyciğim. Sizden ricamız, sevgili Behiye için, kalbi çalınacak bir vücut. Bunun için ne lazım geliyorsa yaparız.”

    Üç kadına şöyle bir baktım. Faliha ve Semiramis ümit dolu gözlerle beni, Güzin ise dokunsan ağlayacak gibi, parkeleri izliyordu. Behiye’nin ablasından ziyade diğer iki kadının kalbini çaldığı aşikardı.

    “Bakın” dedim. “Benim hesabım gayet sarihtir: Bir talebe karşılık bir ruh. Sizin durumunuz fazla karışık. Ortada üç kişi ve dört ruh var, üstelik gördüğüm, hepinizin arzusu farklı. Sizinle anlaşma yapmam kâbil değil, o yüzden bir tavsiye vermekle yetineceğim. Sırasıyla birbirinizin kalbini çağırın, Behiye de dönüşümlü olarak o kişinin vücuduna girsin; misal üçer aylığına her biriniz olsun. Baktınız işe yaramıyor; tekrar gelin ama beni değil üst kattaki Profesör Mazhar Osman’ı görün. O derdinize derman olacaktır.”

  • Sonsuz gençlik ve bedeli

    Sonsuz gençlik ve bedeli

    Önce annesinin ağzından dinledim Antakyalı bir ailenin on yaşındaki oğlu Ömer’in hikayesini. Sağlıklı, normal bir çocuk olarak doğmuş Ömer. Daha üç yaşındayken çocuğun “Ayağında Kundura”yı, üstelik hayli maharetle söylediğini duyunca, türküyü nereden bildiğini sormuşlar. Ufaklık eserin kendisine ait olduğunu söylemiş. Herkes gülüp geçmiş tabii. Pek kısa bir zaman zarfında repertuvarına, ailede kimsenin adını bile duymadığı yeni parçaların eklenmesini de çocuğun muazzam müzik kaabiliyetine vermişler. Kadın oğlunun aile meclisinde bağıra bağıra “İndim derelerine / Bilmem nerelerine” diye çığırmasını bile makul görmeye hazırmış, lâkin bir gün Ömer artık kendisine Tahir diye hitap edilmesini istediğini bildirince, fevkalade bir durumla karşı karşıya olduklarını kabullenmiş. Çocuğumuza cinler musallat oldu diye bir sürü hocaya gitmiş ancak bir netice alamamışlar. Nihayet sözüne pek itibar edilen bir hoca acı gerçeği açıklamış; yörede sıkça görülen reenkarnasyon vakalarından biriymiş oğulları. Nitekim anlattıkça anlatıyormuş Ömer; 1900 yılında Urfa’da doğmuş, ailesi son derece nüfuzlu ve varlıklıymış, mutlu bir gençlik yaşamış, sevilen sayılan biriymiş, daha sonra amcasını öldürdüğü gerekçesiyle hapis yatmış, afla çıkmış, çok sevdiği karısını kaybedince memleketinden ayrılıp Zonguldak’a, Ankara’ya, İstanbul’a gitmiş, şöhretli bir müzisyen olmuş, saz heyetleri kurmuş, plaklar yapmış, öte yandan alkolün pençesinde sefih bir hayata savrulmuş, kırk altı yaşında fukaralık içinde, yapayalnız ölmüş. Biraz araştırma yapınca hakikaten de böyle birinin varlığını öğrenmişler; sözü edilen Mukim Tahir adıyla bilinen bir ses sanatkârıymış. Bütün bunları hazmetmek kolay değilmiş onlar için, ama evlat sevgisi işte, bağırlarına basmışlar oğullarını, onu olduğu gibi kabul etmişler.

