Yazar: Alp Ejder Kantoğlu

  • Druidler: Dinlerden önce insana-dünyaya hükmettiler

    Druidler: Dinlerden önce insana-dünyaya hükmettiler

    Batı’da milattan sonraki asırlara, Roma İmparatorluğu’na kadar hüküm süren ana inanç sistemi, Druid adı verilen seçilmiş kişiler/şifacılar/büyücüler tarafından şekillenmişti. Bunlar hem Doğu’daki Şamanlar gibi doğa temelli bir tapınmayı esas alıyor hem de dünyevi konularda otorite sıfatıyla karar veriyorlardı. Günümüze uzanan etkileriyle…

    Sibirya ve Ortaasya’da çok eski çağlardan beri varlı­ğını sürdüren Şamanlık belki de en kadim inançlardan biri; ruhlar dünyası ve gökyü­zündeki varlıklarla insanoğlu arasındaki ilişkiyi temsil eden bir güç. Şamanlar ise kimilerine göre ruhların hakimi, kimilerine göre onların hükmü altında olanlar. Bu dünya bir Şaman’a göre iyi ve kötü ruhlarla dolu; o ise bunlarla iletişime geçmek, iyi olanlardan faydalanmak kötü olanlara karşı da diğerlerini korumakla görevli. Bu görevden kaçışı ya da görevi reddetme gibi bir seçeneği yok. Eğer bunu yaparsa, inanışa göre ya delirir ya da genç yaşta ölür.

    Şaman olarak seçilmiş olma­nın ilk belirtisi “gömlek”le, yani amniyon membrana denen bir zara sarılı şekilde doğmaktı. Bu şekilde doğan çocuğun, zaman içinde ruhunu bedeninden ayır­mayı başardığına, kimi zaman da ruhunu bir takım hayvanların kılığına sokarak gezinmeye baş­ladığına inanılıyordu. En önemli özelliklerden biri ise ölülerle temas kurabilme yeteneğiydi. Şamanlar, ruhlar ve Tanrılar ile insanlar arasında arabulucu ve büyücü, yeri geldiğindeyse hekim ve kahin olarak görülüyordu.

    Antik-Tarih-1
    Stonehenge ve diğer megalitik anıtların Druidler tarafından yapılmış olduğu iddiası, arkeolojinin kurucularından kabul edilen William Stukeley’in (1687- 1765) çabasıyla yaygınlaşmıştı.

    Ünlü dinler tarihçisi Mircea Eliade’ye (1907-1986) göre Şamanlık, “kurumsal dinlerde rastladığımız mistik deneyimin ilkel toplumlardaki şekli”ne karşılık gelir. Başka bir ifadeyle “arkaik esrime” tekniklerinden biridir; hem gizemcilik hem büyü hem de terimin geniş anlamıyla bir tür dindir. Pek çok Batılı araştırmacı ise Şamanlığı kültürlerarası bir kavram olarak görme eğiliminde olup, bunun sadece Sibirya bölgesine özgü olarak kullanılmasına karşı çıkar. Onlara göre Şamanlık, “avcı-toplayıcı olarak adlandırı­lan basit toplumlarda bulunan dinsel-büyüsel uygulamalar”ı ifade etmek üzere kullanılan bir kavramdır. Tarih öncesi bu tip toplumlarda din adamları Şaman, daha hiyerarşik şekilde organize olmuş toplumlarda ise rahip olarak adlandırılır; “ilkel” kültürlerde ise Şaman kavramı, dinî ayinleri yöneten ve şifa dağıtan kahinleri ifade etmek için de kullanılır.

    Özellikle Eliade’nin Şamanlık üzerine çalışmaları ve tezlerinin etkisiyle, Batı’da Şamanlık dünyanın neredeyse her yerinde bulunan “doğayla ilgili inançlar”ı açıklamada kullanılan bir kavrama dönüştü. Elbette bu tartışmaya açık bir konu; ancak Eliade’nin bizim açımızdan daha önemli bir iddiası, Sibirya’nın tarih öncesi dönemde Yunan, Roma ve Mezopotamya’dan etkilenmiş olduğudur. Bu iddiaya karşı bir Türk araştırmacı Doç. Bilal Toprak ise tam tersi bir durumun gerçekleşmiş olabile­ceğini ve bunun araştırılmaya muhtaç bulunduğunu belirtir.

    Antik-Tarih-2
    Kıta Avrupası’ndaki Druidler, doğayla olan ilişkileri, ruhlarla olan etkileşimleri ve ruh göçü inançlarıyla Şamanlara oldukça benziyor.

    Şamanlık gerçekten de Sibirya dışına çıkmış ve başka kavim ve toplulukları etkilemiş olabilir mi? Örneğin Anadolu, Doğu Avrupa ve Britanya’ya dağılan ve Avrupa’nın gerçek kurucu­ları olarak tanımlanan Keltler, Şamanlarla karşılaşmış ve karşılıklı etkileşime girmiş ola­bilirler mi? Keltlerin Avrupa’da ilk ortaya çıktığı yerlere, örneğin Karpatların doğusuna nereden geldiklerini bilmiyoruz. Ancak Şaman pratikleriyle benzerlikler gösteren uygulamalara sahip bir topluluk var ki oldukça dikkati çekici: Bunlar, Romalıların Britanya Adası’nı istila ettiklerin­de karşılaştıkları ve Kelt kökenli oldukları düşünülen Druidler. Kıta Avrupası’nda da bulunan Druidler doğayla olan ilişkileri, ruhlarla olan etkileşimleri ve ruh göçü inançlarıyla şamanlara oldukça benzer.

    İlk defa Julius Caesar’ın De Bello Gallico et Civilii isimli ese­rinde karşımıza çıkan Druidler, Kelt ırkının ve geleneklerinin koruyucusu olan bir rahipler sınıfıydı. Toplumları içinde bilgi ve bilgelikleriyle büyük saygı gören ve neredeyse her sözleri kanun kabul edilip yerine getirilen Druidler, aynı zamanda çok güçlü birer büyücüydü. Bunlar kimilerine göre doğanın koruyucuları, kimilerine göre de insan kurban eden gözünü kan bürümüş vahşilerdi. Hangi görüş doğru olursa olsun, hem Galya’da hem de Britanya Adası’nda Kelt halkının istilacı Roma’ya karşı durmasında en büyük rolü oynadıklarını ve yokedilmelerine kadar Kelt birliğinin en sağlam teminatı olarak kaldıklarını kabul etmemiz gerekir.

    Antik-Tarih-3
    Günümüz Druidleri, geleneksel toplantılarını ve ibadetlerini Stonehenge gibi mekanlarda sürdürüyor, 2020.

