Yazar: Alp Aksudoğan

  • ‘Paranın kokusu yok’ ama, adaletli bir kalkınma şart…

    ‘Paranın kokusu yok’ ama, adaletli bir kalkınma şart…

    1923’ten bu yana uygulanan önce liberal, sonra devletçi, sonra tekrar liberal ve neo-liberal ekonomi politikaları, sadece parada değil kurumlarımızda da büyük aşınmalar oluşturdu. Adalet mülkün temeli olduğu gibi ekonominin de temeli. Hukuk-adalet sisteminde giderek artan ağır problemler çözülmeden, herhangi bir istikrar teknik olarak mümkün değil.

    Ülkelerin ve toplumların ekonomi politikalarındaki önceliklerine, tercihlerine ve kararlarına baktığımızda; geçmişlerinde yaşadıkları büyük travmalarla bunların izi hiç kaybolmayan ve gelecekte hep karşılarına çıkacak etkilerini görürüz. Bunlara klasik örnekler olarak, zaman içinde Avrupa’nın korkusuna dönüşen Almanların Weimar Cumhuriyeti döneminde, 1921-1923 arasında yaşanan “hiperenflasyon travması”nı; ABD’nin 1929 Büyük Buhranı’na uzanan “işsizlik korkusu”nu, Türkiye’nin ve ekonomisinin “devalüasyon fobisi”ni not etmek doğru olur. Karşılaşılan ve/veya sinyalleri alınan her ekonomik bunalımın çözüm reçetesinde uygulanan tedavi de, doğal olarak toplumların bu yaralarına yönelik önlemler içeren politikalarla şekillenir.

    İsmet İnönü - Celal Bayar
    Ağustos 1924’te, dönemin kilometre taşı inisiyatiflerinin başında gelen İş Bankası kuruldu. Açılışta Başbakan İnönü, Genel Müdür Celal Bayar ve İcra Heyeti.

    Tek Parti dönemi

    Cumhuriyetin ilanından 1930’a kadar olan dönemde, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurtuluş Savaşı sonrası elde ettiği siyasi bağımsızlığı ekonomik alanda da gerçekleştirme çabaları göze çarpar. Bu dönemde ekonomi politikası olarak Osmanlı dönemindeki liberal anlayışın esas alındığını görürüz. Bu çerçevede Millî İktisat Okulu’nun “devlet eliyle yerli ve millî bir burjuvazi yetiştirilmesi” konsepti, kalkınmanın ve modernleşmenin temel mekanizması olarak 1923 sonrası iktisat politikalarının temel yönelimi olmuştur. Dönemin ekonomik yapısının belirlenmesine yönelik olarak henüz Şubat 1923’de, bağımsız ekonomiye geçişte gerekli olabilecek kararların alınması için Mustafa Kemal Bey’in desteğiyle Birinci İzmir İktisat Kongresi toplanır; alınan kararlar “İktisadi Misak” adıyla kayda geçer. Sonrasında 1924’te, dönemin kilometre taşı inisiyatiflerinin başında gelen İş Bankası kurulur. 1923-29 döneminin en çarpıcı özelliği ise gelir dağılımın tarım kesiminde çalışanlar lehine artış göstermesidir.

    1929 Büyük Buhranı sonrasında, 1920’lerde uygulanan liberal politikalar yerini devletçi politika uygulamalarına bırakır. Bir yandan siyasi hayatta tek parti rejiminin ötesine geçme deneyini gördüğümüz 1930’lu yıllarda, “devletçilik ilkesi”nin dönemin tek partisi olan Cumhuriyet Halk Fırkası’nın programına alındığını da görürüz. Bu dönemde uygulanan ekonomi politikaları bakımından iki belirleyici özellik vardır: korumacılık ve devletçilik. 1933’te ilk kalkınma planı hazırlanır, 1934’te uygulamaya alınır. Ekilebilir toprakların bolluğu ve demografik toparlanmanın da katkısı ile 1939’a kadar tarımsal üretimde kaydadeğer artışlar sağlanır. Tarımdan gelen destekle ekonomide başarılı bir dönem yaşanır. Bu dönemde dünyadaki bunalım koşullarına rağmen mali disiplinden vazgeçilmemesi, denk bütçe ve sağlam para politikaları Türk Lirası’nın yabancı paralar karşısında 1945’e kadar değer kazanmasını sağlar (Ortalama USD 1931: 2.12 TL-1945: 1.30 TL).

    Mustafa Kemal
    Şubat 1923’te, bağımsız ekonomiye geçişte gerekli olabilecek kararların alınması için Mustafa Kemal Bey’in desteğiyle Birinci İzmir İktisat Kongresi toplandı.

    Çok partili yıllar

    2. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle yeniden kurgulanan yeni dünya düzeni içinde Türkiye de çokpartili siyasi yaşama ilk adımlarını atar. 1946 seçimlerini Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) kazanır; ekonomi politikalarında bir değişiklik olmaz. 2. Dünya Savaşı süresince hammadde ve tarım ürünlerine olan kuvvetli talep ve düşük arz dengesinin, savaş sonrasında nispeten normale dönmesiyle global fiyatlardaki gerileme ekonomide dış ödemeler dengesinin bozulması sonucunu getirir. 7 Eylül 1946’da Türk Lirası’nın değeri düşürülür (Ortalama USD 1945: 1.30 TL-1946: 2.82 TL). Bu devalüasyon, gelecek seçimlerdeki değişimin de kapısını aralayan başta gelen unsurlardan biri olur.
    1950 seçimleriyle Türkiye’de Demokrat Parti (DP) dönemi başlar. Cumhuriyet Halk Partisi’nin ekonomi politikası olan devletçiliğin aksadığı yönler üzerinden CHP’ye karşı çıkan Demokrat Parti, programını iki temel üzerinde şekillendirir: liberalizm ve demokrasi. Türkiye 1950-1960 arasını DP iktidarı yönetiminde yaşar. Bu dönemin ilk yarısında savaş yıllarında uygulanan tarafsızlık politikasıyla gelişen dış ticaret ilişkileri; DP iktidarının ilk yıllarında dış kredi kaynakları bulmada başarılı olması; savaş boyunca kuvvetlenen Merkez Bankası altın ve döviz rezervleri; Kore Savaşı’na asker gönderilmesi sonrasında NATO’ya giriş vizesinin alınması uluslararası koşulları Türkiye’nin lehine çevirir. Tarımda makineleşme ile patlama gösteren tarım üretimi, tarım ürünlerinin yeniden dış pazarlarda uygun fiyatlardan müşteri bulmasıyla denk düşer; üstüne de Marshall Planı çerçevesinde dışarıdan gelen kaynak DP’nin bu ilk döneminde ciddi bir ekonomik ferahlama getirir. ABD güdümünde Dünya Bankası ve bağlı diğer uluslararası kuruluşların raporları çerçevesinde hazırlanan ekonomi programlarıyla liberal bir iktisadi anlayışın tüm alanlarda hakimiyetine çalışılır.

    Marshall yardımları
    Marshall yardımları çerçevesinde Türkiye’de tarımsal üretimi artırmak için yapılan en belirgin katkılardan biri traktördü. 1956’ya kadar ülkemize 40 binin üzerinde traktör gönderildi.

    Bu iktisadi politikaları destekleyen koşulların 1953’te terse dönmesiyle dış ticaret dengesi kendini iyice hissettirir biçimde olumsuza dönmeye başlar. Bir dizi önlemler alınır. Enflasyon yükselmeye devam eder. 1958’de Türkiye moratoryum ilan eder. Bu moratoryumla ilgili tarihî bir not ise o anki mevcut dış borç miktarının bilinmemesidir! Türkiye’nin ne kadar ve kimlere dış borcu olduğunu alacaklı ülke hükümetleri bildirmiştir. Aynı yıl IMF ile varılan istikrar programıyla 4 Ağustos 1958’de %320 oranında ağır bir devalüasyon yapılır (Ortalama USD 1946: 2.82 TL – 1958: 9.00 TL). İlerideki yıllarda da benzer dinamiklerden yola çıkarak öne sürüleceği üzere, ekonomide yaşanan “ağır devalüasyonlar”ı izleyen yıllarda Türkiye askerî darbelerle demokrasiye ara verilen uzun bir döneme girecektir.

    Süleyman Demirel
    1977’deki ödemeler dengesi açığı ve döviz rezervlerindeki erime için dönemin başbakanı Süleyman Demirel “70 cent’e muhtacız” demişti.

    Planlı-Karma ekonomi

    27 Mayıs 1960 darbesi sonrasında Türkiye’nin liberal ekonomi politikaları, planlı ve karma ekonomi politikalarına evrilir. İthal ikameci gelişme ve sanayileşme politikaları uygulanmaya başlanır. 1960’ta Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) kurulur. 1963’te 5 yıllık kalkınma planlarının birincisi (19631968) hayata geçer. İthalatın ihracata göre sürekli olarak çok daha yüksek oranda büyümesi, fiyat istikrarsızlığı, finansman kaynaklarındaki yetersizlik yeniden ağır bir devalüasyonu getirir, Adalet Partisi hükümeti 10 Ağustos 1970’te %65 oranında bir devalüasyona gider (Ortalama USD 1958: 9.00 TL – 1970: 14.85 TL). Türkiye, 12 Mart 1971’de bir defa daha ordunun ülke yönetimine müdahalesini yaşar. Ancak bu kez parlamento kapatılmaz, bir “ara rejim” ile yola devam edilir. 1973’te seçimler yapılır.
    Öte yandan 1970’ler, uluslararası para sistemlerinde köklü değişimlerle başlayan bir dönemdir. 15 Ağustos 1971’de ABD, 1945’ten beri yürürlükte olan Bretton Woods Antlaş-ması’ndan çekildiğini açıklar. Uluslararası para sisteminin 1970’lerin başında tıkanan ve ABD’nin enflasyon ihraç mekanizması haline dönüşen yapısı, başta Fransa’nın şiddetli itirazıyla 1973’te “dalgalı kur sistemi”ne geçer. 6 Ekim 1973’te Mısır ve Suriye ile İsrail arasında Yom Kippur Savaşı başlar. Hemen sonrasında, 15 Ekim 1973 tarihinde, Petrol İhraç Eden Arap Ülkeleri Birliği (OAPEC) üyeleri, savaşta ABD’nin İsrail Ordusu’na destek vermesine karşılık olarak petrol ambargosu ilan eder. Kısa sürede ham petrol fiyatı 4 kat artar ve varil fiyatı 12 USD seviyesine gelir. ABD borsaları ağır bir darbe alır.
    1980’ lere kadar dünyada sıklıkla ekonomik durgunluk ve yüksek enflasyon yaşanır. Türkiye de bu dönemden nasibini fazlasıyla alacaktır. 1974 Kıbrıs Harekatı sonrasındaki ABD ambargosu da Türkiye ekonomisini ciddi şekilde etkiler. Ödemeler dengesi açığı ve döviz rezervlerindeki erimeyle ülke ekonomisinin geldiği nokta, 1977’de dönemin başbakanı Süleyman Demirel tarafından “70 cent’e muhtacız” vecizesiyle ifade edilir. 70’li yıllar boyunca neredeyse her yıl mini devalüasyonlar yapılır, sonlarındaysa devalüasyonların boyutu da büyür. (Ort. USD 1970: 14.85 TL – 1979: 35 TL)

    KapakDosya-14
    Marshall Planı çerçevesinde dışarıdan gelen kaynak, 50’li yıllardaki DP döneminde ciddi bir ekonomik ferahlama getirdi.