    Maatteessüf çekecekleri bu kadar değilmiş. On yaşındayken yeni bir haller peydahlanmaya başlamış çocukta. Şarkı, türkü söylemeyi kesip odasına kapanır, saatlerce okur ve çekmecesinde sakladığı kü.ük defterlere bir şeyler yazar olmuş. Sadece annesiyle üst baş alışverişi için evden çıkıyormuş. Üstelik giyim konusunda tuhaf bir zevk geliştirmiş. En lüks mağazalara gidip, kılı kırk yarıyormuş kendisine bir şeyler seçerken. Şu gömleğin düğmesini yarım santim yukarı dikebilir misiniz? Bu pantolonun eflatunu yok muydu? Siz de pelerin bulunmaz mı? Bilhassa bu durum çok kaygılandırıyormuş anneyi. Bir gece gizlice odasına girip çekmeceden çıkardığı defterleri karıştırınca, gördükleri yüreğine inmiş. Tümü İngilizceymiş yazılanların. “Tahir,” demiş, “bunlar da ne?” “Öncelikle bir konuda anlaşalım,” demiş oğlu. “Bundan sonra bana Oscar diyeceksiniz.” İlk sinir krizini o zaman geçirmiş kadın. Benden isteği belliydi. “Oğlumu kurtarın, karşılığında neyi istiyorsanız imzalayayım.”

    “Anlıyorum hanımefendi,” dedim. “Fakat korkarım bu konuda görüşmem gereken kişi siz değilsiniz.”

    Küçük Oscar Wilde birkaç gün sonra karşımdaki koltukta çayını yudumlamaktaydı. Ona duyduğum hayranlığı belirttikten sonra, kendisi için ne yapabilirim diye sordum. “Dorian Gray’in Portresi romanım sonsuz gençlik ve güzellik için tanrıya yakarışımdır, siz de bilirsiniz,” dedi fincanını sehpaya bırakıp. “Korkarım Tanrı beni duydu ve duamı kabul etti. 1900 yılında kırk altı yaşında öldüğümde Urfa’da Mukim Tahir doğdu, o da aynı yaşta hayatını kaybetti, o yıl ben doğdum. Sanat ve güzellikle başlayıp, dayanılmaz ıstıraplar içinde nihayetlenen iki hayat… Dersimi aldım. Dünya her seferinde daha korkunç bir hal alıyor. Sadece benim için değil, bütün insanlar için. Artık bitmesini istiyorum.”

    “Bunu ayarlayabiliriz,” dedim. “Peki son hayatınızda ne yapmayı planlıyorsunuz acaba?”

    “Sanatla ilgili her şeyi hayatımdan çıkaracağım. Babam gibi oto galericiliği işine girmek ve 1992 yılında ölmekten başka bir planım yok.”

  • Vicdan gazabı

    Vicdan gazabı

    Hekimlerim konuşma teknikleri ve bir ebenin sıkı kontrolü altında her gün boğazımdan aşağı yuvarlanan avuçla sinir hapının hastalığım konusunda kifayetsiz kaldığına hükmetmiş olacak ki, üzerimde elektroşok tedavisi tatbik etmenin elzem olduğuna kanaat getirmişlerdi. Bu işe nezaret eden iki hekimden biri, narkoz mütehassısı, beni ayılttıktan sonra kulağıma eğilip eski bir meslektaşının, Galop Vehbi’nin, benimle görüşmek üzere odamda beklediğini bildirdi. Doğrusu hiç de bir cehennem heveslisinin dertlerini dinleyecek halde değildim ama az önce beynime 80 ile 110 Volt arası cereyan tatbik etmiş ve dahasını da memnuniyetle yapabilecek gibi görünen kişilerle münakaşaya girmek mantıklı değildi. “Galop Vehbi?” diye tekrarlayabildim sadece sedyeyle götürülürken.

    “Aslında adım Galip,” diye açıkladı odamdaki kanepeye yerleşmiş çayını yudumlayan Hitler bıyıklı beyefendi. “Doktor Galip Vehbi. At yarışı merakımdan dolayı arkadaşlarım bana Galop lakabını uygun gördüler. Bilirsiniz, sevincimizle üzülen, üzüntümüzle sevinen kişilere arkadaş denir.”

