Yazar: Ali Eroğul

  • Sovyetler Birliği’yle dostluk yeşil sahalara da yansımıştı

    Sovyetler Birliği’yle dostluk yeşil sahalara da yansımıştı

    Türkiye ile Sovyetler Birliği’nin 1920’lerdeki iyi ilişkileri, iki ülke arasında sportif temaslar kurulmasını da sağlamış ve Türk millî futbol takımı 1924’te bu ülkeye davet edilmişti. 3 haftadan uzun süren bu seyahatte karma takımlarla 3 maç oynayan millî futbolcularımız, 16 Kasım’da Sovyet millî takımının karşısına çıktı. SSCB: 3 – Türkiye: 0

    Türk millî futbol takımının başka bir ülke takımına karşı ilk maçı İstanbul’da, 26 Ekim 1923’te Romanya’ya karşı oynanmış, 2-2 berabere bitmişti. İlk millî heyecan, bir dostluk maçıydı; sonrasında 1924 Paris Olimpiyatları’na katılan millîler, ilk maçta Çekoslovakya’ya 5-2 yenilerek olimpiyatlardan elenmişti. Ay-yıldızlılar aynı yıl Haziran ayında kuzey Avrupa ülkelerini ziyaret ederek Finlandiya, Estonya, Letonya, Polonya’yla dostluk maçları yapmış ve uluslararası futbol arenasına iyice alışmışlardı. Bundan sonraki rota Sovyetler Birliği olacaktı.

    1917 Ekim Devrimi’nden sonra Sovyetler Birliği, Kurtuluş Savaşı’na maddi ve manevi destek vermişti. Atatürk Türkiye’siyle Lenin’in önderliğindeki SSCB arasında o günlerden başlayan bir dostluk vardı. Lenin’in 21 Ocak 1924’teki ölümünden sonra da bu iyi ilişki bir süre daha devam etti. 1924’ün sonlarında Sovyetler Birliği’nden bir futbol maçı daveti geldi; davet Türk tarafınca kabul edildi ve hazırlıklar başladı. Türk millî takımıyla yapılacak maç Sovyetler Birliği’nin ilk uluslararası karşılaşması olacağı için ayrı bir simgesel öneme sahipti; dolayısıyla planlamaya özen gösteriliyordu.

    spor-2
    Millî futbol takımının Çelyo yolcu gemisiyle İstanbul’dan Sovyetler Birliği’ne doğru yola çıktığını duyuran Spor Alemi dergisinin kapağı. Seyahat uzun süreceği için, formlarını koruması gereken futbolcular yol boyunca güvertede antrenman yapacaklardı.

    Hazırlıklar çerçevesinde, Sovyetler Birliği Fevkalade Murahhası (büyükelçiden bir alt derecedeki diplomat) Surviç, Millî Eğitim Bakanı Vasıf (Çınar) Bey’e hitaben, 22 Ekim 1924 tarihli bir resmî yazı gönderdi. Surviç yazıda, Türk takımının zahmetsiz şekilde Moskova’ya ulaşması için destek olacağını ifade etmişti. Bu çerçevede yol güzergahının mümkün olan en kısa zamanda iletilmesini istemiş, misafirlerin sınırda karşılanacaklarını ve sonrasında tren yolculuklarının planlanacağını belirtmişti. Aynı yazıda, sınırdan Moskova’ya ulaşıncaya kadar ve geri dönüşteki tren ücretlerinin Sovyetler tarafından karşılanacağı da yazıyordu.

    Moskova’ya gidecek millî takım ağırlıklı olarak Galatasaraylı futbolculardan oluşturulmuştu. Fenerbahçe takımı federasyonla kavgalı olduğu için bu seyahati boykot ediyordu. Kafile başkanı Yusuf Ziya Bey, yardımcıları ise Hamdi Emin ve Taip Servet Beylerdi. Galatasaray’dan Ulvi, Ali, Mehmet, Nihat, Hayri, Kemal, Leblebi Mehmet, Sadi, Mithat, Muslih; Altınordu’dan Nedim; Süleymaniye’den Kemal ve Latif; Hilâl’den Sadi Beyler kafilede yer almıştı. Beşiktaş’tan ayrılan ve hiçbir kulüpte oynamayan Refik Bey de takıma dahil olmuştu. Futbol hayatı boyunca aralarında Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray’ın da olduğu çok sayıda kulüpte oynayan ve futbol aleminde “şiir” lakabıyla bilinen şair Refik Bey; Moskova dönüşünde yaşadıklarını Spor Alemi dergisinin 4 Aralık 1924 tarihli sayısında kaleme alacaktı.

