Yazar: Ali Murat Hamarat

  • Futbolun en çirkin golü insanlığa atılmıştı…

    Futbolun en çirkin golü insanlığa atılmıştı…

    11 Eylül 1973’te General Pinochet, Şili Devlet Başkanı Allende’yi silah zoruyla devirmiş, darbeyi izleyen günlerde muhalifler statlara tıkılmış, spor alanları işkencehaneye dönüşmüştü. Bundan yaklaşık iki ay 10 gün sonra Sovyetler Birliği, Şili ile oynayacağı Dünya Kupası elemeleri play-off rövanş maçına çıkmadı. Her köşesine kan sinmiş Nacional Stadı’nda sembolik santra ile maça başlayan Şili atağı, futbol tarihinin belki de en utanç verici golüyle sonuçlanacaktı.

    Aslında her şey 1974 Dünya Kupası’nın eleme kurasında başlamıştı. Son şampiyon Brezilya otomatik olarak vize almıştı. Avrupa’dan sekiz, Güney Amerika’dan da üç takım doğrudan turnuvaya gidecekti. Ayrıca her iki kıtanın birer temsilcisi play-off’ta buluşacak ve iki maç sonunda bir takım daha Federal Almanya’nın yolunu tutacaktı.

    Avrupa’da elemeler dokuz, Güney Amerika’da ise üç grupta yapılıyordu. Bugünkünden farklı olarak alınacak puan değil, çekiliş sırasındaki play-off rol oynuyordu. Yaşlı Kıta’da ilk sekiz, Amerigo Vespucci’nin adını verdiği anakarada ise ilk iki grubun lideri işi garantilemişti. Avrupa’nın dokuzuncu, Güney Amerika’nın da üçüncü grubu kısa çöpü çekmiş, onların yolu play-off ‘ta kesişmişti.

    Futbolun en çirkin golü insanlığa atılmıştı…-2
    Silahların gölgesinde ‘oynanmayan’ müsabaka
    Sovyetler Birliği zindana dönüştürülen Nacional stadında oynamayı reddedince, başlama vuruşu sembolik olarak yapılan “oynanmayan” maç sırasında stadyumun karanlık koridorlarında işkencelerin devam ettiği rivayet edilir.

    Fransa ve İrlanda’nın arasından rahatça sıyrılan Sovyetler Birliği adını play-off ‘a yazdırmıştı. Öbür taraf deseniz, tam bir cadı kazanıydı. Venezuela çekilmiş, Şili ile Peru yalnız kalmıştı. Lima’daki ilk randevuyu 2-0 kazanan evsahibi avantajını koruyamamış, Santiago’daki rövanş da aynı sonuçla bitince play-off öncesi tarafsız sahada ekstra bir play-off maçı daha oynanmak zorunda kalmıştı. Uruguay’daki karşılaşmayı 2-1 kazanan Şili, Sovyetler Birliği’nin rakibi olmuştu. Tarihler 5 Ağustos 1973’ü gösteriyordu…

    Aradan henüz 40 gün geçmemişti ki, Şili’den gelen bir haber tüm dünyada manşetlere çıktı. 11 Eylül’de Salvador Allende’ye karşı darbe yapılmış, ABD’nin desteklediği general Augusto Pinochet iktidara gelmişti.

    Aslında Latin Amerika’da seçimle iktidara gelen ilk Marksist olan Allende’yi ne Şili’deki sağcılar ne de ABD kabul edebilmişti. Ülkenin en zengin işadamlarından, medya patronu Augustin Edwards Eastman, ‘Big Brother’ın doğrudan veya dolaylı olarak askerî bir müdahaleye yardımcı olup olamayacağına dair nabız yoklamıştı. Şili telekomünikasyon sisteminin devletleştirilmesinden korkan Amerikan şirketi ITT, darbenin masraflarını üstlenince düğmeye basılmıştı. Allende’nin 23 Ağustos’ta Genelkurmay Başkanlığı’na getirdiği Pinochet, böylece üç hafta geçmeden devlet başkanlığına terfi etmişti!

    Futbolun en çirkin golü insanlığa atılmıştı…-1
    İnsanlığa atılan gol skor tabelasında
    Boş tribünler önünde, boş kaleye atılan sembolik Şili golü skor tabelasında. Maç daha sonra FIFA tarafından 2-0 Şili lehine tescil edilecekti.

    Bulutsuzluk Özlemi’nin muhteşem şarkısı ‘Şili’ye Özgürlük’te her ne kadar “Perşembe” diye zikredilse de günlerden aslında salıydı. Sabah saatlerinde ordu harekete geçiyor, Allende teslim olmayı reddedince başkanlık sarayı bombalanıyordu. Veda konuşmasında teslim olmayacağını söyleyen lider intihar edecekti.

    Sovyetler Birliği ile play-off maçına çıkacak Şili Millî Takımı, darbenin gerçekleştiği tarihte, yani 11 Eylül’de kampa girecekti. Kadroda hem sağcılar hem de solcular vardı. O Şili ekibinin en politik simalarından Leonardo Veliz, yürekten bağlı olduğu liderinin veda konuşmasını dinledikten sonra üzüntü içinde evinde çakılıp kalırken, tesislere gidenlerden kaptan Francisco Chamaco Valdes ve bazı futbolcular kontrol noktalarını tek tek geçerek evlerine dönebilmişti. Yüzlerine doğrultulan tüfeklere karşı tek silahları, millî takımda oynadıklarını haykırmaktı.

    Futbolun en çirkin golü insanlığa atılmıştı…-5
    Takımın yıldızı Allende hayranıydı
    Salvador Allende, askeri darbeyle devrilmeden bir süre önce Şili ulusal futbol takımının yıldızı ve siyasi destekçisi Carlos Cazsely ile. Ünlü futbolcu o derece seviliyordu ki, muhalif olmasına rağmen cunta ona dokunmamayı tercih edecekti.

    Ertesi gün stadyumlar, spor salonları rejim muhalifleriyle dolup taşıyor; işkenceler başlıyordu. Tam da o günlerde Pinochet, Sovyetler Birliği’yle ilişkileri askıya alıyordu. Yoldaşlar artık düşman olmuştu. İşte Şili, SSCB’ye bu ahvalde gidiyordu. Ailelerinden bir süre haber alamayan oyuncular, uzun bir yolculuk sonunda Moskova’ya varmıştı.

    26 Eylül’de buz gibi bir havada oynanan karşılaşmadan gol sesi çıkmamıştı. Ülke basını beraberliği zafer olarak ilan etmişti. Sahanın yıldızı savunma oyuncusu Elias Figueroa’ydı. Güney Amerika’nın Beckenbauer’i, askerî cuntaya her zaman destek verenlerden biriydi (Yıllar sonra ismi FIFA Başkanlığı için geçen futbol adamı sonra yarıştan çekilmiş, Sepp Blatter koltuğunu korumuştu).

    Sıra ikinci maça gelince, işler sarpa sarmaya başlayacaktı. Rövanş öncesi Sovyetler Birliği FIFA’nın kapısını çalıyordu. Sovyet futbolcular maçı başka bir ülkede oynamak istiyorlar, “açıkhava hapishanesi” Nacional’e ayak basmayı kabul edemiyorlardı. Askerî cunta dünyaya “Santiago’da barış var” mesajını vermek istiyordu. Dünya futbolunun patronu, asbaşkanını Şili’ye gönderiyor, yerinde teftiş ettiriyordu. Stat taze boyanmışsa da her köşesine kan kokusu sinmişti bir kere.

    Ve FIFA kararını veriyor, maçın Santiago’da oynanacağını açıklıyordu. Talepleri reddedilen Sovyetler’e tek seçenek kalıyordu: Sahaya çıkmamak. 21 Kasım 1973’te Şili Millî Takımı, Nacional Stadyumu’ndaydı. Tevatüre göre o gün stadın dehlizlerinde hâlâ mahkumlar işkence görüyordu. Boş tribünler önünde millî marş çalmış, futbolcular başlama vuruşunu müteakip paslaşa paslaşa sembolik bir gole imza atmıştı. Boş kaleye vuran kaptan Valdes’di. Tabelada 1-0 yazsa da Güney Amerikalılar hükmen kazanmış, skor 2-0 olarak tescil edilmişti.

    Takımın her şeyi Carlos Caszely de o gün sahadaydı. Ülkenin yıldızı, akrabalarının, dostlarının öldürüldüğü yerdeydi. Solcu forvet, Allende’ye gönül vermişti. Halkın sevgilisi, Pinochet’ye karşı direnebilenlerdendi. O kadar gözönündeydi ve o kadar seviliyordu ki, bardağın taşmaması adına ona dokunulmamasına karar verilmişti! Şili’de Pinochet dönemini sonlandıran referandum öncesinde annesiyle kameraların önüne geçen Caszely, “hayır” kampanyasına da destek verecek, 1988’de sandıktan çıkan yüzde 56, özgürlük sürecini başlatacaktı.

    Futbol tarihinin en unutulmaz maçlarından biriydi bu. Hattâ usta yazar Eduardo Galeano’ya göre en acınasıydı. Yapılan binlerce karşılaşmadan çok daha farklıydı. Oynanamamasına rağmen hafızalara kazınmıştı. Ve evet, o gol insanlığa atılmıştı!

    Şili ve 1974 Dünya Kupası

    Doğan Babacan ve ilk kırmızı kart!

    Futbolun en çirkin golü insanlığa atılmıştı…-4
    1974 Dünya Kupası finallerinde Federal Almanya-Şili maçında hakem Doğan Babacan’ın Carlos Cazsely’ye gösterdiği kırmzı kart Hayat dergisinin kapağında.

    Şili’nin Dünya Kupası macerası kısa sürmüştü. Turnuvanın favorilerinden ev sahibi Federal Almanya’nın da olduğu gruba düşen Güney Amerikalılar, açılışı Panzerlerle yapıyordu. Tesadüf bu ya, karşılaşmanın tek golü, o efsanevi takımın en solcu futbolcusu Paul Breitner’den gelmişti. Aslında o gün, futbol tarihinde bambaşka bir başlık altında inceleniyor. Milyarları peşinden sürükleyen oyunun olmazsa olmazları sarı ve kırmızı kart çok geç icat edilmişti. 1962 Dünya Kupası’nda adeta bir meydan savaşını idare etmek durumunda kalan Ken Aston, yaşadıklarından yola çıkarak yeni kuralların peşine düşüyordu. İngiliz hakem trafik lambalarından hareket ediyor, sarı ve kırmızı kart uygulamasının başlamasına önayak oluyordu. Çimlerdeki o utancın taraflarından biri İtalya, diğeri ise yine Şili’ydi…

    1970 Dünya Kupası’nda kartlar gösterilmeye başlasa da kimse kızarmamıştı. Hakemler futbolcuları sahadan atma konusunda biraz çekingendi. İşte 14 Haziran 1974’teki Federal AlmanyaŞili mücadelesi bir ilke sahne olmuştu. Berti Vogts’a oldukça sert bir faul yapan Caszely tarihe geçmişti. O ilk “kırmızı” görendi, Doğan Babacan ise gösteren! Evet, Dünya Kupası tarihinin ilk kırmızı kartını 1974’te bir Türk hakem göstermişti.

    İkinci karşılaşmada Güney Amerikalılar bu sefer karşılarında Duvar’ın doğusunu bulmuştu. Avustralya’yı yenerek turnuvaya iyi bir başlangıç yapan Demokratik Almanya, Martin Hoffmann’la öne geçmiş, Sergio Ahumada puanları paylaştırmıştı.

    Son olarak 22 Haziran’da Avustralya ile buluşan Şili, ağları bulamayınca gruptan çıkma şansını yitirmişti. Sahaya atlayıp askerî cuntayı protesto eden gençler o maçın unutulmazıydı. Yine aynı gün Almanya’nın iki yakasının unutulmaz randevusunu Doğu kazandıysa da turnuva sonunda kupayı kaldıran Batı olacaktı.

    Aydınların zindanı: Stadyum ve spor salonları

    ‘Venceremos’ ve Victor Jara’nın katli

    Futbolun en çirkin golü insanlığa atılmıştı…-3
    Darbeci askerler tarafından işkenceyle öldürülen Şili’nin büyük halk ozanı Victor Jara. Bugün ismi, katledildiği spor salonunda yaşıyor.

    Darbeden sonra stadyumlar, salonlar muhaliflerle dolup taşmıştı. Ülkenin büyük ozanı Victor Jara, gözaltına alınanlar arasındaydı. Tabii biricik aşkı, hayatını verdiği gitarıyla. Moraller çökmüşken, onun dudaklarından dökülmeye başlayan marş bir anda tüm salonu kaplıyordu.

    O cehennemden kurtulmayı başaranların anlattığına göre askerler müzisyenin ellerini kırdıktan sonra gitar çalmasını istemiş, o da Allende’nin seçim şarkısı Venceremos’u (Kazanacağız) söyleyerek yanıt vermişti. Bildiği yoldan şaşmamıştı Şili’nin sesi; ta ki son nefesini verdiği 16 Eylül akşamına kadar.

    Senelerdir beklenen itiraf 2009’da gelmişti. Jara’yı kevgire çevirenlerden biri olan 54 yaşındaki José Adolfo Paredes Márquez, o gece olanları anlatmıştı. Bir subay silahındaki tek kurşun patlayıncaya kadar şaire Rus ruleti oynatmış, ardından o gün 18 yaşındaki Marquez ve diğer bir askere ateş etmelerini emretmişti. Üç gün sonra mezarlıkta bulunan müzisyenin cesedinde tam 44 kurşun deliği tespit edilmişti.

    3 Aralık 2009’da, Santiago’da ölümünden 36 sene sonra düzenlenen cenaze törenine yine Pinochet mağdurlarından biri olan Devlet Başkanı Michelle Bachelet’nin konuşması pek manidardı. O, şüphesiz bir ulusun kahramanıydı.

    Uzun süren araştırmalar sonucunda 3 Temmuz 2018’de Jara’nın işkence ve katlinden sorumlu tutulan sekiz emekli subaya 15’er yıl hapis cezası verilmişti.

    Yeri gelmişken, bir karışıklığı da gidermeli. Kimileri Jara’nın katledildiği ve sonradan adının verildiği yer olarak Sovyetler Birliği’nin sahaya çıkmayı reddettiği Nacional Stadyumu’nu gösteriyor. Oysa Jara son nefesini bir spor salonunda vermişti. 2004’ten bu yana ölümsüz ozanın adını taşıyan 6500 kişi kapasiteli Estadio Victor Jara’da konserler de düzenleniyor.

  • Müsabakanın adı savaş mağlubiyetin adı ölüm

    Müsabakanın adı savaş mağlubiyetin adı ölüm

    Birinci Dünya Savaşı insanlık tarihinin en büyük yıkımlarından biriydi hiç şüphesiz. Milyonlar yaşamını kaybederken, geri dönebilenlerin birçoğu için hayat artık hiçbir zaman eskisi gibi olmayacaktı. Dört yıl, üç ay, iki hafta süren harbin noktalanmasından bu yana bir asır geçti, ama cephelerde hayatını yitiren farklı ülkelerden birçok sporcu hâlâ unutulmadı…

    Büyük Savaş’ın başları, 1914’ün sonbaharıydı. İngiltere’de kulüpler halkın moralini yüksek tutmak için maçların devam etmesi gerektiğini savunadursun, cepheden gelen ilk haberler tatsızdı. Her gün giderek ağırlaşan kayıp bilançosu, kamuoyunu rahatsız ediyordu.

    Aslında her şey Büyük Britanya’nın 4 Ağustos’ta Almanya’ya savaş ilan etmesiyle başlamıştı. “Ülkenin sana ihtiyacı var” çağrısına cevap veren 500 binden fazla Britanyalı askere alınmıştı. Yaşamını orduya adayan Mareşal Lord Roberts da, sporcuları ülkeleri için savaşmaya davet ediyordu. Ona göre hayat-memat mücadelesi içindeyken, kriketçi ve futbolcuların sahalarda değil, harp meydanlarında olması lazımdı. Gençliğinde spor yapmış, Sherlock Holmes’le meşhur olmuş yazar Arthur Conan Doyle da sürekli aynı yönde görüşler beyan ediyor, kamuouyunu etkiliyordu. Baskıların neticesinde 12 Aralık 1914’te Futbolcular Taburu (17. Tabur) kurulmuştu. 1 Ocak 1915’te resmen duyurulan ve Middlesex Alayı’na bağlı birliğe katılan oyuncular, askerî olarak eğitilirken cumartesi günleri maçlara çıkmaya devam etmişti.

    Savaş kurbanı futbolcular anıtı


    İngilizlerin Middlesex Alayı’na bağlı iki futbol taburunun Somme muharebesinde hayatını kaybeden mensupları hatırasına dikilen anıt, Longueval, Fransa.

    Ne zaman cepheye sürülecekleri ise merak konusuydu. Silah altına alınabilecek durumdaki 1800 futbolcudan sadece 122’si Mart ayında tabura dahil olmuştu. Haziran ayında 23. Tabur’un kurulmasıyla “futbol taburları”nın sayısı ikiye çıkmıştı.

    Tarihin en kanlı muharebelerinden birine sahne olan Somme’da İngilizler tek bir günde tarihlerinin en büyük zayiatını yaşarken, sporcu askerler de bu trajediden nasibini almıştı. Bunlardan biri de bir zamanlar Chelsea’nin kalesini koruyan Bob Whiting idi. Kardeşini Somme’da kaybeden file bekçisi, karısının hamile olduğunu öğrenince firar etmiş, yakalandıktan sonra tekrar katıldığı taburunda arkadaşlarının yanında can vermişti.

    ‘Kale’sini ölümüne korudu


    Daha önce Chelsea’de, 1908-1914 yılları arasında Brighton&Hove Albion kulubünde file bekçiliği yapan İngiliz futbolcu Bob Whiting’in kulüp fotoğrafçısı Ebenezer Pannell tarafından 1912’de sahada çekilen bir fotoğrafı. Whiting, 1. Dünya Savaşı’nda, Arras’ta hayatını kaybedecekti.

    Bu özel taburlara mensup 26 futbolcu savaştan dönememişti. Tüm Ada irdelendiğinde, yeşil sahalarda top koşturmuş 300’den fazla futbolcu harpte ölmüştü. Sayının kesin olmadığının altını çizerken, son yıllarda bu konuda yapılan çalışmaların kaydadeğer yeni sonuçlara ulaştığına dikkati çekmeliyiz…  

    Kulüpler bakımından Britanya’da en çok kaybı veren takım, Premier Lig’in demirbaşlarından Tottenham Hotspur’du. Londra’nın güzide ekibi tam 11 oyuncusunu savaşta yitirmişti. Newcastle United ile İskoç Hearts ise 7 evladını kaybetmişti. İşte o Hearts takımının üç oyuncusu Harry Wattie, Duncan Currie ve Ernie Ellis, Somme Muharebesi’nin ilk gününde ölmüş, takım arkadaşları Paddy Crossan ise ağır yaralanmıştı. Futbol oynayabilmek adına ayağının kesilmemesi için cerrahlara yalvaran Crossan bir süre sonra son nefesini vermişti.

    Manchester’ın iki yakasında da top oynayan Sandy Turnbull de savaştan dönemeyenler arasındaydı. Old Trafford’da atılan ilk gole imzasını atan forvet, bir Liverpool maçında şikeye karıştığı için ömürboyu sahalardan men edilmişti. Futbolcular taburuna katılan oyuncunun en büyük arzusu, cepheden döndükten sonra cezasının kaldırılmasıydı.

    Hem golü hem fedakarlığıyla tarihe geçti 1909 FA Cup’ta takımının tek golünü atarak Manchester United’e zaferi getirirken aynı zamanda kulubün mabedi Old Trafford’da kaydedilen ilk golün sahibi olarak tarihe geçen Sandy Turnbull, Arras Muharebesi’nden sağ çıkamayacaktı.

    Celtic, Arsenal, Liverpool, Manchester City ve Manchester United gibi köklü kulüpler de cepheden gelen haberlere ağlamıştı. 25 Mart’ta hayatını kaybeden Walter Tull da, ardından gözyaşı dökülen İngiliz futbolcular arasındaydı.

    Sahalardaki öncü

    28 Nisan 1888’de doğmuştu Walter Tull. İngiliz bir anneyle Barbadoslu köle bir babanın oğluydu. Melez olmasına rağmen hep siyahtı insanların gözünde. Yedisinde annesini, dokuzunda da babasını kaybeden ufaklık yetimhanede büyüyecekti.