    Enteresan bir konuya değinmişti, ancak uzun uzadıya sohbet edemeyecektim. Bunun yanı sıra, herhalde biraz da, doğrudan benim kapımı çalmak yerine araya doktorlarımdan birini sokarak geldiği için soğuk bir tavırla, doğrudan konuya girdim. “Hikayeniz nedir ve benden ne istiyorsunuz?”

    “Eğer aşk, dedikleri gibi seni mahvedecek şeyi seçmekse benim saadetimin de mahvımın da müsebbibi atlardır. Anadolu’da vazife yaptığım yılları sırf bol bol at binerek geçirdiğim için hayatımın en güzel günleri addederim,” dedi Doktor Galop lakabını hakkeder bir iç geçirmeyle. Ardından çayından bir yudum çekip gerçeklere döndü. “Lâkin bu büyüleyici mahluka karşı duyduğum muhabbet bununla sınırlı kalsaydı bugün karşınızda olmazdım muhakkak ki.” Acaba bir zoofili vakasıyla mı karşı karşıyayız diye kaygılanmaya başlamıştım ki baklayı çıkardı ağzından. “At yarışları yüzünden her şeyimi kaybettim. Malımı, mülkümü, eşimi, işimi, dostlarımı…”

    Bir kumarbazdı demek ki Galop Vehbi. “Hangisini geri istiyorsunuz peki?” diye sordum derdini bir an evvel söyler de çekip gider umuduyla. “Hiçbirini” diye yanıtladı, başını iki yana sallayarak. “Biz cerrahlar diğer doktorlardan biraz farklı oluruz, hele ki benim gibi beyin cerrahları. Bir insanın hayatı, lafın gelişi değil, kelimenin hakiki manasıyla ellerimizin arasındadır. En ufak bir hatada, dikkatsizlikte hastanın masada kalması işten değildir. O yüzden büyük bir mesuliyet duygusuyla hareket etmemiz lazım gelir. Karşınızdaki zavallı işte bu gerçeği unutup, mesleğine, yeminine, insanlığa ihanet etmiş biridir.” Verilen şokların etkisiyle olacak, at yarışı tutkusuyla cerrahi arasındaki bağlantıyı kurabilecek halde değildim; bıraktım izah etsin. “Kumar yüzünden son hızla felakete doğru sürüklenirken, bu gibi durumlarda ekseriyetle görüldüğü gibi hayatıma alkol de girmişti. Uzatmayayım, içkiliyken bir çocuğun ameliyatına girdim. Tümörü temizlerken neşteri biraz fazla kullandım ve bu yüzden bir yavrucak hayatı boyunca felç kaldı.”

    “Ve şimdi bu hatayı tamir etmek istiyorsunuz?”

    “Hayır, bu haftasonunun altılı ganyan neticelerini öğrenmek istiyorum.”

    “Nasıl?”

    “At yarışı neticelerini” diye açıkladı Doktor Galop. “Büyük ikramiyeyi kazanmak için.”

    Ne yalan söyleyeyim, bunu hiç beklemiyordum. “İsteklerinizi sorgulamak benim işim değil” dedim. “Ama bundan emin misiniz? Vicdan azabından ölecek gibi duruyorsunuz.”

    “Bakın” dedi Galop Vehbi. “Ben inançlı bir insanım ve benim gibilerin ne kadar büyük günahlar işleseler de nihayetinde cennete gideceği söylenir. Ben buraya vicdan azabından kurtulmak için değil, sonsuza kadar cehennemde yanmayı garantilemek için geldim.”