    Serbest piyasa ekonomisi

    Türkiye 1980 yılına “24 Ocak Kararları” ile girer. Ekonomideki tıkanma ve bunun toplum hayatındaki etkileri, hükümetin zamanın başbakanlık müsteşarı Turgut Özal tarafından hazırlanan ekonomik istikrar programını hayata geçirmesini zorunlu kılar. “24 Ocak Kararla-rı”yla Türkiye, 1980 öncesi dönemde uyguladığı ithal ikameci büyüme stratejisini terk ederek dışa açık büyüme stratejisine geçer. Bu strateji, temel olarak, verimlilikte artış sağlamayı ve ekonominin rekabet gücünü artırma ilkesini hedefler. Bu çerçevede piyasa ekonomisine geçişin temellerinin atılması ve kurumsallaşması amaçlanır. Ancak “24 Ocak Kararları”nın temel niteliği, 1930 -1980 arasında uygulanan “sabit kur rejimi dönemi”nin kapanmasıdır. Kararlarla birlikte Türk Lirası %33 oranında devalüe edilir (Ort. USD 1979: 35 TL – 1980: 90 TL). Daha sonraki yıllarda artık serbest kur rejimi kapsamındaki -teknik terimiyle- “devalüasyon”, yerini “günlük kur ayarlaması”na bırakır.

    “24 Ocak Kararları”yla iktisadi açıdan devlet müdahalesi azaltılmış; özel girişimcilik ekonomik faaliyetlerde esas kabul edilmiş; ticaret alanında serbestlik getirilmiş; faiz hadlerinin saptanması ve döviz alım satımları bankalar arasında serbest bırakılmıştır. Bunu 18 Haziran 1980’de IMF ile imzalanan ve 7 Haziran 1983’e kadar sürecek olan uzun süreli bir stand-by anlaşması izler. Tümü 1980 yılı içine sığan bu gelişmeler, Türkiye’yi 12 Eylül 1980 darbesine taşıyan sürecin de altyapısını oluşturur.

    Türkiye 1983’te yeniden demokrasiye döner. 6 Kasım 1983’te yapılan seçimleri “24 Ocak”ın mimarı Turgut Özal ve onun Anavatan Partisi (ANAP) kazanır. Dünya ekonomisindeki konjonktür de artık serbest piyasa ekonomisini ve serbest dış ticaret rejimini desteklemektedir. 7 Temmuz 1984’te “Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında 30 Sayılı Karar” ile dış ticaret rejiminin serbestleştirilmesinin ilk adımı atılır. Seçim sonrası ekonomi politikalarıyla Türkiye kapılarını dış aleme açmış, ihracatçılığa yönelmiş; bir yandan içerideki oligopol piyasalar çeşitli yeni oyunculara verilen teşviklerle rekabete açılırken, bir yandan da dış ticaret şirketlerine verilen teşviklerle döviz girdisi üretmek yolunda hamleler yapılmaya başlanmıştır.

    Turgut Özal
    1980’de dönemin başbakanlık müsteşarı Turgut Özal, ekonomideki tıkanma ve bunun toplum hayatındaki etkileri nedeniyle “24 Ocak Kararları”nı açıkladı.
    KapakDosya-15-1

    “Hayali ihracat” bu yılların uygulamaları arasında yerini alır. Yine aynı dönemde monopol / oligopol piyasalarını rekabete açmaya yönelik ve yeni sermaye grupları yaratmaya yönelik ekonomi politikalar izlenir; Özal, bu piyasalara giren taze rekabetin başlangıçta %10-30 arasında pazar payı kapacağı verisini kullanarak çeşitli sektörlerde yeni oyuncuları destekler. Ülke ekonomisi gündemine özelleştirme kavramının gelmesi, Boğaz Köprüsü’nün (gelirinin varlığa dayalı menkul kıymet) satışı tartışmaları; otoyolların inşaı; tasarrufu her zaman yetersiz olan Türk halkının sağlayamadığı finansman kaynağının bir kez daha global piyasalardan getirilmesiyle Türkiye ekonomisi yapısal bir değişime girer. 1987’de Türkiye’nin ihracatı 10 milyar USD’yi aşar.

    7 Ağustos 1989 tarihinde “Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında 32 Sayılı Karar” yürürlüğe girer. Bu kararla, yurda ithali ve yurttan ihracı kısıtlanan (pragmatik deyişle yasaklanan) döviz, tahvil, hisse senedi, değerli madenler vb. ithal ve ihracı serbest bırakılır. Bu kararla Türkiye’ deki yerleşiklerin döviz bulundurmaları, döviz hesabı açabilmeleri, yurtdışına döviz transferi, değerli madenlerin, taşların ihracı ve ithali, ihracat bedellerinin tasarrufu serbest bırakılır. TL’nin yabancı paralar karşısındaki değeri konusunda yetki Merkez Bankası’na verilir. TL konvertibl para haline gelir. Türkiye, sermaye hareketle -rinin serbest bırakılmasına geçer. Sonrasında Merkez Bankası, kur belirleme yetkisini de piyasaya terk eder; kurlar piyasada arz ve talebe göre belirlenir olur. Yine de zaman zaman aşırı dalgalanmaları önlemek amacıyla kurlara müdahale edildiği görülür (müdahaleli serbest kur). Sonrasında Merkez Bankası bundan da vazgeçer ve dalgalı kur rejimine geçilir.

    Kenan Evren
    “24 Ocak Kararları” ve 1980’deki 12 Eylül darbesi, Türk ekonomisinin yapısını değiştirdi. Yönetime el koyan Millî Güvenlik Konseyi üyeleri.

    1980’ lerin ANAP iktidarı dönemi, Türkiye’ de konsolide bütçe gelirlerinin %60’ına ulaşan bir “fon ekonomisi”-nin ortaya çıktığı dönemdir. ANAP’ın iktidarda bulunduğu Nisan 1988’e kadar 52 aylık sürede 42 fon kurulmuştur. Aralarında halk arasında en çok bilineni “Fak Fuk Fon (Fakir Fukara Fonu)” olan bu fonlar, Özal hükümetlerinin kamu harcamalarını denetim dışına çıkartmak maksadıyla kurduğu yapılardır. Öyle ki gözden geçirme denetimlerine gelen uluslararası finans kuruluşları yetkililerinin (İMF, OECD, Dünya Bankası) epey bir süre bütçe dışına fonlarla yoluyla aktarılan harcamaları farketmediği; bütçenin denkliği üzerine rapor hazırladıkları Ankara’da o yıllara ait anlatılan anekdotlar arasındadır. Elbette daha sonraları bu paralel yapının ve “alicengiz oyunları”nın farkına vardıklarını ve gereken dersleri (!) çıkardıklarını da not etmek gerekir.

    1991 genel seçimlerinden sonra DYP – SHP koalisyonuyla Süleyman Demirel yeniden başbakan olur. Bu seçimler öncesinde, daha sonra başbakan olacak olan Tansu Çiller’in hazırladığı “iki anahtar” sloganıyla bilinen UDİDEM projesi, DYP’nin seçimleri önde bitirmesine önemli katkı yapar. 17 Nisan 1993’te Özal’ın ölümü sonrasında Demirel cumhurbaşkanı seçilir. Çiller de ikinci DYP-SHP koalisyonunun ve Türkiye’nin ilk kadın başbakanı olur.

    Tansu Çiller, serbest piyasa ekonomisinin uygulandığının kabul edildiği bir ekonomik sistemde, faiz hadlerinin devlet gücü kullanılarak düşürülmesine yönelir. “Beynimin yarısı” ifadesiyle nitelediği Hazine Müsteşarı Osman Ünsal’la birlikte Kasım 1993 – Ocak 1994 arasında 16 Hazine ihalesinden 7’sini iptal ederek faizleri metazoriyle düşürebileceğini düşünür. Ancak %90’lar seviyesindeki faizin 3-5 puan yüksekten oluşmasına izin verilmemesi meşhur 1994 krizini patlatacaktır.

    İhalelerden piyasaya dönen para, dövize yönelir. Serbest kur rejiminde artık devalüasyon yoktur, TL’nin değer kaybı vardır. 26 Ocak, 1 Mart ve 17 Mart 1994 tarihlerinde, üç kuvvetli değer kaybı yaşanır. Bankaların Reuters para piyasası ekranlarında gecelik faizlerde %600 oranları görülür! Ocak ayında 14.500 TL olan USD, Nisan başında 40.000 TL seviyesini görür. Çiller 5 Nisan kararlarını alır. %50 net faizli 90 günlük “süper bono” arzıyla piyasalar sakinleşir; yıl içinde yeni süper bono arzları yapılır. 8 Temmuz 1994’te 14 aylık bir stand-by anlaşması imzalanarak IMF’nin maddi desteği alınır; bu 14 ay sonrasında 6 ay daha uzatılan anlaşma tamamlanamaz.

    Türkiye 1994 içinde “V” olarak tanımlanan grafikle krizi geride bırakır. USD, yılı 38.500 TL seviyesinde tamamlar, enflasyon ise %125’lerdedir. Bu kriz sırasında ülke 3 bankasını kaybeder (TYT, İmpeksbank, Marmarabank).

    1990’ların ikinci yarısı siyaset alanında art arda kurulan ve dağılan koalisyon hükümetleri, ekonomik alanda da kronik yüksek enflasyonla geçer. Kamu maliyesinde ve başta kamu bankaları olmak üzere bankacılık sistemindeki bozulma da gittikçe dayanılmaz hâle gelmektedir.