    Sahada ve cephede lider İngiliz profesyonel futbol tarihinin üçüncü siyah oyuncusu, İngiliz ordusunun ilk siyah subayı olan Walter Tull, Tottenham Hotspur formasıyla (solda). Tull’un lider nitelikleri komutanlarının dikkatini çekecek, vatani görevini çavuş olarak yerine getirirken subay okuluna gönderilecek ve teğmen rütbesine yükselecekti (sağda). Eski futbolcu, yaşamını Pas-de-Calais’deki çatışmalarda kaybetti.

    Clapton’da futbola başlayan forvet, 1909’da Tottenham’a transfer olmuştu. Takımının Arjantin ve Uruguay turnesinde göze diren delikanlı geleceğe umutla bakıyordu. Sunderland karşısında ilk resmî maçına çıktığında, İngiltere Ligi’nde Arthur Wharton ve Billy Clarke’tan sonra boy gösteren üçüncü siyah futbolcu olmuştu. Federasyon Kupası şampiyonu apoletli Manchester United karşısında döktüren oyuncu için her şey rüya gibiydi. Fakat kısa sürede o rüya kâbusa dönecekti. 10 maçta sahne alıp iki gol atan futbolcu, bir anda ıskartaya çıkartılıyordu. Tevatüre göre teninin renginden başka bir suçu da yoktu, rakip taraftarların yaptıklarına ise denecek çoktu…

    1909’un Ekim ayında Bristol City deplasmanında maruz kaldığı ırkçılık, futbol tarihine geçiyordu. Bu olayla yeşil sahalardaki bir ırkçılık olayı ilk defa haberleştirilmişti. Football Star gazetesinin muhabiri sahada olanları yazarken ayrıca Bristol taraftarına “holiganlar” demişti. İlk kez yazılı olarak 1894’te sulh mahkemesi kayıtlarında rastlanan- sonradan Doyle ve H. G. Wells gibi edebiyatçıların repertuarlarına kattıkları- kelime 1960’ların sonundan itibaren çevreye zarar vermeye eğilimli fanatikler için kullanılmaya başlanacaktı.

    Genç forvet Bristol’da yaşadığı iğrençlikten sonra içine kapanıyordu. Takım arkadaşları ona sahip çıkacaklarına arkalarını dönmüşlerdi. Onu, küçücük Northampton Town’a getiren Herbert Chapman, emekleme günlerinde futbolun abecesini yazan belki de en önemli teknik direktördü. Sonradan Huddersfield Town ve Arsenal’i şampiyon yapan efsane hoca, delikanlının yeteneklerine bakmıştı, beyaz olmamasına değil.

    Yeni takımının 111 defa formasını giyen oyuncunun Glasgow Rangers ile anlaştığı 1940’ta ortaya çıkmıştı. Fakat kopan harp onu gara değil, cepheye sürüklemişti. Onun da adresi, birçok meslektaşı gibi futbolcular taburuydu. Kısa sürede liderlik yeteneği fark edilmiş; çavuşluğa terfi etmişti. O günlerde geçerli yasalara göre siyahlar subay olamıyordu. Buna rağmen azmi ve askerlik becerisine kayıtsız kalmayan üstleri onu İskoçya’ya subay okuluna göndermişti. 1917’de teğmen unvanını alan Tull, böylece İngiliz Ordusu’nun ilk siyah subayı olmuştu. Kanunlarda ne yazarsa yazsın, teninin rengini yenmiş, beyazlara komutanlık etmişti.

    Fransa’da, Pas-de-Calais’de can veren teğmenin bedeni asla bulunamamıştı. Bir ömür unutulan Tull, Northampton’ın 1999’daki diktiği anıtta adeta küllerinden doğmuştu. O tarihten bu yana hakkında devamlı kalem oynatılıyor; belgeseller, senaryolar hep onu anlatıyor. Sanki birileri günah çıkartıyor.

    Rugby’nin karanlık tablosu

    Mareşal Roberts ve yazar Doyle’un “askere mutlaka alınmalı” dedikleri kriketçiler için de bilanço kapkaranlıktı. 210 oyuncudan en az 34’ü savaştan dönememişti. Dönemin belki de en iyisi olarak kabul edilen solak yıldızı Colin Blythe da onlardan biriydi. Ama rugbycilerin durumu daha da vahimdi. En çok millî takım oyuncusunu İskoçya kaybetmiş, onları İngiltere takip etmişti. 30 İskoç, 27 İngiliz harpten dönememişti. Bu askerlerden beşinin de sonu Çanakkale olmuştu: İskoç Eric Templeton Young, William Campbell Church, David Bedell-Sivright, İngiliz Arthur James Dingle ve William Nanson Çanakkale’yi geçememişti.

    İskoçya tarihinin en iyilerinden biri olarak kabul edilen Sivright, Cambridge’de okumuş; 1904’te Britanya’nın Yeni Zelanda ve Avustralya turnesinde kaptanlık yapmıştı. Gelibolu’da cerrahlık yapan çetinceviz forvet, raporlara göre bir böcek ısırığına yenik düşmüştü.

    O günlerin en iyilerinden İngiltere kaptanı Ronald Poulton Oxford’da okumuş, üniversitenin daha ilk senesinde keşfedilmişti. Gönüllü olarak askere yazılan Poulton, birliğinin en popüler askeriydi. Belçika’da bir sniper mermisiyle öldüğünde 26’sında bile değildi.

    Sadece İngiltere değil, Fransa da kaptanını yitirmişti. 1912’de milli takım formasını ilk kez giyen Maurice Boyau kısa sürede rugby dünyasının önemli isimlerinden biri olmayı başarmıştı. 1. Dünya Savaşı’nda pilotluk yapan teğmen tam 21 balon düşürerek ordusunun en başarılı pilotlarından biri olmuştu. 1918’de öldükten sonra Légion d’Honneur madalyasına da layık görülen Boyau’nun adı bugün bir zamanlar formasını giydiği Dax kentindeki stadyumda yaşıyor, anısına dikilen heykel insanları selamlıyor.

    I. Dünya Savaşı sırasında istirahat zamanlarını cephe gerisinde futbol oynayarak geçiren İngiliz askerler, 1915.

    Forma renginden ötürü “All Blacks” olarak bilinen Yeni Zelanda da, savaşta 13 oyuncusunu yitirmişti. Takım arkadaşları Henry Dewar ve Albert Joseph Downing, Çanakkale’de ölmüşlerdi. Avustralya formasını terletmiş 10 oyuncu da harpten dönememişti. Bunların dördü Harold Wesley George, Edward Larkin, Blair Swannell ve Fred Thompson’ın son durağı Çanakkale’ydi. Gelibolu’dan yaralı kurtulan William Tasker ise 1918’deki Amiens Muharebesi’nde son nefesini vermişti.

    Olimpiyatlara düşen ateş

    Rakamlar kesin olmamakla birlikte, 1. Dünya Savaşı’nda ölen sporculardan 143’ü Olimpiyat heyecanı yaşamıştı. Bunların uyrukları adeta harbin tüm yeryüzüne yayıldığını hatırlatıyordu. Dört yılda bir insanlığı buluşturan o barak altında yarışan 51 Britanyalı, 28 Fransız, 27 Alman, dokuz Macar, beş Avusturyalı, beş Kanadalı, beş Rus, iki Belçikalı, iki Amerikalı, iki Avustralyalı, iki Yeni Zelandalı, bir Fin, bir Güney Afrikalı, bir Haitili, bir Çek, bir Sırp olimpik sporcu cepheden dönememişti. Bunların arasında hikâyesi Çanakkale’de noktalanan iki İngiliz de bulunuyordu: 1908’de kürekte bronz alan Oswald Carver, Üçüncü Kirte Muharebesi’nde; 1912’de binicilikte ülkesini temsil eden tuğgeneral Paul Aloysius Kenna, Suvla’da hayatını kaybetmişti.

    Düşmana gününü gösterin!


    Avustralya menşeli I. Dünya Savaşı propaganda afişinde, sporcular “Düşmana Avustralyalı spor adamlarının neler yapabileceğini gösterin” sözleriyle orduya davet ediliyor.

    2016’da yayımlanan Nigel McCrery’nin The Extinguished Flame: Olympians Killed in The Great War (Sönük Alev: Büyük Savaş’ta Ölen Olimpik Sporcular) adlı kitabında bu sayı 135 olarak veriliyordu. Her yapılan araştırmada bilançonun daha da ağır olduğu görülüyor.

    1. Harp’te hayatını kaybeden olimpik sporcuların özgeçmişlerini tam 22 altın, 21 gümüş, 31 bronz madalya süslüyordu. Müsaadenizle onlardan bazılarını anmalı…

    1908’de tek başına koşarak altına ulaşan Olimpiyat tarihine geçmişti İngiliz Wyndham Halswelle. Ülkesinde düzenlenen Yaz Oyunları’nda 400 metrede yaşananlar, adının kitaplara yazılmasının esbab-ı mucibesiydi. Finalde Amerikalı John Carpenter onu engelleyince olaylar gelişmiş, yarış iptal edilmişti. Arkadaşlarının disklafiye edilmesine ateş püsküren diğer atletler iki gün sonra tekrarlanan finale katılmamıştı. Pistte yerini tek başına alan atlet kendisiyle yarışacaktı. O günden sonra 400 metre yarışlarına kulvar getirilmişti. Yüzbaşı Halswelle, harpte 15 metre kazanmak için 79 askeriyle can verdiğinde 32’sindeydi…

    Fransızların ünlü uzun mesafe koşucusuydu Jean Bouin. Kariyerinde 3 bin ve 10 bin metrede üç dünya rekoru bulunan atlet, 1912 Stockholm Olimpiyat Oyunları’nda 5 binde Fin Hannes Kolehmainen’in ardından gümüş madalya kazanmıştı. İkisinin de dünya rekorundan daha iyi bir dereceye imza atması unutulmazdı. 1914’te hayatını kaybeden atletin adına bugün Paris’te 20 bin kişilik bir stadyum bulunuyor; pulu da bastrılan sporcunun adına hâlâ yarışlar düzenleniyor.

    Avustralya’yı uluslararası alanda temsil eden ikinci yüzücüydü Cecil Healy. 29 Ağustos 1918’de Almanlar tarafından vurulan sporcunun ölümünün 100. yıldönümü nedeniyle ülkesinde kitaplar yayınlanırken, ulusal olimpiyat komitesi adına özel ödül verdi. O, 1912 Yaz Oyunları’nda verdiği fair-play dersiyle de hatırlanıyor. Takımın yaptığı hata neticesi ikinci yarı finali kaçıran Amerikalıların elenmeleri gerekiyordu. Araya giren Healy, onlara bir şans daha verilmesi gerektiğini savunmuştu. Diğer delegasyonların itirazlarına rağmen bir seçme daha yapılmış, ABD’yi temsil eden Hawaiili Duke Kahanamoku’nun yolu böylece açılmıştı. Sörf sporunun tüm dünyada popüler olmasını da sağlayan Amerikalı rahat bir şekilde altına kulaç atarken, Avustralyalı ikincilikte kalmıştı. Olimpiyat ruhu bu olmalıydı; Baron Coubertin ne kadar gurur duysa azdı…

    ‘Futbol Taburu’na çağrı


    İngilizlerin 1. Dünya Savaşı propaganda afişi, ülkedeki futbolculara “Almanların yalanını yüzlerine vurun, ‘Futbol Taburu’na katılın” çağrısı yapıyor.

    1908 ve 1912’de Olimpiyat Oyunları’na Avustralya ile birlikte Avustralasya bayrağı altında katılan Yeni Zelanda’nın medar-ı iftiharıydı Tony Wilding. Krikette de çok başarılı olan sporcu 1912’de teniste dünyanın bir numarası olmayı başarmıştı. Aynı yıl Stockholm’de sürpriz bir şekilde yarı final kaybeden başarılı raket, bronzda kalmıştı. Wimbledon’ı dört kez kazanan sporcu, Avustralya Açık’ta ise bir kez kupa kaldırmıştı. Cambrigde’de hukuk okuyan Wilding’in öyküsü Fransa’da noktalanırken, bir yılda en çok turnuva kazanan tenisçi, tarihin en yüksek galibiyet yüzdesine sahip raketi ünvanlarına sahipti, o zamana kadar en çok turnuva zaferine imza atmış iki isimden biriydi.  

    Galibiyet serisinin sonu Yeni Zelandalı tenis yıldızı Tony Wilding, 9 Mayıs 1915’te Aubers Ridge Muharebesi’nde bir patlamada can verdiğinde, dünyada en çok tanınan amatör sporculardan biriydi. Tarihin en yüksek galibiyet yüzdesine sahip tenisçisinin 31 yaşındaki ölümü, spor dünyasını altüst etmişti.

    Soylu bir aileninin çocuğuydu Macar Béla Las-Torres. Babasının Budapeşte’de büyük bir porselen dükkanı vardı. Yüzmeye sevdalanan delikanlı, ülkesinde 18 birinciliğe imza atmıştı. 1908’de bayrak takımıyla gümüş kazanan sporcu, dört yıl sonra Olimpiyat’a 400 metre dünya rekortmeni sıfatıyla gidiyordu. Stockholm onun için kötü geçmiş, hem rekorundan olmuş, hem de beşinci sırada yer almıştı. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Ordusu’nda hava kuvvetlerinde teğmen olan yüzücü, 1915’te apandistine yenik düşmüştü.

    Bayern Münih’in Birinci Dünya Savaşı’nda yitirdiği 61 üyesinden biri olan Hanns Braun, hızıyla dikkat çekiyordu. Sağ açık kısa sürede futboldan kopmuş, kendisini 400 ve 800 metreye adamıştı. Bir dünya, 15 de Almanya rekoru kıran sporcu, 1908 ve 1912’de iki defa Olimpiyat heyecanı yaşamış, iki gümüş, bir de bronz kazanmıştı. Harpte pilotluk yapan atletin 9 Ekim 1918’deki sonu trajikti; zira biraz puslu, güzel bir günde havada bir astının uçağıyla çarpışarak hayatını kaybetmişti.

    Harpte en ağır kaybı veren Almanya’ydı. İki milyondan fazla askeri savaşta ölen ülkede birçok sporcu da cepheden dönemeyenler arasındaydı. Savaşın başladığı gün 189 bin üyesi olan futbol federasyonu, birçok lisanslı oyuncusunu kaybetmişti. Tesadüf bu ya 1914’te son şampiyonu tayin eden golün sahibi Karl Franz da onlardan biriydi.

    Almanya’da da olduğu gibi birçok ülkede insanlar harp sonrasında yaşama spor sayesinde tutunmuştu. Çoğunlukla cephelerde savaşanlar masalardan önce ringlerde, pistlerde, sahalarda buluşmuştu. Spor, belki de düşmanlıkların unutulmasında en büyük araçtı…

    Osmanlı Devleti’nin şehir sporcuları

    Cepheye koşan vatansever idmancılar

    Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesinin ardından Almanya’yla gizli ittifak anlaşması yapan Osmanlı Devleti, bu anlaşmayı izleyen gün seferberlik ilan etti. 3 Ağustos 1914’den itibaren askere yazılanların arasında sporcular, özellikle de futbolcular vardı. Bu ‘idmancı’lar, İmparatorluğun savaştığı tüm cephelerde ön saflarda bulundular. Hemen hepsi yedek subay olmasına karşın Büyük Savaş’ta pek çoğu şehit düştü, daha fazlası yaralandı.

    İdmacılar, diğer münevver ve vatan sevdalısı gençlerle birlikte ihtiyat zabiti veya zabit namzeti olarak yetiştirilmek üzere üç aylık bir eğitime tabii tutuldular, ardından birliklere, cephelere sevk edildiler.

    Konu hakkında en ayrıntılı çalışmaları yapan araştırmacı Melih Şabanoğlu’nun belirttiğine Doğu cephesi, idmancıların en çok kayıp verdiği iki cepheden biriydi. Beşiktaş’ın ilk takımının futbolcularından Dr. Ali, Dr. Mehmed, Ali Can ve Rıdvan beyler… Fenerbahçe’den Münir Mahmud… Galatasaray’dan Abdurrahman Robenson ve Neşet Hasan Doğu cephesinde şehit oldular.

    Beşiktaş’ın 12 Kanun-i Evvel 329 Perşembe (25 Aralık 1913) günü İdman dergisinde yayımlanan takım fotoğrafı. İlk sıra sağdan: Fahri, Ali (Şehit), Şerafettin (Elinde top olan. Kulüp başkanı Ahmet Şerafettin Bey savaşta Romanya’da subaydı), Asım (Şehit), Mehmet. Orta sıra: Sudi, Kâzım (Kaptan-Şehit), Sabri. Arka sıra: R. Zevan, Resul, Behzat.

    Çanakkale muharebeleri de pek çok genç ve ümit vaadeden sporcunun hayatına mal oldu. Beşiktaş’ın ilk futbol takımının kaptanı olan Kâzım Bey ile Asım Bey gönüllü kuşandıkları Osmanlı üniformasıyla toprağa Çanakkale’de düştüler. Fenerbahçe’den kulüp üyesi Nureddin Bey ile genç takım futbolcuları Halim, Haldun, Kemal ve Sabri beyler de hayatlarını Çanakkale cephesinde yitirdiler. Fenerbahçe’nin Çanakkale’de can veren bir diğer idmancısı Sabri Bey’di. Fenerbahçe’nin yelken ve kürek şubelerinin sporcusu Sabri Bey, bölük komutanı olarak görev yaptığı Barbaros zırhlısı 8 Ağustos 1915’te bir İngiliz denizaltısı tarafından torpillenerek batırılınca şehit oldu.  Çanakkale Harbi denince, Fenerbahçe’nin “Demir” lakabı takılan futbolcusu, genç takım kaptanı Ethem Bellisan’ı anmamak hiç olmaz. Topçu subayı olarak katıldığı cepheden sağ çıkacak olan Ethem, daha sonraki yıllarda Çanakkale’de bulunduğu sırada tek üzüldüğü noktanın formasından uzak kalmak olduğunu söyleyecekti.

    Türk futbol dünyasının Çanakkale cephesindeki en tanınmış kaybı, Galatasaraylı Mehmet Hasnun Galip’ti. Döneminin en iyi futbolcusu, 21 Haziran 1915 akşamı Türklerin “Kemalbey Tepesi”, Fransızların “Haricot” dedikleri mevziyi savunurken toprağa düştü.

    Çanakkale şehidi Galatasaraylı Mehmet Hasnun Galip (Ayakta, dürbünlü).

    Kanal-Filistin-Suriye cephesinde de birçok Türk idmancı savaştı. Bunları birçoğu yaralanırken, Vefa’nın kurucusu Saim Turgut Aktansel gibi bazıları ise esir düştü. Filistin cephesinde şehadetinin kayıtlara geçtiğini bildiğimiz tek futbolcu, Galatasaraylı kaleci Ahmed Hamdi’dir. Yine Galatasaraylı “Kürt” Cemal ise, başta Çanakkale olmak üzere birçok cephede savaşmış, yaralanıp iyileştikten sonra Irak cephesine gönderilmişti. Sarı-kırmızılıların Fenerbahçe’ye attığı ilk golün sahibi olarak zaten tarihe geçmiş olan “Kürt” Cemal, Bağdat yakınlarındaki çarpışmalarda vurularak can verdi, böylece ölümüyle de tarihe geçti.

    Birinci Harp’te vatan için vuruşan bu idmancılardan hayatta kalanların birçoğu, Kurtuluş Savaşı’na da katıldılar. Gözlerini kırpmadan ölüme yürüyerek isimlerini toplumsal hafıza ve vicdanlarımıza silinmez harflerle kazıdılar.

  • Arthur Ashe: Büyük şampiyon gözüpek aktivist

    Arthur Ashe: Büyük şampiyon gözüpek aktivist

    Başarılarla dolu kariyerinde üçü ‘Grand Slam’ olmak üzere toplam 51 kupa kaldıran, ABD’nin Davis Kupası takımına seçilen ilk siyah raket Arthur Ashe… Mücadelesini sadece kortlarda değil, ırk ayrımcılığına karşı da veren bir aktivist… 50 yıllık ömründe sadece örnek sporculuğuyla değil, kişiliğiyle tenis tarihinde benzersiz bir yere sahip.

    Tenis dünyasını kasıp kavuran bir fırtınaydı Arthur Ashe. Sadece kortlarda esmemiş; ‘öteki’lerin hakları için mücadele verirken iki kere de tutuklanmıştı. İlk kez 50 yıl önce taçlanan sporcu, son nefesini verdiği ana kadar insanlar için de mücadele etmişti.

