1923’ten bu yana uygulanan önce liberal, sonra devletçi, sonra tekrar liberal ve neo-liberal ekonomi politikaları, sadece parada değil kurumlarımızda da büyük aşınmalar oluşturdu. Adalet mülkün temeli olduğu gibi ekonominin de temeli. Hukuk-adalet sisteminde giderek artan ağır problemler çözülmeden, herhangi bir istikrar teknik olarak mümkün değil.
Ülkelerin ve toplumların ekonomi politikalarındaki önceliklerine, tercihlerine ve kararlarına baktığımızda; geçmişlerinde yaşadıkları büyük travmalarla bunların izi hiç kaybolmayan ve gelecekte hep karşılarına çıkacak etkilerini görürüz. Bunlara klasik örnekler olarak, zaman içinde Avrupa’nın korkusuna dönüşen Almanların Weimar Cumhuriyeti döneminde, 1921-1923 arasında yaşanan “hiperenflasyon travması”nı; ABD’nin 1929 Büyük Buhranı’na uzanan “işsizlik korkusu”nu, Türkiye’nin ve ekonomisinin “devalüasyon fobisi”ni not etmek doğru olur. Karşılaşılan ve/veya sinyalleri alınan her ekonomik bunalımın çözüm reçetesinde uygulanan tedavi de, doğal olarak toplumların bu yaralarına yönelik önlemler içeren politikalarla şekillenir.
Tek Parti dönemi
Cumhuriyetin ilanından 1930’a kadar olan dönemde, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurtuluş Savaşı sonrası elde ettiği siyasi bağımsızlığı ekonomik alanda da gerçekleştirme çabaları göze çarpar. Bu dönemde ekonomi politikası olarak Osmanlı dönemindeki liberal anlayışın esas alındığını görürüz. Bu çerçevede Millî İktisat Okulu’nun “devlet eliyle yerli ve millî bir burjuvazi yetiştirilmesi” konsepti, kalkınmanın ve modernleşmenin temel mekanizması olarak 1923 sonrası iktisat politikalarının temel yönelimi olmuştur. Dönemin ekonomik yapısının belirlenmesine yönelik olarak henüz Şubat 1923’de, bağımsız ekonomiye geçişte gerekli olabilecek kararların alınması için Mustafa Kemal Bey’in desteğiyle Birinci İzmir İktisat Kongresi toplanır; alınan kararlar “İktisadi Misak” adıyla kayda geçer. Sonrasında 1924’te, dönemin kilometre taşı inisiyatiflerinin başında gelen İş Bankası kurulur. 1923-29 döneminin en çarpıcı özelliği ise gelir dağılımın tarım kesiminde çalışanlar lehine artış göstermesidir.
1929 Büyük Buhranı sonrasında, 1920’lerde uygulanan liberal politikalar yerini devletçi politika uygulamalarına bırakır. Bir yandan siyasi hayatta tek parti rejiminin ötesine geçme deneyini gördüğümüz 1930’lu yıllarda, “devletçilik ilkesi”nin dönemin tek partisi olan Cumhuriyet Halk Fırkası’nın programına alındığını da görürüz. Bu dönemde uygulanan ekonomi politikaları bakımından iki belirleyici özellik vardır: korumacılık ve devletçilik. 1933’te ilk kalkınma planı hazırlanır, 1934’te uygulamaya alınır. Ekilebilir toprakların bolluğu ve demografik toparlanmanın da katkısı ile 1939’a kadar tarımsal üretimde kaydadeğer artışlar sağlanır. Tarımdan gelen destekle ekonomide başarılı bir dönem yaşanır. Bu dönemde dünyadaki bunalım koşullarına rağmen mali disiplinden vazgeçilmemesi, denk bütçe ve sağlam para politikaları Türk Lirası’nın yabancı paralar karşısında 1945’e kadar değer kazanmasını sağlar (Ortalama USD 1931: 2.12 TL-1945: 1.30 TL).
Çok partili yıllar
2. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle yeniden kurgulanan yeni dünya düzeni içinde Türkiye de çokpartili siyasi yaşama ilk adımlarını atar. 1946 seçimlerini Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) kazanır; ekonomi politikalarında bir değişiklik olmaz. 2. Dünya Savaşı süresince hammadde ve tarım ürünlerine olan kuvvetli talep ve düşük arz dengesinin, savaş sonrasında nispeten normale dönmesiyle global fiyatlardaki gerileme ekonomide dış ödemeler dengesinin bozulması sonucunu getirir. 7 Eylül 1946’da Türk Lirası’nın değeri düşürülür (Ortalama USD 1945: 1.30 TL-1946: 2.82 TL). Bu devalüasyon, gelecek seçimlerdeki değişimin de kapısını aralayan başta gelen unsurlardan biri olur.
1950 seçimleriyle Türkiye’de Demokrat Parti (DP) dönemi başlar. Cumhuriyet Halk Partisi’nin ekonomi politikası olan devletçiliğin aksadığı yönler üzerinden CHP’ye karşı çıkan Demokrat Parti, programını iki temel üzerinde şekillendirir: liberalizm ve demokrasi. Türkiye 1950-1960 arasını DP iktidarı yönetiminde yaşar. Bu dönemin ilk yarısında savaş yıllarında uygulanan tarafsızlık politikasıyla gelişen dış ticaret ilişkileri; DP iktidarının ilk yıllarında dış kredi kaynakları bulmada başarılı olması; savaş boyunca kuvvetlenen Merkez Bankası altın ve döviz rezervleri; Kore Savaşı’na asker gönderilmesi sonrasında NATO’ya giriş vizesinin alınması uluslararası koşulları Türkiye’nin lehine çevirir. Tarımda makineleşme ile patlama gösteren tarım üretimi, tarım ürünlerinin yeniden dış pazarlarda uygun fiyatlardan müşteri bulmasıyla denk düşer; üstüne de Marshall Planı çerçevesinde dışarıdan gelen kaynak DP’nin bu ilk döneminde ciddi bir ekonomik ferahlama getirir. ABD güdümünde Dünya Bankası ve bağlı diğer uluslararası kuruluşların raporları çerçevesinde hazırlanan ekonomi programlarıyla liberal bir iktisadi anlayışın tüm alanlarda hakimiyetine çalışılır.