    1999 seçimleri sonrasında Bülent Ecevit, partisi DSP yanında MHP ve ANAP ile 28 Mayıs 1999 tarihinde üçlü koalisyon hükümetini kurarak başbakan olur. Bu hükümet Türk siyasi hayatının 17. koalisyon hükümetidir. Hükümet göreve başladıktan kısa süre sonra 1999 Gölcük Depremi yaşanır. Ülke sanayiinin kalbi olan bir coğrafyada meydana gelen depremin ekonomiye olan etkisi tartışmasızdır; Türkiye ekonomisi %6.1 oranında küçülür. İMF ile 3 yıllık bir stand-by anlaşması yapılır, “Enflasyonu Düşürme Programı” açıklanır. Programın döviz kuru bacağı “müdahaleli dalgalı döviz kuru (dirty float)” temelli para ve kur politikasını benimserken, yapısal düzenlemeler de içerir.

    2000 yılındaki makroeko-nomik göstergelerin (kamu borcunun GSMH’ye oranı, cari açık, enflasyon oranı ve finan-sal kesimin yükümlülüklerinin döviz rezervlerine oranının yüksek olması ve aşırı değerli döviz kuru) zayıflığı yanında; yüksek kamu borçlanma gereği ve bunun finansmanındaki yanlışlıklardan kaynaklanan bankacılık sektörünüdeki kırılganlık ekonomiyi gittikçe zorlamaktadır. Yıl içinde döviz kuru rejimi, “sürüklenen kur” (crawling peg) rejimine çevrilir. Kasım 2000’de patlayan likidite krizi geçiştirilse de hastalık artık ortadadır (Dornbusch Yasası).

    19 Şubat 2001 tarihindeki MGK toplantısında Cumhurbaşkanı Necdet Sezer’le Başbakan Ecevit arasındaki “anayasa fırlatma” hadisesi, krizin ateşini yakan bir bahaneden başka bir şey değildir. Akabinde 21 Şubat’ta gecelik faizler 1994 krizine rahmet okutacak seviyeleri, %7.500 mertebesini görür. TCMB’nin 5 milyar USD döviz satışına rağmen talebin durmaması sonrası aynı gece tekrar “dalgalı kur” rejimine geçilir; TL USD karşında 40% değer kaybederek 670.000’den 1.000.000 üzerine geriler.

    KapakDosya-17
    1994’te yükselen Dolar kuru ve faizler sonrası dönemin başbakanı Tansu Çiller “5 Nisan Kararları”nı alacak, piyasalar bir süre için sakinleşecekti.

    İlerleyen haftalarda krizin çözümü için Dünya Bankası’n-dan davet edilen Kemal Derviş ekonominin patronluğuna getirilir. Mayıs 2001’de Derviş’in hazırladığı “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” açıklanır; İMF ile yeni bir stand-by imzalanır. Derviş yönetimindeki Türkiye ekonomisi, çok ihtiyaç duyduğu kamu maliyesi ve bankacılık alanlarındaki yapısal çözümleri hayata geçirir. 24 banka piyasadan çekilir. Türkiye bir defa daha 1994 krizindeki gibi yüksek oranda bir fakirleşme ile krizi geride bırakır.

    AK Parti dönemi

    Ekonomik krizlerin doğal sonucu olarak 2001 krizi sonrasında da faturayı siyasi iktidar öder. 2002 ortalarında koalisyon ortaklarından MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin inisiyatif almasıyla koalisyon bozulur; 2 Kasım 2002’de yapılan erken seçimle Türkiye Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) yıllarına adımlarını atar. 22. Dönem TBMM’de sadece AK Parti ve CHP yer alır; AK Parti tek başına iktidar olur. Ekonomi politikaları olarak İMF ile hazırlanan programı güçlü bir iradeyle tavizsiz uygulayan iktidar, Türkiye’nin kronik problemi olan enflasyonu kademeli olarak tek haneye indirmede tarihî ve büyük bir başarıya imza atar. 1 Ocak 2005’te Türk Lirası’ndan 6 sıfır atılarak Yeni Türk Lirası’na (YTL) geçilir. 3 Ekim 2005’te Türkiye’nin AB’ye katılım müzakereleri başlar. 2001 krizi sonrası uygulanan ekonomi programı, AB üyeliği odaklı Türkiye, global piyasalardaki kaynak bolluğu ekonominin kaydadeğer bir sıçramayla seviye atlamasını getirir.

    2007 genel seçimlerini AK Parti kazanır; aynı yıl yapılan referandumla cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesi kabul edilir. Global piyasaları altüst eden 2008 Lehman Brothers krizinin (2008 – 2012) etkilerini “teğet geçti” nitelemesiyle atlatan Türkiye, Mayıs 2013’te İMF’ye olan son ödemesini yapar. Bu, Türkiye’nin İMF ile yaptığı 19 stand-by anlaşmasından tamamladığı ikinci anlaşmadır. 2010’lu yıllar art arda seçim sandığına gidilen bir dönem olur. 2010’da Anayasa değişikliği referandumu, 2011’de genel seçimler, 2014’te yerel seçimler, 2015’te Haziran ve Kasım aylarında iki genel seçim yapılır.

    Recep Tayyip Erdoğan
    Aralık 2021’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “bir Müslüman olarak nas ne gerektiriyorsa onu yapacağım” deyişiyle faiz indirimi yolculuğu başladı ve açıklanan Kur Korumalı Mevduat (KKM) uygulaması piyasalarda şok edici bir etki oluşturdu.

    15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrasında Türkiye parlamenter sistemden Türk tipi Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi’ne (CBYS) doğru yelken açmaya başlar. 16 Nisan 2017 referandumuyla da Türkiye’nin yönetimi değişir. 24 Haziran 2018 genel seçimleri “rahip Brunson krizi” etkisi altında geçer; TL bu dönemde kaydade-ğer bir değer kaybı yaşar (USD 1-3-2018: 3.80 TL; 3-9-2018: 6.62 TL; 31.12.2018: 5.28 TL). ABD Başkanı Trump’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yazdığı iddia edilen mektup, ekonomideki kırılganlığı sadece uluslararası diplomasi kurallarına sığmayacak bir dille değil terbiyesizliğin sınırlarını fersah fersah aşan bir uslupla da ortaya koymaktadır. Yeni sistemle Hazine ve Maliye Bakanlıkları birleştirilmiş, Bakan olarak Berat Albayrak atanmıştır. 2019, yerel seçimler yılıdır. 31 Mart’ta ülke genelinde, 23 Haziran’da İstanbul’da yenilenen yerel seçimler sonrasında Türkiye 2023’e kadar seçim sandıksız bir döneme girer.

    Ülke 2018’den itibaren yeniden ilk sinyalleri alınan “döviz krizi travması”nı fazlasıyla hissetmeye başlamıştır. “2018 ekonomik krizi” olarak ülke tarihinde yerini alan bu kriz, kimi ekonomistlere göre günümüzde hâlâ süren uzun döneme yaygın bir krizdir (süreci 2018 ve 2021 krizi olarak iki ayrı kriz tanımıyla değerlendiren ekonomistler çoğunluktadır). Bakan Albayrak yönetimindeki Türkiye ekonomisi döviz problemine kalıcı bir çözüm getiremediği gibi; uygulanan politikalar Türkiye’nin uluslararası finans çevreleriyle olan ilişkilerini de bozacak yönde gelişir. 2019 yerel seçimleri öncesinde, Mart ayının son haftasında yaşanan “swap krizi” (Londra), Türkiye’nin global piyasalarda 1980’lerden beri özenle korumaya çalıştığı kredibilitesine büyük bir darbe olur. Takip eden yıllarda yabancı yatırımcılar Türkiye piyasalarından tamamen çekilir.

    Ülkenin döviz piyasalarını sakinleştirmek ve dövizi kontrol altında tutmak amacıyla TCMB rezervleri kullanılır. Serbest piyasa ekonomisine geçildikten sonra literatürde Merkez Bankası müdahalesi / Merkez Bankası satışı adıyla bilinen, şeffaflık ilkesi çerçevesinde yapılan ve para piyasalarının bilgi sahibi olduğu bu uygulama yeni dönemde “arka kapı satışları” olarak tanımlanır; otoriteye olan güveni erozyona uğrattığı gibi zaman içinde uygulamanın oluşturduğu ağır hasar da ortaya çıkacaktır.

    Mart 2020’de resmî olarak Covid pandemisi Türkiye’ de de görülür. Salgın, global ekonomiyi olduğu gibi 2018 ekonomik krizini atlatamamış olan Türkiye ekonomisini de kasıp kavuracaktır. Bakan Albayrak yönetiminde her ne kadar 2019 ve 2020’de döviz kontrol altında tutulmuşsa da, ülke rezervlerindeki kayıp cumhuriyet tarihinde görülmemiş mertebede, Demirel’in veciz “70 cent’e muhtacız” sözlerine rahmet okutacak hâldedir. Yükselmekte olan enflasyon henüz 2000 öncesiyle karşılaştırılamayacak seviyedeyse de 2000’li yılların epey üzerindedir. Bu arada enflasyon dünyada da yükselme trendine girmiştir. Ortaya çıkan tablo sonrası 8 Kasım 2020’de (USD: 8.57 TL) Bakan Albayrak istifa eder; yerine piyasaların ekonomi yönetimine güvendiği iki isim gelir: Bakan olarak Lütfi Elvan ve TCMB Başkanı olarak Naci Ağbal.

    Piyasalar ekonomi yönetimine yeniden güven tazeler. Alınan önlemlerle ve faiz politikalarındaki yükselişle parametrelerde düzelmeler görülmeye başlanırken, 20 Mart 2021’de Ağbal görevden alınır (USD: 7.6 TL). 2021 yılı, Covid pandemisi etkisi altında geçer.

    KapakDosya-19
    1 Ocak 2005’te Türk Lirası’ndan 6 sıfır atılarak Yeni Türk Lirası’na (YTL) geçildi.

    Tedarik zincirlerindeki kırılmalar, arz-talep dengelerindeki bozulma global olarak enflasyonu yükseltmektedir; bu gerekçeyle dünyadaki ekonomi yönetimleri “sıkılaştırıcı” para politikalarına yönelmeye başlar. Aralık 2021 başında Bakan Lütfi Elvan’ın “görevinden affı talebi” kabul edilerek yerine Bakan yardımcısı Nureddin Nebati getirilir.