    Caesar’a göre Galya’daki bütün üst düzey görevliler ya soylulardan (equites) ya da Druidler arasından seçilirdi. Druidler eğitimli rahip sınıfıydı; sözlü kadim gelenekleri korur ve uygulardı; yargılama hak ve gücüne sahipti. Herhangi bir kişiyi toplumdan dışlama veya dinî törenlere katılmaktan men etme yetkileri de vardı. Askerlik yapmak ve vergi vermek gibi mükellefiyetleri ise yoktu. Druidlik babadan oğula geçen bir imtiyaz değil, eğitim ve seçimle kazanılan bir unvandı. Her bir Druid uzun ve zorlu bir eğitim sürecinden geçirilir ve özel bir törenle rahiplik nitelik­lerini kazanırdı. Caesar, sözlü geleneğe bağlı olan bu öğretinin tam anlamıyla sindirilmesinin en az 20 yıl sürdüğünü belirtir.

    Druid inancının temel noktası ise ruh göçü ve Tanrılarla iletişime geçmek için insan kurban etme ritüeliydi. Bu durum Caesar dışında Lucan, Suetonius, Cicero ve Tacitus gibi pek çok Romalı yazar tarafından dile getirilmiştir. Roma’da Augustus devrinin sonlarında bir çok kehanet ve bilicilik uygulamalarının yasaklanmasından Druidlik de nasibini almış, kesin olarak Roma’dan silinmesi ise Tiberius zamanında (1. yüzyıl) olmuştur. Senato kararıyla Druidlik ve Druidler Roma’dan tamamıyla çıkarılmıştır. Bunun ana sebebi olarak Druidlerin insan kurban etme uygulaması gösterilmiştir. Ancak Druidlik, gizli olarak halk arasında neredeyse 4. yüzyıla kadar varlığını devam ettirecektir.

    Antik-Tarih-4
    Kadın Druid. Fransız ressam Alexandre Cabanel’in çizimi.

    Bir başka Romalı yazar Diodorus Siculus ise, MÖ. 1 yüzyılda yazdığı Bibliotheca Historia isimli eserinde Druidler hakkında şöyle der: “Bunlar geleceği kuşların uçuşuna bakıp ötüşlerini dinleyerek ve kutsal saydıkları hayvanları kurban edip iç organlarıyla kanlarının akışına bakarak tahmin ederler­di. … çok önemli bazı meselelerde ise insan kurban ederlerdi. Önce kurbanın göğsünü ve karnını bir hançerle yararlar, iç organlarının dökülüşü ile kanının akma biçi­mine göre geleceği okurlardı.”

    Druid inancının en karakte­ristik özelliklerinden biri ruhun ölmezliği ve göçüdür. Druidler bütün eğitimlerini ruhun yokedilemezliği ve bulunduğu beden öldükten sonra bir başka bedene geçtiği düşüncesi üzerine şekillendirdiler. Bu inanç ölümün bütün korkunçluğunu yokediyor ve insanı olabilecek en cesur hâle getirmeyi mümkün kılıyordu.

    Aynı konuda Yunan kökenli Romalı tarihçi Lucius Cornelius Aleksander Polyhistor yine MÖ 1. yüzyılda şöyle yazar: “Galyalılar arasında insan ruhunun ölümsüz olduğuna ve bulunduğu bedenin ölümünden belirli bir süre sonra başka bir bedene geçtiğine dair Pythagorasçı bir inanç karşımıza çıkmaktadır.” Bunun dışında Druidlerin astronomiye büyük önem vermiş olduklarını; yerin coğrafi durumu, doğa felsefesinin farklı alanları ve dinle ilgili problemleri incelediklerini de yine Roma dönemi kayıtlarından biliyoruz.

    Druidler, Kelt toplumu içerisinde otoriteleri kesinlikle sorgulanamayan yol gösterici bilge kişilerdi. O kadar etkililerdi ki Diodorus (MÖ 1. yüzyıl) ve Strabo’dan (MÖ 1. yüzyıl) ayrı ayrı öğrendiğimize göre savaşmak üzere olan iki ordunun arasına girip savaşı bitirme gücüne bile sahiplerdi. Strabo, Druidler için “insanların en adil olanları” demektedir. Druidler üzerine pek çok eserde bahisler bulun­masına rağmen ismi verilerek herhangi bir klasik metinde ken­disinden bahsedilen tek Druid’e Cicero’nun De Divinatione (MÖ 1. yüzyıl) adlı eserinde rastgeliriz. Cicero, Galya’daki kahinler ve kuş falcılarından bahsederken Haedui kavminden Diviciacus’u bir Druid olarak tanıtır.

    Kadın Druidler ise “Dryades” adı altında 3-4. yüzyıllara tarih­lenen imparatorluk biyografileri Historia Augusta’da karşımıza çıkar. Her ne kadar Dryadeslerin gerçek anlamda Druid olup olmadıkları tartışmalıysa da yine de Roma’da 3-4. yüzyıllarda halk arasında Druid inancının ve uygulamalarının bir şekilde devam ettiğini göstermesi bakımından bu kayıt önemlidir.

    Antik-Tarih-5
    Panoramix, yere kadar uzamış bembeyaz sakalları, beyaz cüppesi, kırmızı pelerini, her zaman yanında taşıdığı altından yapılma küçük orağı ve sihirli iksiri ile.

    Kıta Avrupası’ndaki Druidler, Galya’nın Romalılaştırılma politikası sebebiyle yokedil­diler. Zaman zaman Roma’nın güçsüzleştiği dönemlerde ortaya çıkmaya çalışmışlarsa da, Druidler 1. yüzyılda büyük ölçüde Avrupa’dan silindiler; ancak varlıkları Britanya adasında sürmeye devam etti. Galya ve Bretagne’da ciddi kovuşturmaya uğrayan Druid inancı, ilmî ve kozmogonik yanlarından arındırılmış bir bi­çimde ağırlıklı olarak İrlanda’da devam etti. Britanya Adası’nda Hıristiyanlığın yayılmasına karşı önemli bir engel teşkil eden Druidler ve Druid inancı, 6. yüzyılın sonlarında ortadan kalktı; ancak izleri ve etkileri erken Ortaçağ boyunca devam edip 12. yüzyıla kadar sürdü.

    Avrupa’da 16. yüzyıla gelin­diğinde, Druid inancı yeniden keşfedildi. Kelt mirasına yönelik ilgi artarak devam ediyordu. Özellikle John Aubrey’in (1626- 1697) ortaya attığı Stonehenge ve diğer megalitik anıtların Druidler tarafından yapılmış olduğu iddiası, arkeoloji bilimi­nin kurucularından kabul edilen William Stukeley’in (1687-1765) çabası ve yayınlarıyla geniş kesimlere ulaştı. John Toland 1717’de “Antik Druid Düzeni” (ADO) adlı oluşumu kurdu. Bu örgüt, 1964’te ikiye bölünene kadar faaliyetlerini sürdürdü. Oluşumun “Seçilmiş Şef”i, 1799’dan 1827’ye kadar ünlü İngiliz şair ve ressam William Blake’ti.