Bu iktisadi politikaları destekleyen koşulların 1953’te terse dönmesiyle dış ticaret dengesi kendini iyice hissettirir biçimde olumsuza dönmeye başlar. Bir dizi önlemler alınır. Enflasyon yükselmeye devam eder. 1958’de Türkiye moratoryum ilan eder. Bu moratoryumla ilgili tarihî bir not ise o anki mevcut dış borç miktarının bilinmemesidir! Türkiye’nin ne kadar ve kimlere dış borcu olduğunu alacaklı ülke hükümetleri bildirmiştir. Aynı yıl IMF ile varılan istikrar programıyla 4 Ağustos 1958’de %320 oranında ağır bir devalüasyon yapılır (Ortalama USD 1946: 2.82 TL – 1958: 9.00 TL). İlerideki yıllarda da benzer dinamiklerden yola çıkarak öne sürüleceği üzere, ekonomide yaşanan “ağır devalüasyonlar”ı izleyen yıllarda Türkiye askerî darbelerle demokrasiye ara verilen uzun bir döneme girecektir.
Planlı-Karma ekonomi
27 Mayıs 1960 darbesi sonrasında Türkiye’nin liberal ekonomi politikaları, planlı ve karma ekonomi politikalarına evrilir. İthal ikameci gelişme ve sanayileşme politikaları uygulanmaya başlanır. 1960’ta Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) kurulur. 1963’te 5 yıllık kalkınma planlarının birincisi (19631968) hayata geçer. İthalatın ihracata göre sürekli olarak çok daha yüksek oranda büyümesi, fiyat istikrarsızlığı, finansman kaynaklarındaki yetersizlik yeniden ağır bir devalüasyonu getirir, Adalet Partisi hükümeti 10 Ağustos 1970’te %65 oranında bir devalüasyona gider (Ortalama USD 1958: 9.00 TL – 1970: 14.85 TL). Türkiye, 12 Mart 1971’de bir defa daha ordunun ülke yönetimine müdahalesini yaşar. Ancak bu kez parlamento kapatılmaz, bir “ara rejim” ile yola devam edilir. 1973’te seçimler yapılır.
Öte yandan 1970’ler, uluslararası para sistemlerinde köklü değişimlerle başlayan bir dönemdir. 15 Ağustos 1971’de ABD, 1945’ten beri yürürlükte olan Bretton Woods Antlaş-ması’ndan çekildiğini açıklar. Uluslararası para sisteminin 1970’lerin başında tıkanan ve ABD’nin enflasyon ihraç mekanizması haline dönüşen yapısı, başta Fransa’nın şiddetli itirazıyla 1973’te “dalgalı kur sistemi”ne geçer. 6 Ekim 1973’te Mısır ve Suriye ile İsrail arasında Yom Kippur Savaşı başlar. Hemen sonrasında, 15 Ekim 1973 tarihinde, Petrol İhraç Eden Arap Ülkeleri Birliği (OAPEC) üyeleri, savaşta ABD’nin İsrail Ordusu’na destek vermesine karşılık olarak petrol ambargosu ilan eder. Kısa sürede ham petrol fiyatı 4 kat artar ve varil fiyatı 12 USD seviyesine gelir. ABD borsaları ağır bir darbe alır.
1980’ lere kadar dünyada sıklıkla ekonomik durgunluk ve yüksek enflasyon yaşanır. Türkiye de bu dönemden nasibini fazlasıyla alacaktır. 1974 Kıbrıs Harekatı sonrasındaki ABD ambargosu da Türkiye ekonomisini ciddi şekilde etkiler. Ödemeler dengesi açığı ve döviz rezervlerindeki erimeyle ülke ekonomisinin geldiği nokta, 1977’de dönemin başbakanı Süleyman Demirel tarafından “70 cent’e muhtacız” vecizesiyle ifade edilir. 70’li yıllar boyunca neredeyse her yıl mini devalüasyonlar yapılır, sonlarındaysa devalüasyonların boyutu da büyür. (Ort. USD 1970: 14.85 TL – 1979: 35 TL)
Serbest piyasa ekonomisi
Türkiye 1980 yılına “24 Ocak Kararları” ile girer. Ekonomideki tıkanma ve bunun toplum hayatındaki etkileri, hükümetin zamanın başbakanlık müsteşarı Turgut Özal tarafından hazırlanan ekonomik istikrar programını hayata geçirmesini zorunlu kılar. “24 Ocak Kararla-rı”yla Türkiye, 1980 öncesi dönemde uyguladığı ithal ikameci büyüme stratejisini terk ederek dışa açık büyüme stratejisine geçer. Bu strateji, temel olarak, verimlilikte artış sağlamayı ve ekonominin rekabet gücünü artırma ilkesini hedefler. Bu çerçevede piyasa ekonomisine geçişin temellerinin atılması ve kurumsallaşması amaçlanır. Ancak “24 Ocak Kararları”nın temel niteliği, 1930 -1980 arasında uygulanan “sabit kur rejimi dönemi”nin kapanmasıdır. Kararlarla birlikte Türk Lirası %33 oranında devalüe edilir (Ort. USD 1979: 35 TL – 1980: 90 TL). Daha sonraki yıllarda artık serbest kur rejimi kapsamındaki -teknik terimiyle- “devalüasyon”, yerini “günlük kur ayarlaması”na bırakır.
“24 Ocak Kararları”yla iktisadi açıdan devlet müdahalesi azaltılmış; özel girişimcilik ekonomik faaliyetlerde esas kabul edilmiş; ticaret alanında serbestlik getirilmiş; faiz hadlerinin saptanması ve döviz alım satımları bankalar arasında serbest bırakılmıştır. Bunu 18 Haziran 1980’de IMF ile imzalanan ve 7 Haziran 1983’e kadar sürecek olan uzun süreli bir stand-by anlaşması izler. Tümü 1980 yılı içine sığan bu gelişmeler, Türkiye’yi 12 Eylül 1980 darbesine taşıyan sürecin de altyapısını oluşturur.