    Takvimler ne zaman Eylül ayını gösterse, tenis meftunları yılın son büyük turnuvasının finaline şahitlik ediyor. Amerika’daki bu organizasyonda şampiyonlar Arthur Ashe Stadyumu’nda taçlanıyor, 23 bin 771 kişilik mabede adını veren efsanenin öyküsü bize çok şey anlatıyor.

    Arthur Ashe: Büyük şampiyon gözüpek aktivist
    ABD Açık şampiyonu ilk siyah erkek raket Arthur Ashe, dört ‘Grand Slam’ turnuvasından biri olan ABD Açık’ta kazandığı ilk şampiyonlukta, ödül töreninde babasıyla birlikte, 1968.

    1943’te bir yaz günü doğan Ashe, çok erken yaşta annesini kaybetmişti. Otoriter baba, belki eşini yitirmenin de etkisiyle çocuklarını olabildiğince dış dünyadan uzak tutmaya çalışıyordu. Takıntıları, iki oğlunun da hayatını derinden etkilemişti. Okuldan sonra eve koşturmak zorunda olan ufaklıklar, geç kalırlarsa kızılca kıyamet kopuyordu.

    Arthur Ashe: Büyük şampiyon gözüpek aktivist
    Siyah erkeklerin tek Wimbledon zaferi Ashe, 1975’te finalde son şampiyon Jimmy Connors’u dize getirerek tek erkeklerde Wimbledon kupasını kaldıran ilk siyah tenisçi olmuştu. Ondan sonra tenis dünyasına bu başarıyı tekrarlayan bir siyah sporcu henüz gelmedi.

    Bu hapsolmuşluk içinde spor yapmak isteyen Arthur’un kaderini mahalledeki bir kort belirleyecekti. Yaşıtlarına göre cılız olan oğlunun Amerikan futbolu oynamasına izin vermeyen baba, tenise bir şey dememişti. Efsane işte böyle başlamıştı.

    Ufaklığın yeteneği fark edilmeyecek gibi değildi. Ondaki cevheri ilk gören bir üniversite öğrencisiydi. Ron Charity adındaki delikanlı, Arthur’a bildiklerini öğretmiş, 1953’te onu tenis dünyasına kabul edilen ilk siyah olan eski Wimbledon şampiyonu Althea Gibson’ın antrenörü Robert Walter Johnson’a götürmüştü. Kader ağlarını örüyordu.

    Johnson’ın tenis okulunda bir taraftan oyunun inceliklerini öğrenen genç, diğer taraftan insan olarak da gelişiyordu. Ashe’in sonradan markalaşacağı farkındalıkların temeli aslında burada atılmıştı. Siyah bir sporcu olmanın ne anlama geldiği ona iyi anlatılmıştı. Yer yer turnuvalara alınmıyor; kabul edilirse de hakem kararlarını ne kadar yanlış olursa olsun eleştirmemesi tembihleniyordu.

    Arthur Ashe: Büyük şampiyon gözüpek aktivist
    Çığır açan raket
    Birçok otorite tarafından tenis tarihinin en büyük ‘ezberbozan’ı olarak kabul edilen Arthur Ashe, kortlarda zarif ve estetik stiliyle de fark yaratıyordu. Tenisçi, 60’lı yıllarda bir maçta voleye çıkarken.

    Duvarları yıkmak

    Ashe’in yaşadığı Richmond Bölgesi’ndeki tek kapalı korta ayak basmasına izin verilmezken, o yılmıyordu. Johnson’ın çabaları sonucunda katıldığı liselerarası turnuvada zafere ulaşan Ashe, gençlerde ulusal şampiyon olan ilk siyahtı. UCLA Üniversitesi’nden aldığı bursla eğitimine devam eden tenisçi şanslıydı. Yakınlarda oturan idolü Pancho Gonzales’le sık sık kortta buluşuyor, oyununu daha da geliştiriyordu.

    Arthur Ashe: Büyük şampiyon gözüpek aktivist
    Life’ın kapağında bir “soğuk zarafet” ABD Açık zaferinden sonra Ashe, Life dergisinin 20 Eylül 1968 tarihli sayısına “Tenis Dünyasının Zirvesine Çıktı… Arthur Ashe’in Soğuk (Mesafeli) Zarafeti” başlığıyla kapak olmuştu.

    1963’te Amerika’nın Davis Kupası takımına seçilen ilk siyah tenisçi olan delikanlı, üniversitelerarası şampiyonada hem teklerde hem de çiftlerde şampiyon olmuştu. Artık kalıbına sığmıyor, önemli organizasyonlarda sahne almaya başlıyordu. 1966 ve 1967’de Avustralya Açık’ta final gören Ashe, Roy Emerson’ı devirememişti.

    1968 onun yılıydı. Amatörler şampiyonasında zafere ulaşan 25 yaşındaki raket, Amerika Açık Turnuvası’nda da şampiyon oluyordu. Seremonide yanı başında babasının olması manidardı. Ödül olarak kazandığı 14 bin dolardan feragat etmişti. O zamanlarda Davis Kupası’nda oynayabilmek için amatör kalması gerekiyor, ülkesini temsil ettiği bu organizasyon sayesinde Vietnam Savaşı’ndan uzak duruyordu. Aynı yıl Avustralya’yı yenen ABD, bu köklü organizasyonda mutlu sona ulaşıyordu.

    Arthur Ashe: Büyük şampiyon gözüpek aktivist
    Davis Kupası kutlaması ABD Davis Kupası takımına seçilen ilk siyah raket olan Arthur Ashe, 1982 dünya şampiyonluğu zaferini takım arkadaşlarıyla kutluyor. Ashe’in solunda, tenis dünyasının bir başka büyük yıldızı John McEnroe görülüyor.

    Irkçılıkla savaş

    1969’da ABD’ye yine Davis Kupası’nı kazandıran tenisçi, Johannesburg’daki bir turnuvaya katılmak isteyince fırtınalar kopmuştu. Avustralya’da kariyerinin ikinci Grand Slam zaferine imza atan Ashe, 24 saat sonra gelen açıklamaya belki de şaşırmıyordu. 28 Ocak 1970’te Güney Afrika hükümeti, Amerikalı sporcunun vize başvurusunun reddedildiğini duyurmuştu. Haber ülkenin dört bir köşesinde manşetleri süslüyor, başbakan John Vorster verdiği demeçlerde bu kararı övüyordu…

    Arthur Ashe: Büyük şampiyon gözüpek aktivist
    Arthur Ashe (solda), 3 Ağustos 1967’de Washington’da gerçekleştirilen bir çift erkekler gösteri maçında senatör Robert F. Kennedy (soldan ikinci) ile tamı arkadaşı olmuştu. Rakipleri ise dönemin güçlü raketlerinden Charles Pasarell (soldan üçüncü) ve eski Davis Kupası şampiyonlarından Donald Dell’di.

    Rejim bu vize krizini kendi propagandası için kullanadursun, başarılı raket ayrımcılığa savaş açıyor; Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’ne bağlı çalışan alt bir komiteye ifade veriyordu. Ona göre böyle politikalar yürüten bir ülkenin spor dünyasında yeri yoktu. Ashe, Güney Afrika’nın uluslararası organizasyonlardan men edilmesi gerektiğini vurgularken, bu ülke vatandaşı olan tenisçilerin turnuvalara katılması gerektiğini söylüyordu.

    Beklenen olmuş, Güney Afrika 1970’te Davis Kupası’ndan men edilmişti. Şüphesiz bu Ashe’in kariyerindeki en büyük başarılardan biriydi. Yine de birçok Amerikalı meslektaşı, onun politikadan çok tenise odaklanması gerektiğini söylüyordu. Tenisçileri apolitik ve bencil bulan Ashe, bir röportajında eşitlik için çabalamasının kendisi için asla bir yük olmadığını söylemişti.

    1972’de tenis dünyasındaki birliklerin anlaşmazlığı, o ve 32 meslektaşının aylarca turnuva oynayamamasına neden olmuştu. Ertesi sene Wimbledon’ı boykot eden 81 sporcudan biriydi.

    Arthur Ashe: Büyük şampiyon gözüpek aktivist
    Siyah tenisin iki öncüsü Bir Grand Slam turnuvası kazanan ilk kadın raket Athea Gibson ve Arthur Ashe, New York’ta, Doğu Yakası Tenis Birliği’nin Onur Listesi’ne kabul töreninde, 10 Mayıs 1988.

    1973’te tekrar spor dünyasına kabul edilmek isteyen Güney Afrika Devleti, ona istediği vizeyi veriyordu. Eleştirilere rağmen o turnuvada boy gösteren Ashe, finalde Jimmy Connors’a kaybetmişti. Davis Kupası’na alınan Güney Afrika ise ertesi sene şampiyon oluyordu. Finalde karşılacakları Hindistan “apartheid” politikalarını protesto ederek korta çıkmamıştı. Giderek sertleşen protestoların da etkisiyle 1978’de Davis Kupası’ndan yine men edilen Güney Afrika ancak “apartheid” rejiminin sona ermesinden sonra organizasyona tekrar katılabilmişti.

    Arthur Ashe: Büyük şampiyon gözüpek aktivist
    Arthur Ashe Stadyumu Arthur Ashe’in ismi, 1997’de inşa edilen ve bünyesinde ABD Açık Tenis Turnuvası’nın merkez kortunu barındıran 23 bin 771 seyirci kapasiteli stadyumda da yaşıyor.

    1975’te daha önce hiç yenemediği Jimmy Connors’ı devirerek Wimbledon şampiyonu olan Ashe, Gibson’dan sonra bunu başaran ikinci siyah olarak tarihte yerini alıyordu. 1977’de fotoğrafçı Jeanne Moutoussamy ile evlenen sporcunun nikahını ABD’nin Birleşmiş Milletler’deki büyükelçisi kıyıyordu. Yıllar sonra bir çocuk evlat edinen çift, kıza Camera adını vermişti. Annesini altı yaşındayken kaybeden Ashe’in annesiyle çekilmiş bir karesi bile yoktu. Bu isim aslında çok şey anlatıyordu…

    Arthur Ashe: Büyük şampiyon gözüpek aktivist
    Birleşmiş Milletler’de ırkçı rejime karşı Aralarında ünlü şarkıcı Harry Belafonte’nin de (sağ başta) bulunduğu bir grup siyah hakları savunucusuyla Güney Afrika’nın Apartheid rejimine karşı Birleşmiş Milletler’de bir toplantıda, 1983.

    Yorulmak bilmeyen aktivist

    1980’de kortlara veda eden efsane, kariyerinde 861 maç kazanmış, üçü “Grand Slam”lerde olmak üzere 51 turnuvada kupa kaldırmıştı. Sporu bıraktıktan sonra yorumculuğa başlayan efsane, Time dergisiyle The Washington Post gazetesinde yazıyor, sık sık kameraların karşısına geçiyordu. Öte yandan da apartheid rejimine karşı mücadelesinde dur durak bilmiyordu. 1983’te Birleşmiş Milletler’de soruna dikkat çeken heyetin bir üyesiydi. İki yıl sonra polisle başı derde giren Ashe, Güney Afrika Büyükelçiliği’nin önündeki bir eylemde tutuklanmıştı.

    Tenis dünyasında kazanılabilecek hemen hemen bütün başarıları elde eden Arthur Ashe, belki de rakiplerinden hiç çekmemişti koca yüreğinden çektiği kadar. 1979’da geçirdiği kalp krizi, spordan kopmasına neden olmuştu. 1983’te yine ameliyat masasındaydı. Dört sene evvelki by-pass’ı düzeltilmeye çalışılan Ashe, 1988’de öğrenmişti acı gerçeği. Kendisine verilen kandan AIDS kapmıştı. Karısıyla birlikte bu sırrı saklamıştı ta ki USA Today’in kendisiyle ilgili haber yapmaya hazırlandığını öğreninceye kadar. 8 Nisan 1992’de mikrofonların önündeydi. Hastalığını açıklamış, son aylarını AIDS’le mücadeleye ayırmıştı. Haitili mülteciler için düzenlenen bir eylemde tutuklandıktan beş ay sonra son nefesini verdiğinde 50. yaşını bitirmemişti. Son anına kadar başkaları için savaşan efsane, vefatından sonra Başkan Bill Clinton tarafından Özgürlük Madalyası’na layık görülmüştü.

    10 Ashe PArthur Ashe: Büyük şampiyon gözüpek aktivistosta Pulu 2005
    ABD Posta İdaresi’nin 2005 yılında Arthur Ashe anısına bastırdığı hatıra pulu.

    Ölüm döşeğindeyken dünyanın dört bir tarafından mektup yağıyordu. Bunlardan birinde ona şu sorulmuştu: “Tanrı böylesine kötü bir hastalık için neden seni seçti?” Ashe şöyle cevap vermişti: “Tüm dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar. 5 milyonu tenis oynamayı öğrenir. 500 bini profesyonel tenisçi olur, 50 bini yarışmalara girer, 5 bini büyük turnuvalara erişir, 50’si Wimbledon’a kadar gelir, 4’ü yarı finale, 2’si finale kalır. Elimde şampiyonluk kupasını tutarken Tanrı’ya “Neden ben?” diye hiç sormadım. Şimdi sancı çekerken, ona nasıl “Niye ben” derim?

    Mutluluk insanı tatlı yapar. Başarı ışıltılı. Zorluklar güçlü. Hüzün insanı insan yapar. Yenilgi mütevazı. Tanrı’ya asla ‘Neden ben?’ diye sormayın. Ne olacaksa zaten olur…”

    Çeyrek asır önce yitirdiğimiz Ashe’in adı merkezlerde, sayısız ödülde ve dev bir stadyumda yaşıyor. Amerika Açık Turnuvası ne zaman oynansa, ismi akıllara geliyor; yaptıkları milyonlara örnek oluyor.

    Kortlarda bir başka öteki

    ‘Koca’ Bill Tilden: Tenis tarihinin aykırı şampiyonu

    1893-1953 arasında yaşayan Bill Tilden, tenis tarihinin tanık olduğu belki de en başarılı sporcuydu. Kariyerinde toplam 21 Grand Slam kupası kaldıran Tilden, eşcinselliği yüzünden unutulmuş, daha doğrusu unutturulmuştu.

    Tenisin bir başka kahramanı var ki onun adı yıllarca unutuldu. Kimbilir belki de unutturuldu! Peki o kim?

    Kimilerine göre tarihin en büyük tenisçisi, artık solmuş siyah-beyaz fotoğraflarda yaşayan tenisin ilk ikonu Bill Tilden ya da nam-ı diğer Big Bill… Kortlardaki yenilmezliğine rağmen üstüne toprak serpilen bir figür; bambaşka bir çağda yaşadığı eşcinselliği nedeniyle homofobinin vurduğu sayısız yaşamdan biri…

    1920’de ilk Amerika Açık zaferini 27’sinde yaşayan tenis efsanesinin adını birçok sporsever ilk kez 2009’da duymuştu. Tarihin en başarılı raketi Roger Federer, üst üste altıncı defa Arthur Ashe’de taçlanmak üzere korta ayak basmıştı. ‘Fedex’ kazansa, 1920’den 1925’e kadar Amerika Açık’a ambargo koymuş Tilden’ın rekorunu egale edecekti. Ancak Juan Martin del Potro finalde İsviçreliye dur demişti.

    Kariyerinde toplam 21 Grand Slam kupası kaldıran Bill, 1893’te zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Babası ve abisinin ölümü üzerine girdiği depresyondan kurtulmak için giderek daha sert vurduğu toplar, bir efsaneyi doğurmuştu.

    Arthur Ashe: Büyük şampiyon gözüpek aktivist
    Şarlo yakın dostuydu “Koca” lakaplı Bill Tilden birçok Hollywood yıldızıyla yakın arkadaştı. Tilden, Charlie Chaplin’le çektirdiği fotoğrafta, lakabına yakışır bir şekilde ünlü sinema yıldızını filenin üstünde tutuyor.

    “Kendi tatlı oyunumu oynuyorum” mottosuydu usta raketin. Bazen bilerek set kaybedip üstündeki baskıyı artırıyor, kimi zamanda rakiplerinin oyununu taklit ediyordu. Farklı durumlara uyum sağladığını göstermeye bayılıyordu. Şov onun diğer adıydı…

    İlk Wimbledon zaferini yine 1920’de kazanıyor, ardından kendi topraklarındaki Amerika Açık Turnuvası’nı tahakküm altına alıyordu. 1.87 metrelik boyuyla küçük çaplı bir devdi; servisleri şimşek gibiydi. Oyununu devamlı geliştiren Tilden, yedi yıl dünyanın bir numarası olarak kalmayı başarıyor; bu arada bir de kitap kaleme alıyordu. Bugünün sporcularına benzer bir diyet uygulamış; her gün yediği üç güçlü öğün, onu başkalarından ayırmıştı. İçkiyle arası yok, sigarayla ise çoktu. Sonradan röportajlarında da anlattığı gibi tenis ona göre sanattı; tiyatrodaki bir piyes veya bir baleden farkı yoktu. Sahne ışıklarının onu aydınlattığını düşünür, her seferinde tatlı bir telaş yaşardı. Ne yapıp edip kazanırdı.

    Arthur Ashe: Büyük şampiyon gözüpek aktivist
    Bütün zamanların en iyilerinden Modern tenisin gelişiminde önemli bir rol oynayan Bill Tilden bir maçta servis atarken.

    Rekorlar geçidi

    Yüzde 93’lük bir galibiyet yüzdesi tutturduğu amatör tenis kariyerinde, altısı üst üste olmak üzere yuvasında toplam yedi defa gülen ve üç de Wimbledon şampiyonluğu bulunan Tilden, çiftlerdeki başarısıyla da tarihe altın harflerle yazılmıştı. Amerika’da beş çiftler ile dört karışık çiftler, Fransa’da bir karışık çiftler, İngiltere’de de bir çiftler zaferine imza atmıştı. 1924’te oynadığı 68 maçı kazanarak tarih yazmıştı. Bir yıl boyunca kimse bileğini bükememişti. Ertesi sene de durum benzerdi. 78 karşılaşmada sadece tek yenilgi görmüştü. Üst üste kazandığı 95 mücadelede kaldırdığı 19 kupa cabasıydı. Tenis tarihi böyle bir tahakküm bir daha hiç görmeyecekti…

    37’sinde Wimbledon’ı kazanan sporcu, Amerika Açık’ta yarı finalde elendikten sonra profesyonel olmayı seçiyordu. Zira o kadar zafere rağmen hayatını adadığı oyundan para kazanamamıştı. Tenis onun zamanında amatördü. Bir şey değişmiyor; o sanatını konuşturmaya devam ediyordu. Gelen başarıları müteakip maddi durumu düzeliyordu. Çiftlerde son kez kupa kaldırdığında 52 yaşındaydı.

    Charlie Chaplin olmasaydı…

    Gölgede kalmasına gelince… İki defa genç erkeklerle ilişkiye girdiği için hapse atılmıştı. Biyografisini kaleme alan Frank Deford’a göre hep gençlerle baba-oğul ilişkisi yaratmaya çalışmıştı. Bununla beraber, ondan ders alanlar asla çizgiyiyi aşmadığının altını çiziyordu. Gerek ünü, gerek Charlie Chaplin ile olan yakın arkadaşlığı, Tilden’ın parmaklıklar arasından çabuk kurtulmasını sağlamıştı. Fakat bazı kapılar onun için kapanmaya başlayınca yakın arkadaşının yardımlarıyla ayakta durabilmişti. Gerçekten Şarlo’nun partilerinde ile birbirleriyle arasına kortlarda kapışan beyazperdenin birçok ünlü ismine koçluk yapmış, Greta Garbo ve Katharine Hepburn gibi iki devin tenis öğretmeni olmuştu.

    Arthur Ashe: Büyük şampiyon gözüpek aktivist
    Hapishanede Tilden, Los Angeles Eyalet Hapishanesi’nde, genç bir erkekle birlikte olmak suçundan ikinci kez tutuklanışının hemen sonrasında, 1949.

    Kazandığı parayı yazdığı, oynadığı oyunlarına yatırdıysa da sahne kariyeri pek sıradandı. Çok sevdiği tiyatroya bir servet harcamıştı. İkinci defa hapse girdikten sonra dışlanmış, mali durumu bozulmuştu. Yine de ölene kadar en iyi yaptığı şeyi yapmış, tenis oynayama devam etmişti. 1953’te bir turnuvaya hazırlanırken son nefesini verdiğinde 60 yaşındaydı. Hesabındaki 88 dolar belki de her şeyi çok daha iyi anlatıyordu.