    Kafile, 31 Ekim 1924 sabahı Çelyo yolcu gemisine binerek İstanbul’dan ayrıldı. İlk hedef Romanya’nın Karadeniz kıyısındaki Köstence limanıydı. Gece boyu süren yolculuktan sonra limana varılmış, orada 24 saat kadar kalındıktan sonra sefere devam edilmişti. Yolculuk son derece eğlenceli başlamıştı. Futbolcular hemen aralarında kaynaşmış, geminin balo salonunda caz müziği eşliğinde dans etmiş, oyunlar oynamışlardı. O günlerde Moskova’ya seyahat epey uzun sürüyordu; bu bakımdan belirli bir disiplin içinde hareket edilmesi ve takımın formunun korunması gerekiyordu. Yöneticiler tarafından antrenman ve yemek saatleri planlanmıştı. Oyuncular güvertede koşu, ip atlama ve İsveç jimnastiği (o tarihte modern jimnastik usulüne İsveç jimnastiği deniyordu) yaparak formda kalmaya çalışmışlardı.

    spor-1
    Sovyetler Birliği millî futbol takımı, 1925.

    Köstence’den sonraki durak Karadeniz’in en büyük liman şehirlerinden Odesa’ydı. Futbolcular limana indikten sonra gördüklerine epey şaşırmışlardı. Devrim ve sonrasındaki içsavaş halkı epey yoksullaştırmış, nüfus da azalmıştı. Büyük caddeler ıssızdı. Kimi işsiz serseriler tramvay yollarına dizilmişti; futbolcular genç kızların ve çocukların dilendiğini de görmüşlerdi.

    Kafile, Odesa’da hem antrenman yapma imkanı buldu hem de şehrin tarihî yerlerini gezdi.
    Ülkenin Pravda’dan sonraki en önemli gazetesi olan İzvestiya’nın idare binasını da ziyaret eden sporcular, 2 gün süren Odesa ziyaretinin ardından trenle Moskova’ya hareket etti ve 3 Kasım’da buraya ulaştı. Devrimin 7. yıldönümüne rastlayan o günlerde, Moskova’da büyük kutlamalar vardı. Halk ve askerler futbolcularımızın konakladığı otelin önünden Kızıl Meydan’a akıyor, bayraklardan ve çiçeklerden sokaklar gözükmüyordu. Oyuncularımız törene davet edilmiş, emirlerine verilen bir polis müfettişiyle Kızıl Meydan’a gidip şenliklere katılmışlar ve gördükleri manzaradan etkilenmişlerdi.

    spor-3
    Sovyet diplomat Surviç, Millî Eğitim Bakanı Vasıf Bey’e (Çınar) gönderdiği yazıda Türk takımının zahmetsiz şekilde Moskova’ya ulaşması için destek olacaklarını, tren yolculuğu masraflarını da karşılayacaklarını yazmıştı.

    Futbolcular 16 Kasım’da oynanacak millî maç öncesinde, o zamanlar “muhtelit takım” denilen karma takımlara karşı 2 özel maça çıktı. 8 Kasım’da oynanan ilk karşılaşmaya Rus halkı ilgi göstermişti; maçı izlemeye gelen 7-8 bin kişi kadar vardı. Soğuk hava ve don nedeniyle sakatlık yaşanmasından korkan Türk federasyonu, kafileye bir de doktor eklemişti. Doktor Namık Bey maçtan önce futbolcularımızın karlı havadan fazla etkilenmemeleri için vücutlarına masaj yapmıştı. İlk müsabaka takımımızın 3-1 galibiyetiyle bitmiş, buz gibi soğuğa rağmen bütün oyuncularımız iyi oynamışlardı.

    İkinci özel maç 9 Kasım Pazar günü yine Moskova’da eksi 9 derecede, gayet soğuk bir havada oynandı. İstanbul’un ılıman havasına alışık olan oyuncularımız yine zorlanmışlardı. Hava o kadar soğuktu ki ileride oynayan oyuncumuz Sadi çok üşümüş, göğsüne ve bacaklarına gazeteler yapıştırmış, içine üç fanila ve altına dört don geçirmişti! Oyun uzun süre berabere gitti, son 10 dakikada yenen gollerle takımımız 2-0 mağlup oldu.

    spor-4
    Spor Alemi dergisi, millî takımın Sovyetler Birliği seyahatini yakından takip etmişti.
    Kafilenin Odesa’da İzvestiya gazetesini ziyareti

    Karma takımlarla yapılan iki maçtan sonra sıra millî takımların maçına gelmişti. Karşılaşma 16 Kasım Pazar günü bu defa başka bir sahada oynanacaktı. Oyuncularımız ikinci maçtan sonraki 1 haftalık arada operaya ve baleye davet edilmiş, Kremlin Sarayı’nı gezmişler ve gördükleri güzellikler karşısında büyülenmişlerdi.