Türkiye 1983’te yeniden demokrasiye döner. 6 Kasım 1983’te yapılan seçimleri “24 Ocak”ın mimarı Turgut Özal ve onun Anavatan Partisi (ANAP) kazanır. Dünya ekonomisindeki konjonktür de artık serbest piyasa ekonomisini ve serbest dış ticaret rejimini desteklemektedir. 7 Temmuz 1984’te “Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında 30 Sayılı Karar” ile dış ticaret rejiminin serbestleştirilmesinin ilk adımı atılır. Seçim sonrası ekonomi politikalarıyla Türkiye kapılarını dış aleme açmış, ihracatçılığa yönelmiş; bir yandan içerideki oligopol piyasalar çeşitli yeni oyunculara verilen teşviklerle rekabete açılırken, bir yandan da dış ticaret şirketlerine verilen teşviklerle döviz girdisi üretmek yolunda hamleler yapılmaya başlanmıştır.
“Hayali ihracat” bu yılların uygulamaları arasında yerini alır. Yine aynı dönemde monopol / oligopol piyasalarını rekabete açmaya yönelik ve yeni sermaye grupları yaratmaya yönelik ekonomi politikalar izlenir; Özal, bu piyasalara giren taze rekabetin başlangıçta %10-30 arasında pazar payı kapacağı verisini kullanarak çeşitli sektörlerde yeni oyuncuları destekler. Ülke ekonomisi gündemine özelleştirme kavramının gelmesi, Boğaz Köprüsü’nün (gelirinin varlığa dayalı menkul kıymet) satışı tartışmaları; otoyolların inşaı; tasarrufu her zaman yetersiz olan Türk halkının sağlayamadığı finansman kaynağının bir kez daha global piyasalardan getirilmesiyle Türkiye ekonomisi yapısal bir değişime girer. 1987’de Türkiye’nin ihracatı 10 milyar USD’yi aşar.
7 Ağustos 1989 tarihinde “Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında 32 Sayılı Karar” yürürlüğe girer. Bu kararla, yurda ithali ve yurttan ihracı kısıtlanan (pragmatik deyişle yasaklanan) döviz, tahvil, hisse senedi, değerli madenler vb. ithal ve ihracı serbest bırakılır. Bu kararla Türkiye’ deki yerleşiklerin döviz bulundurmaları, döviz hesabı açabilmeleri, yurtdışına döviz transferi, değerli madenlerin, taşların ihracı ve ithali, ihracat bedellerinin tasarrufu serbest bırakılır. TL’nin yabancı paralar karşısındaki değeri konusunda yetki Merkez Bankası’na verilir. TL konvertibl para haline gelir. Türkiye, sermaye hareketle -rinin serbest bırakılmasına geçer. Sonrasında Merkez Bankası, kur belirleme yetkisini de piyasaya terk eder; kurlar piyasada arz ve talebe göre belirlenir olur. Yine de zaman zaman aşırı dalgalanmaları önlemek amacıyla kurlara müdahale edildiği görülür (müdahaleli serbest kur). Sonrasında Merkez Bankası bundan da vazgeçer ve dalgalı kur rejimine geçilir.
1980’ lerin ANAP iktidarı dönemi, Türkiye’ de konsolide bütçe gelirlerinin %60’ına ulaşan bir “fon ekonomisi”-nin ortaya çıktığı dönemdir. ANAP’ın iktidarda bulunduğu Nisan 1988’e kadar 52 aylık sürede 42 fon kurulmuştur. Aralarında halk arasında en çok bilineni “Fak Fuk Fon (Fakir Fukara Fonu)” olan bu fonlar, Özal hükümetlerinin kamu harcamalarını denetim dışına çıkartmak maksadıyla kurduğu yapılardır. Öyle ki gözden geçirme denetimlerine gelen uluslararası finans kuruluşları yetkililerinin (İMF, OECD, Dünya Bankası) epey bir süre bütçe dışına fonlarla yoluyla aktarılan harcamaları farketmediği; bütçenin denkliği üzerine rapor hazırladıkları Ankara’da o yıllara ait anlatılan anekdotlar arasındadır. Elbette daha sonraları bu paralel yapının ve “alicengiz oyunları”nın farkına vardıklarını ve gereken dersleri (!) çıkardıklarını da not etmek gerekir.
1991 genel seçimlerinden sonra DYP – SHP koalisyonuyla Süleyman Demirel yeniden başbakan olur. Bu seçimler öncesinde, daha sonra başbakan olacak olan Tansu Çiller’in hazırladığı “iki anahtar” sloganıyla bilinen UDİDEM projesi, DYP’nin seçimleri önde bitirmesine önemli katkı yapar. 17 Nisan 1993’te Özal’ın ölümü sonrasında Demirel cumhurbaşkanı seçilir. Çiller de ikinci DYP-SHP koalisyonunun ve Türkiye’nin ilk kadın başbakanı olur.
Tansu Çiller, serbest piyasa ekonomisinin uygulandığının kabul edildiği bir ekonomik sistemde, faiz hadlerinin devlet gücü kullanılarak düşürülmesine yönelir. “Beynimin yarısı” ifadesiyle nitelediği Hazine Müsteşarı Osman Ünsal’la birlikte Kasım 1993 – Ocak 1994 arasında 16 Hazine ihalesinden 7’sini iptal ederek faizleri metazoriyle düşürebileceğini düşünür. Ancak %90’lar seviyesindeki faizin 3-5 puan yüksekten oluşmasına izin verilmemesi meşhur 1994 krizini patlatacaktır.
İhalelerden piyasaya dönen para, dövize yönelir. Serbest kur rejiminde artık devalüasyon yoktur, TL’nin değer kaybı vardır. 26 Ocak, 1 Mart ve 17 Mart 1994 tarihlerinde, üç kuvvetli değer kaybı yaşanır. Bankaların Reuters para piyasası ekranlarında gecelik faizlerde %600 oranları görülür! Ocak ayında 14.500 TL olan USD, Nisan başında 40.000 TL seviyesini görür. Çiller 5 Nisan kararlarını alır. %50 net faizli 90 günlük “süper bono” arzıyla piyasalar sakinleşir; yıl içinde yeni süper bono arzları yapılır. 8 Temmuz 1994’te 14 aylık bir stand-by anlaşması imzalanarak IMF’nin maddi desteği alınır; bu 14 ay sonrasında 6 ay daha uzatılan anlaşma tamamlanamaz.