    Aralık 2021 itibarıyla Türkiye ekonomisi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “faiz sebep, enflasyon neticedir” tezi çerçevesinde politika belirlemeye yönelir. “Nas ne gerektiriyorsa onu yapacağım” deyişiyle ifadesini bulan ve Bakan Nebati ve TCMB Başkanı Şahap Kavcıoğlu tarafından hayata geçirilen faiz indirimi yolculuğu, “heterodoks politikalar” ve “liralaşma stratejisi” başlıklarıyla uygulamaya alınır. 20 Aralık 2021 Pazartesi gecesi açıklanan Kur Korumalı Mevduat (KKM) uygulaması piyasaları şok edici bir etki oluşturur. İşlem gününü 18.62 TL den kapatan USD, 21 Aralık 2021 Salı günü 13 TL seviyesini görür.

    2022’de Türkiye ekonomisi aşikar hâle gelen döviz kuru problemi, istikrarlı şekilde artan cari açık, süratle ivmelenen enflasyon, artan bütçe açığıyla mücadelede heterodoks politikalara tanık olur ve düşük faiz politikalarıyla yol almaya devam eder; dünyanın geri kalanında ise sıkı para politikaları, artan faizler üzerinden bir mücadele sürmektedir. Covid’in geride kalmasıyla tedarik zincirindeki aksamalar yoluna girmeye başlarken, Şubat ayında Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı global piyasaları, en fazla da Avrupa’yı enerji tedariki ve fiyatları üzerinden etkiler. Türkiye yaklaşan 2023 seçimleri öncesinde bir defa daha 2001 krizi öncesinin sürüklenen kur rejimi uygulamasına geçer.

    Zaten ekonomi de yeniden 90’lı yıllara dönmüştür.

    Genel seçimlerin damgasını vurduğu 2023, ateşi gittikçe harlanan politika kazanı, seçime yönelik ekonomik vaatler, hamleler, bölünmeler, birleşmelerle başlar. 6 Şubat 2023 sabahı Güneydoğu’da 11 ili vuran Kahramanmaraş Pazarcık ve Elbistan depremleri ülkeyi derinden sarsar. Ortaya çıkan yıkımın maddi boyutu 120 milyar USD kadar tahmin edilirken, resmî rakamlara göre can kaybı 50.000’in üzerindedir.

    Bir yandan heterodoks ekonomi politikalarına tavizsiz devam edilirken, seçimler gereği çeşitli talepler daha önceleri Nuh denilip, peygamber denilmeyenler de dahil olmak üzere karşılanır. Döviz rezervleri tarihi dip seviye rekorları kırarken, “liralaşma strateji-si”ni sürdürmek adına kurulan ve geliştirilen “mükemmel denge”yi korumak için hayata geçirilen “gece yarısı kararnameleri” sıradan uygulamalar hâlini alır.

    2022’de bankacılık sektöründe 200’ün üstünde tebliğ yayımlanır. Negatif reel faizler rekor kırarken enflasyon da yükseklerde uçmakta, TUİK tarafından açıklanan enflasyon verileri epey uzun bir süredir itibar görmediği gibi artık ciddiye de alınmamaktadır. Türkiye yeniden 2000’ler öncesine dönmüştür. Döviz rezervleri, “eksiye doğru” artar. Cari açık, enflasyona karşı koruma güdüsüyle artan iç tüketim, 1980’lerde olduğu gibi bir yatırım aracı haline gelen otomobil…

    Nureddin Nebati
    Aralık 2021 başında Hazine ve Maliye Bakanlığı’na Nureddin Nebati getirildi. Bakan Nebati’nin Eylül 2022’deki “Neo klasik ekonomi düşüncesinden epistemolojik bir kopuşu temsil eden heterodoks yaklaşım…” ifadesi tartışma konusu olmuştu.

    Cumhurbaşkanlığı seçimlerini bir defa daha Erdoğan’ın, parlamento seçimlerini de AK Parti’nin kazanmasıyla geride kalan süreç sonrasında, neredeyse bir ödemeler dengesi krizinin eşiğinden dönen Türkiye’de ekonomi yönetimi yeniden eski Bakan Mehmet Şimşek’e emanet edilir. Heterodoks politikalar terkedilir, nas yerini ortodoksiye, Bakan Nebati koltuğunu bakan Şim-şek’e bırakır. Haziran ayında kurların serbest bırakılmasıyla şiddetli bir değer kaybı gören TL, seçim öncesindeki USD: 18 TL seviyelerinden USD: 26 TL seviyelerine hareketlenir, yılı USD: 29 TL seviyesinde kapatırken, TCMB politika faizi de %42.5 seviyesine çekilmiştir.

    2024: Genel görünüm

    2024 başında, Mart ayında yapılacak yerel seçimler öncesindeki tablonun ana başlıkları şöyledir:

    • İkinci binyılın 21 yıllık AK Parti iktidarı döneminde ekonomi disiplini çerçevesinde kalınarak yönetilen yıllarda 2001 krizine yol açan kamu ma-liyesi, bankacılık sistemi gibi alanlarda gerek duyulan yapısal reformlar hayata geçirilmiştir. Dış alemle uyumlanılarak yol alınan ve küresel ekonomiye gittikçe entegre olunan politikalarla da Türkiye potansiyelini realize etmekte kaydadeğer sıçramalar göstermiştir.
    • Bu başarının altında yatan en temel olgu Cumhuriyet’in 80 yıllık geçmişinde adım adım yarattığı birikim ve daha da önemlisi kalkınmada ancak en uzun süreli yatırımla ortaya çıkabilen ülkenin nitelikli insan kaynağıdır.
    • Atatürk’ün “muasır medeniyetler seviyesine çıkma” hedefi yolunda ilerlerken kimi zaman tekrarlanarak da olsa yapılan siyasi ve ekonomik hatalardan alınması gereken dersler çıkarılmış ve ekonomi disiplininin gerektirdiği politikalarla Türkiye hızlı bir değişim ve gelişme kaydetmiştir.
    • AK Parti iktidarının çok yakın tarihteki dönemindeyse Türkiye iktisat disiplinin dışına çıkmaya yönelmiş; 2018 sonrasındaysa iktisat disiplinini rededer, yok sayar ve yeniden yazar bir konuma geçmeye yeltenerek 21. yüzyıla girdiği noktaya süratle geri dönmüştür. Bu durumun sonucu olarak da geçen sürede elde ettiği tüm kazanımları geride bıraktığı gibi global ekonomiyle ve de rekabet içinde olduğu ülkelerle arasındaki mesafe yeniden açılmıştır. Veriler ve istatistikler üzerinden bu gerçeği bir süreliğine makyajlamak mümkün gibi gözükse de, matematik temelli bir disiplin olan iktisatta sonuç er ya da geç kendini gösterir.
    • Türkiye son yıllarda nitelikli ve küresel seviyede yetiştirdiği insan kaynağını artan bir ivmeyle kaybetmektedir. Yurtdışına giden bu insan kaynağı Türkiye’nin sağladığı imkanlarla yetişmiş olup, üretken ve yüksek katma değer yaratan bir kitledir. Gittikleri ülkelerde tutunuyor olmaları onların global seviyedeki rekabet güçlerinin açık bir göstergesidir.
    • 21. yüzyıla girerken kamu maliyesi ve bankacılık sisteminde kapsamlı bir reforma ihtiyaç duyan ve 2001 krizi sonrasında bunu gerçekleştiren Türkiye şimdilerde aynı mertebede ve aynı aciliyette bir hukuk ve eğitim reformuna ihtiyaç duymaktadır. Gidişat ise bunun tam tersi yönde olup, 2010’lu yıllardan başlayarak istikrarlı olarak geriye doğrudur.
    • Bir diğer saptama da uygulanan ekonomi politikalarıyla süratle bozulan gelir dağılımı eşitsizliği ve 2023’te nüfusun %5’inin millî gelirden aldığı payın nüfusun %55’iyle aynı olmasıdır. Uygulanan ekonomi politikaları ve yüksek enflasyon tarihi bir servet transferi yaratmıştır.
    • Çeşitli medya organlarında görüş, fikir ve tahmin beyan eden ekonomi yorumcularının büyük çoğunluğu siyasi ya da finansal pozisyonlarına göre değerleme ve yorumlarda bulunmaktadır. Toplumun finansal davranışlarını yönlendiren bu sağlıksız ortam bireylerin finansal kararlarını etkilediği gibi, manipülatif eğilimleri de günlük ekonomik hayatın normal bir parçası haline getirmektedir. Neticede ortaya çıkan zarar ise bireylere, özellikle de geliri kısıtlı kesimlere fatura olmaktadır.
    Türkiye'nin 5 yıllık kredi risk primi (CDS)
    Uygulanan para politikasının olumlu yansımaları kredi risk priminin (credit default swap – CDS) Haziran 2022’de 870 seviyesinden 2023 Mayıs’ında 570’li seviyelere, 2024 sonbaharında da 270 seviyelerine inmesini sağladı. Bu düzelme 3 büyük kredi derecelendirme kuruluşundan art arda not artışlarıyla tescillendi.

    2024 Yerel Seçimler Sonrası

    2024 yerel seçimlerinin hemen öncesinde TCMB Mart ayında politika faiz oranını %50’ye yükselterek para politikasında sıkılaştırmaya gideceğinin sinyalini vermiş, devamında da yılın geri kalanında bu oranda kalmayı sürdürmüştü. Diğer taraftan da “kontrollu döviz kuru rejimi” (1999’un müdahaleli dalgalı döviz kuru –dirty float- rejimine çok benzer yapıda, ancak daha sert kontrol edilen) uygulayarak döviz kuru üzerinden gelen enflasyonist etkiyi kontrol etmeyi, KKM’den çıkışları sağlamayı ve TCMB üzerindeki KKM yükünü hafifletmeyi, döviz rezervlerini toparlamayı öncelikli hedef olarak belirlemişti. Bu politika tercihinin zamanlamasının turizm girdilerinin kuvvetli olduğu döneme yönelik olması yanında, kısa vadeli fon akımlarının da politikayı destekleyecek yönde hareket etmesi, bir kısım döviz tevdiat hesapları (DTH) sahiplerinin de bu politika tercihini görüp yabancı paradan TL’ye dönmeleriyle MB rezervleri çok kısa sürede negatif seviyerlerden toparlanarak artı pozisyona geçti.