    Rus tarafı millî maça büyük önem veriyordu; operetlerde, bale gösterilerinde, tiyatroların perde aralarında seyircileri tribünlere çağıran el ilanları dağıtılmıştı.

    spor-5
    Futbolcularımızın 8 Kasım 1924’te Moskova’da karma takıma karşı oynadığı ilk maç (üstte) ve ertesi günkü ikinci maç (altta) derginin kapağında yeraldı.

    Maçın oynanacağı gün millî takımımız özel otomobillerle sahaya taşındı. Hava yine çok soğuk, eksi 6 derece olmasına rağmen tahta tribünlerde yaklaşık 25 bin kişi vardı. Maçın hakemi Türk kafilesinde bulunan Hamdi Emin Bey olmuştu. Hamdi Emin Bey, Sanayi Nefise Mektebi’nde güzel sanatlar eğitimi görmüş ve Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı’nın kurucuları arasında yer almıştı.

    Millî takım SSCB karşısına kalede Nedim; savunmada Refik ve Ali; ortasahada Kemal, Nihat ve Hayri; ileri uçta Mehmet (Leblebi), Sadi, Mithat, Mehmet ve Muslih kadrosuyla çıkmıştı.

    spor-6

    Türkiye maça iyi başlayamadı ve ilk 30 dakikadan sonra oyunun kontrolü Ruslara geçti. İleride oynayan Mehmet ve Sadi Beylerin aslında birer savunma oyuncusu olmaları, takımın atak gücünü azaltıyordu. Kaleci Nedim de formsuzdu; topları kontrol edemiyor, sektiriyordu. Gelen güçsüz bir şutu bacaklarının arasından kaçırması sonucu ilk golü yemiştik. İkinci gol de kalecinin ellerinin arasından geçmiş, maçın kaybedileceğini anlayan oyuncularımız bu durum karşısında kendi ifadeleriyle “artık ‘adam yemekten’ başka bir çare kalmadığını” düşünmeye başlamışlardı. Ülkelerarası dostluk bir noktadan sonra devreden çıkmış; tekme, çelme ve yumrukların konuştuğu dehşetli bir sert oyun başlamıştı. İleri uçta oynayan Mehmet yardım için savunmaya gelmiş ve atağa kalkan Rus oyuncularından birisine vurduğu tekmeyle bir golü engellemişti. Refik Bey’in Spor Alemi dergisinde yazdığına göre tekme o kadar sertti ki rakip oyuncu bayılmış, maçtan sonra bile kendisini toparlayamamış, kafilemiz Rusya’dan ayırılana kadar yatmıştı. Sonuç olarak oyun oyunluktan çıkmış, millî takım 1 gol daha yemiş ve 3-0 kaybetmiştik. Seyahatin Moskova ayağı bu maçla birlikte sona erdi; kafilemiz yeniden trenle Odesa’ya uğrayacak, oradan gemiyle yurda dönecekti.

    18 Kasım Salı, dönüş günüydü.
    Moskova’dan ayrılmak üzere olan takıma büyük bir veda merasimi düzenlenmiş, millî maçta yaşanan tatsızlık unutulmuştu. Rus futbolcular istasyona gelmişlerdi, Türk sefareti ve gazeteciler de oradaydı, karşılıklı iyi dilekler ve yeniden karşılaşma temennileri iletilmişti. Oyuncularımız trende oldukça iyi vakit geçirmiş, yemek vagonunda Rus yemeklerini tatmış ve biraları yuvarlamışlardı. Odesa’ya varıldığında buranın karma takımı bir maç yapmak isteğini belirtmiş, millî takımımız bu talebi kabul etmişti.

    spor-7
    16 Kasım 1924’te Moskova’da oynanan maç öncesi Türkiye ve Sovyetler Birliği takımları birarada.