Türkiye 1994 içinde “V” olarak tanımlanan grafikle krizi geride bırakır. USD, yılı 38.500 TL seviyesinde tamamlar, enflasyon ise %125’lerdedir. Bu kriz sırasında ülke 3 bankasını kaybeder (TYT, İmpeksbank, Marmarabank).
1990’ların ikinci yarısı siyaset alanında art arda kurulan ve dağılan koalisyon hükümetleri, ekonomik alanda da kronik yüksek enflasyonla geçer. Kamu maliyesinde ve başta kamu bankaları olmak üzere bankacılık sistemindeki bozulma da gittikçe dayanılmaz hâle gelmektedir.
1999 seçimleri sonrasında Bülent Ecevit, partisi DSP yanında MHP ve ANAP ile 28 Mayıs 1999 tarihinde üçlü koalisyon hükümetini kurarak başbakan olur. Bu hükümet Türk siyasi hayatının 17. koalisyon hükümetidir. Hükümet göreve başladıktan kısa süre sonra 1999 Gölcük Depremi yaşanır. Ülke sanayiinin kalbi olan bir coğrafyada meydana gelen depremin ekonomiye olan etkisi tartışmasızdır; Türkiye ekonomisi %6.1 oranında küçülür. İMF ile 3 yıllık bir stand-by anlaşması yapılır, “Enflasyonu Düşürme Programı” açıklanır. Programın döviz kuru bacağı “müdahaleli dalgalı döviz kuru (dirty float)” temelli para ve kur politikasını benimserken, yapısal düzenlemeler de içerir.
2000 yılındaki makroeko-nomik göstergelerin (kamu borcunun GSMH’ye oranı, cari açık, enflasyon oranı ve finan-sal kesimin yükümlülüklerinin döviz rezervlerine oranının yüksek olması ve aşırı değerli döviz kuru) zayıflığı yanında; yüksek kamu borçlanma gereği ve bunun finansmanındaki yanlışlıklardan kaynaklanan bankacılık sektörünüdeki kırılganlık ekonomiyi gittikçe zorlamaktadır. Yıl içinde döviz kuru rejimi, “sürüklenen kur” (crawling peg) rejimine çevrilir. Kasım 2000’de patlayan likidite krizi geçiştirilse de hastalık artık ortadadır (Dornbusch Yasası).
19 Şubat 2001 tarihindeki MGK toplantısında Cumhurbaşkanı Necdet Sezer’le Başbakan Ecevit arasındaki “anayasa fırlatma” hadisesi, krizin ateşini yakan bir bahaneden başka bir şey değildir. Akabinde 21 Şubat’ta gecelik faizler 1994 krizine rahmet okutacak seviyeleri, %7.500 mertebesini görür. TCMB’nin 5 milyar USD döviz satışına rağmen talebin durmaması sonrası aynı gece tekrar “dalgalı kur” rejimine geçilir; TL USD karşında 40% değer kaybederek 670.000’den 1.000.000 üzerine geriler.
İlerleyen haftalarda krizin çözümü için Dünya Bankası’n-dan davet edilen Kemal Derviş ekonominin patronluğuna getirilir. Mayıs 2001’de Derviş’in hazırladığı “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” açıklanır; İMF ile yeni bir stand-by imzalanır. Derviş yönetimindeki Türkiye ekonomisi, çok ihtiyaç duyduğu kamu maliyesi ve bankacılık alanlarındaki yapısal çözümleri hayata geçirir. 24 banka piyasadan çekilir. Türkiye bir defa daha 1994 krizindeki gibi yüksek oranda bir fakirleşme ile krizi geride bırakır.
AK Parti dönemi
Ekonomik krizlerin doğal sonucu olarak 2001 krizi sonrasında da faturayı siyasi iktidar öder. 2002 ortalarında koalisyon ortaklarından MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin inisiyatif almasıyla koalisyon bozulur; 2 Kasım 2002’de yapılan erken seçimle Türkiye Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) yıllarına adımlarını atar. 22. Dönem TBMM’de sadece AK Parti ve CHP yer alır; AK Parti tek başına iktidar olur. Ekonomi politikaları olarak İMF ile hazırlanan programı güçlü bir iradeyle tavizsiz uygulayan iktidar, Türkiye’nin kronik problemi olan enflasyonu kademeli olarak tek haneye indirmede tarihî ve büyük bir başarıya imza atar. 1 Ocak 2005’te Türk Lirası’ndan 6 sıfır atılarak Yeni Türk Lirası’na (YTL) geçilir. 3 Ekim 2005’te Türkiye’nin AB’ye katılım müzakereleri başlar. 2001 krizi sonrası uygulanan ekonomi programı, AB üyeliği odaklı Türkiye, global piyasalardaki kaynak bolluğu ekonominin kaydadeğer bir sıçramayla seviye atlamasını getirir.
2007 genel seçimlerini AK Parti kazanır; aynı yıl yapılan referandumla cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesi kabul edilir. Global piyasaları altüst eden 2008 Lehman Brothers krizinin (2008 – 2012) etkilerini “teğet geçti” nitelemesiyle atlatan Türkiye, Mayıs 2013’te İMF’ye olan son ödemesini yapar. Bu, Türkiye’nin İMF ile yaptığı 19 stand-by anlaşmasından tamamladığı ikinci anlaşmadır. 2010’lu yıllar art arda seçim sandığına gidilen bir dönem olur. 2010’da Anayasa değişikliği referandumu, 2011’de genel seçimler, 2014’te yerel seçimler, 2015’te Haziran ve Kasım aylarında iki genel seçim yapılır.