    Big Bill ayrıca öyle bir yerde karşımıza çıkıyor ki… Vladimir Nabokov’un 1955 tarihli başyapıtı Lolita’da, Humbert Humbert’in Dolores için tuttuğu “top toplayıcı çocuklardan haremi olan” tenis hocası oydu. Hakikaten bir ara efsane sporcu, kendi top toplayıcılarını seçmişti. Bir ara tenis dersi vererek geçinmek zorunda kalan usta yazar Nabokov, zamanının en iyi raketini Lolita‘ya taşımış, ona Ned Litam adını vermişti. O adı tersten okuduğunuzda son iki hecede karşınıza Tilden’ın ismi çıkıyor.

  • Santim santim yerçekimine meydan okuyanlar

    Santim santim yerçekimine meydan okuyanlar

    Atletizmin bu en zor dallarından birindeki mücadele, yüz yılı aşkın zamandır kıyasıya devam ediyor. Değişen ve geliştirilen tekniklerle, 1912’de 2 metre olan dünya rekoru bugün 2.45 metreye çıkmış durumda. Geçen ay henüz 20 yaşındaki atletimiz Alperen Acet’in Türkiye rekorunu 4 cm. geliştirerek 2.30’a taşımasıyla, yüksek atlama branşında biz de çıtayı yükseltmiş olduk.

    İnsanoğlunun tutkularından biridir yükseklik. Her şeyde olduğu gibi birilerinin rüyası; kimilerinin kâbusudur. Yükseklik denince, şüphesiz atletizmin iki dalı akıllarda canlanır; biri kişinin sadece kendi bedeniyle; öteki bir araç vasıtasıyla meydan okumasıdır. Öncelikle yerçekimine, ardından rakiplerine…

    Ülkemizde yıllardır duraklama hattâ gerileme dönemini yaşayan yüksek atlamadan bu yaz gelen haberler, spor meftunlarının yüzünü güldürüyor. Alperen Acet’in 2002’den bu yana kırılamayan Türkiye rekorunu dört santimetre geliştirerek 2.30’a çıkarması; Katarlı Mutaz Essa Barshim’in çeyrek asırdır yanına yaklaşılamayan 2.45 metrelik dünya rekorunu kılpayı kaçırması dikkatleri çekiyor.

    19. yüzyılda İskoçya’da başlamıştı modern yüksek atlamanın tarihi. Makaslama adı verilen “scissors” tekniği o günlerin vazgeçilmeziydi. Sporcular bir bacağını kaldırarak zıplıyor haliyle de çok yukarıya çıkamıyorlardı. Modern Olimpiyat Oyunları’yla birlikte heyecan artıyor, daha yükseğe ulaşmak için yeni teknikler geliştiriliyordu. Zaten olimpiyatların mottosu her şeyi özetliyordu: Citius, altius, fortius! (Daha hızlı, daha yüksek, daha güçlü).

    İnovasyon demek, rekor demekti. Amerika’nın her iki kıyısında geliştirilen yöntemler, atletlerin daha yükseğe çıkmalarını sağlıyordu. New York kökenli “eastern cut-off”u, Stanford menşeli “western roll” tekniği takip etmişti. 1912 Olimpiyat Oyunları’nda bronz madalya kazanan Amerikalı George Horine Western “roll” tekniğini mükemmelleştirmiş, kısa sürede adeta uçmaya başlamıştı. İki metre barajını da ilk yıkan oydu.

    Hitler’i kaçırtan yüksek atlamacı

    24 yıl sonra Cornelius Cooper Johnson yine “western roll” tekniğiyle gülmüştü. Jesse Owens’ın yıldızlaştığı Berlin Olimpiyat Oyunları’nda altın alan ilk siyah Amerikalı atlet oydu. İlk gün madalya kazanan Avrupalıları tribüne davet eden Adolf Hitler, onun zaferinden sonra alelacele stadyumu terk etmişti. Führer’in yoğun programı nedeniyle ayrılmak zorunda olduğu açıklansa da bu kimseye inandırıcı gelmemişti. Henüz o tarihlerde birçoklarının hayranlık beslediği lider, kendisini tarafsız olması konusunda uyaran Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) Başkanı Comte Baillet-Latour’a kulak verince, atletleri halkın önünde tebrik etmeyi bırakmıştı.

    Adı neredeyse unutulan Johnson, pistlere veda ettikten sonra postacılığa başlamıştı. 2 Ağustos 1936’da Hitler’e stadyumu terkettiren asıl sporcu, 1946’da zatürreden öldüğünde sadece 32’sindeydi.

    Yüksek atlamanın efsane isimleri 1936 Berlin Olimpiyatlarında Amerikalı siyahi atlet Cornelius Cooper Johnson’ın birinciliği ise Hitler’i çileden çıkarmıştı.

    Fakat yüksek atlama tıkanmıştı; seneler akıp giderken, dereceler pek ilerlemiyordu. Gerçekten de 1912-1953 arasında dünya rekoru sadece 11 santimetre gelişmişti. 1956 Melbourne Olimpiyat Oyunları ile birlikte kullanılmaya başlanan “straddle” (binme) tekniği dertlere derman oldu. Sporcular yüzleri aşağı bakar biçimde, vücutlarını çıtanın etrafında döndürerek atlamaya başlamıştı.

    1956’dan 1963’e atletler gıdım gıdım yükseğe çıkıyor, dünya rekoru 13 santimetre gelişiyordu. Sovyetler Birliği’nin medar-ı iftiharı Valeri Brumel 1963’te çıtayı 2. 28 metreye çekmişti. Rusların harika çocuğu, iki yıl sonra bir motorsiklet kazasında kariyeri bittiğinde sadece 23 yaşındaydı. Buna rağmen özgeçmişinde altı dünya rekoru, bir Olimpiyat altını, bir Olimpiyat gümüşü, bir de Avrupa şampiyonluğu yazıyor. Kimbilir; o kaza olmasaydı belki de tarihin gördüğü en büyük yüksek atlamacı o olacaktı. Geçirdiği sayısız ameliyattan sonra kurtarılan bacağı başının gözünün sadakasıydı.

    Tarihin akışını değiştiren atlayış

    Brumel sonrası yarışmalar, popülerliğini yitirme tehlikesi ile karşı karşıyaydı. Rekorlar durmuş; dereceler bayağı geriye gitmişti. İşte 1968 Meksika Olimpiyat Oyunları’nda bir anda tarih yazılıyordu. Amerikalı bir atlet yarattığı inovasyonla yüksek atlamayı yeniden ilgi odağı haline getiriyordu. Dick Fosbury herkesten farklı olarak çıtaya sırtı dönükken atlayarak bu dalda devrim yaratmıştı. 2.24 metrelik dereceyle birinci olan sporcu çığır açmıştı. “Fosbury flop” ya da “ters uçuş” adı verilen bu teknikte, atlet çıtaya kavisli bir koşu yaparak yaklaşıyor, sonra dıştaki ayağının üzerinde sıçrayarak kendisini yukarı doğru fırlatıyordu. Önce kafası ve omuzları çıtanın üzerinden geçiyor; sırt değiştirilmiş bir makaslama atlayış yaparcasına, çıtanın üzerinden arkaya doğru kemer gibi kavisleniyordu. Bu arada kalçalar da çıtanın üzerinden geçiyor ve nihayet bütün üst gövde düşmeye başlıyordu.

    Devrim yaratan atlayış tarzı: Ters uçuş 1968 Meksika Olimpiyatları’nda Amerikalı atlet Dick Fosbury herkesten farklı bir şekilde çıtaya sırtı dönük atlayarak 2.24 metrelik dereceyle birinciliği kazanmış, “Fosbury Flop” adı verilen ters uçuşun mucidi olmuştu.

    Ülke seçmelerinde başarılı olamayan Fosbury 1972 Münih Olimpiyat Oyunları’na katılmasa da, yarışan 40 atletin 28’i onun tekniğini kullanmış; Sovyetler Birliği adına yarışan Estonyalı Jüri Tarmak “straddle” tekniğiyle altına ulaşan son sporcu olmuştu. Sonrası malumunuz; artık sadece “fosbury flop ya da nam-ı diğer “ters uçuş”…

    Amerikalı Dwight Stones bu teknikle ilk dünya rekorunu kırdığında tarihler 1973’ü, skorbord ise 2.30’u gösteriyordu. Demokratik Alman Gerd Wessig 1980’de 2.36’yı aşmış ve tarihe geçmişti. İlk defa bir Olimpiyat’ta dünya rekoru kırılmıştı.

    364 günde üç dünya rekoruna imzasını atan Zhu Jianhua’nın 1984 Los Angeles Olimpiyat Oyunları’nda ikinci olması bardağı taşırmıştı. Çinli atletin evinde sağlam cam kalmamıştı! Bu arada Brumel’in 1961’de, sadece 74 günde üç dünya rekoru kırdığını yeri gelmişken anımsatmalı…

    Ters uçuşla ilk dünya rekoru Amerikalı Dwight Stones ters uçuş tekniğiyle ilk dünya rekorunu kırdığında tarihler 1973’ü, skorbord ise 2.30’u gösteriyordu.

    Uçan Kübalı

    Üç olimpiyatta madalya alan tek yüksek atlamacı olan İsveçli Patrik Sjöberg, 1987’de kendi ülkesinde 2.42’yi geçerek yeryüzünün en iyi derecesine imza atmıştı. Ondan bayrağı devralan Kübalı Javier Sotomayor üç dünya rekoru kırmış, 1993’te 2.45 atlayarak tarihin en yükseğe atlayan insanı olmuştu. Küba 1984 ve 1988 Yaz Oyunları’nı boykot ettiğinden, ilk olimpiyat heyecanını ancak 1992’de yaşayabilen Sotomayor, Sjöberg’in önünde birinci olmuştu. Sakatlığı yüzünden 1996’da yarışamamış; kuvvetle muhtemel altından da olmuştu. Kariyerinin sonunda adı uyuşturucu ve dopingle anılsa da Fidel Castro onu hep savundu. İki yıllık men cezası indirildikten sonra 2000’de ikinci kez Olimpiyat arenasına çıkan başarılı atlet, gümüşte kalmıştı. Ertesi yılki vedası için Batı dünyası doping diyor; o ise senelerdir gerekçe olarak aşil tendonunu gösteriyor.

    Dünya rekortmenleri Erkeklerde Kübalı Javier Sotomayor 1993’te 2.45’lik atlayışıyla tarihin en yükseğe atlayan insanı olurken.

    Sotomayor’a en çok yaklaşabilen sporcu ise Katarlı Mutaz Essa Barshim. Asya rekortmeni 2014’te 2.43’e imzasını attı. Zaten bu, tarihin en iyi ikinci derecesi. Aynı zamanda ülkesinin iki olimpiyat madalyası kazanan tek sporcusu durumundaki yüksek atlamacı, geçen ay dünya rekorunu kırmaya çok yaklaştı. Çıta biraz sallandıktan sonra düşünce yaşadığı hayal kırıklığı görülmeye değerdi. Sotamayor’un rekorunu bir gün kırarsa şaşırmamalı…

    Kadınlarda rekor atlayış 1932’de Los Angeles’ta düzenlenen Yaz Olimpiyatları’nda, Amerikalı Jean Shiley makaslama tekniğiyle 1.67 metre atlayarak kadınlar rekorunu kırmış, altın madalyayı almıştı.

    Kadınlarda yüksek atlama 1928’den bu yana olimpiyat takviminde bulunuyor. Fakat erkeklerle kıyaslayınca, tablo karanlık gözüküyor. Stefka Kostadinova’nın 2.09’luk atlayışının yıllardır yanına bile yaklaşılamıyor. Bulgar atletin dünya rekoru 1987’den bu yana dimdik ayakta. Son beş yılda sadece bir kez 2.07’ye ulaşılabilmesi, son Rio Olimpiyat Oyunları’nda İspanyol Ruth Beitia’nın yalnızca 1.97 ile altın madalya kazanması, atletizm tutkunlarını derinden üzüyor. Aynı derece 36 yıl önce de birincilik getiriyordu dersek, tıkanmanın oranı açık görülür.

    Dünya rekortmenleri Rekor kadınlarda 2.09’luk atlayışla Bulgar atlet Stefka Kostadinova’ya ait . Kostadinova’nın 1987’de kırdığı rekor bugün halen egale edilebilmiş değil.

    Alperen Acet ve Türkiye’de durum

    Türkiye’de ise yüksek atlama dalında 20 yaşındaki Alperen Acet’in gelişimi birçoklarını heyecanlandırıyor. Haziran başında Romanya’da yarışan genç atletimiz, Metin Durmuşoğlu’na ait 2.26 metrelik Türkiye rekorunu 4 santimetre geliştirerek 2.30 metreye çekti. Bu derecesiyle 7-12 Ağustos tarihleri arasında Berlin’de düzenlenecek Avrupa Şampiyonası’na da gitmeye hak kazanan sporcunun önünde yıllar bulunuyor.

    Ülkemiz açısından bakacak olursak… 2 metre barajını ik geçen 1958’de Çetin Şahiner. İki olimpiyata katılan sporcumuz dereceye girememişti. 1974-1978 arasında Türkiye rekorunu defalarca kırıp 14 santimetre geliştiren Ekrem Özdamar ise son olarak 2.20 atlamıştı. 18 yıllık aradan sonra 1998’da 2.21 metreye imzasını atan Işık Bayraktar, 1998’de 2.25’e kadar yükselmeyi başarıyor, ondan da bayrağı Metin Durmuşoğlu devralıyordu.

    Kadınlarda ise dünya rekoruyla aramız, erkeklerde olduğu gibi yine 15 santimetre. En iyi derece 2011’de 1.94 metre atlayan Burcu Ayhan’a ait.

    Yüksek atlamanın efsane isimleri Geçen ay Türkiye rekorunu 4 cm. geliştirerek 2.30’a taşıyan Alperen Acet ülkedeki yüksek atlama branşında uzun soluklu sessizliği bozdu.
  • Top yuvarlak, ama Yahudi yıldızı köşeli

    Top yuvarlak, ama Yahudi yıldızı köşeli

    Julius Hirsch ve Gottfried Fuchs… Karlsruhe’nin ve Alman millî takımının formalarını ıslatmış, bu ekiplerle başarıdan başarıya koşmuş iki futbolcu. Üstelik ikisi de Almanya saflarında harbe katılmış, 1. Dünya Savaşı gazisi. Ama daha sonra iktidara gelen Naziler için bunların hiçbir önemi yok; Yahudi olmaları zulmedilmeleri için yeterli! İki büyük futbolcunun ve diğer Yahudi futbolcuların trajik öyküsü…

    8 Mayıs 1945… Almanya’nın kayıtsız, şartsız teslim olduğu, 2. Dünya Savaşı’nın bittiği tarih… Aynı tarih yine o topraklarda birçok mezartaşında, duvara çakılmış levhalarda karşınıza çıkıyor. Ne zaman son nefesini verdiği bilinmeyenlere, ölüm günü olarak bu tarih biçiliyor.

    İşte mahkeme tarafından sonradan 8 Mayıs 1945’te öldüğü kabul edilenlerden biri de Julius Hirsch. Takım arkadaşı Gottfried Fuchs ile aynı kaderi paylaşıyor, dinleri onları yüzlercesinden ayırıyor. Alman Milli Takımı’nda bugüne kadar sahne almış iki Yahudi futbolcunun öyküsü bize çok şey anlatıyor.

    1889’da Karlsruhe’de dünyaya gelen Gottfried Fuchs, kariyerine Düsseldorf’ta başlamış, 18 yaşında doğduğu kentin takımlarından Karlsruher Fussballverein’a (KFV) transfer olmuştu. Ondan üç yıl sonra doğan Julius Hirsch ise çiftçi bir ailenin çocuğuydu. 1870-1871’deki Fransa-Prusya Savaşı’na katılan babası, oğullarına Alman milliyetçiliğini aşılamıştı. 10 yaşında KFV altyapısında futbola başlayan ufaklığı birçokları “Juller” diye çağırıyordu. Bir yandan deri kıyafetler satan bir firmada çalışıyor, öte taraftan idmanlara devam ediyordu. 17’sinde A Takım’a alınan delikanlı, bir pazar günü sahada güneş gibi parlayarak formayı kapmıştı. İşte o takımın yıldızı da santrfor Fuchs’tu.

    10 yaşında Karslruhe altyapısında futbola başlayan Hirsch 1909’da takım arkadaşlarıyla alt sıranın en sağında.

    Yahudi ikiliye eklenen Fritz Förderer ile birlikte kırmızı-siyahlılar 1910’ların başında fırtına gibi esiyordu. Hızlılardı, teknik olarak mükemmellerdi. Üçü o kadar uyumlu oynuyordu ki rakipleri şaşkına dönüyordu. Güney Almanya’nın medar-ı iftiharları, ülke tarihine geçebilecek miydi?

    Bundesliga’nın kurulmasına daha yarım asır vardı. Liglerini şampiyon olarak bitiren takımlar Almanya’nın en iyisi olmak için kendi aralarında eleme usulüyle buluşuyor, yoluna devam eden zafere ulaşıyordu. Güney Almanya Federasyonu’na bağlı oynayan KFV, mıntıkanın en başarılı ekibiydi. 1901-1912 arasında tam sekiz kez birinci olmuşlardı. Futbolun emekleme yıllarındaki bu başarıyı o bölgede tekrarlayan olmamış, bölge federasyonları Naziler tarafından 1933’te lağvedilmişti.

    Unutulmaz Karlsruhe takımı.

    İşte kendi bölgesini tahakkümü altına alan camia, bir türlü Almanya şampiyonluğuna ulaşamamıştı. Sadece 1905’te final görmüşler, onun dışındaki sezonlarda hep erken elenmişlerdi.

    Tarihler 15 Mayıs 1910’u gösterdiğinde, KFV yine finaldeydi. Köln’deki mücadelede rakip Holstein Kiel idi. Karlsruhe penaltı atışından yararlanamayınca, tarihte ilk defa şampiyonluk maçı uzatmalara taşınıyordu. 114. dakikada Hirsch’e yapılan müdahale neticesinde hakem yine beyaz noktayı göstermişti. Normal sürede penaltıyı kaçıran Breunig bu sefer ağları bulunca, kırmızı-siyahlılar Almanya şampiyonu olarak taçlanmıştı.

    Karlsruhe’nin zafer telgrafı

    1910’da Almanya şampiyonu olan Karlsruher Fussballverein’ın zaferine dair telgraf (Karlsruhe Şehir Arşivi).

    KFV, bölgesinde son zaferi 1912’de yaşamıştı. Almanya şampiyonluğu için yine Holstein Kiel ile buluşsalar da bu sefer yenilmişlerdi. Galibiyeti getiren penaltı golünü atan Ernst Möller de 1. Dünya Savaşı’nda cephede ölen sayısız futbolcudan biri olarak tarihe geçecekti…

    Aynı yıl Veliaht Prens Kupası finalinde Fuchs üç, Hirsch iki, Förderer de bir gol atmıştı. Veliaht Prens Wilhelm tarafından düzenlenen organizasyonda takımlar değil, bölge karmaları mücadele etmişti.

    Bu “şeytan üçgeni” o kadar iyiydi ki milli takıma çağrılmaları kimseyi şaşırtmamıştı. Hirsch’in de ilk 11’de başladığı Avusturya maçında, Almanya ilk yarıyı önde kapattıysa da ikinci devrenin başında kalecileri Albert Weber kötü sakatlanmıştı. O tarihlerde henüz oyuncu değişikliği kuralı icat edilmediğinden, sorun büyüktü. Talihsiz file bekçisi üç direk arasını beklemeye çalışsa da gelen iki top gol olmuştu. Çaresizlik içinde takımın forvetlerinden Willi Worpitzky kaleye geçmiş, maç 5-1 bitmişti. Kaderin cilvesi muzaffer ekibin hocası Hugo Meisl da Yahudiydi.

    Tek maçta ‘bir deste gol’

    1889 Karlsruhe doğumlu, Yahudi Gottfried Fuchs kariyerine Düsseldorf’ta başlamış ve 18 yaşında Karlsruhe FV’e transfer olmuş yıldız forvetti. Alman futbol tarihine adını 1 Temmuz 1912’de Çarlık Rusyası’na attığı “bir deste gol”le yazdırmıştı.