  • Şeytan beni baştan yarat

    Şeytan beni baştan yarat

    Taze kan kokulu evrakı havada bir iki kere salladıktan sonra dosyasına yerleştirmiştim ki odamın kapısı hafifçe vuruldu, içeri altmış beş-yetmiş yaşlarında bir beyefendi girdi. Mahzun yüzü, bana sanki hiç sahip olmadığım bir hatırayı çağrıştırmaktaydı. Elimle koltuğa geçmesini işaret ederek, “Hoşgeldiniz,” dedim. “Ihlamur ister misiniz? Henüz demledim.” Beyefendi başıyla onaylayınca ikimize de birer fincan doldurup yeniden küçük çalışma masamın arkasındaki yerimi aldım “Buyurun lütfen. Anlatın sebeb-i ziyaretinizi.”

    Kendisini tanıttıktan sonra ıhlamurundan bir yudum aldı, boğazını temizledi. “Ben mağlup bir adamım.”

    Tahminimce önceden düşünülmüş bir tarifti bu. “Sizi mağlup düşüren kim ya da nedir acaba?”

    “Zaman,” dedi. “Sahip olduğum her şeyi bir bir elimden aldı. Validemi, eşimi, işimi, gençliğimi, sağlığımı ve en fecisi, yakın zamanda da canımdan çok sevdiğim oğlumu.” Bilhassa evladını kaybettiğinden dolayı onun için müteessir olmakla birlikte anlattıklarında bir fevkaladelik bulamamıştım. Acılarla dolu hayat yolculuğundan payına düşeni almış, ortalama talihsizlikte bir adamdı karşımdaki. Beni sukut-ı hayale uğrattığını fark etmiş gibi sürdürdü konuşmasını. “Diyeceksiniz, hiç mi iyi gün görmedin? Gördüm bittabi fakat en saadet dolu olması gereken zamanlarda dahi içim içimi yedi. Hep, elimdekileri kaybedeceğim günü bekleyerek yaşadım. Bu kötü düşünceler beni hep ümitsiz ve gitgide melankolik bir insan hâline getirdi.”

    Modern tıbbın vesvese denen illeti ziyadesiyle hafife aldığı nazar-ı dikkatimden kaçmış değildi. Kanaatimce pek çok habis ruh hastalığının temelinde, ilk bakışta ehemmiyetsiz ya da basit gibi görünen kaygılar yer almaktaydı. Lakin Turhan Bey’in bana bu meseleleri konuşmak için gelmediğinden emindim. “Artık kaybedeceğiniz bir şey kalmadığı- na göre kalan ömrünüzü huzur içinde geçirebilirsiniz belki?”

    “Ne yalan söyleyeyim, haklısınız,” diye karşılık verdi Turhan Bey ciddiyetle. “Lakin bir müddet önce içimde bir ümit peydah oldu.”

    “Öyle mi?” dedim. “Genç bir hanımefendi mi yoksa sizi böyle ümitlendiren?”

    “Hayır, bir kadın değil,” dedi başını iki yana sallayarak. “Siz.”

    “Ben mi?”

    “Evet. Sizin hakkınızda anlatılanları duydum. Hayallere sığmayacak çılgınlıkta istekleri dahi gerçekleştirebilecek gücünüz olduğunu… Kendisine yardımda bulunduğunuz bir adamla da tanışınca söylenenlerin doğruluğundan şüphem kalmadı. Böylece kaybettiğim her şeyi yeniden kazanabileceğime dair bir ümide kapıldım. Diyebilirim ki, çocukluğumdan beri ilk kez bu kadar canlı hissediyorum kendimi. Elbette bir o kadar da korkutuyor bu hâl beni. ”

    “Anlıyorum,” dedim. “Peki tam olarak nedir arzunuz?”

    “Geçmişe dönmek! Her şeyi baştan yaşamak… Belki bu kez aynı hataları yapmam, elimdekilerin kıymetini bilerek geçirebilirim ömrümü.”

    Bir değil bin kez aynı şeyleri yaşasa dahi hiçbir şeyin değişmeyeceği açıktı. Enteresan olmakla birlikte faydasız bir düşünceydi Turhan Bey’inki. Ya da gerçekten öyle miydi hakikaten? “Sizi geçmişe göndermemi istiyorsunuz demek? Belli bir dönem var mı aklınızda?”