    Chateaubriand 1809’da bir Druid rahibesi ile Romalı askerin lanetli aşkını anlattığı Les Martyrs’i yazdığında, Druidler popüler kültür içerisinde ilk defa görünmüş olur. Giovanni Pacini’nin 1817’deki “Trieste” ve Vincenzo Bellini’nin 1831’deki “Norma” operaları ile Druidler tekrar sahneye çıkar.

    20. yüzyılda popüler kültüre damga vuracak ve belki de en çok tanınan ve sevilen Druid karakteri gelir: 1959’da önce Pilote dergisinde yayımlanmaya başlanan Astérix çizgiromanın­daki Panoramix (Getafix)! René Goscinny (1926-1977) tarafından yazılan, Albert Uderzo (1927- 2020) çizilen kült çizgiromanda, Astérix ve Obélix’in yanısıra 3. kahraman da köydeki Druid Panoramix’tir. Yere kadar uzamış bembeyaz sakalları, beyaz cüppesi, kırmızı pelerini ve her zaman yanında taşıdığı altından yapılma küçük orağı ile tipik bir Druid’dir. Romalıların neredeyse bütün coğrafyalara hakim olduğu dönemde (1. yüzyıl) geçen hikayede, sadece Fransa’nın kuzeyindeki küçük bir Galya köyü işgal edilememiştir; bunun nedeni de Panoramix’in hazırladığı ve içene insanüstü bir güç veren iksirdir. Bilge Panoramix, aynı zamanda köyün eğitmenidir; eğlencesine yapılan kavgalara bile karışmaz. Sihirli iksiri, köylülerin bencil davranış­lar içinde bulunduğunu gördüğü zamanlarda hazırlamaz. Her zaman Asterix ve arkadaşlarının akıl hocasıdır. Onlara yol gösterir, akıllıca tavsiyelerde bulunur.

    Antik-Tarih-6
    “Yüzüklerin Efendisi” filminde Gandalf (üstte); “Yıldız Savaşları”nda Obi van Kenobi (ortada); “Harry Potter”da Albus Dumbledore (en altta) gibi karakterler tipik birer Druid rahibidir.
    Antik-Tarih-7

    Panoramix tiplemesi o denli başarılı olur ki, popüler kültürde sonraki yıllarda ortaya çıkacak bir çok kült filmin iskeletini teşkil eder. “Yüzüklerin Efendisi” filminde Gandalf; “Yıldız Savaşları”nda Obi van Kenobi; “Harry Potter”da Albus Dumbledore gibi karakterler tipik birer Druid rahibidir. Edebiyat alanında ise hala büyük bir zevkle okunan ve beyazperdeye de ma­ceraları defalarca aktarılan Kral Arthur’un akıl hocası büyücü Merlin de birçokları tarafından son Druid olarak kabul edilir.

    Antik-Tarih-8

    Son dönemlerde araştırmacı­lar, Britanya’da MÖ 2000’lerden itibaren bir ön-Kelt uygarlığının yaşamış olabileceğini dile getirmekte. Sözkonusu yapıları inşa edenlerin de bunlar olabi­leceği düşüncesi her geçen gün daha fazla taraftar toplamaya devam ediyor. Birçok mistik unsurun da katılımıyla tarih boyunca şahit olduğumuz Druid inancından oldukça farklılaşmış olan günümüz Druidliği, artık bağımsız bir din olarak kabul edilmekte ve müritleri her geçen gün artmakta. Doğayı koruyarak yaşamayı ilke edinmiş günümüz Druidleri, geleneksel toplan­tılarını ve ibadetlerini Ada’nın bir çok yerinde karşımıza çıkan Stonehenge gibi mekanlarda sürdürüyor (Council of British Druid Orders: www.cobdo.uk).

    KATEGORİLER-SINIFLANDIRMALAR

    Hep Güneş’in etrafında toplandılar

    Druidler pek çok farklı görev ve yetkiye sahipti. Öncelikle yargıç konumundaydılar; üstün güçleri ve bilgileri sebebiyle şifacı ve kahindiler; bütün dinî meselelerin tek otoritesi olarak bilgin-rahip, kadim bilgilerin sahibi olarak eğitimci ve sezgilerinin gücüyle de kral-seçen kişiydiler. Druidler kendi aralarında da 3 farklı kategoriye ayrılmışlardı:

    Ozan Druid (Bard): Müzik, şiir ve sanatsal yetenekleri ile ön plana çıkanlar.

    Büyücü Druid (Ovates veya Vates): Öncelikle sezgi gücü ve büyü yetenekleriyle şifacılık, astroloji ve keha­net konularında yetenekleriyle ön plana çıkanlar.

    Druid: Yargıda bulunma, toplumsal tören ve ritüelleri yönetme, esinlenme, cezalandırma-ödüllendirme ve her konuda doğru karar verebilme yeteneklerine sahip olanlar.

    Druidler kendi aralarında yaptıkları toplantılarda daima bir daire oluşturacak şekilde otururlardı. Bu, herhangi birinin diğerinden üstün olmadığını gösterme­nin yanısıra, mevsimsel döngüyü de sembolize ederdi. Başlangıç ya da son yoktu. Öte yandan daire biçimi Güneş’i de sembolize etmekteydi. Druid inancında yapılan ve konuşulan her şey Güneş’in gözünün önünde ve birbirlerinin şahitliğinde gerçekleştirilirdi.

    BRİTANYA VE İRLANDA’DAKİ GELENEK

    Kelimeler, meşe ağacı ve bilgelik sembolleri

    Antik-Tarih-Kutu-1
    Thomas Pennant’ın A Tour in Wales isimli kitabında Romalı askerlerin Druidleri
    yakalamasını ve işkence etmesini tasvir eden çizim.

    Antik çağ yazarları içinde Britanya’daki Druid inancından bahseden tek yazar Tacitus’tur. Genel anlamda Druidlere karşı düşmanca bir yaklaşım sergi­lemiş olan Tacitus, onları insan kurban eden ve sunak­ları her zaman insan kanıyla ıslak vahşiler olarak anlatır. Druidlerin büyü gücüyle ilgili olarak Tacitus’ta şöyle bir olay anlatılır: “Mona Adası’na (Galler adası Anglesey) yapılan ve başında Suetonius Paulinus’un bulunduğu bir saldırıda askerlerimiz karşılarına bir gurup Druid çıkınca dehşete kapıldılar. Druidler ellerini gökyüzüne kaldırıp büyülü sözler söyleyerek askerlerimizin üzerine felaket yağdırdılar.” Tacitus, “böyle bir olaya daha önce şahit olmamış askerlerimiz çok korkmuştu ama sonunda Roma cesareti üstün geldi ve düşmanı yendik” diye devam eder. Sonuçta Romalılar adadan Britonları sürdü ve kutsal korudaki ağaçların hepsini kestiler.