    Bir diğer etki de reel faiz seviyesinde olmamakla birlikte nominal yüksek faiz seviyeleri ve kredi kullanımlarına getirilen kısıtlamaların sonucu olarak ekonomide yaşanan daralmayla ithalatın düşmesi ve cari açığın istikrarlı olarak azalması olmuştur. Tüm bu sonuçlar, 2023 Mayıs’ında son derece kritik bir noktada ödemeler dengesi sorunu ve döviz krizi uçurumunun kenarında olan Türkiye’nin uluslararası piyasalarda yeniden toparlanmasını sağlamıştır. Kredi risk primi (credit default swap – CDS) 2023 Mayıs ayındaki 570’li seviyelerden 2024 sonbaharında 270 seviyelerine inmiş (2022 Haziran’da 870), 2024 içinde 3 büyük kredi derecelendirme kuruluşundan art arda not artışları gelerek uygulanan para politikasının olumlu yansımaları tescillenmiştir.

    Ancak literatürde, bir istikrar paketinin sonuca ulaşması için 2 temel ayağı olması kabul edilir: para politikası ve mali politika. Bu iki temel unsur yanında bir takım başka faktörlerin varlığı da uygulanan programların daha güçlü olmasına ve daha hızlı sonuç getirmesine katkıda bulunur.

    Halihazırda uygulanan istikrar programındaki mali politika eksikliği, gölge ve soru işaretleri oluşturmakta, ciddi ve sağlam temelli eleştirilere yol açmaktadır. Saygın ve sözünün değeri olan iktisatçılar mali politika eksikliğine objektif ve bilimsel açılardan dikkati çekmekte, gerekli uyarıları ısrarla yapmaktadır. Öte yandan, tıpkı 2023 ve 2024’ teki her iki seçim öncesi ve sonrası dönemlerde olduğu gibi sosyal medya ve ekran yüzü finans ve ekonomi yorumcularının da program üzerine kahve sohbeti niteliğinde değerlendirmelerini sürdürmekte oldukları gözlenmektedir. Bu iki kesimin değerlendirmeleri arasındaki nitelik ve seviye farkının keskinliği çarpıcıdır.

    Mehmet Şimşek
    Mayıs 2023’te yapılan genel seçim sonrası Hazine ve Maliye Bakanlığı’na Mehmet Şimşek atandı. Haziran ayında kurların serbest bırakılmasıyla şiddetli bir değer kaybı gören TL, seçim öncesindeki USD: 18 TL seviyelerinden USD: 26 TL seviyelerine hareketlendi, yılı USD: 29 TL ile kapattı.

    Uygulanan programın yukarıda zikredilen olumlu sonuçları yanında “IMF anlaşması olmadan uygulanan IMF programı” tanımı altında kendini gösteren en majör etkisi çalışan kesim ve emekliler üzerinde yarattığı gelir baskısıdır. Yüksek faiz oranlarından ziyade krediye erişimde uygulanan kısıtlamalar 2 yıl öncesinde irrasyonel kredilerle yoluna devam etmiş olan çoğu firmayı zorlamakta, ödemeler zincirini tekletmekte, konkordato ve iflaslar sağlıklı bünyeleri de etkilemektedir. Programın tüm gerekleriyle uygulanması halinde piyasadan çekilmesi ve ekonomi üzerindeki yükleri kalkması gereken “zombi şirketler” en yüksek sesi çıkartırken, irrasyonel fonlama mekanizmalarıyla varolmuş, kerameti kendilerinden menkul bir işletme yönetimine sahip bu işletmeler siyasetten medet umarak, politik baskı uygulayarak kendilerine can suyu yaratma peşinde tüm güçlerini harcamaktadır. Not edilmesi gereken bir diğer nokta da, benzer her dönemde ortaya çıktığı gibi mevcut ortamı fırsat penceresi olarak görüp istismar eden işletmelerin varlığıdır.

    Programdaki mali politikaların eksikliği; bireylerin enflasyonun düşeceğine ikna olmaması; bütçedeki yüksek açık ve özellikle bu açığın içindeki geçmiş heterodoks politikalarlka getirdiği yüksek faiz yükü dikkati çekicidir. İktisat disiplininde yüksek enflasyonun karşılığı kaynak / servet transferidir, Türkiye bir defa daha bu gerçeği yaşamaktadır. Yaşananı TÜSİAD Başkanı Orhan Turan “TÜSİAD’ın 70’li yıllardaki gündem maddelerine bakınca aynı maddelerin bugün de gündemde olduğunu gördüm. 50 yıl öncesiyle aynı yerde olmak, çok düşündürücü!” sözleriyle ifade etmektedir.

    Ekonomik alandaki tüm bu faaliyetlerin krizden çıkışa başarı şansı vermesi, ortaya konulan ve koyulacak reçeteler ötesinde siyasi otoritenin bazı temel uygulamalarının varlığına bağlıdır. Siyasi otoritenin programa olan desteği birkaç kez stres testinden geçmiştir. Bu testlerin yenilerinin de önümüzdeki dönemde meydana gelemesi ihtimal dışı değildir. Son tahlilde Türkiye ekonomisi, hareket alanını siyasetin çizdiği bir yapıya sahiptir.

    Trump ve Türkiye

    Türkiye ekonomisi üzerinde yerel siyasetin ağır hakimiyeti sözkonusuyken, dünya ekonomisi üzerinde belirleyici etkisi olan ABD’de 20 Ocak 2025 itibarıyla “Trump 2.0” dönemi başlayacaktır. Kongre ve Senato’da çoğunluğun da Cumhuriyetçilerde olması sayesinde ikinci dönemine çok güçlü gelen Trump’un politikalarının dünya ekonomisinde ciddi etkiler ve dalgalanmalar yaratacağını öngörmek müthiş (!) bir kehanet değildir. Seçim sonuçlarının kesinleşmesinin hemen sonrasında global para piyasalarında yaşanan hareketleri ilk sinyaller olarak görmek gerekir. Trump’ın seçim öncesi söylemleri gözönüne alındığında, ABD’nin yeniden dünya ekonomisine enflasyon ihraç eder bir döneme girmesi ve bu yükü geçmişte olduğu gibi dünyaya yıkması kuvvetle muhtemeldir. “Piyasadan gelen işadamı” Trump ve onun tamirciliği (“Trump will fix”) üzerine kurulu MAGA (“Making America Great Again”) politikalarının etkilerine karşı en etkili panzehir ve reçeteyse iktisat literatüründe asırlardır mevcuttur.

    Sonuç için…

    Bir istikrar programının başarısı ötesinde, Türkiye’nin küresel ekonomiyle ve rekabet iddiasında olduğu ülkelerle olan arasının açılmakta olduğu yarışta önkoşul; Türkiye’de eksikliği gittikçe göze batan hukuk ve adalet düzeninin sağlıklı, şeffaf ve modern demokrasilerdeki normlarda yeniden tesisidir. Adalet mülkün temeli olduğu gibi “ekonominin de temelidir”. Türkiye’nin mevcut hukuk düzeni, en mükemmel ekonomi programının dahi başarıya ulaşabilmesi önündeki ilk engeldir.

    Hukuk alanındaki rehabilitasyonu takiben başta finansal alandakiler olmak üzere kurumsal kamu otoritelerinin (TCMB, BBDK, SPK vb) yeniden 2000’ler başındaki şeffaf ve bağımsız yapılarına kavuşturulmaları gereklidir. 2001 krizi sonrasında enflasyonla mücadelede başarılı yılların altındaki temel unsurlardan biri olan bu nitelik, yıllar içinde ciddi hasar almıştır. Çok yakın zamanda 2024 Nobel Ekonomi Ödülü’nü alan Prof. Dr. Ace-moğlu’nun çalışmalarında ve kitaplarında işlediği, Nobel Komitesi’nin açıklamasındaki “hukukun üstünlüğünün zayıf olduğu toplumlar ve nüfuzunu kötüye kullanan kurumlar büyüme veya daha iyiye doğru değişim yaratmaz. Ödül sahiplerinin araştırması bunun nedenini anlamamıza yardımcı oluyor” ifadesi, bahse konu durumun önemini ortaya koymaktadır. Açıklamada “kurum” olarak vurgu yapılandan, sadece ülkelerdeki somut örgütler ve örgütlenmeler ötesinde, varlıkları olmazsa olmaz niteliğinde olan demokrasi, hukuk, eğitim, özgürlükler başlıklarındaki seviyeyi anlamak da gerekir. Acemoğ-lu’nun çalışmalarında üzerinde hassasiyetle durduğu “otoriter yönetimlerin de sürdürülebilir büyüme, kalkınma ve refahın yaygınlaşması hedefine ulaşmakta başarısız olduğuna, değerleri aşındırdığına” ilişkin bulgu ve fikirleri, önümüzdeki yılların iktisat literatürüne ve kalkınma politikalarına damgasını vuracaktır.

    Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası
    2024 yerel seçimlerinin hemen öncesinde TCMB Mart ayında politika faiz oranını %50’ye yükselterek para politikasında sıkılaştırmaya gideceğinin sinyalini vermiş; devamında da yılın geri kalanında bu oranda kalmayı sürdürmüştü.

    Türkiye’nin küresel rekabette zemin kaybetmesine neden olan; bir çok uluslararası göstergede yıllar içinde istikrarlı bir şekilde gittikçe alt sıralara kaymasına yol açan bu son krizden çıkışın yol ve yöntemleri, yukarıdaki tanımı basit ama son derece önemli temeller üzerine kurgulanacak ekonomik modellerle olacaktır. Bu işin kolay kısmıdır. Türkiye bu krizden de çıkışı sağlayacak bilgi ve tecrübe birikimine ve de her türlü istikrar programını hayata geçirecek insan kaynağına sahiptir.

    Türkiye 20 yıllık bir aradan sonra yeniden yüksek enflasyon ve getirdiği ağır problemlerle karşı karşıyadır. Bu süreçte teknik anlamda Aralık 2021- Haziran 2023 arasında oluşturulan “mükemmel denge” sorunlarının çözülmesi, ayrıca fazladan yüksek bir maliyet ve zaman yükünü de getirmiştir.

    Öte yandan bugün yaşamakta olduğumuz krizi değerlendirirken ekonominin boyutlarını da gözardı etmemek gerekir. 1980 sonrasındaki serbest piyasa ekonomisi döneminin hafızalarda yer eden iki majör krizi (1994 ve 2001) sırasındaki ekonominin büyüklüğüyle, bugün arasında bir kaç misli fark vardır. Bu unsur da dikkate alındığında, harcanacak çabanın büyüklüğü, ödenecek faturanın yüksekliği ortaya çıkar. Saygın iktisatçılar ve geçmiş krizlerin tecrübeli ve başarılı uygulayıcıları tarafından yapılan uyarıların dikkate alınması, programın eksik yanı mali politikaların ivedilikle devreye sokulması ve gereken kararlılık ve gösterilecek iradenin sağlamlığı olmazsa olmaz koşullardır.