    “Yok,” diye omuz silkti. “Kendimi bildim bileli böyle oldum ben, son ümidim sizsiniz.”

    “Pekala,” deyip ruhunu bana sattığını teyit eden belgeyle birlikte, kanını akıtabilmesi için masamda duran mektup açacağını uzattım kendisine. Turhan Bey bir çocuk gibi neşeli, kolunu kesti, stiloyu kanına bulayıp gerekli imzayı attı. Taze kan kokulu evrakı havada bir iki kere salladıktan sonra dosyasına yerleştirmiştim ki odamın kapısı hafifçe vuruldu, içeri altmış beş-yetmiş yaşlarında bir beyefendi girdi. Mahzun yüzü, bana sanki hiç sahip olmadığım bir hatırayı çağrıştırmaktaydı.

  • Kalbin duası şeytanın şifası

    Kalbin duası şeytanın şifası

    #7 Sabriye Özülke

     Sabriye Hanım haftanın “P” ile başlayan günlerinde ve ayın 10, 20 ya da 30’unda evden çıkamıyor, temizlik yapamıyor ve (alyansı dahil) hiçbir takı takamıyordu. Öte yandan bunlar, yapmak mecburiyetinde bulunduğu şeylerle karşılaştırıldığında pek ehemmiyetsiz kalmaktaydı. Misal, her gün ellerini otuz kez yıkamak, üç kez duş almak, ocağın söndürüldüğünü, kapının kilitlendiğini defalarca -bazen gece yarısı yatağından kalkıp- kontrol etmek, çizgili defterine “Ak gün ağartır, kara gün karartır” cümlesini bir satır atlamak suretiyle yüz kez yazmak, aile fotoğraf albümündeki resimleri dağıtıp yeniden sıraya dizmek gibi… Anlayacağınız zavallı kandıncağız, Batılı ruh hekimlerinin obsesif kompulsif bozukluk dediği illetten muzdaripti ve durumu o kadar vahimleşmişti ki, artık ilaçlar ona bir şifa vermiyor, hekimler ciddi ciddi bir beyin ameliyatının gerektiğini düşünüyordu. 

    Astsubay kocası, kendisini evlenmelerine rıza göstermeyen ailesinin Düzce’deki evinden kaçırdığında henüz on yedi yaşındaymış Sabriye Hanım. Babası, Türk aile yapısına yaraşır şekilde kızını derhal evlatlıktan reddetmiş, bununla da yetinmeyip ara sıra telefonla görüştüğü annesini de, bir daha onunla konuşursa kapının önüne koymakla tehdit etmiş. İki yıl kocasıyla birlikte Ankara’da askerî lojmanda yaşamış, annesi ve kardeşlerine duyduğu özlem bir yana bırakılırsa halinden hayli de memnunmuş. Lâkin bir şark vilayeti vilayetine tayini çıkınca Astsubay Bey, eşinin İstanbul’da yaşayan ailesinin yanına taşınmasının daha doğru olacağına karar vermiş. İşte Sabriye Hanım’ın hastalığının emareleri kayınvalidesi, kayınpederi ve iki görümcesiyle birlikte yaşamaya başladıktan hemen sonra ortaya çıkmış. 

    Kayınvalide ve görümceler Sabriye Hanım’ı horluyor, itip kakıyor ve köle gibi kullanıyormuş. Giderek daha kötüleşen hastalığını ise, iş yapmamak için bahane diye gördüklerinden zavallıyı dövmeye de başlamışlar. Bir gün yediği bir tokat yüzünden kafası kanapenin kolçağına çarpıp da baygınlık geçirince hastaneye kaldırılmış ve “ilgili” bir hekim sayesinde Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne sevk edilip ruhsal tedavisine başlanmış. 

    Hikayesini özetledikten sonra, “Kocamı hâlâ seviyorum” dedi Sabriye Hanım. “Zaten her şeyi onun için yapıyorum.” 