    Adalar’daki Druid varlığı ile ilgili en önemli kanıt, ada Keltçesi’nde yer alan “druwid” kelimesi. Eski İrlanda dilinde yer alan ve büyü anlamına gelen “draoiocht” kelimesi de bir başka kanıt. Galler dilinde ise geleceği gören, kahin manasında “dryw” kelimesi bulunuyor. İrlanda dilinde yer alan “faith” kelimesi ile Galler dilin­deki “dryw” kelimesi arasında etimolojik bir bağ olduğu düşünülüyor.

    Öte yandan İrlanda’daki Druid geleneğinin 7. yüzyıla kadar sürmüş olabileceğine dair gösterilen bir diğer kanıt da, Augustinus Hibernicus’un De Mirabilibus Sacrae Scripturae adlı eseri. Bu eserde kuş formunda gerçekleşen ruh göçü öğretisini anlatan “magus”lardan bahsediliyor. Latince ve İrlanda dillerinin karışımından meydana gelen Hiberno-Latin dilinde “magus” kelime­sinin sıklıkla Druid kelimesinin karşılığı olarak kullanıldığı bilinmekte.

    İrlanda ve İskoç dillerinde Druid, bilge adam anla­mına geliyor. Galler dili ile Cornwall dilinde ise “büyü ya da meşenin gizemine (bilgisine) vakıf olan” anlamla­rına sahip. Meşe ağacı Kelt mitolojisine göre dünyalar arasındaki kapıların ağacı, bir geçiş noktası. Öte yandan meşe ağacı Kuzey Avrupa’nın en yüksek ağacıydı ve bu sebeple yıldırımların en fazla üstüne düştüğü ağaç olarak da dikkati çekiyordu.

    KUTSAL İMGELER VE AYİNLER

    Koruları koruyan korkunç konuklar

    Yaşlı Plinius’tan (1. yüzyıl) öğrendiğimize göre, Druidler doğaya ait imgelere yani doğanın farklı görünümlerine kutsallık atfetmekteydi. Bu imgelerin en bilinenleri korular, meşe ağacı ve ökse otudur. Kimi uzmanlar buradan yola çıkarak Druid inancını animizm­le özdeşleştirmiştir.

    Druidler, toplantılarını taştan tapınaklar ya da farklı yapılarda değil kutsal kabul ettikleri korularda yapar­lardı. Kelt çoktanrıcılığında “Nemeton” da denen kutsal korular, Druidler tarafından korunurdu. İnsan ve hayvan kurban törenleri burada gerçekleşirdi. Bu korulara Almanya, Macaristan, İsviçre gibi Orta Avrupa ülkele­rinden başka Fransız Galyası’ndan Türkiye’ye, Kuzey İrlanda’dan Finlandiya’ya kadar pek çok yerde rastlan­mıştır. Nemetonlar genellikle hendek ve siper kazıkları ile çevrelenmiş dörtgen biçimli korulardı. Ülkemizde Galatya bölgesinde bulunan Nemeton’a, Strabo’ya göre “Drunemeton” adı verilmekteydi. Lucan Pharsalia adlı eserinde böyle bir koruyu biraz abartarak tasvir eder: “Nemeton’da hiçbir kuş yuva yapmaz ya da hayvanlar dolaşmaz. Ağaçların yaprakları hiç esinti olmamasına rağmen sürekli hışırdayıp durur. Korunun tam ortasında bir sunak vardır ve hemen yanında Tanrılarının tasviri yer alır. Her bir ağaç bu sunakta kurban edilmiş kişilerin kanlarıyla lekelenmiştir. Toprak sürekli derinden gelen bir kükremeyle sarsılır. Yıkılmış ağaçların çevresi alev­lerle çevrilidir. Devasa yılanlar meşe ağaçlarının etrafını sarmıştır. İnsanlar koruya yaklaşmaktan korkarlar hatta rahipler bile gün ortası veya geceyarısında korunun ilahî koruyucusu ile karşılaşmamak için oraya gitmezler.”

    Druidler için meşe ağacı (quercus) ve ökseotu da (viscum album) kutsal kabul ediliyordu. Bu konuda en önemli ve tek kaynağımız 1. yüzyılda yazılmış olan Yaşlı Plinius’un Naturalis Historia isimli eseridir: “Druid adını verdikleri büyücüleri için en kutsal şey ökseotu ve bu otun üzerinde yetiştiği meşe ağacı idi. Ökseotu son de­rece az bulunan bir ottu ve rastgelindiğinde özel bir tö­ren eşliğinde ayın 6. gününde kesilirdi. Her şeyin şifacısı olarak görünen ay kutsandıktan sonra ağacın hemen altında bir ziyafet sofrası kurulur ve kurban töreni için hazırlık yapılırdı. Bu törende beyaz bir kıyafet giymiş Druid ağaca çıkar ve altın bir orakla ökseotunu kesip yine beyaz bir pelerinin içine koyardı. Hemen sonra 2 boğa kurban edilir ve verdiği nimet için Tanrılara dua edilirdi. Druidlere göre ökseotu katılmış içkilerin içirildiği hayvanlarda doğurganlık artar ve bu içki her türlü zehre karşı bir panzehir haline gelirdi.” Roma’nın ilk coğraf­yacısı kabul edilen Pomponius Mella da 43 yılındaki De Situ Orbis adlı eserinin 3. bölümünde Druid ayinlerinin gizli olduğunu ve koruluklar dışında mağaralarda da yapıldığını ilk yazan kişidir.

    V0036085 "The druids; or the conversion of the Britons to Christ
    S.F. Ravenet tarafından Druidlerin ökseotunu kesişini tasvir eden 1752 tarihli gravür. British Museum koleksiyonu.
  • İskandinav mitolojisinin kötü niyetli yaratıkları

    İskandinav mitolojisinin kötü niyetli yaratıkları

    İskandinav mitolojisinde ve folkloründe inançsızlık, kötülük, vahşet, çirkinlik ve gecenin tekinsizliğini cisimleştiren troller, günışığına görüp taşlaşana kadar kötülük yapmaktan vazgeçmezlerdi… Aynı günümüzdeki troller gibi onlar da gerçek isimleri yani kimlikleri ortaya çıkınca güçlerini kaybedip yokolurlardı. Belki de aralarında zannettiğimiz kadar büyük bir fark yoktur.