    Her alanda tarihin bizlere öğrettiği dersle bitirelim: “tarih tekerrür etmez, hatalar tekerrür eder.”

  • Uluslararası gurur abidesi: Prof. Dr. Daron Acemoğlu

    Uluslararası gurur abidesi: Prof. Dr. Daron Acemoğlu

    Bu yıl verilen Nobel Ekonomi Ödülü’nü iki meslektaşıyla birlikte alan Daron Acemoğlu, ekonomi ve iş dünyasında tanınan saygın bir akademisyen olmasının yanında, son 10 yılda ürettiği eserlerle de dünyada ses getirmişti. Acemoğlu, Türk hükümeti ve muhalefet partisinden gelen danışmanlık tekliflerini de kabul etmemişti.

    Nobel 2024 Ekonomi Ödülü’nü, Prof. Dr. Daron Acemoğlu ile çalışma arkadaşları İngiliz Prof. Dr. Simon Johnson ve İngiliz Prof. Dr. James Robinson’un kazandığı duyuruldu. Üç akademisyen “kurumların refahı nasıl oluşturduğu ve etkilediği üzerine yaptıkları çalışmalar” ile 2024 yılı Nobel Ekonomi Ödülü’ne hak kazandılar.

    İsveç Kraliyet Akademisi’nin ekonomi ödülü komitesinin başkanı Jakob Svensson, “Ülkeler arasındaki gelir uçurumunu kapatmak günümüzün en büyük zorluklarından biri. Daron Acemoğlu, Simon Johnson ve James A. Robinson’un çığır açıcı araştırmaları sayesinde ülkelerin neden başarılı olup olamadıklarını daha iyi anlıyoruz” dedi.

    havadis-4
    Daron Acemoğlu’na Nobel getiren çalışmalar arasında Ulusların Düşüşü (Why Nations Fail) isimli kitabı da var.

    Nobel Komitesi tarafından yapılan açıklamada da “hukukun üstünlüğünün zayıf olduğu toplumlar ve nüfuzunu kötüye kullanan kurumlar, büyüme veya daha iyiye doğru değişim yaratamaz. Ödül sahiplerinin araştırması bunun nedenini anlamamıza yardımcı oluyor” dendi. Bu açıklamayla “kurum” olarak vurgu yapılandan, ülkelerdeki somut örgütler ve örgütlenmeler ötesinde kavram olarak da varlıkları olmazsa olmaz niteliğindeki demokrasi, hukuk, eğitim, özgürlükler başlıklarını anlamak gerekiyor.

    Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde (MIT) görev yapan Acemoğlu, ekonomi ve iş dünyasında tanınan saygın bir akademisyen olmasının yanında, son 10 yılda ürettiği 3 eserle de dünyada ses getirdi: Why Nations Fail (Ulusların Düşüşü)-2012, The Narrow Corridor (Dar Koridor)-2019 ve Power and Progress (İktidar ve Teknoloji)-2023.

    Acemoğlu ödülü almasının ardından yaptığı açıklamada, “İyi bir kariyer hayali kurarsınız ama, bu, onun çok daha üzerinde, zirvesinde bir şey. Harika bir sürpriz ve onur” dedi.
    Türkiye’de de zaman zaman çeşitli platformlarda görüş ve düşüncelerini açıklayan Acemoğlu, biliminsanı normlarına ve namusuna sahip, objektif ve bilimsel kişiliğiyle ülkemizde bu haslete sahip nadir iktisatçılardan biri olarak hakettiği saygı ve ilgiyi gördü. Nobel başarısıyla bu ilgi ve saygının dünya çapında artacağı da kuşkusuz.

    havadis-3

    Son olarak önemli bir noktaya vurgu yapmakta fayda var: 1967 doğumlu Acemoğlu, yakın geçmişte de gerek çalışmaları gerekse yaklaşımları ile Türkiye’de de tanınmış; dolayısıyla hem Türk hükümetinden hem de ana muhalefet cephesinden ciddi danışmanlık teklifleri almıştı. Hiçbirini kabul etmedi.

  • Cumhuriyete giden yolun en önemli kilometre taşları

    Cumhuriyete giden yolun en önemli kilometre taşları

    Ahmet Kuyaş 29 Ekim 1923’e uzanan süreci, kritik belgeler- yorumlar eşliğinde dünü ve bugünü anlamak isteyenlerin ilgisine sunuyor. Kitap, kongreler, manda tartışmaları, Meclis’in kurulması, 3. Meşrutiyet, Denizli Vakası, Mondros Mütarekesi, Moskova Antlaşması, Büyük Taarruz, Mudanya ve saltanatın kaldırılması hadiselerini ele alıyor.

    Kitap-1

    Tarihçi ve #tarih’in yayın kurulu üyesi Doç. Dr. Ahmet Kuyaş’ın yeni kitabı Yüzüncü Yıl Notları (1918-1923) Kırmızı Kedi tarafından yayımlandı. Kuyaş, Türkiye Cumhuriye­ti’nin kuruluşunun, dolayısıyla öncesi ve sonrasındaki birçok önemli olayın 100. yıldönümünde, yaşanan hadiselerin ve yayımlanan belgelerin çapraz analizini yapıyor.

    Hocamızın kitabı, kendisinin son dönemde kaleme aldığı ve bir kısmı dergimizde de yayımlanan yazılarını kapsıyor. Ancak bu yazılar hem tekrar gözden geçirildi hem de yeni yazılar kitaba eklendi; örneğin daha önce ya­yımlanmamış ve Sakarya zaferiyle ilgili detaylı makale de bunlardan biri. Kita­bın sonunda da bahsedilen süreçleri az bilinen noktalarıyla gözler önüne seren 13 belge yer alıyor.

    Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcı, kongreler, manda tartışmaları, Meclis’in kurulması, Üçüncü Meşrutiyet, Denizli Vakası, Mondros Mütarekesi, Moskova antlaşması, Büyük Taarruz, Mudanya, saltanatın kaldırılması ve cumhuriyet…

    Bitmiş, bitap düşmüş toprakların modern bir cumhuriyete dönüşme öyküsünü anlatıyor Ahmet Kuyaş. Arka kapakta yer alan ifadeleriyle, “Devrimi sevebiliriz. Ama onu sevdirebilmek için iyi anlatmak, iyi açıklamak zorundayız. Bu da o devrimin siyasal kurumlar bo­yutuna olmadık birtakım hukuki ya da demokratik kulplar takmaktan vazgeçip ‘devrim’ dediğimiz süreci iyi anlamaya çalışmakla olabilir.”

    Cumhuriyetin 100. yıldönümünde tarihin bir kuru anlatılar yığını olma­dığını; korumamız ve geliştirmemiz gerekenin ne olduğunu anlamak için ta­rihe bakmamız gerektiğini bir defa daha hatırlatıyor Ahmet Kuyaş. Hem de sıkıcı olmayan, dayatmayan, rahat okunan nalına-mıhına metinlerle.  

    1921

    ‘Biz bize benziyoruz efendiler!’

    Ahmet Kuyaş, Mustafa Kemal’in 1921’de Meclis’in 120. oturumunda yaptığı konuşmayı da aktarıyor:

    “Efendiler; Türkiye Büyük Mil­let Meclisi Hükümeti mevcuttur, meşrudur ve kanunidir… Efendiler; bizim hükümetimiz demokratik bir hükümet değildir, sosyalist bir hükümet değildir. Ve hakikaten, ki­taplarda mevcut olan hükümetlerin mahiyet-i ilmiyyesi itibariyle hiç­birine benzemeyen bir hükümettir. Fakat hakimiyet-i milliyeyi, idare-i milliyeyi yegane tecelli ettiren bir hükümettir; bu mahiyette bir hü­kümettir. İlm-i içtimai noktasından bizim hükümetimizi ifade etmek gerekirse, ‘halk hükümeti’ deriz… Fakat ne yapalım ki, demokrasiye benzemiyormuş, sosyalizme ben­zemiyormuş. Efendiler; biz benze­memekle ve benzetmemekle iftihar etmeyiz. Çünkü biz bize benziyoruz, Efendiler…”

    Kitap-2

    ALEVÎ-BEKTAŞİ MÜZİĞİ ÜZERİNE TEMEL BİR REFERANS

    Feyzullah Çınar yeniden seslendi

    Alevî müzik geleneğinin en önemli isimlerinden biri olan Feyzullah Çınar’ın eserleri, Kalan Müzik aracılığıyla CD’ler üzerinden sevenleriyle buluşu­yor.

    Çınar’ın, Pir Sultan Abdal, Teslim Abdal, Şah Hatayi, Âşık Dertli, Âşık Mesleki, Âşık Sey­rani, Âşık Sıtkı, Âşık Noksani, Âşık Ruhsati, Derviş Kemal, Âşık Mihneti, Âşık Ceyhuni gibi büyük halk şairlerinin sözleriyle buluştuğu besteleri, “Feyzullah Çınar Eserleri” albümünde bira­raya geliyor. 1983’te ölen büyük ozanın anısına yapılan projenin bu ilk albümünde, Feyzullah Çınar’ın ezgileri birbirinden özel sesler ile nefes buluyor.

    Nilüfer Saltık’ın prodüktör­lüğünde tamamlanan bu özel proje, halk müziğinin önde gelen usta sanatçılarından Erdal Er­zincan ve Cengiz Özkan’ın proje danışmanlığında 2 yıla yakın bir sürede hazırlandı. “Feyzullah Çınar Eserleri” projesi iki bölüm­den oluşuyor. Albümün ilk bölü­münde Erdal Erzincan, Cengiz Özkan, Dertli Divani, Nidâ Ateş, Ahmet Aslan, Muharrem Temiz, Ali Rıza Albayrak & Hüseyin Al­bayrak, Mercan Erzincan, Ender Balkır, Mazlum Çimen, Grup Abdal, Zeynep Bakşi Karatağ ve Erdem Altınses yer alıyor.

    Bu çalışmanın bir diğer önemi ise proje tanıtımında ve kapak çalışmalarında bulunan fotoğrafların ilk defa dijital ortama aktarılmış olması. Çınar’ın aile fotoğraf arşivinden alınan ve daha önce günyüzüne çıkmamış fotoğrafları, sanatçı­nın hayatındaki farklı dönemle­ri sergiliyor. 1937’de Divriği’de doğan Çınar, ilk plağını 1966’da çıkardı. Söylediği türküler ne­deniyle hapse de girdi. 1969’da Fransa’ya gitti ve Alevî-Bek­taşi kültürü, müziği üzerine konferanslara katıldı, konserler düzenledi. Fransa Radyo Tele­vizyonu ve UNESCO tarafın­dan iki uzunçaları yayınlandı. 1983’te Ankara Belediyesi’nde temizlik işçisi olarak çalışırken 45 yaşında öldü.