    Büyük Britanya olimpiyat şampiyonu unvanını korurken, mağlupların İsveç yolcuğu hemen noktalanmamıştı. İlk iki turda elenenler bir teselli turnuvasında boy gösterirken, bu maçlardan birinde tarih yazılmıştı. 1 Temmuz 1912’de Almanya ile Çarlık Rusyası kozlarını paylaşmıştı. Bu sefer KFV’nin yıldızlarından Fuchs ile Förderer sahadaydı, Hirsch kenarda. İlk düdükle beraber başlayan gol fırtınası akıllara ziyandı. Maç bittiğinde tabelada 16-0’lık bir skor vardı! Üstelik son yirmi dakika fileler havalanmamıştı. Fuchs 10, Förderer beş defa ağları sarsmıştı. Bir deste gole imza atan Yahudi forvet, dört yıl önce Danimarkalı Sophus Nielsen’in başardığını tekrarlarken, onları 2001’de bir milli maçta 13 gol atan Avustralyalı Archie Thompson geçecekti. Tevatüre göre küplere binen Çar İkinci Nikola oyuncuların dönüş biletlerini ödememişti.

    Bu spektaküler neticeden iki gün sonra Macaristan’a 3-1 yenilen Almanya olimpiyatlara veda etmişti.

    Bir yıllık askerlik vazifesinin ardından 1913’te Nürnberg’e yerleşen Hirsch, birçoklarını şaşırtmıştı. O zamanlar futbol amatördü; fabrikada bulduğu iş, hayat standardının iyileşmesi demekti. Eski hocası “üç adım” uzaklıktaki Fürth kentinin takımını çalıştırmaya başlayınca olaylar gelişiyor, o da Fürth’te oynamaya başlıyordu. Hasat için hiç beklenmemiş, ertesi sene Almanya şampiyonluğu gelmişti. Yoncalar Leipzig’i uzatmalarda 3-2’lik skorla devirirken, Hirsch sahaya kaptan olarak çıkmıştı.

    Çarlık Rusyası’nın büyük hezimeti 1912 Olimpiyat Oyunları’nda Çarlık Rusyası’nı 16-0’lık skorla deviren Alman takımı. Fuchs, bu maçta 10 gol, Förderer 5 gol atarak yıldızlaşmışlardı.

    Her şey güzel giderken, bir anda harp kopuyor; milyonlarca insan zamanda donuyordu. Tıpkı o gün Fürth’ü zafere taşıyan Karl Franz gibi. Üç ay önce attığı iki golle takımını şampiyon yapan futbolcu, Fransa’daki bir cephede hayatını kaybetmişti.

    Takım arkadaşlarından Fuchs cephede dört kez yaralanırken, bir abisini savaşta yitiren Hirsch, Karlsruhe’ye sağ salim dönmeyi başarmıştı. Protestan bir kadına deli gibi aşık olmuş, ilk göz ağrısında meşin yuvarlağı tekrar kovalamaya başlamıştı. Bir yandan da babasıyla çalışıyor, polise, askere bayraklar, üniformalar, deri kıyafetler üreten bir fabrikayı yönetiyordu. Aşkıyla evlenmiş, iki de çocukları olmuştu.

    Önce gol makinesi sahalara veda etmişti, ardından kanat oyuncusu. Bir süre abisiyle birlikte aile şirketini idare eden Fuchs, kısa süre sonra eski takım arkadaşı Hirsch’e ortak olmuştu. Yıllarca aynı kulüpte top oynamış, Almanya’yı temsil etmiş iki Yahudi futbolcu bu sefer bir fabrikanın çatısı altında buluşuyordu. Tesadüf bu ya, Nazilerin iktidara geldiği yıl iflas etmişlerdi.

    Karslruhe’den Fürth’e transfer

    1913’te Fürth’e transfer olan kaptan Hirsch 1914 Almanya şampiyonluk maçının seremonisinde sağda.

    Kapkaranlık yıllar

    1933’te sandıktan Adolf Hitler’in çıkmasıyla birlikte Almanya’da iklim değişiyor; tüm Yahudilerin hayatı derinden etkileniyordu. Yine aynı yıl tüm Yahudiler futbol takımlarından da uzaklaştırılmıştı. Üyeler dışında başkanlarını, teknik direktörlerini kaybedenler bile vardı. Üyeleri de hesapladığınızda yaklaşık 40 bin kişinin futbolla ilişiği kesilmişti. Yahudi spor kulüplerine başta karışılmamışsa da 1938’de kapılar tamamen kapanmış, spor Yahudilere yasaklanmıştı.

    Öfkeliydi Hirsch. Çok sevdiği kulübüne yazdığı mektup, aslında her şeyin özeti gibiydi: “Stuttgart spor gazetesinde okuduğum kadarıyla büyük takımlar ki buna Karlsruhe de dahil Yahudileri spordan uzaklaştırmaya karar vermişler. 1902’den beri üyesi olduğum kulübümden ayrılmak zorundayım. Ancak ifade etmek zorundayım ki bugünlerin nefret edilen Alman ulusunun şamar oğlanları iyi insanlar olabilir. Yahudiler arasında çok daha Alman ulusuna hizmet etmiş, Alman gibi düşünen damarlarında Alman kanı dolaşanlar olabilir”.

    Auschwitz’de sönen Karslruhe yıldızı Çiftçi bir ailenin çocuğu olarak 1892’de dünyaya gelen Julius Hirsch, Karlsruhe’nin altyapısından 17 yaşında A takımına geçmişti. Yahudi olmasından dolayı 1 Mart 1943’de Gestapo’nun emriyle yakalanan efsane futbolcu Auschwitz’de hayatını kaybetti.

    Bu mektup aslında bir trajediyi gösteriyordu. 1. Dünya Savaşı boyunca cephede savaşanlar artık istenmiyordu. Onlar bunu kabullenemiyordu. Bazı Yahudiler ülkeden kaçmaya başlarken, kimileri uğrunda ölmeyi göze aldıkları vatanlarını terkedemiyordu.

    Ortaklardan Fuchs gidiyor, Hirsch kalıyordu. Depresyona giren eski futbolcu, 1938’de intihara teşebbüs etmişti. Damgalanmıştı artık, sadece geçici işlerde çalışabiliyordu. Futboldan kopamıyor, yasak olsa da maçlara gidiyordu. Yahudilere her türlü eğlence faaliyetine katılmak da yasaklanmıştı. Hayranları göğsündeki Davut yıldızını kamufle ediyor, o da yaşama tutunmaya çalışıyordu. Çocuklarını güvence altına alabilmek adına çok sevdiği karısından da boşanmıştı.

    1 Mart 1943’de Gestapo’nun emriyle yakalan bir zamanların yıldızı, Karlsruhe garından Auschwitz’e doğru yola çıktı. Kendisinden geriye kalan son yazılı şeyse, Dortmund’dan atılan 3 Mart 1943 tarihini taşıyan bir kartpostaldı:

    “Sevdiklerim,

    İyi geldim. Her şey yolunda. Halen Almanya’dayım. Öpücükler

    Sizin Juller’iniz”.

    Hirsch’in ne zaman öldüğü bilinmiyor. 1950’de verilen bir mahkeme kararıyla mezartaşında 8 Mayıs 1945 yazıyor; tıpkı birçokları gibi. Çocukları Terezin Toplama Kampı’na gönderilmişlerse de, Kızılordu tarafından kurtarılmışlardı. İkisi de babalarının çok sevdiği şehre, Karlsruhe’ye dönmüştü.

    Auschwitz’te ölen futbolcu ise hoşgörü, insanlık, barış alanlarında 2005’ten beri verilen Julius Hirsch Ödülü’ne adını vermiş durumda. Bugün ismi, Almanya’nın dört bir köşesindeki spor tesislerinde yaşamaya devam ediyor, tiyatrolarda bile karşınıza çıkıyor.

    Julius Hirsch Ödülü 2005’ten günümüze Alman Futbol Federasyonu Alman futbolunda entegrasyon
    ve tolerans açısından önde gelen futbolculara takdim ettiği ödüle Auschwitz’de hayatını kaybeden Yahudi futbol yıldızı Hirsch’in adını vermişti.

    Mektupların gölgesinde

    1940’ta Kanada’ya yerleşen Fuchs ise adını bile değiştirmişti. Godfrey Fochs ismini kullanmaya başlayan gol makinesi, bir daha asla vatanına dönmemişti. Adı kayıtlardan çoktan çıkarılmış, rekoru silinmişti.

    Fuchs, Almanya’ya 1954’te ilk Dünya Kupası zaferini tattıran Sepp Herberger’in kahramanıydı. Unutulmaz teknik direktör, idolüyle tanışmak istiyordu. İkili mektuplaşmaya başlamış, hattâ efsanevi hoca, Fuchs’a tarih yazdığı Rusya maçından bir fotoğraf bile göndermişti.

    Herberger, idolünü 24 Mayıs 1972’de Münih Olimpiyat Stadyumu’nda Sovyetler Birliği ile yapılacak maça getirmek istiyordu. O zamanın parasıyla 1760 mark uçuş için yetiyordu. Ancak federasyon bu miktarı çok bulmuştu. Üç hafta sonra başlayan ve Panzerlerin güle oynaya kazandığı Avrupa Futbol Şampiyonası’nda galibiyet primi oyuncu başına 10 bin mark idi. Kimbilir, belki de yönetim kurulunda bulunan eski Nasyonal Sosyalist Parti üyeleri böyle bir karar almıştı. Aralarında savaşta işlediği suçlar yüzünden hapis yatan bile vardı. Herberger sinirle kaleme sarıldıysa da Fuchs 25 Şubat 1972’de Montréal’de çoktan son nefesini vermişti.

    Efsanelerin karşılaşması

    1971’de Brezilya’nın Santos takımı Kanada’ya gittiğinde, Fuchs onları ziyaret etmiş, takımın yıldızı Pele ile tanışmıştı.

    Gottfried Fuchs’un adı, 2013’te Karlsruhe’de bir meydana verildi. Ayrıca geçen sezondan bu yana Baden-Württemberg Eyaleti’ndeki gençlere onun adına ödül veriliyor. Ödülün mottosunda yine “insanlık” ve “hoşgörü” kavramları dikkati çekiyor.

    Adı kitaplardan bir ara silinse de güneş balçıkla sıvanmıyor; Fuchs bugün hâlâ Almanya formasıyla bir maçta en fazla gol atan oyuncu olma özelliğini koruyor. 6 karşılaşmada 13 defa ağları sarsan forvetin maç başına yakaladığı 2.16’lık gol ortalamasının da yanına yaklaşılamayacak gibi gözüküyor.

    Faşizm ve ırkçılık, hüküm sürdüğü dönemlerde birçoklarını yok saysa da tarihi asla değiştiremiyor; tarih eninde sonunda o yok sayılanları yazıyor; tıpkı Hirsh ve Fuchs gibi…

    POLİTİKAYLA KİRLENEN FUTBOL

    Savaşın söndürdüğü futbol yıldızları

    Çok zengin bir bankerin oğlu olan Walther Bensemann, Karlsruhe’de tüm takımlara önayak olmuş; Bayern Münich ve Eintracht Frankfurt’un doğumunda rol oynamıştı. Milli Takım’ın yaptığı ilk maçları düzenlemekle kalmamış, federasyonun da kuruluşunda yer almıştı. Mutfaktaki çalışmaları ona yetmiyor, spor kültürünün yerleşmesi için bir de önemli yayın yaratıyordu: Kicker.

    ‘Karlsruhe’nin parlak zamanı’
    Almanya’nın bir numaralı futbol yayını olan Kicker’in 14 Temmuz 1920 tarihli ilk sayısının kapağında üstte Kickers takımı oyuncuları, altta Karlsruhe takımının oyuncuları yer almıştı.

    Tarihler 14 Temmuz 1920’yi gösterdiğinde, eserinin ilk sayısı raflardaydı. Derginin namı çabucak sınırları aşmış, 1932’deki FIFA Kongresi’nde Avrupa’nın en iyi spor yayını olarak gösterilmişti. 28 Mart 1933’de son makalesine imza atan öncü futbol insanı, iki gün sonra İsviçre’ye göçmüştü. 9 Nisan’da futbol kulüpleri Nazilerin “rica”sına cevap veriyor ve Yahudiler spor dünyasından uzaklaştırılıyordu. Hiçbir açıklama yapılmadan 30 Mayıs’ta ismi yayın kurulundan silinen Bensemann, ertesi yıl hayatını kaybetmişti.

    Bohemya topraklarında zengin bir Yahudi ailenin oğlu olarak doğan Hugo Meisl, Avusturya futbol tarihinde oldukça önemli bir role sahip. Viyana’ya taşındıktan sonra bankacılığı bırakıp meşin yuvarlağın peşine düşmüştü. Önce hakemdi, ardından federasyon genel sekreteri. 1912 Olimpiyat Oyunları’nda sadece ülkesinin teknik direktörlüğünü yapmamış, ayrıca maç da yönetmişti. 1. Dünya Savaşı’nda cephede savaştıktan sonra görevine dönen hoca, yavaş yavaş sahalara ısınıyordu… İngiliz Jimmy Hogan ile sohbetleri ufkunu açmış, talebeleri kısa sürede kıtanın en heyecan verici ekibi olmuştu. Futbol literatüründe ilk harika takım olarak kabul edilen onlardı. Fakat o günler için muhteşem görülen hızlı, ayağa paslı oyunları hiç taçlanmamış; 1934 Dünya Kupası’nın yarı finalinde, 1936 Olimpiyat Oyunları’nın da finalinde İtalya’ya boyun eğmişlerdi. 1937’nin başında ölen Meisl şanslıydı, ülkesinin Almanya tarafından ilhak edilmesini görmemişti.

    Almanya’nın Çarlık Rusyası’nı 16-0’lık skorla bozguna uğrattığı maçtafileleri bulanlardan Emil Oberle’nin yolu kısa süre sonra İstanbul’a düşecekti. Bağdat Demiryolu projesi için bir bankada çalışmaya başlayan futbolcu, aynı zamanda kardeşi Joseph ile birlikte Galatasaray için ter dökmüştü. Biraderler, Bombacı Bekir’in Karlsruher Phönix’e transferinde de önemli rol oynamıştı. Sarı-kırmızılıların Almanya turnesinde sahne alan forvet, bir maçta ciddi sakatlanınca hastanelik olmuştu. Yöneticiler onu hastanede ziyaret edip işi bitirmişti. Türkçe bilen Oberle Kardeşler hem aracılık etmiş hem de oyuncuyu ikna etmişti.

    Gol rekortmeninin abisi Richard Fuchs, Karlsruhe’deki Yahudi kültür dünyasının önemli bir bireyiydi. 1. Dünya Savaşı’ndan döndükten sonra mimarlık doktorasını tamamlamış, içlerinde Kristal Gece’de hasar gören Gernsbach’taki sinagogun da dahil olduğu binalar inşa etmişti. Yeni Zelanda’ya iltica talebi kabul edildikten sonra Wellington’da bir mimarlık bürosunda çalışmaya başlasa da 2. Dünya Savaşı hayatını derinden etkilemişti. Ne de olsa düşman bir ülkenin vatandaşıydı. Doğduğu topraklarda Yahudi, doyduğu yerde ise Alman olarak kodlanmıştı. Sessiz sedasız bir şekilde 1947’de ölen Fuchs, bir süre unutulduktan sonra hem Almanya hem Yeni Zelanda’da hatırlanmış durumda. Torunu Danny Mulheron tarafından belgeseli çekilen mimar, aynı zamanda bir besteciydi. Eserleri her iki ülkede de icra ediledursun, yazdığı bir şarkı Kraliçe II. Elizabeth’in 1953’te Yeni Zelanda’ya yaptığı ilk resmî gezide Maori kız çocukları tarafından seslendirilmişti.

  • İktidarın takımları: Liderden torpilli siyaseten dopingli!

    İktidarın takımları: Liderden torpilli siyaseten dopingli!

    Yaklaşık 100 yıldır sosyal hayata damgasını vuran futbol, siyasi iktidarların ve devlet başkanlarının en çok “oynadığı” spor faaliyeti oldu. Franco’dan Mussolini’ye, Nazilerden Çavuşesku’ya, Salazar’dan Peron’a siyasi liderler tarafından politikanın yörüngesine sokulmaya çalışılan futbol, her şeye rağmen direnmeye devam ediyor. “Faullü müdahaleler” taraftarları ayağa kaldırsa da, sonuçta top hâlâ yuvarlak…

    Spor, upuzun süredir iktidarların en önemli propaganda araçlarından biri. Olimpiyat Oyunları, dünya şampiyonaları ulusların meşru savaşlarına sahne oluyor. Özellikle bir branş var ki, bir asırdır belli coğrafyalarda, belli zamanlarda 22 adamın bir topu kovaladığı oyundan çok daha fazlasını ifade ediyor.

    Liderlerin bir futbol takıma gönül vermesi elbet şaşırtıcı olmasa gerek. Energie Cottbus’a gönül veren Angela Merkel, doğduğu St. Petersburg’un takımı Zenit’i destekleyen Vladimir Putin, Marsilya meftunu Emmanuel Macron… Ama bazıları sevmekten çok daha ileri gitmişti…

    Futbolun bir “aygıt” olabileceğini belki de ilk kez İspanya Kralı 8. Alfonso farketmişti. Taç giymesi şerefine tarihte ilk El Clasico oynanan (1902) hükümdar, içsavaşa doğru koşan topraklarında birçok kulübü himayesine almış, kraliyet manasına gelen “Real” birçok kulübün adına eklenmişti. Betis, Celta de Vigo, Deportivo de La Coruna, Espanyol, Sociedad ve Zaragoza tahtı sahalarda temsil eden ekiplerin en bilindikleri olsa gerek. Tabii hepsini toplasanız bir Real Madrid etmiyor ya neyse…

    1920’de ezeli rakipleri Barcelona, isimlerinin Katalanca’sını kullanmaya başlarken başkentliler de resmen himayeye girmişti. Artık kraliyete aittiler; onu sahada temsil edecekler, logolarında tacı bulunduracaklardı. Başarı alınyazılarıydı. Ötekiler ise Katalan milliyetçiliğinin kalesiydiler; kültürel bir kimliğin futbol sahasındaki karşılığıydılar. Onlar da kazanmak zorundaydı.

    İçsavaşın ilk günlerinde Barcelona Başkanı Josep Sunyol, Francisco Franco taraftarlarınca öldürülmüştü. 1939’da harbi kazanan Franco hayatı normale döndürmeye çalışıyordu. Aynı yıl ligler yeniden demir alıyordu. Başta Atletico Madrid’i destekleyen lider, kısa sürede kentin diğer takımını seçmişti. 1943’te dünün General, bugünün Kral Kupası’nda oynanan bir maça diktatör damgasını vurmuş, tevatüre göre deplasmana gelen oyunculara reddedemeyecekleri bir teklif yapmıştı. Yarı finalin ilk ayağını 3-0 kazanan Barcelona, rövanşı 11-1’lik skorla kaybetmişti!

    Topun canı istemezse…

    Franco’nun açık desteğine rağmen 1953’e kadar şampiyon olamayan Real Madrid’in yazgısı bir oyuncuyla değişmişti. El Clasico’nun her iki tarafıyla da anlaşan Alfredo Di Stefano’nun transferi, ortalığı kızıştırmıştı. Sonunda bordo-mavililer masadan kalkmış, olaylar gelişmişti. O güne kadar 22 sezonda sadece iki kez ligde mutlu sona ulaşan eflatun-beyazlılar, gol makinesinin sahne aldığı 11 sezonun 8’inde şampiyon olmuş, beş de Şampiyon Kulüpler Kupası kazanmıştı. Hanedanı diktatör değil, aslında bir futbolcu yaratmıştı!

    Franco’nun verdiği krediler İspanya’nın kalkınmasını sağlarken, bu sayede büyüyen işadamlarından biri olan Josep Lluis Nunez 22 yıl Barcelona başkanlığını yapmıştı. Onun zamanında Johan Cruyff takımın başına geçirilmiş, Lionel Messi ve sayısız yıldızın yetiştiği altyapı tesisleri açılmıştı. Kimbilir, Nunez kulübü hiç yönetmese belki de aralarındaki rekabet çok daha sıradan olacaktı.

    General Franco’ya saygı duruşu 1941’de Valencia-Espanyol arasında oynanan General Kupası finalinin seremonisi sırasında futbolcular Franco’yu selamlıyor.

    1960’daki ilk Avrupa Futbol Şampiyonası’nı Sovyetler Birliği kazanırken, Franco elemelerde onlarla eşleşen ülkesini sahaya çıkarmamıştı. Dört yıl sonra turnuvayı İspanya düzenliyor, iki takım bu sefer finalde buluşuyordu. İçlerinde faşist liderin de bulunduğu 80 bini aşkın taraftar Santiago Bernabeu Stadyumu’nun tribünlerinde zafere şahitlik ediyordu.