    Avrupa’nın her bölgesi, doğaüstü yaratıkların meskeni olarak dağlar, tepeler ya da kayalıklarla ilgili pek çok hikâyeye sahiptir. Bu doğaüstü yaratıklar kimi zaman elf, peri, cüce gibi isimlere sahipken kimi zaman da dev ya da trol olarak adlandırılırlardı. Varolmayan ülkeler ya da aniden ortadan kaybolan adalar gibi yerlerin aksine dağlar, tepeler ve kayalıklar gerçek mekânlardı ve nerede oldukları insanlar tarafından tam olarak bilinirdi. Ancak sahip olduklarına inanılan sihirli güç sebebiyle bunlardan uzak durulur, herhangi bir şekilde zarar görmeleri engellenirdi. Örneğin bir tarlanın ortasında bulunan büyük bir kaya herhangi bir doğaüstü varlığın meskeni kabul ediliyorsa yakınında tarla ekilmez, hayvanların kayaya değmesine izin verilmezdi. Bunların orada yaşayan doğaüstü varlıkları rahatsız edip kızdıracağına inanılırdı. Her an sinirlenmeye ve etrafına dehşet saçmaya hazır bu varlıkların belki de en çirkin ve vahşi olanı trollerdi. 

    İskandinav kökenli troller, bölgenin her yerinde karşımıza çıkmakla beraber ana yurtları yurtlarının Norveç olduğu söylenir. Bu ülkede bulunan pek çok kaya ya da tepenin, aslında taşlaşmış birer trol olduğuna dair folklorik inanç, Trol dili anlamına gelen Trolltunga bölgesindeki pek çok kayanın trol kafasına benzemesiyle de desteklenir. Trol kelimesinin kökeni belirsizliğini korumakla beraber “doğaüstü, büyülü, kötücül, habis, inançsız, tehlikeli” gibi anlamlara geldiği düşünülüyor. Eski İsveç kanunlarında karşımıza çıkan “trolleri” kelimesi “zarar verme amacıyla uygulanan büyü” anlamındayken Kuzey Germen dilinde “trolla ya da trylle” büyü yapmak anlamına geliyordu.

    İskandinav mitolojisinin kötü niyetli yaratıkları
    Trol kayası Norveç’in Rogaland ilçesindeki “Kjeragbolten”in taşlaşmış bir trol olduğuna dair folklorik inanışlar var.

    Geçmişten günümüze troller pek çok farklı şekilde karşımıza çıktılar. Genelde insandan çok daha iri ve uzun olarak tasvir edilmelerine, vahşi ve tehlikeli olmalarına rağmen doğaüstü yaratıklar içinde en insanımsı olanlar trollerdi. Bir görüşe göre bunun sebebi, trollerin insanlığın ortak hafızasında olumsuz bir yere sahip olan Neanderthal insanının sonradan folklorik bir öge olarak tezahür etmesidir. Başka bir deyişle, ejderha inanışının dinozor fosillerini gören insanlar tarafından başlamış olma ihtimali gibi, Avrupa’da Neanderthal insanına ait fosillerle karşılaşan insanlar da bunlardan edindikleri izlenimle trollerle ilgili inançlar geliştirmiş olabilir. Zaman içerisinde bu yaratıklar insan zihninde daha da irileşerek devlerle ilgili inanışın kökenini de oluşturmuş olabilir.

    Bir başka görüş ise Hristiyanlığın 10.-11. yüzyıllarda bölgeye ulaşmasına kadar İskandinavya’da etkili olan Atalar kültü ile trol mitini ilişkilendirir. Buna göre Hristiyanlık öncesinde Kuzeyliler, .lmüş atalarına bazı kutsal korularda, tepelerde veya büyük kayaların üstünde oturup tapınıyorlardı. Özellikle geceleri ve yalnız olarak yapılan bu ayinler, bir nevi atalarla iletişime geçme yoluydu. Hristiyanlık bu inanışı şeytanlaştırmak suretiyle silmeye çalışmış, fakat insanlığın ortak belleğinin ataları yerine koyduğu bu kaya ya da tepeleri, ancak doğaüstü kötücül birer varlığa dönüştürebilmişti. 1276 tarihli “Magnus Hakonsen” yasalarındaki bir madde de bu görüşü destekler nitelikte. Buna göre, höyük sakini olarak adlandırılan bu kaya ve yükseltileri (ya da orayı mesken tutmuş olan varlıkları) uyandırmaya çalışmak kanun dışı ilan edilmişti. İlk defa olarak da bir şeyin “kâfir ve sevilmiyor olduğunu” göstermek için trol kelimesi burada kullanılmıştı.

    Vahşi dev troller, küçük fesat troller

    Troller pek çok farklı şekilde tasvir edilmekle birlikte temelde iki farklı geleneğe ait iki ana tipolojiye sahip oldukları görülür. Bunlardan ilki dev boyutunda, genelde çirkin ve vahşi yaratılışta olan orman, dağ ve köprü (su) trolleridir. Kuzey (Norse) mitolojisinde her trol bir dev değildir ama her dev, ya trol ya da bir yarı-tanrıdır. Birinci kategorideki troller, iri cüsselerinin yanısıra çıkık alt çeneleri, fırlak kaş bölgeleri ve surat yapılarıyla oldukça çirkin yaratıklar olarak tasvir edilmiştir. Ormanlarda, dağlarda ya da köprü altlarında bulunurlardı. Sjötrollet denilen deniz trolü, “hausmannen” (deniz adamı) gibi denizlerin koruyucu ruhuydu. 

    Troller kötü yaratıklar olarak kabul edilirlerdi. Ortaçağ efsanelerinde şeytani varlıklar olarak gösterilmişlerdi. Hristiyanlık tarafından şeytanlaştırılmış bir pagan unsuru olarak, kilise çanı, haç hatta İsa’dan bahsedildiğini duymanın bile trolleri deliye döndürmeye yettiğine inanılırdı. Bir trolü alt etmenin yolu ya onu gün ışıyana kadar oyalayıp taşa dönüşmesini sağlamak ya da sorduğu bir bilmeceyi doğru cevaplamakla mümkündü. Ayrıca bir trol gerçek adını duyduğunda bütün gücünü o anda kaybederdi. Nitekim trollerin fırtına ve depremlere de sebebiyet verdikleri düşünülüyordu.

    İskandinav mitolojisinin kötü niyetli yaratıkları
    Trolleri çizen Norveçli Hayatını masal kitapları için troll çizimleri yaparak geçiren Norveçli illistüratör Theodor Kittelsen’in kaleminden bir Skogstroll, yani orman trolü.