    Voleybolun Altunizadeli ‘Dünya’sı

    Türk voleybolunun iz bırakan sembol isimlerin­den, 2022 sonunda vefat eden (#tarih Şubat 2023) Dünya Baltacıoğlu’nun (1955-2022) ardından, Altınyurt Spor Kulü­bü kendisine ithaf ettiği kitabı sporseverlerle buluşturdu. Kardeşi Tansı Yıldırımer imza­sıyla çıkan Dünya Baltacıoğlu kitabı, efsane voleybolcudan sevenlerine kalıcı bir hatıra olmanın ötesinde bir Altuni­zade kitabı olarak da dikkati çekiyor.

    Kitap, Baltacıoğlu’nun günümüz ve gelecekteki tüm sporculara model kişiliğini aktarmanın yanında, yine model bir yapılanmayla kuru­lan Altınyurt Spor Kulübü’nü kurucuları, felsefesi ve top­luma olan katkısıyla tarihe not düşüyor. Bugün istisnasız Altınyurt çatısı altından geç­miş her spor insanının minnet ve şükranla andığı, “hayatı­ma dokundu” dediği Mehmet Bengü başta olmak üzere, kulübün kurucu ustaları da kitabın sayfalarında yer alıyor. Dünya Baltacıoğlu, sporcusu olarak adımını attığı kulübüne yıllarca başkanlık yapmış ve kıymetli sporcuların yetişme­sine katkıda bulunmuştu.

    Altınyurt Spor Kulübü yayı­nı olarak basılan kitabın tüm geliri sporculara aktarılacak. Kitap internet üzerinden ve kulüpten edinilebiliyor (0553 6587969 numaralı telefondan iletişime geçilmesi gerekiyor).

    Kitap-3
  • ‘Kirli para’ temiz olanı kovar ‘kripto’ ise tüm ayarı bozar

    ‘Kirli para’ temiz olanı kovar ‘kripto’ ise tüm ayarı bozar

    “Sikke kesme”nin bağımsız bir devlet olmak anlamına geldiği dönemlerden bugüne, bankacılık ve kredi verme, “dünyanın en eski ikinci mesleği” damgasını yemiştir. Pandemi sırasında ve sonrasında artan bir rağbet gören kripto piyasaları ise özellikle “kirli kara para”yla adından söz ettiriyor. Hukuksuz, adaletsiz zenginleşme uzun ömürlü olamıyor.

    Lidyalılar sayesinde MÖ 7. yüzyılda insanoğlunun hayatına giren “para”, sonrasında tarihte ve insan hayatında vazgeçilmez bir yere sahip oldu. İktisat literatüründe paranın kabul gören 4 işlevi var: Mübadele (değişim) aracı; muha­faza (saklama) aracı; muhasebe (hesap birimi) aracı; değer ölçüsü. Bunlardan mübadele işlevi, para­nın dolaşımda bulunmasını, bir nevi “akmasını” canlandırdığın­dan ve “nakit akışı” vb. terimlerle bu kavram pekiştiğinden; ekono­mi ve finans profesyonelleri bu alandaki gelişmeleri çoğu zaman insan vücudu üzerinden örnekler vererek aktarmak yoluna gider.

    İktisat tarihinde bilinen bir olgu da, ekonomik kriz ve fakir­leşme dönemlerinde finansal dolandırıcılığın artmasıdır. Türlü-çeşitli dolandırıcılık yön­temleri ortalığı kaplar, bunlardan kimi klasik, kimi modernize edilmiş klasik, kimi ise “inova­tif”dir. Finansal dolandırıcılık sözkonusu olduğunda iki kavram birbirine karıştırılır: “spekülas­yon” ve “manipülasyon”. Organize finans piyasaları literatüründe yer alan bu iki kavram, basit do­landırıcılık sahasına ait değildir. Bu piyasalarda “spekülasyon” piyasa kuralları içinde kabul edilirken, “manipülasyon” suçtur ve cezası ağırdır. Manipülasyonu engellemek, ortaya çıkarmak ve cezalandırmak için kurumlar ve kurallar vardır. Spekülasyonu okumak ve “oyuna gelmemek” ise finansal okur-yazarlık gerektirir.

    Gundem-Ekonomi-2
    Paranın tanımını oluşturan kriterlerin sadece birini sağlayan kripto para, 2010’larda ortaya çıktı ve giderek gelişti.

    “Sikke kesme”nin bağım­sız bir devlet olmak anlamına geldiği dönemlerden Cenova bankerlerine; bankacılığın ve kredi vermenin “dünyanın en eski ikinci mesleği” damgasını yemesine ve sonrasına uzanan asırlar; 1875 öncesini çift maden para standardı (altın ve gümüş) olarak belirler. 1875 sonrası ise 4 ana başlık altında incelenir: Altın Standardı (1875-1914); İki Savaş Arası Bunalım Dönemi (1915- 1944); Bretton Woods Sistemi (1945-1972); Dalgalı Kur Sistemi (1973’ten bugüne).

    Bretton Woods, bugün hâlâ uluslararası para sisteminin temelini oluşturan yapı ve onun kurumlarıdır (Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, Dünya Ticaret Örgütü vb.). 1970’lerin başında tıkanan ve ABD’nin enflasyon ihraç mekanizma­sı hâline dönüşen yapı, başta Fransa’nın şiddetli itirazıyla 1973’te Dalgalı Kur Sistemi’ne geçti ve yeni bir sistem olarak hayat buldu.

    Gundem-Ekonomi-1
    FTX kripto para borsası kurucusu Sam Bankman-Fried (32) Mart 2024’te müşterilerini 8 milyar USD dolandırmaktan 25 yıl hapse mahkum oldu.

    Milattan Sonra 1 yılında, 105 milyon USD olduğu hesapla­nan (İngiliz ikitisat tarihçisi Angus Maddison’un yöntemle­riyle) dünya gayrısafi hasılası, 2000’de 34 milyar USD’lik bir büyüklüğe gelirken, bu değer 2008’de 64 milyar USD’ye erişti. Dr. Mahfi Eğilmez bu durumu net bir şekilde şöyle ifade eder: “Bu büyük hızlanmayı yaratan gelişme büyük ölçüde Washin­gton Uzlaşısı denilen düzenle­meler altında bütün dünyaya yayılan neoliberal politikaların getirdiği sermaye hareketleri­nin serbest bırakılması; kural­ların azaltılması; denetimin gevşetilmesi; türev ürünlerin normal ürünler kadar yaygın­laşması; etik olmayan yakla­şımların yaygınlaşmasına kamu otoritesinin sessiz kalması gibi etkenlerden kaynaklandı.”

    Finans tarihine “Lehman Brothers Krizi” olarak geçen 2008 krizinin tedavi reçetesi olan FED politikaları; “helikopter Bernanke” uygulamaları derken bir türlü tam olarak sterilize edilemeyen bu fon bolluğu; son­rasında patlayan covid-19 pande­misi ve bunun getirdiği uygula­malar, karşımıza global ölçekte bir enflasyon canavarı çıkardı. Yüksek enflasyonun şampiyon marka ülkeleri dışında, her ülkenin enflasyonu tabii “yerli ve millî”ydi. Matematik temelli sosyal bir disiplin olan iktisatta, problemin çözümüne yönelik yaklaşımlar biliniyordu; ufak tefek faz farklarıyla uygulama­sına geçildi. Türkiye ise iktisat bilimine görkemli bir meydan okumayı tercih ederek, 2 yıl bo­yunca deneysel bir yoldan çözüm aramayı denedi; sonrasındaysa fikir değiştirerek dünyanın geri kalanına uymak durumunda kaldı. Sürecin analizini yaparken 2020 covid salgını sonrasında 2022’ye baktığımızda, 2000- 2015 arasında yılda %7.7 büyüyen dünya ticaret hacminin yarı yarıyadan fazla azalarak 2015- 2022 arasında yılda sadece %3.3 büyüdüğünü görmekteyiz.

    Gundem-Ekonomi-3
    1944 Bretton Woods Konferansı’nda SSCB ve ABD delegasyonları.

    2010’larda peydahlanan “kripto para” 2020’lerde iyice palazlanınca, para piyasalarının kompleks yapısı daha da karma­şıklaştı. Kripto, yukarıda kısa tarihini verdiğimiz uluslararası para sisteminin temel kriterleri­nin tamamını sağlamayan, para demeye klavyenin varmadığı bir enstrüman. Para, tanımı gereği arkasında hukuken kabul görmüş bir varlığın ya da değerin (devlet, mal, mülk) karşılığıy­ken; kripto, arkasında kerameti kendinden menkul bir kavramın karşılığı.

    Paranın 4 temel tanımından sadece birini (saklama-yatırım aracı) karşıladığı düşünülen; hu­kuksal boşluktan ve de finansal cehaletten (finansal okur-yazar­lık yokluğu) yararlanılarak geniş kitlelere sunulan bu enstrü­man, “gri bölge”nin de (yasal olmasına rağmen kayıtdışı olan ekonomik faaliyetler ‘kara para’ değil, ‘gri para’ olarak adlandırıl­makta) gözdesi. Yüksek hacimli ABD piyasalarında, arkasında sadece mağdur insanlar bırak­makla kalmayıp, regülasyon altındaki finansal yapıları da etkileyebiliyor. Türkiye gibi dün­ya ekonomisindeki payı %1 olan ama Avrupa kripto piyasasında en yukarılarda yer alan bir ülke için ise ciddi bir risk ve sorun. Ül­kedeki kripto pazarının bu denli yüksek hacimde olmasının başta gelen sebeplerinden biri de, “para olmayan bir para”nın finansal okur-yazarlığı olmayan geniş kesimler tarafından “para” gibi kabul görmesi, “para” sanılması.

    Dijital çağ ve getirdiği hız, ser­bestlik ve kontrolsüzlük sadece paranın dünyadaki dolaşımını etkilemekle kalmadı; paranın “kara tarafı”nı da etkiledi, fırsat pencereleri açtı, hayallerde olmayan imkanlar sağladı. Kara parayla mücadelede otoritele­rin 1.000 yolu varsa, kara para erbabının da 1001 yolu var. Yeni önlemler bulundukça karşı yön­temler geliştiriliyor.