    “Her şeyi derken?” 

    “İşte bu saçma şeyleri. Ellerimi yıkamazsam, kilitleri kontrol etmezsem, yanlış günde pazara gidersem… onun öleceğinden korkuyorum” diye yanıtladı. “Hemen her gece rüyamda onun öldüğünü görüyorum, ağlayarak uyanıyorum.” 

    “Tehlikeli bir vazifede mi?” 

    Kalbin duası şeytanın şifası

    “Hiç değil” dedi gülümseyerek. “Gazino sorumlusu. Mutfağı falan denetliyor. Diyeceksiniz, orada başına ne iş gelir? Ama işte bilmek yetmiyor. Kafama taktıklarımı yaparsam olacaklardan korkuyorum…” 

    “Yapmazsam demek istiyorsunuz sanırım” diye girdim araya. Boş baktığını görünce açıkladım: “Takıntı olan şeyleri ‘yapmazsanız’, başına bir hal geleceğinden korkuyorsunuz.” 

    Beni hiç duymamış gibi devam etti: “Geçenlerde annem aradı. Baban da çok özledi seni diyor, bir arasan özür dilesen affedecek amma velâkin evli oldukça kabul etmez seni geri…” 

    “Peki Sabriye Hanım” dedim. “Benden ne istiyorsunuz?” 

    “Bilmiyorum ki” deyip iç geçirdi. “Ama sen mutlaka kalbimin kalbinde yatanı biliyorsun. Ben evrakı imzalayayım, sen ne lâzım görüyorsan yaparsın.” 

    İki gün sonra gazetelerde en az bu görüşme kadar tuhaf bir haber yer almaktaydı: Taze bir teğmen, tatbikat sonrası sahada bulunan patlamamış bir el bombasını imha etmesi için bölük çavuşunu görevlendirir, ancak gereken bilgiyi vermez. Er ve erbaş arkadaşlarıyla yaptığı bir fikir teatisinden sonra çavuş, en iyisinin elbombasını mutfaktaki dev karavanada patlatmak olduğuna karar verir. Netice, aralarında Astsubay Kıdemli Üstçavuş İsmail Özülke’nin de bulunduğu sekiz şehittir. 

    Kalbin duası şeytanın şifası
  • Cine niyet kime kısmet

    Cine niyet kime kısmet

    #6 Abuzer Batı

    Abuzer, şirin ruh ve sinir hastanemizin eski sakinlerinden biriydi. Hakkındaki teşhis veyahut gördüğü tedavi hakkında malumatım yoktu. Yalnız bir keresinde benimle görüşmek istemiş, odama gelip beş dakika kadar sessizce oturduktan sonra hiçbir şey söylemeden çekip gitmişti. Belki konuşmaya cesaret edememiş, belki de beni gözü tutmamıştı, bilemiyorum. Amma velâkin, altı ay kadar sonra bir gece yarısı tekrar ziyaretime geldi. Epey farklı göründüğü dikkatimden kaçmamıştı. “Hoşgeldiniz,” dedim geçip oturmasını işaret ederken. “Zayıflamışsınız.”

    “Yirmi sekiz kilo,” dedi. “Dört ayda yirmi sekiz kilo vermişim.”

    “Bir intaniyeciye göründünü mü?”

    “Sıhhatim yerinde,” dedi, kendisine ikram ettiğim ve hastane koşullarında epey lüks bir tüketim malzemesi sayılabilecek bisküvilere dokunmadan. “Benim derdim başka. Tamamen iyileştim ama doktoru ikna edemiyorum. Buradan çıkmama yardım etmelisin.”

    “Ben de sizin gibi bir hastayım,” dedim. “Doktor benim sözümü neden dinlesin ki?”

    “Onu ikna etmen gerekmiyor,” diye karşılık verdi. “Kim olduğunu biliyorum. Bir şekilde halledersin sen.”

    “Daha önce içinize sindirememiştiniz yardımımı istemeyi. Şimdi ne değişti?”