    İkinci tür troller ise sıklıkla Güney İskandinav geleneğinde görülürdü. Oldukça küçük cüsseli, esrarengiz davranışları olan, karanlık kuytularda yaşayan çirkin ve fesatlığa meyilli yaratıklardı. Bazıları rüzgarlara binerek yolculuk etme yeteneğine sahipti ve bunlara rüzgar trolü (Ysatter Kajsa) denirdi. Evlere gizlice girmeye meraklıydılar ve istedikleri zaman görünmez olabiliyorlardı. Dev trollerin aksine bir arada yaşamayı sever, hayvan besler, yemek ve ekmek pişirebilirlerdi. Aralarında zanaatkâr olanlar da bulunurdu. En meraklı oldukları eğlence ise büyük ziyafetlerdi. Büyük bir kayanın ardından girilen yeraltı mağaralarında yaşar, özellikle altın ve çeşitli hazineler biriktirmeyi severlerdi. Daima kötü olmak yerine kendilerine nasıl davranılıyorsa onlar da aynı şekilde karşılık verirlerdi. Bilerek ya da bilmeyerek insanlara büyük zararlar verebilirlerdi. Çok başarılı birer hırsız olarak evlere görünmeden girer ve yemekleri yer, bira ve ekmek yapanların mayalarını çalarak daima eksik iş yapmalarına yol açarlardı. Bazen dişi ve erkek troller çobanlara ve süt sağan kadınlara görünürler ve onlara cinsel tekliflerde bulunurlardı. Çeşitli otlar ya da bir haç vasıtası ile bunlardan kurtulmak mümkündü. Bütün diğer doğaüstü varlıklar gibi çelikten korkuyorlardı. En büyük düşmanları ise erken dönemde Yıldırımlar Tanrısı Thor ve elbette çekici Mjölnir’di. Trol dışında Cüce, Kobold, Goblin gibi isimlerle de tanınırlardı.

    İskandinav mitolojisinin kötü niyetli yaratıkları
    Masalların içinden İllüstratör John Albert Bauer, çizimlerinde sıklıkla Norveç mitolojisinin öğelerini  kullanıyordu. Dev ve cüce troller ve peri prensesler illüstrasyonlarında en çok karşımıza çıkan karakterler.
    İskandinav mitolojisinin kötü niyetli yaratıkları

    Her iki tip trol de Hristiyanlar tarafından gökten alt cehennem olarak görülen dünyaya düşmüş varlıklarla bir tutulmuş ve kötülük, fesatlık, inançsızlık, hırsızlık, yalancılık gibi pek çok olumsuz özelliğin kişileştirilmiş hali olarak görülmüştü. Hristiyanlık, ışığıyla bu iblisvari yaratıkları inananları vasıtasıyla tek tek yok edecekti. Bunun en kayda değer örneklerinden biri Spenser tarafından The Faerie Queen (Peri Kraliçesi) adlı eserde anlatılmıştır. Hristiyan kral sembolü olarak Kral Arthur, şeytanı temsil eden bir devi (trol) yenerek Hristiyanlığın ışığını daha da parlak hale getirmişti.

    Hristiyanlığı yaymak için büyük çaba sarf eden Norveç kralı Olaf Haraldsson, 1030’da öldükten sonra adı etrafında bir Hristiyan efsanesi yaratılmış ve çeşitli öyküler ona atfedilmişti. Eski bir kuzey mitinden uyarlanan hikayede, Olaf’ın yaptırdığı kiliselerin trollerin attığı kayalar etkilenmediği anlatılır. Başka bir hikayede ise bir trol Olaf’a Trondheim Katedrali’nin yapımında yardım etmeyi teklif eder. Karşılığında ise Olaf, güneş ve ayı kendisine verecektir. Ancak Olaf trolün gerçek ismini öğrenir ve tam inşaat bitmek üzereyken bu ismi söyler. Böylece trol tüm gücünü kaybeder ve inşaatı bitiremez. Haliyle istekleri de yerine getirilmez.,

    İskandinav mitolojisinin kötü niyetli yaratıkları
    Şeytanın yeni yüzü Hıristiyan Kral Arthur’un şeytanı temsil eden trolü konuşarak etkisiz hale getirişini Frank Cheyne Pape çizmiş.

    İskandinavya’dan dünyaya açılma

    Trol teriminin ilk defa İngilizce konuşulan bir bölgede benimsenmesi 1700 yılına rastlar. 1841-1879 arasında eklemelerle zenginleşen pek çok yeni baskısıyla Asbjornsen ve Moe’nun Norveç Halk Masalları (Norske folkeeventyr) kitabı trolleri iyice tanınır hale getirdi. “Ak Ülkenin Üç Prensesi”, “Soria Moria Kalesi”, “Dapplegrin”, “Tatterhood”, “Dovrefell’deki Kedi” gibi masalların yanısıra dişi trollerin sahne aldığı “Güneşin Doğusu Ayın Batısı”, “Taş Kayıktaki Cadı” ve “12 Yabani Ördek” gibi masallarda troller prenses kaçırıyor, cadılık yapıyor, yılbaşında insanların evine eğlenmeye gidiyor, prensleri vahşi ördeklere çeviriyordu.

    Trollerin popülaritesi, Yeni Romantizm akımının etkisiyle yerel folklor ve efsanelerin gündeme gelmesiyle 19. yüzyıl sonu-20. yüzyıl başlarında da devam etti. Troller konu olarak pek çok sanatçıya ilham verdiler. 1875 yılında Norveçli besteci Edvard Grieg troller ile ilgili, Henrik Ibsen’in “Peer Gynt” adlı eserinden ilhamla “Dağ Kralının Huzurunda” ve “Trollerin Yürüyüşü” isimli parçaları besteledi. Trollere tutku derecesinde bağlılığı ve ilgisiyle dikkat çeken Grieg, onların vahşi güçlerine ve evcilleşmez doğalarına büyük hayranlık duyuyordu.

    Karanlık kuytularda yaşayan aldatıcı yaratıklar

    Günümüzde ise birçok popüler kitap ve filmde trollere rast gelmek mümkün. Disney’in “Karlar Kraliçesi” (Frozen), J.R.R. Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi ve Hobbit’i, Rowling’in aynı adla sinemaya uyarlanan Harry Potter’ı, “Shrek” serisi, “Zindan ve Ejderha” isimli bilgisayar oyunu trollerle karşılaştığımız birkaç örnek…