    “Kripto para”yla mertlik bir defa daha bozulunca, bundan en büyük avantajı “pis kara para” sağladı. Kripto kullanımı küresel ve yerel ölçekte kanser gibi yayıldı.

    Gundem-Ekonomi-4
    Bretton Woods Konferansı’ndaki ABD delegeleri. Bretton Woods, bugün hâlâ uluslararası para sisteminin temelini oluşturuyor.

    “Kripto para” piyasasının ağır abisi Bitcoin, 2009’da peydah­lanmasından itibaren dördüncü yarılanmasını (bitcoin halving) Nisan 2024’te geride bıraktı. Kısa tarihine bakıldığında yüksek oynaklık (volatilite) gösteren bir enstrüman olan Bitcoin, par­ladığı süreçlerde spektaküler goller atan bir futbol yıldızını çağrıştırsa da, geçirdiği ani düşüşlerle yatırımcısını ciddi zararlara uğratan ve kalıcı hasarlar bırakan bir özgeçmişe de sahip. 2022 başlarında ortalama 46.458 USD olan Bitcoin’in fiyatı, yıl sonunda 16.919 USD’ye kadar gerilerken, 2023’ü 43.010 USD seviyesinde tamam­ladı. 2024 Ocak’ında 39.880 USD’yi gören Bitcoin, 13 Mart’ta 73.135 USD’ye ulaştı; İran-İsra­il gerginliğiyle 63.520 USD’ye geriledi. Yarılanma sonrasında türlü çeşitli tahminlere konu olan Bitcoin’in, geçmiş perfor­mansıyla “nitelikli yatırımcı”nın portföyünde ne oranda yer alaca­ğı belirsiz; ama geniş kitlelerin radarında her daim yer alacağını söylemek yanlış olmaz. Tabii yeni kazananlar ve yeni kaybedenler de olacaktır.

    Gundem-Ekonomi-5
    MÖ 550 civarına tarihlenen Kral Kroisos dönemi Lidya Sikkesi. Karşı karşıya duran aslan ve boğa.

    Ekonomiyi insan vücudu üze­rinden aktarma pratiğinden yol alırsak, kripto mekanizmasının “pis kara para”ya uygulanması mali kontrolün zayıf olduğu, otoritelerin bu yapılardan beslen­diği ülkelerde ortaya çıktı, gelişti ve diğer ülkelere sıçradı; tıpkı, kanserin zayıflık bulduğu organ­lara atlaması gibi. Orta ve Güney Amerika ülkelerinden kimileri buna en somut örnektir. Elbette bu tür sıçrama ve yerleşme, arzın sadece taleple değil, aynı zaman­da ortamda da bir karşılık ve yuvalanma imkanı bulmasıyla, kamu otoriteleri tarafından da buna bir zemin oluşturulmasıyla mümkün.

    Buradaki koruyucu hekim­lik görevi kolluk kuvvetindedir. İstihbarat ve kolluk kuvvetlerinin erken, kuvvetli müdahalesinin varlığı hem bu girişimleri, dene­meleri yokeder hem de niyetleri kurutur. Tıpkı, büyüme eğilimi gösteren benlerin alınmasının kanseri yok etmesi gibi. “Pis kara para”nın ilk etapta önlenmedi­ğinde sıçrama yapacağı en önem­li hedef yargı alanıdır. Sağlık, turizm, spor en müsait alanlardır (bedendeki metastaz karşılığı akciğer, kemik, böbrek).

    Gundem-Ekonomi-6
    “Spekülasyon” piyasa kuralları içinde kabul edilirken, “manipülasyon” suçtur ve cezası ağırdır. Spekülasyonu okumak ve “oyuna gelmemek” ise finansal okur-yazarlık gerektirir.

    Eğer ekonomide bu noktaya gelinmişse, tüm sisteme bir sıfırlama yapmaktan (resetleme) başka çare yoktur. Tabii bu çok meşakkatli, uzun, zor ve adan­mışlık gerektiren bir süreçtir. Kuşkusuz tüm bu benzetmelerin ötesinde, ekonomi insan değildir; matematik temelli olarak mal ve hizmetlerin üretim, dağıtım ve tüketimini inceleyen sosyal bilimdir; aktörlerin davranış ve etkileşimlerine ve sistemin nasıl işlediğine odaklanır.

    Dijitalleşmenin nimetlerin­den ve külfetlerinden etkile­nen; yararlarını ve zararlarını yaşayan tüm ülke ekonomileri -birkaç izole ülke dışında-birbirlerine bağımlı, en hafif tanımla da birbirlerinden etkile­nir hâldedir. Tasarruf açığı olan tüm yapılar ve aktörler (devlet, şirket, birey) refah seviyelerini arttırmak için fon kaynağına, yani finansmana ihtiyaç duyar. Fon sağlayıcılar da bedeli mut­laka ödenmiş, 400 yılı aşkın bir geçmişe sahip tecrübelerden gelen kurallar setiyle davranır.

    Gundem-Ekonomi-7
    İtalyan bankacıları tasvir eden minyatür. Cenovalı Cochorelli’nin resimli elyazması eseri Treatise on the Vices, yüzyıl, (British Library).

    Küresel ekonomik sistemde listenin başında gelen ilk kural, bir ülkede tanımlı-bağımsız bir adalet sisteminin ve hukukun varlığıdır. Dünyada ekonomisi sorunlu ama norm bir hukuku olan ülkeler gördüğümüz gibi, ekonomisi ortalamanın üzerinde ama hukukun bazen kağıt üze­rinde kaldığı (hatta kağıt üzerin­de bile kalmadığı!) ülkeler görü­rüz. Araştırmalar, ülkelerin refah seviyeleri ve kalkınmalarıyla hukuk sistemleri ve şeffaflıkları arasındaki ilişkinin dolaysızlığı­nı ortaya koyar. 21. yüzyılda, bir yandan gün geçtikçe finansal sistem daha da “kompleks” bir duruma gelirken, ülkelerin refah seviyeleri arasındaki farklar kapanamaz şekilde açılmaktadır. Ekonomisinin para kanallarında sağlıklı ve temiz para dolaşımını seçen ülke ve halkların, refah sıralamasında daha üst sıralarda olacağı aşikardır. Hukukun ve adaletin yokluğunu önemseme­yen, şeffaflıktan uzak duran, bu patika üzerinden zenginleşme uman toplumları ise orta ve uzun vadede yaygın ve istikrarlı bir fakirlik beklemektedir.

  • Müze-i Hümayûn Kitaplığı: Büyülü ve bilgili bir mekan

    Müze-i Hümayûn Kitaplığı: Büyülü ve bilgili bir mekan

    İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin mütevazı binası, geçmişi Osmanlı dönemine uzanan bir şaheser. Buradaki elyazması ve nadir eserlerin de bulunduğu kütüphane ise, araştırmacılar ve akademisyenler için önemli bir merkez. İstanbul’un tarih kokan sokaklarında, zamana meydan okuyan müthiş bir mekan ve benzersiz bir arşiv.

    Tarihçi Necdet Sakaoğ­lu’nun ifadesiyle, “oraya gitmek, adeta hacca gitmek gibidir”. Dünyanın en seç­kin müzeleri arasında yer alan İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin kütüphanesi.

    120 yıllık bu büyülü mekan, kapısından adım atıldığı andan itibaren insanı etkisi altına alır, ziyaretçisine adeta kutsal bir mekanda olduğunu hisettirir. Kütüphaneye 40 yıllık hizmeti olan müzenin emekli kütüpha­necisi Havva Koç hanımefendi de “burası bir ev gibi, bir konak gibi; sanki siz de bir misafir kabul eder gibi ziyaretçilerinizi kabul ediyorsunuz” diyor.

    Kütüphanenin tarihi, 1891’de yapılan ilk kayıtlarla başlıyor. 1893’te kütüphaneye atanan Baltacızâde Dimosten, bir yandan arkeoloji işlerini yürütürken bir yandan da muhafız olarak kütüphaneyi ve eserleri zim­metle alıyor. Sonrasında atanan Mistakidis Efendi de ilk “hafız-ı kütüp” olarak mekan tarihindeki yerini alıyor. Kuruluşundan beri kütüphanenin sorumlu yöne­ticileri, hep çok uzun sürelerle hizmet veriyor. Kütüphanenin en dikkati çekici niteliklerinden biri de, bu tür kurumlar için olmazsa olmaz bir koşul: Kurumsal hafıza. Bugünlerde de görev ve sorumlu­luk, 2006’dan beri Havva Koç’un selefi olan Üzeyir Altekin’de.

    Kütüphanenin resmî açılı­şı 7 Kasım 1903’te yapılıyor ve “Arkeoloji Kütüphanesi” olarak hizmet veriyor. Günümüzde bir ihtisas kütüphanesi olan kuru­ma, sadece yüksek lisans ve üzeri araştırmacılar izinle girebiliyor. Diğer araştırmacılar içinse, talep üzerine eserlerin sayısal kopya­ları üzerinden çalışma yapma imkanı sağlanıyor. Kütüphaneyi genellikle arkeoloji, sanat tarihi, mimarlık ve filoloji çevreleri kullanıyor.

    Kütüphane binasının mimarı, Alexander Vallaury’nin yar­dımcılarından, İtalyan mimar Pietro Bello; iç tasarım da ona ait. Orijinal vitrinler ve çam ağacın­dan ağaç işleri göz kamaştırıcı. Kütüphaneye girişte Sadrazam Ahmed Cevad Paşa Kütüphanesi bulunmakta, devamında Müze-i Hümayûn Kütüphanesi, kuzey tarafta Garb Kütüphanesi ve gü­neydoğuda da Şark Kütüphanesi yer alıyor.

    Resmî kayıtlara göre kütüp­hanedeki kitap sayısı 60 bin, bunların 2 bin kadarı elyazması (manuskript). Matbu olanlardan da 5 bin kadarı nadir eser, 30 bin kadarı eski kitaplar, kalanı da yeni kitaplar olarak tasnif ediliyor.

    İstanbul Arkeoloji Müzeleri müdürü Rahmi Asal, müzenin depreme karşı güçlendirme ve rehabilitasyon çalışmaları de­vam ederken kütüphane için özel ve yeni bir projelendirme çalış­masının yapıldığını; bu projenin tamamlanıp onaylarının alın­masını müteakiben uygulamaya geçileceğini söylüyor.

    Ajanda
    Kütüphanenin 120 yıllık orijinal iç yapısı göz kamaştırıcı.