    “Çarem kalmadı,” dedi kapkara gözlerini benimkilere dikerek. “Bazen belayı def etmek için başka bir belaya ihtiyaç duyuyor insan.”

    “Bela?”

    Asabi hareketlerle yüzünü ovuşturduktan sonra, “Bir cin,” dedi. “Karıma bir cin musallat oldu. Gidip onu kurtarmam lazım.”

    “Nereden biliyorsunuz bunu? Eşiniz mi söyledi?”

    Cine niyet kime kısmet

    Başını hayır anlamında iki yana salladı. “Bazen beni de ziyarete geliyor namussuz. Açıkça bir şey söylemiyor ama bakışlarından, tavırlarından anlıyorum. Karıma tecavüz ediyor… Onu görünce ölü gibi kaskatı kesiliyorum, korkudan sesim çıkmıyor, nöbet geçiriyorum. Mazhar Hoca o sebeple bırakmıyor beni, hâlimi hastalığıma yoruyor. ”

    “Nasıl bir şey bu cin?”

    Düşünmeksizin, bir çırpıda cevapladı sorumu Abuzer: “Ufak tefek, maymun boyunda, uzun kulaklı, kafasında şapkası var, aşırı kıllı ve gözleri dikine… Adı Gaffur.”

    “Peki ne yapmayı düşünüyorsunuz dışarı çıkınca?”

    “Karımı o şeytandan koruyacağım,” dedikten sonra hafifçe boğazını temizledi. “Sen kusura bakma, sözüm meclisten dışarı.”

    Gayri ihtiyari gülümsedim. “Eşiniz nerede şu an?”

    “Babamgillerle kalıyor.”

    “Onlar yardımcı olamaz mı?”

    “Yok. Benim gitmem şart.”

    “İsteğini yerine getirirsem karşılığında ruhunuzun sonsuza kadar bana ait olacağını biliyorsunuz, değil mi? Bir çıkış izni için çok büyük bir bedel.”

    “Bırak orasını ben düşüneyim.”

    “Hay hay,” deyip imzalayacağı evrağı uzattım önüne.

    Abuzer çok geçmeden taburcu edildiyse de hürriyeti maalesef çok uzun sürmeyecekti. Karısına musallat olduğu gerekçesiyle yirmi yerinden şişleyerek katlettiği kişi, Abuzer’e göre Gaffur isimli bir cin, gazetelerin yazdığını göre de öz babası Cafer Batı’ydı. Şüphesiz, iki görüş de gerçeği yansıtmaktaydı.

    Cine niyet kime kısmet
  • Varolmamanın dayanılmaz hafifliği

    Varolmamanın dayanılmaz hafifliği

    #5 Sıfır Bey

    Konuya doğrudan “Varolmamak istiyorum,” diye girdi Sıfır Bey.

    “Bu kolay,” dedim. “Atın kendinizi bir yerden aşağı ya da bileklerinizi falan kesin… Bunun için bana ihtiyacınız yok.”

    “Yanlış anladınız,” dedi Sıfır Bey. “Benim istediğim ölmek değil, hiç varolmamış olmak.”

    Kabul etmeliyim ki, enteresan bir talepti. “Pekala,” dedim. “Ama biliyorsunuz ki anlaşmamız gereği bana biraz kendinizden söz etmeniz gerekiyor.”

    “Anlatacak pek bir şey yok. Kendimi bildim bileli suçluluk duyuyorum. Her şeyin benim yüzümden cereyan ettiğini düşünmek beni mahvediyor.”

    “Her şey derken? Savaşlar, cinayetler, kazalar gibi mi?” Sıfır Bey’in problemi hastalıklı bir büyüklük tasavvurundan mı yoksa korkunç bir yalnızlık hissinden mi kaynaklanıyor, anlamaya çalışıyordum.