    En basit tabirle internet üzerinde kaos yaratma amacıyla faaliyet gösteren sahte hesaplara trol dendiği malum. Mitoloji ve folklor açısından bu trollerin, bahsettiğimiz doğaüstü varlıklarla hiçbir alakası yok gibi gözüküyor. Ancak dikkatli bakılırsa her ikisinin de kötülük yapmasının .nüne aynı yöntemlerle geçilmesi mümkün. Örneğin efsanevi troller, kendilerini taşa dönüştüren gün ışığından hoşlanmıyorlar. Aynı şekilde internet trolleri de kendilerini açığa çıkaracak, kimliklerini ifşa edecek her türlü ışık ve aydınlıktan çekiniyorlar. Mitsel troller karanlık bölgelerde ya da yeraltında yaşarken internet trolleri de karanlık, kapalı kuytularda saklanmayı tercih ediyorlar. Günümüz trolleri, aynı adını aldıkları yaratıklar gibi gerçek isimleri yani kimlikleri ortaya çıkınca güçlerini kaybederek yok oluyorlar. Bilinmek her ikisin de hoşlanmadığı bir şey. Belki de geçmişin ve günümüzün trolleri arasında zannettiğimiz kadar fark yok çünkü her ikisi de yalancı, kötücül ve inançsız. Tek amaçları insanları kandırmak ve yanlış yöne sevk etmek ama çelik gibi bir irade ve bilginin karşısında şansları yok…

    İskandinav mitolojisinin kötü niyetli yaratıkları
    Popüler kültürün çirkin canavarları Sinemaya da uyarlanan J.R. Tolkien’in Hobbitinde troller, Orta Dünya’nın en güçlü ama en aptal varlıkları olarak tasvir edilir.

    Bir Trol Masalı: Kilise çanlarından nefret eden trol

    İskandinav mitolojisinin kötü niyetli yaratıkları

    Kilise çanlarının sesini duymaktan nefret eden bir trol, evi çok uzakta olmasına rağmen, kendisini rahatsız eden bir kiliseye koca bir kaya fırlatır. Kaya kiliseye isabet etmez ama çok yakınına düşerek ikiye ayrılır. Sonraları kilisenin civarında oturan köylüler trolün yılbaşı gecesi köye geldiğini ve kırık taş parçasını altın bir sütun üzerine koyduğunu ardından da kendileriyle ziyafete oturduğunu ve bütün gece dans ettiğini anlatırlar. Bu hikayeyi duyan zengin bir kadın doğruluğunu öğrenmek için damadını köye gönderir. Köye giden adam yolda trollerle karşılaşır. Kendisini dostça karşılayan troller adama etrafı runik yazılarla süslü altın bir boynuz içinde içki ikram eder. Boynuza hayran kalan adam, trollerin bir anlık dalgınlığında, atına atlayıp kaçar. Troller adamın peşinde düşmelerine rağmen yakalayamazlar. Sorunu çözebilmek ve boynuzu geri alabilmek için kadının evine gelirler ancak kadın isteklerini reddeder. Bunun üzerine troller boynuzun her yeri değiştiğinde kalenin yanması için lanet ederler. Gerçekten de üç defa kalede yangın çıkar. O günden sonra kadın ve ailesi boynuzu büyük bir dikkatle muhafaza eder. Benzer bir şekilde ele geçirilen başka bir boynuz halen Danimarka Krallığı’nda bulunmaktadır.

  • Alman zırhlılarının ilk Türk subayı

    Alman zırhlılarının ilk Türk subayı

    Osmanlı Devleti’nin 1 Dünya Savaşı’na girmesine sebep olarak gösterilen Goeben ve Breslau (Yavuz ve Midilli) gemilerinde görev verilen ilk Türk subayı olan ve Osmanlı donanmasının başına geçirilen Amiral Souchon’un yaveri olarak bu zırhlıların Rus limanlarını bombaladıkları seferde de yer alan Kıdemli Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey’in öyküsü…

    Biz sahaflar, geçmişin karanlığını aydınlatmak için çalışan tarihçilere her daim gıpta ettiğimizden, eski fotoğraf, belge ya da objelerin peşinde koşmaktan zevk alırız. Hayatının büyük bölümünü Kıbrıs’ta geçirmiş olan Nuran Hanım, elinde büyük bir zarfla dükkanıma girip rahmetli kayınpederinin fotoğraflarını gösterdiğinde tam da bu sebeple içimdeki amatör tarihçinin sesine kulaklarımı tıkayamadım.

    “Kayınpederim İsmail Hakkı Bey, Yavuz zırhlısında görev yapmış” diye anlatmaya başladı Nuran Hanım, “1. Dünya Savaşı’nda yaralanmış, kurşunu vücudundan hiç çıkaramamışlar. Bu yüzden belki erken emekli edilmiş hatta 1945 yılında hayatını kaybetmiş. Hep o kurşun yüzünden. Ama bildiklerimiz bu kadar, doğru yanlış emin değiliz. Tek istediğim torununun oğlu büyük dedesini tanısın, İsmail Hakkı Bey unutulup gitmesin…”

    Fesli Almanlar, fessiz Türk İsmail Hakkı Bey (Sağ başta), hemen yanında Amiral Souchon ve Osmanlı üniforması giymiş Alman subaylar.

    Böylece araştırmaya başladık. Hem Nuran Hanım’ın getirdiği fotoğraflar, evlilik cüzdanı, maaş bordrosu hem de bizim ulaştığımız bilgiler neticesinde Türk denizcilik tarihinin önemli bir siması ile karşı karşıya olduğumuz ortaya çıktı.

    Hüseyinoğlu İsmail Hakkı 1885’te Sinop’ta dünyaya gelir. Mekteb-i Rüşdiye-i Bahriye’den mezun olur. 1903’te Bahriye Mektebi’ne girer. 29 Ekim 1905’te mülazım-ı sani yani teğmen rütbesi alır. İlk görevi cephane muhafızlığıdır. Ardından Garb vapuru seyir zabit muavinliğine atanır. 1907’de Erkan-ı Harb’te görevlendirilir. Aynı yılın 9 Eylül’ünde mülazım-ı evvel (üsteğmen) rütbesine terfi olur. Yüzbaşılığa yükseleceği 1913’e kadar sırasıyla Erkan-ı Harb mahalli merkez sefinesinde, Mesudiye zırhlısında seyir zabit muavinliği, İzzeddin vapuru seyir zabitliği, Fuat Bey’in maiyetinde, Birinci Daire Beşinci Şube ve Birinci Şube’de çeşitli görevlerde bulunur. Bütün bu görevlerin arasında 1911’de bir seneliğine lisan tahsili için Almanya’ya gönderilir. O sıralar tahmin bile etmediği ama çok yakında atanacağı önemli göreve seçilmesinde herhalde bu seyahat rol oynamış olsa gerektir.

    İsmail Hakkı (Aksomun): Kıdemli Güverte Yüzbaşı

    İsmail Hakkı Bey 1913’te yirmi sekiz yaşında yüzbaşı olur. Birinci Daire Birinci Şube’de kısa bir süre görev yaptıktan sonra 8 Kasım 1913’teHamidiye kruvazöründe seyir zabiti olarak görev alır. Bir sene sürdürdüğü bu görev esnasında Osmanlı Devleti’nin geleceğini etkileyecek pek çok önemli olay meydana gelirken kendisi de “Gümüş İmtiyaz Madalyası ve Gümüş Liyakat Madalyası”nı alır. Arşivlerde “Karadeniz’deki muharebe-i bahriyeden” şeklinde açıklanan bu madalyaları, hangi muharebede aldığını ne yazık ki belirleyemedik.