15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrasında Türkiye parlamenter sistemden Türk tipi Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi’ne (CBYS) doğru yelken açmaya başlar. 16 Nisan 2017 referandumuyla da Türkiye’nin yönetimi değişir. 24 Haziran 2018 genel seçimleri “rahip Brunson krizi” etkisi altında geçer; TL bu dönemde kaydade-ğer bir değer kaybı yaşar (USD 1-3-2018: 3.80 TL; 3-9-2018: 6.62 TL; 31.12.2018: 5.28 TL). ABD Başkanı Trump’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yazdığı iddia edilen mektup, ekonomideki kırılganlığı sadece uluslararası diplomasi kurallarına sığmayacak bir dille değil terbiyesizliğin sınırlarını fersah fersah aşan bir uslupla da ortaya koymaktadır. Yeni sistemle Hazine ve Maliye Bakanlıkları birleştirilmiş, Bakan olarak Berat Albayrak atanmıştır. 2019, yerel seçimler yılıdır. 31 Mart’ta ülke genelinde, 23 Haziran’da İstanbul’da yenilenen yerel seçimler sonrasında Türkiye 2023’e kadar seçim sandıksız bir döneme girer.
Ülke 2018’den itibaren yeniden ilk sinyalleri alınan “döviz krizi travması”nı fazlasıyla hissetmeye başlamıştır. “2018 ekonomik krizi” olarak ülke tarihinde yerini alan bu kriz, kimi ekonomistlere göre günümüzde hâlâ süren uzun döneme yaygın bir krizdir (süreci 2018 ve 2021 krizi olarak iki ayrı kriz tanımıyla değerlendiren ekonomistler çoğunluktadır). Bakan Albayrak yönetimindeki Türkiye ekonomisi döviz problemine kalıcı bir çözüm getiremediği gibi; uygulanan politikalar Türkiye’nin uluslararası finans çevreleriyle olan ilişkilerini de bozacak yönde gelişir. 2019 yerel seçimleri öncesinde, Mart ayının son haftasında yaşanan “swap krizi” (Londra), Türkiye’nin global piyasalarda 1980’lerden beri özenle korumaya çalıştığı kredibilitesine büyük bir darbe olur. Takip eden yıllarda yabancı yatırımcılar Türkiye piyasalarından tamamen çekilir.
Ülkenin döviz piyasalarını sakinleştirmek ve dövizi kontrol altında tutmak amacıyla TCMB rezervleri kullanılır. Serbest piyasa ekonomisine geçildikten sonra literatürde Merkez Bankası müdahalesi / Merkez Bankası satışı adıyla bilinen, şeffaflık ilkesi çerçevesinde yapılan ve para piyasalarının bilgi sahibi olduğu bu uygulama yeni dönemde “arka kapı satışları” olarak tanımlanır; otoriteye olan güveni erozyona uğrattığı gibi zaman içinde uygulamanın oluşturduğu ağır hasar da ortaya çıkacaktır.
Mart 2020’de resmî olarak Covid pandemisi Türkiye’ de de görülür. Salgın, global ekonomiyi olduğu gibi 2018 ekonomik krizini atlatamamış olan Türkiye ekonomisini de kasıp kavuracaktır. Bakan Albayrak yönetiminde her ne kadar 2019 ve 2020’de döviz kontrol altında tutulmuşsa da, ülke rezervlerindeki kayıp cumhuriyet tarihinde görülmemiş mertebede, Demirel’in veciz “70 cent’e muhtacız” sözlerine rahmet okutacak hâldedir. Yükselmekte olan enflasyon henüz 2000 öncesiyle karşılaştırılamayacak seviyedeyse de 2000’li yılların epey üzerindedir. Bu arada enflasyon dünyada da yükselme trendine girmiştir. Ortaya çıkan tablo sonrası 8 Kasım 2020’de (USD: 8.57 TL) Bakan Albayrak istifa eder; yerine piyasaların ekonomi yönetimine güvendiği iki isim gelir: Bakan olarak Lütfi Elvan ve TCMB Başkanı olarak Naci Ağbal.
Piyasalar ekonomi yönetimine yeniden güven tazeler. Alınan önlemlerle ve faiz politikalarındaki yükselişle parametrelerde düzelmeler görülmeye başlanırken, 20 Mart 2021’de Ağbal görevden alınır (USD: 7.6 TL). 2021 yılı, Covid pandemisi etkisi altında geçer.
Tedarik zincirlerindeki kırılmalar, arz-talep dengelerindeki bozulma global olarak enflasyonu yükseltmektedir; bu gerekçeyle dünyadaki ekonomi yönetimleri “sıkılaştırıcı” para politikalarına yönelmeye başlar. Aralık 2021 başında Bakan Lütfi Elvan’ın “görevinden affı talebi” kabul edilerek yerine Bakan yardımcısı Nureddin Nebati getirilir.
Aralık 2021 itibarıyla Türkiye ekonomisi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “faiz sebep, enflasyon neticedir” tezi çerçevesinde politika belirlemeye yönelir. “Nas ne gerektiriyorsa onu yapacağım” deyişiyle ifadesini bulan ve Bakan Nebati ve TCMB Başkanı Şahap Kavcıoğlu tarafından hayata geçirilen faiz indirimi yolculuğu, “heterodoks politikalar” ve “liralaşma stratejisi” başlıklarıyla uygulamaya alınır. 20 Aralık 2021 Pazartesi gecesi açıklanan Kur Korumalı Mevduat (KKM) uygulaması piyasaları şok edici bir etki oluşturur. İşlem gününü 18.62 TL den kapatan USD, 21 Aralık 2021 Salı günü 13 TL seviyesini görür.
2022’de Türkiye ekonomisi aşikar hâle gelen döviz kuru problemi, istikrarlı şekilde artan cari açık, süratle ivmelenen enflasyon, artan bütçe açığıyla mücadelede heterodoks politikalara tanık olur ve düşük faiz politikalarıyla yol almaya devam eder; dünyanın geri kalanında ise sıkı para politikaları, artan faizler üzerinden bir mücadele sürmektedir. Covid’in geride kalmasıyla tedarik zincirindeki aksamalar yoluna girmeye başlarken, Şubat ayında Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı global piyasaları, en fazla da Avrupa’yı enerji tedariki ve fiyatları üzerinden etkiler. Türkiye yaklaşan 2023 seçimleri öncesinde bir defa daha 2001 krizi öncesinin sürüklenen kur rejimi uygulamasına geçer.
Zaten ekonomi de yeniden 90’lı yıllara dönmüştür.