    Devir değişmişti. Topun nereye gideceğini tayin etmek oldukça zorlaşmıştı. Ama bir zamanlar böyle değildi…

    Kupa finali Dünün General, bugünün Kral Kupası seremonisinde adını taşıyan kupayı Real Madrid kaptanına veren Franco (en sağda) alkış tutuyor.

    Yenilmez İtalya

    İspanya’da kralın futbola dokunmaya başladığı yıllarda, İtalyan bir lider daha da ileri gidiyordu. 1922’de iktidara gelen Benito Mussolini, kısa sürede ülkesinde nefes almayı bile zorlaştırıyordu. Partilerin kapatıldığı, sansürün hayatın vazgeçilmezlerinden biri olduğu günlerde Il Duce, başkentte güçlü bir futbol takımının kurulması için emir verdi. Üç minik ekibin birleşmesiyle Roma doğarken, bir takım emre itaatsizlik ediyordu: Lazio! Sonradan aşırı sağcı ve ırkçıların kalesi haline gelecek kulüp, Giorgio Vaccaro adındaki faşist bir general sayesinde ayakta kalıyordu. Fanatik bir taraftar olan Vaccaro, Lazio’nun o birleşmede erimesini engellemişti. Bir de hatırlatma; bugüne dek Roma sadece üç, Lazio ise iki defa şampiyon olabildi!

    Peki Mussolini Lazio’yu mu destekliyordu? Hayır. Il Duce’nin gönlünün sultanı Bologna’ydı. Tarihinde yedi defa şampiyonluğa ulaşan camia, bunların altısını diktatörün 21 yıl süren iktidarında kazanmıştı. Ama onun yüzünü asıl millî takım güldürmüştü.

    1934’te Dünya Kupası’nı düzenleme onuru Çizme’ye bahşediliyordu. Faşist iktidar kendi propagandası için mutlaka zafer bekliyor, yaslarla kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyordu. O zamanlar vatandaşlık değiştirmek çok kolaydı. Bir millî takım için ter dökmüş bir futbolcu, sonradan rahatça bir başkası için sahne alabiliyordu. Gök-mavililer böylece vakti zamanında gemilerle Güney Amerika’ya gönderdiklerini geri almıştı. 1930 Uruguay Dünya Kupası’nın ikincisi Arjantin’in oyuncularından Raimundo Orsi ile Luis Monti dışında ayrıca Enrique “Enrico” Guiata ve Attilio Demaria da adeta İtalya tarafından “transfer” edilmişti.

    Il Duce’ye saygı selamı 1934 Dünya Kupası finali öncesi, seremonide İtalyan futbolcular, Mussolini’yi selamlıyor.

    Çeyrek finale rahat gelen ev sahibi, İspanya’yla berabere kalınca olaylar gelişti. Seri penaltı atışlarının icadına daha yıllar olduğundan, maç ertesi gün tekrarlanıyor, çaktırmadan hakem değiştiriliyordu. 1 Haziran 1934’te kıyamet kopuyordu. Bugün adına Milano’da dev bir stadyum olan Giuseppe Meazza’nın golüyle Vittorio Pozzo’nun talebeleri öne geçiyordu. Kaleciye yapılan faul es geçilmişti. İspanyollar, hakeme çılgın boğalar gibi saldırsalar da nafileydi. İspanya tek kale oynuyor, İtalya tekmelerle savunuyordu. Verilmeyen penaltı, sayılmayan gol derken evsahibi yarı finaldeydi! René Mercet o kadar taraflı bir karşılaşma yönetmişti ki bağlı olduğu İsviçre Futbol Federasyonu tarafından ömür boyu futboldan men edilmişti.

    İtalya, tarihin ilk harika takımı kabul edilen Avusturya’yı devirerek final biletini almıştı. Matthias Sindelar ve arkadaşları oynamış, evsahibi tartışmalı bir golle kazanmıştı. Fileleri havalandıran işte o Arjantinlilerden Guiata’ydı.

    Finalde Çekoslovakya karışısında geriye düşen gök-mavililer, Arjantinlilerden Orsi’yle mücadeleyi uzatmaya taşımış, yine Guiata’nın ortasında Schiavio, İtalya’ya Noel’i erken getirmişti. İster Pozzo’nun taktik zekası diyin, ister Mussolini’nin hakemlerle sohbetleri; zafer, iktidarın da daha önceden biçtiği gibi onların olmuştu!

    Dünya Kupası İtalya’nın 1938 Dünya Kupası’nı kazanan İtalya takımı. Jules Rimet Kupası takımın teknik direktörü Vittorio Pozzo’nun ellerinde.

    Berlin olimpiyatı

    İki yıl sonra tarihin en politize spor organizasyonu, Berlin’de verilen Nazi selamlarının gölgesinde başlıyordu. Adolf Hitler, iktidarının gücünü tüm dünyaya göstermek istiyordu. Devrin tüm imkanlarını seferber eden Führer, Leni Riefenstahl’den bir film çekmesini rica etmişti. Böylece propaganda tarihinin başyapıtlarından biri olarak kabul edilen Olympia doğmuştu.

    Jesse Owens’ın damgasını vurduğu Olimpiyat’ta futbol biraz gölgede kalıyordu. Ülkeler en iyi oyuncularıyla organizasyona katılmıyordu. Hitler’in gittiği bilinen tek Almanya maçını Norveç kazanınca evsahibi erken elenmişti. İki yıl önceki Dünya Kupası’nın yarı finalistleri, bu sefer final oynamış; o güçsüz kadrolarla da kazanan değişmemişti.

    Hitler’in gittiği tek futbol maçı Hitler’in gittiği tek bilinen futbol maçı 1936 Berlin Olimpiyat Oyunları’nda Almanya ile Norveç arasındaydı. Norveç arşivlerinden çıkan tarihi fotoğrafta Hitler’in yanında Goebbels, onun yanında da Heß var.

    Nazilere kafa tutmak

    Herkes iki futbol gücünün bir sonraki gerçek randevusunu bekliyor, 1938 Dünya Kupası için gün sayıyordu. Fakat evdeki hesap çarşıya uymamıştı. 12 Mart’ta Almanya Avusturya’yı ilhak edince, harika takım sadece bağımsızlıklarını değil, ülkelerinin adını bile kaybetmişti. Hitler’in III. Reich’ı kurduğu yıllarda, “Reich’ın doğusu” manasına gelen Avusturya ismi gitmiş, yerine Ostmark gelmişti.

    İşte bu ahval ve şerait içinde futbolun birleştirici gücünden yararlanmak isteyen komutanlar, iki ülkenin millî takımı arasında bir dostluk maçı oynanmasını istemişti. Fakat bir ricaları vardı, karşılaşma berabere bitecekti. Tarihin ilk harika takımının düpedüz şike yapması gerekiyordu. Yıldızları Sindelar olan biteni kabullenemiyordu. Üzerindeki baskı nedeniyle kötü oynayan maestro yine de golünü atmış, galibiyet kutlamasıyla zamanın ileri gelenlerini delirtmişti.

    3 Nisan 1938’deki maç, dünün Ostmark’ı, bugünün Avusturya’sının bir süreliğine oynadığı son karşılaşmaydı. Ülke, ilhak sonrası Dünya Kupası’na katılamasa da futbolcuları Alman millî takımında yerlerini almışlardı. Genç teknik adam Sepp Herberger’e yetkililer tarafından sihirli bir formül fısıldanmıştı; altı Alman, beş Avusturyalı oynatacaktı. Sindelar o formayı giymeyi reddederken, arkadaşları bu cesareti gösterememişti. Birbirlerinden hiç hazzetmeyen, iki farklı ülke ve mezhepten mürekkep takım, turnuvaya ilk turda veda etmişti. Şampiyon yine değişmemiş, İtalya unvanını korumuştu.

    O günlerde Viyana’nın en güzel yerlerinden birinden bir café satın alan Sindeler, gelecek planları yapıyordu.1938’in son günlerinde de bu sefer Hertha Berlin karşısında emirlere uymayan maestro, yine ağları havalandırıyordu. Yine o kazanmış, Naziler kaybetmişti. Bir ay geçmemişti ki bir pazar sabahı sevgilisiyle birlikte ölü bulundu. Birçokları cinayet dedi, kimi intihar. Kimbilir, belki de sadece bir kazaydı. Ancak bu karbonmonoksit zehirlenmesi, onu adeta ölümsüzleştirmişti.

    Devlet töreniyle gömülen unutulmaz forvet, 23 Ocak 1939’da öldüğü günden beri ülkesinin ilahlarından biri. Belki o da herkes gibi olsa, 1938’de Almanya formasını giyip ülkesini işgal edenlere bir kupa kazandırabilirdi. Dünya Kupası’nı kazanmış yüzlerce futbolcudan biri olmaktansa Nazilere kafa tutmuş, kim bilir bu yüzden de 36’sını bile bitirmeden ölüme koşmuştu.

    Dünyanın ilk ‘harika takımı’ Avusturya Avusturyalı ressam Paul Meissner 1948’de yaptığı tuval üzerine yağlıboya çalışmasında Avusturya milli takımının harika takımını, “Wunderteam”i resmetmişti.

    Peki Hitler bir takım tutuyor muydu? Bilindiği kadarıyla hayır. Gittiği tek maçta da Almanya kaybetmişti. Futbolun gücünün farkındaki liderin bir şanssızlığı vardı; o tarihlerde takımı çantada keklik kıvamındaydı. Uzun süre oyunculara sahip çıkıp onları savaşa yollamadıysa da bir tarihten sonra onları cepheye sürmüştü.

    Hitler’in 1933-1945 arasındaki iktidarında en başarılı olan kulüp Schalke’ydi. Gelsenkirchen’in köklü ekibi bu sayede onlarla ilişkilendirilmişti. Aslına bakacak olursanız, Naziler gayrıresmî başkentleri Nürnberg’in takımının şampiyon olmasını daha çok istemişlerdi. Ama meşin yuvarlağın da canı vardı; çok da nazlıydı!

    Macaristan mucizesi

    2. Dünya Savaşı’nın bitimiyle birlikte Avrupa’da taşlar yerine oturuyordu. Sovyetler Birliği’nin himayesine giren Macaristan’ın başındaki Mátyás Rákosi muhalifleri silindir gibi ezedursun, verdiği bir kararla dünya futbolunu etkilemişti. İstihbaratçıların takımını kıskanan ordu, liderlerinden bir kulüp istiyordu. Ferencvaros sağcı bulunuyor, ihale Ferenc Puskas ve Jozsef Bozsik’in formasını giydiği Kispest’e kalıyordu. “Yurt savunması” anlamına gelen Honved böylece doğmuştu.

    Ülkenin en iyi futbolcuları, istisnaları dışında tek bir adreste toplanmıştı. Her gün yanyana idmana başlamışlar; önce kulüpler, ardından millî takım düzeyinde yenilmez olmuşlardı. O efsane kadronun 32 maçlık namağlubiyet serisi, 1954 Dünya Kupası finalinde son bulmuştu. Almanya hüsranından sonra yine kaybetmek nedir unutmuşlar; 1956’da bir Şubat günü İstanbul’dan boynu bükük ayrılmışlardı.

    Büyülü Macarlar Futbol tarzıyla ve yıldız isimleriyle 1950’li yıllara damgasını vuran unutulmaz Macaristan milli takımı 1954’teki Dünya Kupası’nda.

    1956 sonbaharında Macaristan ayaklanıyor, kısa sürede Sovyet tankları ülkede cirit atıyordu. Bilanço ağırdı; binler ölmüş, çok daha fazlası kaçmıştı. İşte o günlerde Honved, Şampiyon Kulüpler Kupası’nda Athletic Bilbao’yla eşlemişti. Rövanş Budapeşte’de oynanamamış, Brüksel’deki karşılaşmadan sonra takım dağılmıştı. Bazıları vatanlarına dönerken, yıldızlar Puskas, Sandor Kocsis ve Zoltan Czibor İspanya’ya iltica ediyordu. Millî takım sıradanlaşırken, onların büyük yeteneklerini kapan Real Madrid ile Barcelona boyut değiştirip Avrupa futbolunu tahakküm altına alacaklardı.

    Rejimin doğurduğu mucize, yine rejim yüzünden son bulmuştu.

    Çavuşesku ve futbol

    Macaristan’da Honved’in kurulduğu günlerde, doğu sınırındaki Romanya’da da devleti yönetenler boş durmuyordu. 1947’de subaylar Steaua Bükreş’i kuruyor, ertesi yılda da içişleri bakanlığının çatısı altında Dinamo Bükreş dünyaya merhaba diyordu. İki takım arasındaki rekabet kısa süre içinde kızışacak; devletin iki güçlü bileşeni “meşru” bir düzlemde kozlarını paylaşacaktı.

    1965’ten 1989’a kadar ülkeyi yöneten Nicolay Çavuşesku, Steaua taraftarıydı. Polisler ve muhaliflerin kalbi daha çok Dinamo için atıyordu. Onun iktidarında her iki ekip şampiyonlukları paylaşmış, sekizer defa mutlu sona ulaşmıştı. 1980’lerde yakalanan altın jenerasyonla birlikte ülke futbolu çağ atlıyordu.

    1986’da Şampiyon Kulüpler Kupası’nda finale yükselen Steaua, Barcelona karşısında dört penaltı kurtaran Helmuth Duckadam sayesinde zafere ulaşmıştı. Tüm dünya onu konuşurken, başarılı kaleci bir anda kaybolmuştu. 27 yaşındaki oyuncunun çok nadir görülen bir kan hastalığından muzdarip olduğu söylense de Çavuşesku’nun oğullarından Nicu tarafından dövdürüldüğü iddia edilmişti. Çok sonraları sahalara dönse de futbol onu çoktan bırakmıştı.

    Rumen diktatörün saray daveti Çavuşescu, 1986’da Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kazanan Steaua Bükreş takımını sarayında kabul etmişti.

    Ertesi yıl takıma katılan Gheorghe Hagi ile birlikte takım şaha kalkmıştı. Fakat oynanan bir maç aradan geçen 30 yıla rağmen hâlâ konuşuluyor. 1988’de Romanya Kupası finalinde yine Bükreş’in iki tarafı kozlarını paylaşıyordu. Sonradan Galatasaray formasını giyecek Gheorghe Popescu, Hagi ve Iosif Rotariu’nun da oynadığı Steaua favoriydi. Mircea Lucescu’nun talebeleri son anlarda skoru eşitlemeyi başarmıştı. Son dakikada yaşananlar inanılmazdı.

    Gabi Balint’in Steaua adına attığı gol, yan hakem tarafından ofsayt olduğu gerekçesiyle iptal edilince, Çavuşesku’nun büyük oğlu Valentin takımı sahadan çekmişti. Kupa Dinamo Bükreş’e verilmiş, ertesi gün basına haber yasağı getirilmişti. Sonradan toplanan federasyon hakemin saymadığı golü sayarak kupayı Steaua’ya vermişti. Ülkede iklimin değişmesinden sonra Steaua kupayı iade ettiyse de Dinamo bu teklifi reddedetmişti!

    1989’da Şampiyon Kulüpler Kupası’nda Galatasaray’ı geçip finale yükselen Steaua Bükreş, Milan karşısında paramparça olmuştu. O yılın sonunda Çavuşesku idam edilmiş, İtalya’da düzenlenen 1990 Dünya Kupası’ndan sonra da oyuncular Avrupa’ya açılmıştı.

    PORTEKİZ

    Salazar rejimi ve Kara Panter Eusebio

    1932’den 1968’e kadar Portekiz’i yöneten Antonio de Oliveira Salazar, 3 F’ye sığınmıştı. Fado (müzik), fatima (din), futbol. İki -f’si cebindeki diktatör, futbolu uzun süre “ihmal” etmişti. Fakat Afrika sömürgelerinden gelen yetenekli gençlerin farkına varmış, hemen onlara vatandaşlık vermişti. Ne de olsa başarı için her yol mubahtı. Bu çocukların bir şeyler yapacağı aşikârdı.

    Komşusu Franco’dan ilham alarak Benfica için Luz Stadı’nı inşa ettirdiğinde tarihler 1954’ü gösteriyordu. Onun yeni devlet anlayışı kısa süre içinde futbol sahasına yansıyordu. Takımın başına geçen Bela Guttmann kendi oyun anlayışını kısa sürede öğrencilerine ezbetletmiş, yakalanan altın kuşakla başarılar gelmişti. Biraz olaylı bir şekilde transfer ettikleri Eusebio ile de halka tamamlanmıştı.

    İşte bu Mozambik asıllı genç önce ülke, ardından Avrupa futboluna damgasını vurmuştu. O atıyor, zaferler dur durak bilmiyordu. Dört defa Şampiyon Kulüpler’de final oynamışlar, bir kez de kazanmışlardı. Kısa sürede Kara Panter’i renklerine bağlamak isteyen kıtanın devlerinin karşısına Salazar dikiliyordu. Santrfor millî hazine ilan edilmiş, yurtdışına transferi yasaklanmıştı.

    ARJANTİN

    Arjantin cuntasının dünya kupası hesabı

    Dünya Kupası organizasyonu 1978’de Arjantin’e verilmişti. Bu onur bahşedildiğinde, Juan Peron koltuğunda oturuyordu. 1976’da askerî cunta yönetime el koyunca, bazı ülkeler endişelerini dile getirmişti. FIFA verilen taahütleri yeterli görmüş, generaller de organizasyon için hiçbir masraftan kaçınmamıştı. Şampiyona için 1974’te hazırlanan logo, Peron’un bir figüründen esinlenerek tasarlandığı için değiştirilmek istense de askerler bir adım atamamıştı, zira ürünler çoktan piyasadaydı. Fakat kadro yapılırken, teknik direktör Cesar Luis Menotti’nin kulağına bazı şeyler fısıldanıyor, Peron ile bir şarkıda da beraber anılan ülkenin en büyük takımlarından Boca Juniors’tan kimse millî takıma alınmıyordu.

    Turnuvada iyi giden evsahibinin finale çıkabilmesi için Peru’ya en az dört fark atması gerekiyordu. Maç 6-0 bitmişti. Tesadüf bu ya, yarım düzine gol yiyen Peru’nun kalecisi Ramon Quiroga Arjantin’de doğmuştu. O gün soyunma odasını ziyaret eden cuntanın başı Jorge Rafael Videla istediğini almıştı. Tevatüre göre Henry Kissinger da yanındaydı…

    Bir tarafta sokak ortasında sırra kadem basanlar, gün ışığında buharlaşanlar, işkencede kaybedilenler, bir tarafta tribünlerden yükselen “ole”ler… Arjantin, ilk Dünya Kupası’na böyle ulaşmıştı. Videla çok değil, yedi sene sonra ömür boyu hapis cezasına çarptırılacaktı.

  • Tenisin rengini değiştiren kadın

    Tenisin rengini değiştiren kadın

    Williams Kardeşler’in “rol modeli”, kortların ilk siyah kadın şampiyonu Althea Gibson, 11 Grand Slam şampiyonluğuna imza atan unutulmaz bir sporcuydu. Hayatı boyunca sadece rakiplerine karşı değil, iflah olmaz ırkçılığa karşı da mücadele etti. Açtığı yoldan gelenler hâlâ önyargılarla, ayrımcılıkla, nefret suçlarıyla boğuşsalar da, varlar. 20. yüzyıla damga vuran benzersiz bir başarı öyküsü.

    Tenis dünyasında yılın ilk büyük organizasyonu geride kaldı. Milyonlar bu yaz 37. yaşını bitirecek Roger Federer’in şampiyonluğunu ayakta alkışlayadursun, pek tanınmayan Amerikalı bir raketin sosyal medya hesabı turnuvaya damgasını vurdu. Bir Grand Slam’de ilk defa çeyrek final gören Tennys Sandgren’in twitter’dan silmeye çalıştığı aşırı sağcı paylaşımları şimşekleri üstüne çekti. Basın toplantısında bu görüşlerle alakası olmadığını söyleyen sporcuya çok sert tepki gösterenlerden biri de Serena Williams idi. Ablası Venus ile birlikte kortların tozunu atan kadınlar tenisinin kraliçesi, varlığını ondan çok daha önce doğan birisine borçlu; biricik Althea Gibson’a…

    Şampiyona saygı töreni Tenis tarihinin ilk siyahi kadın şampiyonu Gibson için 11 Temmuz 1957’de Broadway, New York’ta saygı töreni düzenlenmişti. 