    Parlak bir kariyer İsmail Hakkı Bey çeşitli milletlerden subaylarla bir hatıra fotoğrafında. (Oturanlar içinde sol başta).

    1914’e gelindiğinde Almanya tarihin o zamana dek gördüğü en kanlı ve acımasız savaşta Osmanlı Devleti’nin de yer alması için baskı yapmaya başlar. Busırada Goeben ve Breslau isminde iki Alman zırhlısı Cezayir limanlarını bombaladıktan sonra peşlerine düşen İngiliz gemilerinden kaçarak Boğazlar önüne gelirler. 10 Ağustos 1914 ’te Enver Paşa tarafından Boğaz komutanı Albay Cevat Bey’e “Alman ve Avusturya gemilerinin Boğazlara girebileceğini ancak diğer bütün milletlere ait gemiler için geçişlerin yasaklandığı” emri verilir.

    İsmail Hakkı Bey’in Deniz Müzesi arşivlerindeki kaydı.

    Alman gemilerinin geçişinden bir gün sonra Boğazlar önüne gelen İngiliz savaş gemisinin komutanına bunların Osmanlı Devleti tarafından satın alındığı ve isimlerinin Yavuz ve Midilli olarak değiştirildiği söylenir. İşte bu olaydan tam iki gün sonra, 15 Ağustos’ta Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey Midilli’de seyir zabiti olarak görevlendirilir. Gemilere Osmanlı sancağı çekilmesinin tarihi ise 16 Ağustos’tur. Sonrasında her iki geminin Alman personeline fes ve Osmanlı bahriye üniformaları giydirilir.

    Yavuz ve Midilli ya da gerçek adlarıyla Goeben ve Breslau gemilerinden oluşan filonun başkomutanı Amiral Souchon, uluslararası tepkilerin hafifletilmesi amacıyla 26 Eylül 1914’de Osmanlı Donanması’nın komutanlığına getirilir. Bundan sadece sekiz gün önce, yani 18 Eylül 1914 ise İsmail Hakkı Bey Osmanlı Donanması Birinci Komutan Yaverliği’ne atanmıştır. Böylece 17 Eylül 1917’ye kadar sürecek olan Souchon – İsmail Hakkı Bey birlikteliği de başlamış olur. Bu süre içinde sırasıyla Alman Gümüş İmtiyaz Madalyası (1 Mart 1915), Alman Demir Salip Madalyası (30 Ekim 1915), Mecidi Nişanı (15 Mart 1917), Avusturya-Macaristan Harp Madalyası ve Kuron dö Merit Nişanı Avusturya — Macaristan Üçüncü Rütbeden Harp Alametli Askerî Liyakat Madalyası (16 Nisan 1917), Almanya Üçüncü Rütbeden Kılıçlı Liyakat Madalyası (19 Ekim 1917) ile taltif edilmiştir.

    Almanya’da dil eğitimi İsmail Hakkı Bey’in Almanya’ya dil eğitimi için gönderildiği dönemde arkadaşlarıyla çektirdiği bir fotoğraf. (Soldan beşinci kişi İsmail Hakkı Bey).

    Bu bilgilerin ışığında anlıyoruz ki Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey bu gemilerde görevlendirilen ilk Osmanlı-Türk subayıdır. 1916’da Kıdemli Yüzbaşı olan İsmail Hakkı Bey, 1918 Mart’ında Berlin Deniz Ataşe Muavinliği göreviyle bir kez daha Almanya’ya gider. Burada son madalyası olan “Avusturya Üçüncü Dereceden Askeri Liyakat Madalyası (6 Mayıs 1918)” ile onurlandırılır. Bir senelik görevden sonra 1919’da ülkeye geri döner. Aynı yılın Aralık ayında Bahriye Tercüme Kalemi’nde görevlendirilir. 1920 – 1923 arası Dersaadet Liman Dairesi’nde görev yapar. 1924’te Çanakkale İngiliz Mezarlıklar Komisyon Üyeliği’ne getirilir. 1925’te getirildiği Marmara Ereğlisi Liman Reisliği görevini bir buçuk yıl sürdürdükten sonra 19 Eylül 1926’da emekli olur. Bu genç emekliliğin sebebini bilemiyoruz ancak aile içinde konuşulan ve tam olarak isim ve tarihini tespit edemediğimiz bir savaşta aldığı kurşun yarası olması muhtemeldir. Nuran Hanım’ın anlattığına göre kurşun İsmail Hakkı Bey’in vücudundan hiçbir zaman çıkarılamamıştı.

    Askerlik yıllarından sonra İsmail Hakkı Bey, Denizbank’ta memurluğa başlar. 1934’teki soyadı kanunuyla “Aksomun” soyadını alır ve 1939’da hayatının kadını ile karşılaşır.

    6 yıl süren mutluluk İsmail Hakkı Bey eşi Fatma Müşfika Hanım’la 1939’da evlendi. 1945’te vefat etti.

    Yüzünün sol yanında bulunan benden dolayı arkadaşları arasında “Güzel İsmail” olarak da anılan İsmail Hakkı, tam da lâkabına uygun bir hanımla evlenir. 1910 doğumlu Müşfika Hanım, söylendiğine göre Keriman Halis’in birinci olduğu güzellik yarışmasında ikinci olmuş, güzelliği tescilli bir kadındır. Çiftin 13 Eylül 1940’da Tulay adını verdikleri bir oğulları dünyaya gelir. Kadıköy’de mazbut ve mutlu bir hayat sürmeye başlarlar. Ancak ecel, İsmail Hakkı’yı bir kalp kriziyle 1945 yılında yakalar.

    İsmail Hakkı Aksomun pek çok kitapta ve internet ortamında fotoğraflarıyla bulunmasına rağmen ismiyle hiç zikredilmemiştir. Amiral Souchon’un yanında birkaç subayla göründüğü fotoğraflarda hep fes giydirilmiş Alman subaylardan biri olarak gösterilmiştir. Bu yazıyla, Osmanlı bahriyesinde üstlendiği önemli görevler dışında Yavuz ve Midilli gemilerinde görev alan ilk Osmanlı subayı olma özelliğini de taşıyan İsmail Hakkı Bey’i kısaca tanıtmaya çalıştık. Görevini layıkıyla yapıp ülkesi ve milletine faydalı olmaktan başka gayesi olmayan İsmail Hakkı Bey ve daha pek çok askerimizin unutulmaması dileğiyle, ruhları şad olsun…