Genel seçimlerin damgasını vurduğu 2023, ateşi gittikçe harlanan politika kazanı, seçime yönelik ekonomik vaatler, hamleler, bölünmeler, birleşmelerle başlar. 6 Şubat 2023 sabahı Güneydoğu’da 11 ili vuran Kahramanmaraş Pazarcık ve Elbistan depremleri ülkeyi derinden sarsar. Ortaya çıkan yıkımın maddi boyutu 120 milyar USD kadar tahmin edilirken, resmî rakamlara göre can kaybı 50.000’in üzerindedir.
Bir yandan heterodoks ekonomi politikalarına tavizsiz devam edilirken, seçimler gereği çeşitli talepler daha önceleri Nuh denilip, peygamber denilmeyenler de dahil olmak üzere karşılanır. Döviz rezervleri tarihi dip seviye rekorları kırarken, “liralaşma strateji-si”ni sürdürmek adına kurulan ve geliştirilen “mükemmel denge”yi korumak için hayata geçirilen “gece yarısı kararnameleri” sıradan uygulamalar hâlini alır.
2022’de bankacılık sektöründe 200’ün üstünde tebliğ yayımlanır. Negatif reel faizler rekor kırarken enflasyon da yükseklerde uçmakta, TUİK tarafından açıklanan enflasyon verileri epey uzun bir süredir itibar görmediği gibi artık ciddiye de alınmamaktadır. Türkiye yeniden 2000’ler öncesine dönmüştür. Döviz rezervleri, “eksiye doğru” artar. Cari açık, enflasyona karşı koruma güdüsüyle artan iç tüketim, 1980’lerde olduğu gibi bir yatırım aracı haline gelen otomobil…
Cumhurbaşkanlığı seçimlerini bir defa daha Erdoğan’ın, parlamento seçimlerini de AK Parti’nin kazanmasıyla geride kalan süreç sonrasında, neredeyse bir ödemeler dengesi krizinin eşiğinden dönen Türkiye’de ekonomi yönetimi yeniden eski Bakan Mehmet Şimşek’e emanet edilir. Heterodoks politikalar terkedilir, nas yerini ortodoksiye, Bakan Nebati koltuğunu bakan Şim-şek’e bırakır. Haziran ayında kurların serbest bırakılmasıyla şiddetli bir değer kaybı gören TL, seçim öncesindeki USD: 18 TL seviyelerinden USD: 26 TL seviyelerine hareketlenir, yılı USD: 29 TL seviyesinde kapatırken, TCMB politika faizi de %42.5 seviyesine çekilmiştir.
2024: Genel görünüm
2024 başında, Mart ayında yapılacak yerel seçimler öncesindeki tablonun ana başlıkları şöyledir:
- İkinci binyılın 21 yıllık AK Parti iktidarı döneminde ekonomi disiplini çerçevesinde kalınarak yönetilen yıllarda 2001 krizine yol açan kamu ma-liyesi, bankacılık sistemi gibi alanlarda gerek duyulan yapısal reformlar hayata geçirilmiştir. Dış alemle uyumlanılarak yol alınan ve küresel ekonomiye gittikçe entegre olunan politikalarla da Türkiye potansiyelini realize etmekte kaydadeğer sıçramalar göstermiştir.
- Bu başarının altında yatan en temel olgu Cumhuriyet’in 80 yıllık geçmişinde adım adım yarattığı birikim ve daha da önemlisi kalkınmada ancak en uzun süreli yatırımla ortaya çıkabilen ülkenin nitelikli insan kaynağıdır.
- Atatürk’ün “muasır medeniyetler seviyesine çıkma” hedefi yolunda ilerlerken kimi zaman tekrarlanarak da olsa yapılan siyasi ve ekonomik hatalardan alınması gereken dersler çıkarılmış ve ekonomi disiplininin gerektirdiği politikalarla Türkiye hızlı bir değişim ve gelişme kaydetmiştir.
- AK Parti iktidarının çok yakın tarihteki dönemindeyse Türkiye iktisat disiplinin dışına çıkmaya yönelmiş; 2018 sonrasındaysa iktisat disiplinini rededer, yok sayar ve yeniden yazar bir konuma geçmeye yeltenerek 21. yüzyıla girdiği noktaya süratle geri dönmüştür. Bu durumun sonucu olarak da geçen sürede elde ettiği tüm kazanımları geride bıraktığı gibi global ekonomiyle ve de rekabet içinde olduğu ülkelerle arasındaki mesafe yeniden açılmıştır. Veriler ve istatistikler üzerinden bu gerçeği bir süreliğine makyajlamak mümkün gibi gözükse de, matematik temelli bir disiplin olan iktisatta sonuç er ya da geç kendini gösterir.
- Türkiye son yıllarda nitelikli ve küresel seviyede yetiştirdiği insan kaynağını artan bir ivmeyle kaybetmektedir. Yurtdışına giden bu insan kaynağı Türkiye’nin sağladığı imkanlarla yetişmiş olup, üretken ve yüksek katma değer yaratan bir kitledir. Gittikleri ülkelerde tutunuyor olmaları onların global seviyedeki rekabet güçlerinin açık bir göstergesidir.
- 21. yüzyıla girerken kamu maliyesi ve bankacılık sisteminde kapsamlı bir reforma ihtiyaç duyan ve 2001 krizi sonrasında bunu gerçekleştiren Türkiye şimdilerde aynı mertebede ve aynı aciliyette bir hukuk ve eğitim reformuna ihtiyaç duymaktadır. Gidişat ise bunun tam tersi yönde olup, 2010’lu yıllardan başlayarak istikrarlı olarak geriye doğrudur.
- Bir diğer saptama da uygulanan ekonomi politikalarıyla süratle bozulan gelir dağılımı eşitsizliği ve 2023’te nüfusun %5’inin millî gelirden aldığı payın nüfusun %55’iyle aynı olmasıdır. Uygulanan ekonomi politikaları ve yüksek enflasyon tarihi bir servet transferi yaratmıştır.