    Williams Kardeşler’in Los Angeles’ın belalı mahallesi Compton’da doğmasından yaklaşık yarım asır önce Clarendon’da dünyaya merhaba demişti Althea Gibson. Tarihler 25 Ağustos 1927’yi gösteriyordu. Güney Carolina’da pamuk tarlasında çalışan bir karı-kocanın çocuğuydu. Milyonları derinden etkileyen Büyük Buhran, 1930’da ailesini Harlem’e sürüklemişti. Tesadüf bu ya, taşındıkları sokak gündüzleri mahallenin çocuklarının spor yapmaları için kapatılıyordu. Kader ağlarını örüyor, küçük kız erken yaşta tenise çok yakın bir branş olan ‘paddle’ ile tanışıyordu. Tanışmakla da kalmıyor, 12 yaşında New York şampiyonu oluyordu. 

    Yeteneğini farkeden müzisyen Buddy Walker, elinden tutup onu Harlem’deki tenis kulübüne yazdırmıştı. Aldığı raket de cabasıydı. Fakir kızın cebinde beş kuruş para yoktu. Komşular da seferber olmuş, kendi aralarında topladıkları paralarla Althea’nın yoluna devam etmesini sağlamıştı. 

    O kadar iyiydi ki… Yaşıtları bileğini bükemiyor, Amerikan Tenis Birliği’nin turnuvalarında kupaları topluyor, aynı organizasyonda tam 10 yıl boyunca yenilmiyordu. Gücünün farkındaydı. Farklı olduğunu biliyor, insanların bunu görmesini istiyordu. “Kendime bir şey kanıtlamaya ihtiyacım yoktu. Rakiplerime bunu ispatlamak istiyordum” diyen tenisçi, beyazların dünyasına kabul edilmeyi hedefliyordu.

    Wimbledon’da ilk siyah kadın şampiyon 1957 Wimbledon tek kadınlar finalinde Amerikalı rakibi Darlene Hard’ı yenen Althea Gibson, adını tenis tarihine turnuvanın ilk siyahi kadın şampiyonu olarak yazdırdı. 

    Gibson, sonradan Grand Slam turnuvası kazanan tek siyah erkek raket olan Arthur Ashe’i de destekleyecek olan Walter Johnson’ın kısa sürede ilgisini çekmişti. Siyah Amerikalı gençlerin tenis oynamaları için bir program geliştiren spor meftunu, genç raketi anında farketmişti. Onu hemen kanatları altına almış, daha büyük organizasyonlar için hazırlamaya başlamıştı. 

    O güne kadar Amerika Birleşik Devletleri Salon Turnuvası’nda daha önce boy gösteren tek siyah Reginald Weir’di. 19’unda önemli bir turnuvaya başvurusu kabul edilen tenisçinin ten renginin farklı olduğu anlaşılınca, bir anda tüm kapılar suratına kapanmıştı. Yoğun bir çabanın sonucunda bu önemli şampiyonada ancak 37 yaşında sahne alabilen sporcunun en iyi günleri geride kalmış; ikinci turda elenip gitmişti. Fakat Gibson’un durumu çok farklıydı. Gençti, güçlüydü, geleceği parlaktı. Önündeki tek engel siyah olmasıydı. Beyazların onu kabulü şarttı!

    1949’da düzenlenen Amerika Birleşik Devletleri Salon Turnuvası’nda çeyrek finale kadar yükselen Gibson, kendisini birçoklarına ispatlıyordu. Aynı yıl Florida A&M Üniversitesi’nden tam burs kapan raket, dur durak bilmeyecekti. 

    Rolland-Garros’ta ‘Fransız öpücüğü’ 1956 Fransa Açık Tenis Turnuvası Rolland-Garros’ta şampiyonluğu elde eden Gibson kazandığı kupasına zafer öpücüğü konduruyor. 

    Tarihî an 

    Ertesi yıl onun bugünkü Amerika Açık Turnuvası’nda oynaması için büyük bir lobi faaliyeti başlatıldı. Beşi teklerde olmak üzere toplam 18 Grand Slam zaferine imza atan eski şampiyonlardan Alice Marble, Amerikan tenis dergisine yazdığı mektupta genç raketin önündeki engellerin kaldırılmasını istemişti. Onun satırları etkili olmuş, Gibson tam da 23. yaşgününde New York’ta korta ayak basmıştı. Tarihte ilk defa bir siyah Grand Slam turnuvasındaydı. Wimbledon şampiyonu Louise Brough’ya üç sette yenilse de, ülkenin manşetlerini genç sporcu süslüyordu. Irk bariyeri paramparça olmuştu. 

    1951’de ilk uluslararası turnuvasını kazanan Gibson, Wimbledon’a davet edildi. Tenisin en saygın organizasyonunda sahne alan ilk siyah yine oydu. Üçüncü turda elense de adı artık Avrupa’da da biliniyordu. 

    Usta tenisçiden gençlere dersler Katıldığı turnuvalarda aldığı başarılarla ünlenen Gibson, kendisine maç kazandıran taktikleri liseli öğrencilerle paylaşıyor. 

    1953’te diplomasını alıp Lincoln Üniversitesi’nde çalışmaya başlayan sporcu, hayatının kararıyla karşı karşıya kalmıştı. Adını açıklamadığı bir subaya aşık olmuş, tenisten kopup orduya girmeyi düşünmüştü. Tercihi farklı olsa bu yazı yine yazılır ancak çok daha az yer kaplardı… 

    1955’te Amerika’yı temsilen Asya’da gösteri maçları yapan Gibson, katıldığı küçük turnuvalarda “döktürüyordu”. Artık hasat zamanı gelmişti. 

    Ertesi sene İngiliz Angele Mortimer’ı yenerek Roland Garros’u kazandığında, tüm dünyada manşetleri süsledi. İlk defa bir siyah oyuncu, Grand Slam turnuvasında şampiyon olmuştu. Çiftlerde de partneri Angela Buxton ile zafere ulaşan başarılı raket, büyük umutlarla Wimbledon’ın yolunu tuttu. Teklerde çeyrek final gördüyse de organizasyonun sonunda taçlanacak olan Shirley Fry’a boyun eğmişti. Çiftlerde Buxton ile yine mutlu sona ulaşan Gibson, iyiden iyiye İngiltere’nin havasına ısınıyordu. 

    Tenisin ardından golfte kariyer Tenis kariyerinden sonra golfe merak saran Gibson, 1964’te Kadınlar Profesyonel Golf Birliği’ne üye olan ilk siyahi kadın olmuştu. 

    Kraliçe’nin huzurunda 

    1957 onun yılıydı. Darlene Hard’ı yenerek Wimbledon’da mutlu sona ulaştı ve yine tarih kitaplarına geçti. Merkez kortta taçlanan ilk siyah tenisçiye kupasını Kraliçe II. Elizabeth vermişti. Bir zamanlar beyazlarla yan yana oturmasına bile izin verilmeyen azim abidesi, onların yanyana gelemeyeceği Kraliçe’nin elini sıkıyordu. New York’a dönüşünde kahramanlar gibi karşılanan başarılı raket için geçit töreni düzenlenmişti. O sene Amerika Açık’ı da kazanan Gibson, çiftler ve karışık çiftlerde de kupa koleksiyonculuğunu sürdürdü. Sports Illustrated ve Time dergilerine kapak olan ilk siyah kadın oldu. 

    1958’de Wimbledon ve Amerika Açık unvanlarını koruyan başarılı raket, ülkesinde üstüste iki defa yılın kadın sporcusu seçilmişti. Dünya sıralamasında bir numaraydı. Fakat yılın sonunda aldığı karar, bir anda kortlara bomba gibi düştü. Gibson birçokları gibi profesyonelliği seçmişti. Zira o tarihlerde tenis amatördü; maddi koşullar en büyük yıldızların bile belini büküyordu. Tekler ve çiftler turnuvalarında 56 defa taçlanmış olmasına rağmen, bu spordan tek kuruş para kazanmamıştı. 

    Ertesi yıl Harlem basketbol takımının gösteri maçları öncesinde sahne alsa da ne madden ne de manen mutluydu. Profesyonel teniste de onun için çok para yoktu. Kortlarda paraladığı rakiplerine davet yağarken, onun kapısını kimse çalmıyordu. Irk bariyeri yine karşısına dikilmişti. Sosyal farkındalık projelerine destek veren Gibson, bir yandan da yorumculuk yapıyordu. Bir ara müzikte şansını deneyip albüm yaptıktan sonra dönemin en popüler televizyon programı Ed Sullivan Show’a konuk olmuştu. John Ford’un The Horse Soldiers filminde köle bir kadını canlandıran başarılı sporcu, senaryodaki zenci aksanını reddediyordu. O, hayatı boyunca “beyaz” atmosferin içinde, siyah bir kadın olmayı başarmıştı. 1960’ta spor yazarı Ed Fitzgerald ile birlikte anılarını kaleme aldı. Kitabın adı pek manidardı: I Always Wanted to Be Somebody (Hep Biri Olmak İstedim). 

    1964’te spor dünyasına geri dönen Gibson, 37 yaşında Kadınlar Profesyonel Golf Birliği’ne üye olan ilk siyah kadın oldu. Bazı turnuvalara alınmamış, kimi zaman kulüplere kabul edilmediğinden, arabasında üstünü değiştirmişti. Ama hiçbir zaman bildiği yoldan şaşmayıp öncü olmaya devam etti. Golfün en çok kazanan kadınlarından biri olması da cabasıydı. 

    Dergi kapaklarında ilk siyah kadın 

    Gibson medyada da ilklere imza atmıştı. Time ve Sports Illustrated başarılarının ardından Gibson’ı kapak yaptığında, bu dergilerin kapağına çıkan ilk siyah kadın olmuştu. 

    Sport Illustrated‘ın 2 Eylül 1957 kapağında Althea Gibson…

    1972’de büyük şehirlerin fakir mahallelerinde gençlerin tenis oynaması için başlatılan projenin mimarı olan Gibson, kurduğu merkezlerde sayısız çocuğun hayatına dokundu. Onun spora kazandırdıkları arasında profesyonel olanlardan Zina Garrison, 1990’da Wimbledon’da finalde Martina Navratilova’ya boyun eğmişti. 1976’da New Jersey eyaleti spor komiserliğine getirilen Gibson, ertesi yıl Demokrat Parti’den senatoya girmek için yarıştıysa da ikincilikte kaldı. 1992’de geçirdiği beyin kanamalarının neticesinde felç olan emekli tenisçinin imdadına eski partneri Buxton yetişti. Dünya çapında toplanan yaklaşık 1 milyon dolarlık miktar dertlere derman olmuştu. 

    1999’da Serena Williams Amerika Açık’ı kazandığında, Gibson 72’sindeydi. Ertesi yıl ise ablası Venus aynı başarıyı tekrarlamıştı. Kardeşler kortların tozunu dumana katarken, ilk tebriklerden biri de onların geçtiği kapıyı açan “Althea Teyze”lerinden geliyordu. Tesadüf bu ya, Serena öğrenciyken hayran olduğu idolüne bir mektup yollayıp onu yakından tanımaya çalışmıştı. Venus ise kariyeri boyunca defalarca onun ismini anmıştı. 

    Onun 1950’de Amerika Açık’a ilk adımını attığı an, Amerikan spor tarihinde 1947’de beyazlarla oynayan ilk siyah beyzbolcu Jackie Robinson ile kıyaslanadursun; 2003’te son nefesini veren Gibson’ın adı bugün sayısız merkez ve kortta yaşıyor. Özgeçmişinde teklerde beş, çiftlerde beş, karışık çiftlerde de bir olmak üzere toplam 11 Grand Slam şampiyonluğu yazıyor. Kraliçe II. Elizabeth’ten kupa alırken, belki de ötekilerin Wimbledon’ı ilk defa duymasını sağlamıştı. O raketi ilk eline aldığında, ABD’de tenis oynayan azınlıkların oranı yüzde 5 bile değildi. Bugün yüzde 30’dan fazlalar ve bunların da üçte ikisi siyah. 

    O, sadece biri olmak istiyordu. Farklı, özel biri. Tarihte onun kadar büyük zorlukları aşmak zorunda kalan başka tenisçi olmamıştı. Açtığı yoldan gelenler hâlâ önyargılarla, ırkçılıkla, nefret suçlarıyla boğuşsalar da, varlar. Zira o asla kapanmayacak kapıyı Gibson açtı. 

  • Efsane Macarlar ve onları dize getiren Türk millî takımı

    Bundan tam 62 yıl önce, 19 Şubat 1956’da İstanbul’da oynanan maçta, dünyanın tartışmasız en güçlü takımı Macaristan’ı 3-1 mağlup etmiştik. Evet, hava çok soğuktu ve Macarları iki hafta boyunca diğer maçlarla yormuştuk ama, zafer çok büyüktü.”Yenilmez Armada” Macar milli takımının unutulmaz serüveni ve Türk millilerine kaybedişlerinin inanılmaz hikayesi…  

    Bazı takımlar vardır, hiç taçlandırılmasalar da, gönüllerde yerini almış­tır. 30’larda Avusturya’nın ha­rika takımı, 70’lerde Cruyff ve şürekâsının Hollanda ile çim­lere kazıdıkları total futbol ma­nifestosu… Fakat bir ekip var ki, onlar adını tarihe altın harf­lerle yazdırmıştı. Gyula Gro­sics- Jeno Buzanzsky- Gyula Lorant- Mihaly Lantos- Jozsef Bozsik- Jozsef Zakarias- Lasz­lo Budai- Sandor Kocsis- Nan­dor Hidegkuti- Ferenc Puskas- Zoltan Czibor’dan oluşan 11, bu oyuna meftun olanların aklın­dan hiçbir zaman çıkmamıştı.

    Yeşil sahaların yenilmez armadası Macaristan, aslında bir rejimin yarattığı mucizeydi. 1940’ların sonunda ülkede ya­şanan siyasi gelişmeler tarihin en güçlü takımlarından birisini doğururken, yine siyaset 60 kü­sur yıl önce kendi altın çocukla­rını yemişti.

    Hikâyeyi biraz geriye sar­malı, tarih kitaplarına dalmalı…

    Futbolun ilk harika takımı­nın babalarından Jimmy Ho­gan, 1. Dünya Savaşı’nda Avus­turya’da düşman bir ülkenin va­tandaşı olarak hapishanede çile doldurmaktaydı. Hemen devre­ye giren Macarlar, İngiliz futbol adamını bir anlamda transfer ediyordu.

    Taçsız Kral’dan Ordinaryüs’e Türk milli takımı kadrosu “Taçsız Kral” Metin Oktay, “Beton” Mustafa Ertan, “Ordinaryüs” Lefter Küçükantonyadis gibi yıldızlarıyla sahada yerini almıştı.

    MTK Budapeşte ile iki şam­piyonluk kazanan hoca, bu süre zarfında sadece bir mağlubiyet tatmıştı. Savaşın sonunda Ma­caristan’ı terketse de onun pasa dayanan oyun anlayışı, futbol sahalarında iz bırakmıştı.

    1930’da Uruguay’da başla­yan Dünya Kupası serüvenine ilk seferinde katılmayan Macar­lar, bir sonraki turnuvada çey­rek finalde elenirken, 1938’de ise finalde İtalya’ya boyun eğ­mişti.

    2. Dünya Savaşı sonrasın­da Sovyetler Birliği himayesi­ne giren Macaristan’da, iklim kısa sürede değişmişti. Kendi­sini “Stalin’in iyi öğrencisi” ola­rak tanımlayan diktatör Mátyás Rákosi, topraklardaki bütün muhalifleri silindir gibi ezer­ken, diğer taraftan verdiği bir kararla sadece ülke değil, dün­ya futbolunun da kaderini tayin edecekti.

    Yurt savunması

    Macaristan gizli servisi AVH, MTK Budapeşte’yi alınca, or­du da boş durmadı. Onlar da bir takım istiyordu. Ferencvaros “sağcı” bulunduğundan, ihale Puskas ve Bozsik’in formasını giydiği Kispest’e kalmıştı. Böy­lece Kispest bir günde Honved olmuştu.

    “Macar futbolunun yıldız­ları Kocsis, Czibor, Budai, Lo­rant, Grosics de sefer görev em­riyle kulüplerinden Honved’e nakledilirler. Maksat, eksenini bir kulübe oturtarak millî ta­kımın istikrarını sağlamaktır” diye yazmıştı Tanıl Bora Radi­kal’de yıllar önce. Gerçekten de ordunun rüyaları kabul olmuş, istihbaratçılara karşı üstün­lük sağlamışlardı; arada iki defa kaptırılan şampiyonluk nazar boncuğu sayılırdı…

    Adı yurt savunması anlamı­na gelen kulüp, Ferencvaros’tan Kocsis, Czibor ile Budai’yi, Va­sas’tan Lorant’ı almıştı. Hon­ved başarıdan başarıya koşar­ken, millî takımın da önlemez yükselişi başlamıştı. Ne de olsa Puskas ve arkadaşları, birkaç istisna dışında tek bir takımda toplanmış, günde çift idmana başlamıştı. Statüleri amatör ol­duğundan, kulüp dışında millî takımda da yan yana oynamaya başlamışlardı.

    Teknik direktör Gusztav Se­bes’in önderliğinde çalınan ma­ya tutmuştu. O zamanların “W formasyonu” Sebes tarafından bozulmuş ve daha çok “U”ya ya­kın bir sistem benimsenmişti. En ileride olması gereken Hide­gkuti geriye çekilerek, yeni bir diziliş denenmişti. Bu sistem ve topa mutlak hakimiyet meyve­sini çabucak vermişti. Millî ta­kımın yenilmez serisi 1950 Ma­yısı’nda başlamış, arada terle­meden 1952 Helsinki Olimpiyat Oyunları’nda altın kazanılmıştı.

    Finlandiya’nın başkentine gelen Sebes’in talebeleri eleme­lerde Romanya karşısında zor­landıysa da sonradan Barcelo­na’ya transfer olacak Czibor ile “Altın Kafa” Kocsis’in golleriy­le yoluna devam etti. İlk turda, 1949’daki uçak kazasında ülke şampiyonu Torino’yu kaybetti­ğinden oldukça sıradanlaşmış İtalya’yı karşılarında bulmuş­lardı. Palotas ile Kocsis’in golle­ri onları bir üst tura taşımıştı.

    İlk gol Lefter’den 19 Şubat 1956’da yenilmez armadaya karşı oynayan milliler 3-1’lik galibiyetle sahadan ayrıldı (altta). İlk golün sahibi 6. dakikada İsfendiyar’ın ortasına voleyi vuran Lefter’di (üstte).

    Çeyrek finalde rakip Türki­ye idi. Macarlar daha ilk yarıda farkı üçe çıkarmış, Ercüment Güder’in frikiki hanemize gol olarak yazılmıştı. Savunma fut­bolu oynayan ay-yıldızlılar o da­kikadan sonra rakibinin üstüne çullanmaya kalkışınca, 90 daki­ka sonunda tabelada 7-1’lik skor yazmıştı. Palotas, Kocsis, Pus­kas, Lantos, Bozsik kim ararsa­nız o gün fileleri havalandırmış, Milliyet gazetesi o günden onla­rı şampiyon ilan etmişti.

    Yarı finalde İsveç’e yarım düzine gol atan takım, altın için Yugoslavya ile buluşuyordu. Uzun süre golsüz giden müca­delenin son çeyreğinde önce Puskas, ardından Czibor zafe­ri getiriyordu. Tesadüf bu ya, o günkü rakiplerimizin yolu bu topraklara da düşecek, hattâ hem Fenerbahçe hem de Beşik­taş ile şampiyonluk yaşayacak Branko Stankovic misali sayısız teknik adam çıkacaktı.

    Wembley’in fatihi

    25 Kasım 1953’te Macarlar, Wembley’e ayak basmıştı. İn­gilizler, Puskas’a hafif müsteh­zi bakıyordu. Topluydu, kısaydı. Bu bodur şişko, efsane olma­malıydı.

    İlk düdüğün çalmasıyla bir­likte futbolun mabedinde bir fırtına kopuyordu. İki takım arasındaki sıklet farkı gecey­le gündüz gibiydi. Kısa sürede komünistler gol olup yağıyor, 200 bin meraklı gözün önün­de 52 yıldır sahasında ötekilere kaybetmeyen İngiltere 6-3’lük skorla paramparça oluyordu.

    Futbolun beşiği kendi top­raklarında fena sallanmış, ma­dara edilmişti. Yenilir yutulur gibi değildi. Macarlar galibiyeti de bir İngiliz’e ithaf ederek, İn­gilizleri iyice ezmişlerdi: Teknik direktör Sebes maçtan sonra “bize bildiğimiz her şeyi Hogan öğretti” diyecekti.