    “Şöyle izah edeyim,” dedi. “Bugün Sıraselviler’de yürürken, bilirsiniz kaldırımları pek dardır, karşıdan gelen bir beyefendi kenara çekilip bana yol verdi. Bu durum bende tarifsiz bir elem yarattı ama daha fazla acıya sebebiyet vermemek için yoluma devam ettim.”

    “Bunda bu kadar büyütecek ne var ki?”

    “Anlamıyorsunuz!” diye çıkıştı Sıfır Bey tahmin ettiğim, dahası galiba biraz da umduğum gibi. “Her şey, ne kadar ufak, önemsiz görünürse görünsün, bir başka şeye yol açıyor. Sonunun nereye varacağını bilmenin imkanı yok; dünyanın hâline bakarsanız ekseriyetle ortaya pek de hayırlı bir netice çıkmadığı da belli.” Meseleyi biraz daha kurcalamak için ne yapmam gerektiğini düşünmekteydim ki Sıfır Bey ortaya yeni bir muamma atmakta gecikmedi. “Bir de telepati çıktı başımıza!”

    “Telepati?”

    Başıyla onayladı. “Bir mecmuada okudum. Görünen o ki, insanların zihin gücüyle birbirleriyle irtibat kurabileceğine dair nazariyeler ciddiyet kazanmaktaymış. Ben hayata mümkün mertebe tesir etmemek için evimden çıkmayayım, tuvalete giderken bile iki kere düşüneyim, meğer ki düşüncelerim dahi masum değilmiş.” Ani bir yeisle yüzünü ellerinin arasına gömdü Sıfır Bey. “Ah Şükrü, bağışla beni sevgili kardeşim.”

    Varolmamanın dayanılmaz hafifliği

    Mühim bir noktaya ulaştığımızı anlamak güç değildi. “Ne yaptınız bu Şükrü Bey’e kuzum?” diye sordum. “Yoksa sofrada tuzluk falan mı uzattınız kendisine?”

    “Şükrü benim çocukluk arkadaşımdır,” diye açıkladı. “Sağolsun, elinden geldiğince yanımda oldu. Sık sık arayıp sorar, bir yerlere davet ederdi. Canıma kıyacağımdan endişe duyuyordu sanırım. Ekseriyetle dışarıda bir yerlerde buluşur, sohbet ederdik. Yani daha ziyade o anlatır, ben de müsbet ya da menfi bir ifade takınmamaya çalışarak onu dinlerdim. Bunu yapmak ne kadar güçtür, bir fikriniz var mı? Onaylasan bir türlü, onaylamasan başka türlü. Hiç tepki vermesen, onu da yanlış anlayacak… Her neyse, bir müddet sonra fark ettim ki Şükrü’nün davetlerine sadece Gülizar Hanım’ın da bize eşlik ettiği durumlarda icabet ediyorum.”

    “Gülizar Hanım?” diye girdim araya.

    “Şükrü’nün eşi,” dedi gizleyemediği bir huşuyla.

    “Ona aşık mı oldunuz?”

    “Bana hayatı sevdiriyordu,” dedi buz gibi bir sesle. “Korkarım o da bana karşı bir nebze yakınlık yahut şefkat duyuyordu. Sakın yanlış anlamayın, aramızda hiçbir şey yaşanmadı… Yani siz normal insanların düşündüğü anlamda. Ama bir bakış, bir gülümseme, bir düşünce… Artık kendimi öldürmem de bir şeyi değiştirmez. Olan oldu bir kere, hayatları hayatımla lekelendi. Bu noktadan sonra tek çözüm, şu dünyadaki mevcudiyetime dair her tür izin ortadan kalkması… Hiç varolmamış olmak. Anlıyor musunuz beni?”

    İsmi yazılı kağıdı önüne koydum. “Şurayı imzalayacaksınız.”

    Yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz çift Gülizar Hanım ve Şükrü Bey’dir, hemen yanıbaşlarındaki belli belirsiz leke ise Sıfır Bey’den geriye kalan.

    Varolmamanın dayanılmaz hafifliği