- Çeşitli medya organlarında görüş, fikir ve tahmin beyan eden ekonomi yorumcularının büyük çoğunluğu siyasi ya da finansal pozisyonlarına göre değerleme ve yorumlarda bulunmaktadır. Toplumun finansal davranışlarını yönlendiren bu sağlıksız ortam bireylerin finansal kararlarını etkilediği gibi, manipülatif eğilimleri de günlük ekonomik hayatın normal bir parçası haline getirmektedir. Neticede ortaya çıkan zarar ise bireylere, özellikle de geliri kısıtlı kesimlere fatura olmaktadır.
2024 Yerel Seçimler Sonrası
2024 yerel seçimlerinin hemen öncesinde TCMB Mart ayında politika faiz oranını %50’ye yükselterek para politikasında sıkılaştırmaya gideceğinin sinyalini vermiş, devamında da yılın geri kalanında bu oranda kalmayı sürdürmüştü. Diğer taraftan da “kontrollu döviz kuru rejimi” (1999’un müdahaleli dalgalı döviz kuru –dirty float- rejimine çok benzer yapıda, ancak daha sert kontrol edilen) uygulayarak döviz kuru üzerinden gelen enflasyonist etkiyi kontrol etmeyi, KKM’den çıkışları sağlamayı ve TCMB üzerindeki KKM yükünü hafifletmeyi, döviz rezervlerini toparlamayı öncelikli hedef olarak belirlemişti. Bu politika tercihinin zamanlamasının turizm girdilerinin kuvvetli olduğu döneme yönelik olması yanında, kısa vadeli fon akımlarının da politikayı destekleyecek yönde hareket etmesi, bir kısım döviz tevdiat hesapları (DTH) sahiplerinin de bu politika tercihini görüp yabancı paradan TL’ye dönmeleriyle MB rezervleri çok kısa sürede negatif seviyerlerden toparlanarak artı pozisyona geçti.
Bir diğer etki de reel faiz seviyesinde olmamakla birlikte nominal yüksek faiz seviyeleri ve kredi kullanımlarına getirilen kısıtlamaların sonucu olarak ekonomide yaşanan daralmayla ithalatın düşmesi ve cari açığın istikrarlı olarak azalması olmuştur. Tüm bu sonuçlar, 2023 Mayıs’ında son derece kritik bir noktada ödemeler dengesi sorunu ve döviz krizi uçurumunun kenarında olan Türkiye’nin uluslararası piyasalarda yeniden toparlanmasını sağlamıştır. Kredi risk primi (credit default swap – CDS) 2023 Mayıs ayındaki 570’li seviyelerden 2024 sonbaharında 270 seviyelerine inmiş (2022 Haziran’da 870), 2024 içinde 3 büyük kredi derecelendirme kuruluşundan art arda not artışları gelerek uygulanan para politikasının olumlu yansımaları tescillenmiştir.
Ancak literatürde, bir istikrar paketinin sonuca ulaşması için 2 temel ayağı olması kabul edilir: para politikası ve mali politika. Bu iki temel unsur yanında bir takım başka faktörlerin varlığı da uygulanan programların daha güçlü olmasına ve daha hızlı sonuç getirmesine katkıda bulunur.
Halihazırda uygulanan istikrar programındaki mali politika eksikliği, gölge ve soru işaretleri oluşturmakta, ciddi ve sağlam temelli eleştirilere yol açmaktadır. Saygın ve sözünün değeri olan iktisatçılar mali politika eksikliğine objektif ve bilimsel açılardan dikkati çekmekte, gerekli uyarıları ısrarla yapmaktadır. Öte yandan, tıpkı 2023 ve 2024’ teki her iki seçim öncesi ve sonrası dönemlerde olduğu gibi sosyal medya ve ekran yüzü finans ve ekonomi yorumcularının da program üzerine kahve sohbeti niteliğinde değerlendirmelerini sürdürmekte oldukları gözlenmektedir. Bu iki kesimin değerlendirmeleri arasındaki nitelik ve seviye farkının keskinliği çarpıcıdır.
Uygulanan programın yukarıda zikredilen olumlu sonuçları yanında “IMF anlaşması olmadan uygulanan IMF programı” tanımı altında kendini gösteren en majör etkisi çalışan kesim ve emekliler üzerinde yarattığı gelir baskısıdır. Yüksek faiz oranlarından ziyade krediye erişimde uygulanan kısıtlamalar 2 yıl öncesinde irrasyonel kredilerle yoluna devam etmiş olan çoğu firmayı zorlamakta, ödemeler zincirini tekletmekte, konkordato ve iflaslar sağlıklı bünyeleri de etkilemektedir. Programın tüm gerekleriyle uygulanması halinde piyasadan çekilmesi ve ekonomi üzerindeki yükleri kalkması gereken “zombi şirketler” en yüksek sesi çıkartırken, irrasyonel fonlama mekanizmalarıyla varolmuş, kerameti kendilerinden menkul bir işletme yönetimine sahip bu işletmeler siyasetten medet umarak, politik baskı uygulayarak kendilerine can suyu yaratma peşinde tüm güçlerini harcamaktadır. Not edilmesi gereken bir diğer nokta da, benzer her dönemde ortaya çıktığı gibi mevcut ortamı fırsat penceresi olarak görüp istismar eden işletmelerin varlığıdır.
Programdaki mali politikaların eksikliği; bireylerin enflasyonun düşeceğine ikna olmaması; bütçedeki yüksek açık ve özellikle bu açığın içindeki geçmiş heterodoks politikalarlka getirdiği yüksek faiz yükü dikkati çekicidir. İktisat disiplininde yüksek enflasyonun karşılığı kaynak / servet transferidir, Türkiye bir defa daha bu gerçeği yaşamaktadır. Yaşananı TÜSİAD Başkanı Orhan Turan “TÜSİAD’ın 70’li yıllardaki gündem maddelerine bakınca aynı maddelerin bugün de gündemde olduğunu gördüm. 50 yıl öncesiyle aynı yerde olmak, çok düşündürücü!” sözleriyle ifade etmektedir.