    Odesa’nın soğuğu Moskova’yı aratmıyordu. 21 Kasım’da oynanan maçta saha 10 santim karla kaplanmış, sert zemin nedeniyle maç sırasında oyuncularımızın ayakları burkulmuş, elleri donmuş, yüzleri-gözleri çatlamıştı. Ancak Odesa karması, Moskova’daki rakipler kadar güçlü değildi. Bu maçı Sadi’nin attığı tek golle 1-0 kazanmıştık.

    İstanbul’dan Çelyo vapuruyla ayrılan kafile Karnaro vapuruyla dönecekti. 22 Kasım’da Odesa’dan kalkan Karnaro, fırtına nedeniyle dev dalgalarla çarpışmış; oyuncularımız salıncak gibi sallanan gemide çok hırpalanmıştı. Görüş mesafesi düşünce, geminin kaptanı Köstence limanını bulamamış; gemi Burgaz ve Varna açıklarına çekilmişti. Köstence’ye yorgun dönen takım 2 gün orada dinlendikten sonra yine aynı gemiyle İstanbul’a ulaşmıştı.

    Sovyetlerle olan bu ilk temasımızdan sonra, bu defa ülkemizde rövanş maçları yapılmasına karar verildi. İlk turnede 2 maçı kazanıp 2’sini kaybeden takımın ne yapacağı merak konusuydu. 1925 Mayıs’ında Türkiye’ye gelen Sovyet takımı ilk maçı Ankara’da, Ankara ve İzmir karmasına karşı oynayacaktı. O tarihlerde, bugün de olduğu gibi futbolun merkezi İstanbul’du; en iyi futbolcular İstanbul takımlarında oynuyordu. Ankara ve İzmir karması, Sovyet takımı karşısında hiçbir varlık gösteremeyerek karşılaşmayı 6-1 kaybetti.

    15 Mayıs 1925’te oynanan millî maçta ise ay-yıldızlılar bir nebze daha iyi olsa da Sovyetler 2-1 kazanmıştı. Oysa millî takımımız karşılaşmaya iyi başlamış ve 1-0 öne geçmişti. Maçın sonlarına doğru Alaaddin’in attığı gol sayılmamış; havada bir anda patlayan fırtına nedeniyle bocalayan millî akım, arka arkaya gelen 2 gole engel olamamıştı.

    spor-8
    15 Mayıs 1925’te Ankara’da oynanan ve Sovyetler Birliği’nin 2-1 galibiyetiyle sonuçlanan millî maçta tribünler Türk ve Sovyet bayraklarıyla süslenmiş. Rusça pankartta, “Hoşgeldiniz sevgili konuklarımız” yazıyor. (Fotoğraf: medyagunlugu.com)

    2 maçın ardından İstanbul’a geçen Sovyet takımı, Türkiye’deki üçüncü ve dördüncü maçlarında İstanbul karmasıyla mücadele etti. Bunlardan ilki 2-2 berabere biterken, ikinci maçı misafir takım 3-0 kazandı. Sonuç olarak Türkiye ayağında oynanan 4 maçın 3’ünü Sovyet ekibi kazanmış, 1 maç berabere bitmişti.

    spor-9
    Sovyet millî takımının Taksim Stadı’nda İstanbul karmasıyla oynadığı maçtan önce oyuncular birarada

    Sovyet sporcularının Türkiye seyahatine gazete ve dergi sayfalarında geniş yer verildi. Gol dergisi, Rus futbolcularla yaptığı görüşmede Moskova’da karşılaştıkları Türk takımlarıyla buradaki takımları kıyaslamasını istemişti. Kadrodaki önemli oyunculardan Fyodor Selin, Türkiye’de yapılan maçlarda Moskova’daki birinci maç kadar heyecanlı ve bilimsel bir oyun görmediğini, ileri uçtaki oyuncularımızı beğenmediğini belirtmiş ve “bu ufak ve cüssesiz muhacim hattıyla bir iş görülemez, takımın en büyük yükü muhacimlerdedir, muhacimlerinizde atak yok” demişti. Türkiye’de oynanan 4 maçta, yediğimiz 13 gole karşılık attığımız yalnızca 4 gol, bu tespiti doğruluyordu.

    Futbol yoluyla iki ülke sporcuları arasında kurulan ilişkiden sonra yeni maçlar yapılması gündeme geldi; hatta 1926’da Türk millî takımı Moskova’ya davet edildi; ancak bu seyahat gerçekleşmedi. Sonraki ilk temas 1930’larda olacaktı.

  • Perdesi açılmadan kapandı: Altın Hamsi Film Festivali!