Ekonomik alandaki tüm bu faaliyetlerin krizden çıkışa başarı şansı vermesi, ortaya konulan ve koyulacak reçeteler ötesinde siyasi otoritenin bazı temel uygulamalarının varlığına bağlıdır. Siyasi otoritenin programa olan desteği birkaç kez stres testinden geçmiştir. Bu testlerin yenilerinin de önümüzdeki dönemde meydana gelemesi ihtimal dışı değildir. Son tahlilde Türkiye ekonomisi, hareket alanını siyasetin çizdiği bir yapıya sahiptir.
Trump ve Türkiye
Türkiye ekonomisi üzerinde yerel siyasetin ağır hakimiyeti sözkonusuyken, dünya ekonomisi üzerinde belirleyici etkisi olan ABD’de 20 Ocak 2025 itibarıyla “Trump 2.0” dönemi başlayacaktır. Kongre ve Senato’da çoğunluğun da Cumhuriyetçilerde olması sayesinde ikinci dönemine çok güçlü gelen Trump’un politikalarının dünya ekonomisinde ciddi etkiler ve dalgalanmalar yaratacağını öngörmek müthiş (!) bir kehanet değildir. Seçim sonuçlarının kesinleşmesinin hemen sonrasında global para piyasalarında yaşanan hareketleri ilk sinyaller olarak görmek gerekir. Trump’ın seçim öncesi söylemleri gözönüne alındığında, ABD’nin yeniden dünya ekonomisine enflasyon ihraç eder bir döneme girmesi ve bu yükü geçmişte olduğu gibi dünyaya yıkması kuvvetle muhtemeldir. “Piyasadan gelen işadamı” Trump ve onun tamirciliği (“Trump will fix”) üzerine kurulu MAGA (“Making America Great Again”) politikalarının etkilerine karşı en etkili panzehir ve reçeteyse iktisat literatüründe asırlardır mevcuttur.
Sonuç için…
Bir istikrar programının başarısı ötesinde, Türkiye’nin küresel ekonomiyle ve rekabet iddiasında olduğu ülkelerle olan arasının açılmakta olduğu yarışta önkoşul; Türkiye’de eksikliği gittikçe göze batan hukuk ve adalet düzeninin sağlıklı, şeffaf ve modern demokrasilerdeki normlarda yeniden tesisidir. Adalet mülkün temeli olduğu gibi “ekonominin de temelidir”. Türkiye’nin mevcut hukuk düzeni, en mükemmel ekonomi programının dahi başarıya ulaşabilmesi önündeki ilk engeldir.
Hukuk alanındaki rehabilitasyonu takiben başta finansal alandakiler olmak üzere kurumsal kamu otoritelerinin (TCMB, BBDK, SPK vb) yeniden 2000’ler başındaki şeffaf ve bağımsız yapılarına kavuşturulmaları gereklidir. 2001 krizi sonrasında enflasyonla mücadelede başarılı yılların altındaki temel unsurlardan biri olan bu nitelik, yıllar içinde ciddi hasar almıştır. Çok yakın zamanda 2024 Nobel Ekonomi Ödülü’nü alan Prof. Dr. Ace-moğlu’nun çalışmalarında ve kitaplarında işlediği, Nobel Komitesi’nin açıklamasındaki “hukukun üstünlüğünün zayıf olduğu toplumlar ve nüfuzunu kötüye kullanan kurumlar büyüme veya daha iyiye doğru değişim yaratmaz. Ödül sahiplerinin araştırması bunun nedenini anlamamıza yardımcı oluyor” ifadesi, bahse konu durumun önemini ortaya koymaktadır. Açıklamada “kurum” olarak vurgu yapılandan, sadece ülkelerdeki somut örgütler ve örgütlenmeler ötesinde, varlıkları olmazsa olmaz niteliğinde olan demokrasi, hukuk, eğitim, özgürlükler başlıklarındaki seviyeyi anlamak da gerekir. Acemoğ-lu’nun çalışmalarında üzerinde hassasiyetle durduğu “otoriter yönetimlerin de sürdürülebilir büyüme, kalkınma ve refahın yaygınlaşması hedefine ulaşmakta başarısız olduğuna, değerleri aşındırdığına” ilişkin bulgu ve fikirleri, önümüzdeki yılların iktisat literatürüne ve kalkınma politikalarına damgasını vuracaktır.
Türkiye’nin küresel rekabette zemin kaybetmesine neden olan; bir çok uluslararası göstergede yıllar içinde istikrarlı bir şekilde gittikçe alt sıralara kaymasına yol açan bu son krizden çıkışın yol ve yöntemleri, yukarıdaki tanımı basit ama son derece önemli temeller üzerine kurgulanacak ekonomik modellerle olacaktır. Bu işin kolay kısmıdır. Türkiye bu krizden de çıkışı sağlayacak bilgi ve tecrübe birikimine ve de her türlü istikrar programını hayata geçirecek insan kaynağına sahiptir.
Türkiye 20 yıllık bir aradan sonra yeniden yüksek enflasyon ve getirdiği ağır problemlerle karşı karşıyadır. Bu süreçte teknik anlamda Aralık 2021- Haziran 2023 arasında oluşturulan “mükemmel denge” sorunlarının çözülmesi, ayrıca fazladan yüksek bir maliyet ve zaman yükünü de getirmiştir.
Öte yandan bugün yaşamakta olduğumuz krizi değerlendirirken ekonominin boyutlarını da gözardı etmemek gerekir. 1980 sonrasındaki serbest piyasa ekonomisi döneminin hafızalarda yer eden iki majör krizi (1994 ve 2001) sırasındaki ekonominin büyüklüğüyle, bugün arasında bir kaç misli fark vardır. Bu unsur da dikkate alındığında, harcanacak çabanın büyüklüğü, ödenecek faturanın yüksekliği ortaya çıkar. Saygın iktisatçılar ve geçmiş krizlerin tecrübeli ve başarılı uygulayıcıları tarafından yapılan uyarıların dikkate alınması, programın eksik yanı mali politikaların ivedilikle devreye sokulması ve gereken kararlılık ve gösterilecek iradenin sağlamlığı olmazsa olmaz koşullardır.
Her alanda tarihin bizlere öğrettiği dersle bitirelim: “tarih tekerrür etmez, hatalar tekerrür eder.”
