    Perdesi açılmadan kapandı: Altın Hamsi Film Festivali!

    Geçen yıl sansür tartışmalarının gölgesinde kalan Antalya Altın Portakal Film Festivali, ilk defa 60 yıl önce, Ekim 1964’te düzenlenmişti. Bunu, 1969’da başlayan Adana Altın Koza Film Festivali izledi. İki festivalin de başarısından etkilenen Trabzonluların 1970’teki “Altın Hamsi Film Festivali” girişimi ise ne yazık ki hayata geçirilememişti.

    Altın Portakal Film Festivali, Venedik ve Can­nes’dan ilham alarak ilk defa 1964’te Antalya’da düzenlen­miş ve beğeni toplamıştı. Venedik kanallarıyla, Cannes ise plajlarıy­la meşhurdu; ikisi de ülkelerinin gözde turizm merkezleriydi. Antalya’nın tıpkı Cannes gibi turistik bir belde olması festivalin tutmasını kolaylaştırmıştı.

    Büyük ödül Venedik’te Altın Aslan, Cannes’da Altın Palmi­ye’ydi. Antalya bölgesi naren­ciyesiyle meşhurdu, festivali düzenleyenler bunu düşünerek “Altın Portakal” ismini uygun görmüşlerdi. Festivalin başarısı üzerine, 1969’da bu defa Çukuro­va’nın pamuk diyarı Adana’da “Altın Koza” Film Festivali düzen­lenmeye başlandı.

    sinema-1

    1970’te harekete geçen Trabzonlular da, şehirde bir film festivali düzenlenmesi fikrini ortaya attılar. Trabzon’un Doğu Karadeniz’in ticaret merkezi olması, merkez nüfu­sunun yüksek kültür seviyesi, Karadeniz Teknik Üniversite­si’nin varlığı ve çok sayıda sinema salonu bulunması festival için ideal şartları sağlıyordu. Şehirde o tarihlerde İnci, Konak, Sümer, Melek, Renk ve Saray sinemaları vardı. Salonlar dolup taşıyor, vizyondaki filmleri izlemek için taşradan merkeze gelenler, kara­borsadan bilet almak zorunda ka­lıyorlardı. 3 yıl önce Kartal Tibet, Tanju Gürsu ve Selda Alkor’un oynadıkları “Elveda” filminin bazı çekimleri şehirde yapılmış, oyunculara büyük tezahüratta bulunulmuştu.

    sinema-2
    Altın Hamsi Film Festivali’nin hayata geçmesi için büyük çaba gösteren Bayraktar gazetesinin 14 ve 16 Temmuz 1970 tarihli haberleri.

    Tüm bu veriler dikkate alındığında Trabzon’da bir film festivalinin düzenlenmesi makul görülüyordu. Hareketin öncüle­rinden Bayraktar gazetesi, şehrin ileri gelenlerine yönelik bir anket düzenledi. Ankete katılan 140 kişiden 128’i film festivalinin yapılmasını, hem de hemen o yıl yapılmasını istemişlerdi. İşinsanları, yüksek bürokratlar, doktor ve avukatlardan oluşan katılımcılar şehirdeki sinema kültürünün varlığına dikkati çekiyorlardı. Trabzon’a özgü bir film festivalinin yapılması yönünde güçlü bir irade vardı; ancak belediye ve ticaret odası gibi kurumların organizasyona maddi destek vermesi şarttı.

    sinema-3

    Peki festivalin ismi ne olacak­tı? Hamsi, Trabzon’un en önemli simgesiydi. Salt bir balıktan faz­lasıydı; kendine özgü bir kültür yaratmış ve şehirle özdeşleş­mişti. Girişim komitesi, Trabzon Belediyesi’ne “Altın Hamsi Film Festivali” önerisini götürdü.

    Festival talebi belediye yetki­lileri tarafından soğuk karşı­landı. Böyle bir organizasyon için kaynak ayıramayacaklarını belirten Başkan Suat Oyman, komitenin önerisini geri çevirdi. Trabzon o tarihlerde temiz su sıkıntısı çekiyor, kolera vakaları görülüyordu. Yollar bozuktu, sık sık ölümlü trafik kazaları gazete sayfalarına yansıyordu. Belediye daha temel sorunlara öncelik vermeyi uygun bulmuştu.

    Sonuç olarak Altın Hamsi Film Festivali daha başlamadan sona erdi, hayaller de bir başka bahara ertelenmiş oldu.