    Yenilen pehlivan güreşe doymayıp rövanş istedi. Ertesi yıl İngilizleri Budapeşte’de da­ha da hazin bir tabela bekliyor­du: 7-1!

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-676-11.jpg

    Namları sınırları aşıyor, herkes onları konuşuyordu…

    Üç hafta sonrasında İsviç­re’de başlayacak olan 1954 Dün­ya Kupası’nın mutlak favorisiy­diler. Bern’e güle oynaya ayak basmışlardı. Grupta Batı Al­manya, Güney Kore ve Türki­ye ile eşleşmişlerdi. O zaman­ki statüye göre ülkeler iki maç yapıyordu. İlk karşılaşmaların­da Güney Kore karşısında şov yapan Macarlar, tam dokuz at­mıştı! Olağan şüpheliler Kocsis, Puskas ile Czibor gol sağana­ğında sahne almıştı.

    İkinci sınavlarında Batı Al­manya’yı 8-3’lük skorla param­parça ettiler. Yeşil sahaların önemli düşünürlerinden Sepp Herberger turnuvanın devamı­nı düşünerek yedekleri çimlere sürmüştü. Dört gol atan Kocsis yıldızlaşırken, Hidegkuti de iki defa ağları sarsmıştı.

    İlk mücadelesinde Batı Al­manya’ya 4-1’lik skorla boyun eğen Türkiye, “Canavar Bur­han”ın hat-trick yaptığı maçta Güney Kore’yi 7-0’lık skorla de­virmişti. O karşılaşmada Lef­ter’in attığı gol adeta jenerikti. Statüye göre Batı Almanya ile bir kez daha karşılaşan Millile­rimiz 7-2’lik skorla mağlup ol­muştu.

    Sakatlanan Puskas’ın yok­luğunda, arkadaşları önlerine geleni ezip geçiyordu. Çeyrek finalde tekmelerin konuştuğu “Bern Meydan Savaşı”ndan sağ salim çıkmayı başarıp Brezil­ya’yı 4-2 yenmişlerdi. Perde­yi Hidegkuti açmış, Kocsis iki golle maça damgasını vurmuş­tu. “Solak şişko”nun yokluğun­da kazanılan penaltıyı Lantos atmıştı.

    Final yolunda son rakip, o tarihe kadar Dünya Kupası’n­da hiç yenilmemiş, oynadığı iki turnuvayı da kazanmış Urugu­ay’dı. Czibor ve Hidegkuti ile iki farklı üstünlüğü yakalayan Macarlar, Juan Hohberg’e mani olamayınca uzatmalara gidil­mişti. Tam ihtiyaç duyulduğu anda döktüren “Altın Kafa” işi bitirmiş, turnuvadaki gol sayı­sını 11’e çıkarmıştı.

    Helsinki’de yenilmezlik serisine devam Macarların 1950 Mayıs’ında başlayan yenilmezlik serisi 1952 Helsinki Olimpiyatları’nda kazandıkları altın madalyayla perçinleniyordu.

    Mucizenin ardı

    Finalde rakip, grupta parçala­dıkları Almanya idi. Macarlar ilk maçın özgüveniyle sahaya ayak basarken, yıldızları Puskas da kadrodaydı. Hafif sakat olsa da bu karşılaşma kaçmazdı.

    Mutlak favori olan altın ta­kım fırtına gibi başlamış, henüz 8. dakikada farkı ikiye çıkarmış­tı. Önce Puskas, ardından Czi­bor ağları bulmuştu. Finali ül­kesine radyodan aktaran spiker Herbert Zimmermann, kaleci Toni Turek’i “kova” ilan etmiş­ti. Ancak dakikalar 18’i göster­diğinde, tabelada eşitlik vardı. Max Morlock farkı bire indir­miş, Panzerlerin haşarı çocuğu Helmut Rahn beraberliği getir­mişti.

    Macarlar saldırıyor, kale­sinde Turek dayanıyordu. Zim­mermann mikrofon başında file bekçisine methiyeler düzmek­ten yorulmuyordu. Derken son dakikalarda sahne alan Rahn, ülkesini öne geçirmişti. Pus­kas’ın attığı gol ofsayt gerekçe­siyle değer kazamayınca, zafer Panzerlerin olmuştu. Aradan yarım asır geçtikten sonra o maçta doping yapıldığına dair çıkan haberler Almanya’da pek ses getirmedi. O final bir muci­zeydi; mucize olarak kalmalıydı!

    Turnuvada milli takımımız Macarlara karşı 7-1 kaybetmişti.

    Kupanın kaptan Fritz Wal­ter’in ellerinde yükseldiği an ölümsüzleşti. Alman tarihçi Jo­achim Fest’e göre Federal Al­man Cumhuriyeti’nin üç kuru­cusu var: Politik olarak Konrad Adenauer, ekonomik olarak Lu­dwig Erhard ve mental olarak Fritz Walter.

    Müsaadenizle kısacık bir dipnot…

    Her ne kadar millî takımın efsanevi hocası Herberger, 2. Dünya Savaşı sırasında oyun­cularına imtiyazlar tanınma­sını sağlasa da, kaderin Walter için yazdığı bambaşkaydı. Zira futbol adamı gücünü başkaları için kullanmayı tercih etmişti. Harp sırasında Fransa, Korsi­ka gibi yerlerde askerlik yapan Walter’in yolu, sonradan üç gol atacağı Romanya’ya düşmüştü. Hem de savaş esiri olarak.

    Esir kampında sıtmaya ya­kalanan forvet, Gulag Adala­rı’na aktarılmayı bekliyordu. Kardeşi Ludwig ile beraber ol­maları belki de tek tesellisiy­di. Bir gün Macar ve Slovak as­kerler top oynarken aralarına karışıyor; olaylar gelişiyordu. Ne sıtma ne esaret etkilemişti Fritz’i. O kadar iyiydi ki… Kar­şında çaresizce koşturan asker­lerden biri anında onu tanıdı. 3 Mayıs 1942’de Budapeşte’de oynanan Macaristan-Alman­ya maçında hayranlıkla izlediği Walter’in ta kendisiydi! Onun iki gol attığı karşılaşmayı Al­manlar 5-3 kazanmıştı. Hemen kampın Sovyet komutanına ko­şan bu subay, Almanların büyük yıldızının aralarında olduğunu söylemişti. Futbol aşığı komu­tan Shukov, Fritz ve Ludwig Walter’in o trenlere binmeme­lerini sağlamıştı. Hayatta kalan yıldız, 12 yıl sonra Dünya Kupa­sı’nı kaldırmıştı. Kendisini tanı­yıp hayatta kalmasını sağlayan subay Macar’dı!

    Bir ulus yeniden şaha kal­karken, harika takım ilk kez kaybetmişti. Böylece 32 maçlık yenilmezlik serisi bozulmuş­tu. Komünist iktidar mağlubi­yeti bir türlü kabullenemiyor, faturayı kaleci Gyula Grosics’e kesiyordu. Aylarca sorgulanan “Kara Panter” lakaplı file bek­çisi, delil yetersizliğinden “yır­tıyordu”.

    1954 Dünya Kupası finali Finalde kupanın mutlak favorisi Macarlar, Federal Almanya’yla ikinci kez karşılaştılar (üstte). Büyük mücadele sonucu maçtan galip çıkan Almanlar oldu, kupayı kaptan Fritz Walter kaldırdı (altta).

    Her şey 1956’nın sonunda de­ğişti. Macaristan’ın değişik şehirlerine sıçrayan kıvılcım, 23 Ekim’de yangına dönmüş­tü. Kısa sürede hükümet düş­müş, Sovyet tankları Budapeş­te’de cirit atmaya başlamıştı. 4 Kasım’da Macaristan’a adeta çıkarma yapan Sovyetler Birli­ği, bir haftada kontrolü ellerine almıştı. Binler ölmüş, onbinler ülkeden kaçmıştı.

    Şampiyon Kulüpler Kupa­sı’nda Athletic Bilbao ile eşle­şen Honved, 22 Kasım’da İs­panya’nın yolunu tutmuştu. San Mames’te 3-2’lik skorla gülen evsahibi ufak bir avantaj sağ­lamıştı. Futbolcular ülkelerine dönmek istemiyordu. Macaris­tan’daki karışık durum nedeniy­le rövanşın Brüksel’de oynana­cak olması, kimbilir bazılarını umutlandırıyordu. Elenip dağı­labilirlerdi.

    Yaklaşık 30 yıl sonra 39 ki­şiye mezar olacak Heysel Sta­dı’nın skorbordunda yazan 3-3’ten sonra Grosics, Bozsik, Budai ve Lorant yurtlarına dö­nüyor, takımın yıldızları Pus­kas, Czibor ve Kocsis, Batı’ya açılıyordu.

    Ancak onların İspanya’ya ayak basmasından sonra düşüş başlıyor, efsane ekip sıradan­laşıyordu. Real Madrid ile Bar­celona ise vites yükseltiyordu. Şampiyon Kulüpler Kupası’nı adeta tahakküm altına almış­lardı. Puskas, ruh ikizi Alfredo Di Stefano ile başkentliler için döktürüyor, Katalan diyarın­da ise Macar rönesansı yaşanı­yordu.

    1958 Dünya Kupası’nda son­radan milletvekili olacak Pus­kas’ın çocukluk arkadaşı Bozsik kaptanlığa terfi etmişti. Hide­gkuti artık 36’sındaydı. İspan­ya’da döktürenlerin yokluğunda bir zamanların yenilmez arma­dası gruptan çıkamamıştı. Kim­bilir, tam kadro olsalar, İsveç’te samba yapan Brezilya ve Pele’yi hiç konuşmayacaktık. Yarat­tıkları ekol 1962 ve 1966’da üst üste iki Dünya Kupası daha gör­se de, çeyrek finalden öteye gi­dememişti. Rejimin doğurduğu mucize, aslında yine rejim yü­zünden bitmişti.

    Bir (anti) kahraman

    Macaristan’ın kalecisi Grosi­cs, sorgulandıktan sonra sürül­müştü. Aklandıktan sonra millî takımın eldivenleri yine ona teslim edildi. Ferencvaros’un ısrarla istediği Grosics’e bir tür­lü rejimden izin çıkmamıştı. Sürgünde mesleğini icra etme­ye devam eden “Kara Panter”, Dünya Kupası heyecanını iki kez daha yaşamıştı.

    Rejimle geçinemeyen Gro­sics, 1980’lerde bir anlamda barış çubuğu uzatmıştı yöne­time. Komünist Parti’ye üye olmak isteyen emekli file bek­çisinin kayıtları incelendiğin­de bir anda ortalık karışmıştı. Gyula Grosics, delikanlılığın­da Macaristan’daki SS ordu­suna gönüllü olarak katılmış­tı. Genel sekreterlik koltuğun­da 32 yıl oturarak ülkeyi en uzun süre yöneten politikacı olan János Kádár, durumu çok da önemsememişti. Gyula on­ların olmuştu artık. Kimbilir belki de hep onlarındı. SS geç­mişi olan birinin yurtdışında oynaması çok da kolay değildi. İşte belki de bu yüzden, o hiç Batı’ya gitmeyi düşünmemiş­ti. Derken Doğu Bloku dağıldı, o da saf değiştirdi. İktidara ko­şan muhafazakar sağ parti Fi­desz saflarında görünen Kara Panter, Başbakan Viktor Orbán ile çok yakınlaştı ve 82 yaşında Ferencvaros formasıyla tanıştı!

    2010’da iktidara yeniden ge­len Fidesz ile birlikte Kara Pan­ter, iyiden iyiye günışığına çıktı. Şaka gibiydi; oynarken olmasa da 85 yaşında ülkesinin en iyi­si olmuştu. Hakkında çekilen belgeselin vizyona girdiğini bile görmüştü. Hattâ filmin galası­na Macaristan Cumhurbaşkanı Pal Schmitt de katılmıştı. Hari­ka takımın hayatta kalan son iki ferdinden biriydi. İlk o 2014’te göçtü, ardından Buzansky ertesi yıl son nefesini verdi.

    Real Madrid’de Puskas mucizesi Real Madrid’e transfer olan Puskas kupa koleksiyoneri olmuştu. O takımın unutulmaz yıldızları Di Stefano, Santamaria ve Gento bir maç sonrasında.

    Destanın gölgesinde

    Yenilmez armada Macaristan, 3 Şubat 1956 akşamı Türkiye’ye gelmişti. Gelecekler- gelme­yecekler diye bakılan papatya falları böylece son buluyordu. Fakat küçük bir sorun vardı. 70 santimi bulan kar, cansıkıcıy­dı. Mücadele için 5 Şubat tarihi belirlenmiş, biletler karabor­sada 100 liraya peynir ekmek gibi satılmıştı. Federasyonun belirlediği programa göre Tak­sim Anıtı’na çelenk koyarak başlayacaklar, İzmir ve Anka­ra’da karma takımlarla maç­lar yaptıktan sonra 14 Şubat’ta Beyrut’a uçacaklardı. Fakat ev­deki hesap çarşıya uymadı. Ha­va muhalefeti nedeniyle planlar altüst olmuştu. Karda sahne al­mak istemeyen yıldızlar toplu­luğu rahatlamıştı. Hattâ büyük usta Halit Kıvanç, kararı mem­nuniyetle karşılayan Czibor’un tellendirdiği sigarayı yazıyordu. Yeni açılan Divan Oteli’ne yer­leştirilen Macar kafilesinin key­fi yerindeydi.

    6 Şubat’ta İzmir’e varan ye­nilmez armada, ilk maçını iki gün sonra yapmıştı. Federasyo­nun programında buraya 9 Şu­bat’ta varılacak, ertesi günde de karşılaşma oynanacaktı. Şehrin hava koşulları takvimi öne çek­mişti.

    Puskas çocuklarla Macaristan’da adeta halk kahramanı olarak anılan efsane futbolcunun çocuklarla olan bu karesi daha sonra Budapeşte’de dikilen bir heykelle de ölümsüzleşti.

    Sebes’in öğrencileri 8-1’lik skorla gülmüştü. İki ülke fede­rasyonu asıl millî müsabaka­nın hangi gün oynanacağına dair görüşmeleri sürdürüyor­du. Daha önce 19 Şubat’ta karar kılınsa da dört gün önceye çek­me çabaları da vardı. 10’undaki tablo daha da hazindi. Tabelada yazan 11-0’dan sonra gazete­lerde kullanılan Macaristan’ın “düzineyi tamamlayamadığı” ifadesi, iki ülke arasındaki farkı ortaya koymuştu. İki gün son­rasında Ankaralı futbolseverler efsane ekibe doymuştu. Başkent karmasının aldığı 4-2’lik mağ­lubiyete neredeyse sevinenler olmuştu.

    Millî takım tek seçicisi Eş­fak Aykaç, “İnşallah Ankara’da olduğu gibi bir oyun çıkarırız” diyedursun, Macarlar İstan­bul’da ilk 15 Şubat’ta sahne al­mıştı. Karşılarındaki takım yine bir şehir karmasıydı. Tarife da­ha da düşmüştü: 3-1.

    Tüm Türkiye 19 Şubat’ı ip­le çekiyordu. Acaba bir futbol mucizesi yaşanacak mıydı? O günün gazetelerinde Maca­ristan’ın en güçlü kadrosuyla oynayacağı vurgulanıyor, olası kötü bir neticeye insanlar san­ki hazırlanıyordu. İşte bu ahval ve şerait içinde santra yapıl­dı. Yenilmez armadanın altın kafası Kocsis yoktu. Sebes’in üstüne sistem inşa ettiği Hi­degkuti ise yedekler arasında başlıyordu.

    Unutulmaz kaleci Grosics Efsane takımın hayatta kalan son fertlerinden Grosics (en üstte) hayatının son demlerinde ülkesinin en bilinen isimlerindendi. 2014’te ölümünden sonra mirasına Macaristan Başbakanı Orban sahip çıkmaya devam etti (üstte).

    Dakikalar henüz 6’yı göste­rirken, İsfendiyar’ın ortasına voleyi yapıştıran Lefter desta­nı başlatmıştı. Turgay Şeren’in muhteşem kurtarışı tabelanın eşitlenmesine mani oluyordu. Yarım saatin sonunda Sebes oyuna müdahele ediyor, Hideg­kuti’yi sahaya sürüyordu.

    İlk yarının sonlarında ken­disine yapılan penaltıyı kulla­nan Türk futbolunun biricik ordinaryüsü, kendisinin ve ta­kımının ikinci golüne imza at­mıştı.

    İkinci devrenin hemen ba­şında fark üçe çıktı. İsfendi­yar’ın ortasında bu sefer Metin Oktay sahne almıştı. Müsaba­kanın sonlarında Puskas büyü­lü sol ayağıyla ağları bulsa da kalan dakikalar geçmek bilmi­yordu. Stattaki binlerin sayısı zamanla katlanıyor, neredeyse İstanbul nüfusunu geçiyordu. Yugoslav hakem Stefanovic’in son düdüğü mücadeleye nokta koymuş, rüyalar gerçek olmuş­tu: Türkiye 3- Macaristan 1.

    Millî Takımın uzun yıllar en büyük zaferi buydu. Ne olursa olsun, Puskas ve arkadaşları sa­hadan boynu bükük ayrılmıştı. 18 maçlık ikinci yenilmezlik se­risi Dolmabahçe’de sonlanmıştı.

    O yılın sonunda Macaris­tan’daki iklim değişecek; efsane takım da dağılıp gidecekti.

  • Gölgeden günışığına, interseks şampiyonlar

    Gölgeden günışığına, interseks şampiyonlar

    LGBT’ye eklenen “I” harfini karşılayan interseks sporcular, özellikle atletizm ve olimpiyat tarihine isimlerini yazdırdırlar. Hem spor camiasının hem basının hem de kamuoyunun yasak ve alaylarına maruz kalan sporcular, rakipleriyle olduğu kadar yerleşik yargılarla da mücadele ettiler. Mary Louise Edith Weston’dan Caster Semenya’ya… 

    Birleşmiş Milletler verilerine göre dünya nüfusunun yüzde 1.7’si bu durumdan etkileniyor. 

    Almanya’da Federal Yüksek Mahkeme’nin üçüncü cinsiyete izin verdiği haberi medya organlarını süslüyor. Buna göre anne ve babalar interseks (iki cinse de ait genital organlar, üreme organları ve/veya farklı kromozomlara sahip insanları kapsayan biyolojik bir durum) çocuklarını üçüncü cinsiyet olarak yazdırabilecekler. Hükümet gelecek yılın sonuna kadar bu konuyu düzenleyecek bir kanun çıkaracak. 

    Hem Yahudi, hem interseks! Margaret Bergmann- Lambert, 1936 Berlin Olimpiyatları’nda 1.60 metrelik derecesiyle Almanya rekorunu kırmıştı. Yahudi sporcu 1937’de Almanya’yı terketmek zorunda kaldı. 1999’da adına açılan bir spor kompleksini ziyaret için Berlin’e döndü. 

    Yıllarca “hermafrodit” olarak tanımlanan bu bireylerle ilgili kullanılacak ifade zaman içinde değişmiş durumda. LGBT (lezbiyen, gey, biseksüel, trans) kavramı yerini LGBTİ’ye (lezbiyen, gey, biseksüel, trans, interseks) bırakmaya başladı. İşte bu hareketin güçlenmesiyle birlikte artık “interseks” kavramı tercih ediliyor. Aktivistler, doğadaki salyangozlar gibi hermafrodit türlerin neredeyse tamamının birden fazla cinsiyet taşıdığını, oysa insanların böyle olmadığını vurguluyorlar. 

    Peki bağnazlığın en güçlü kalelerinden spor dünyasında durum nasıl? 

    Yıllar içinde trans bireylerin Olimpiyat Oyunları’na katılabileceği kabul edilmeye başlandı. Fakat söz konusu interseks bireyler ise durum çetrefilleşiyor. Yapılan testlerin sonuçlarına göre karar veriliyor. 

    Caster Semenya 

    2009’da pistlere fırtına gibi giren Güney Afrikalı Caster Semenya, sporda interseks tartışmalarını arttırmıştı. Uluslararası Atletizm Federasyonu (IAAF) kısa sürede 1500 metre derecesini 25 saniye, 800 metre derecesini 8 saniye geliştiren atleti incelemeye aldı. Finalden saatler önce bu cinsiyet testinin yapılması ve isteniş şekli dikkati çekiyordu. Kimilerine göre genç atlet ayrımcılık, bazılarına göre de ırkçılık kurbanıydı. 

    Bir süre atletizmden men edilen Semenya için son sözü IAAF 6 Temmuz 2010’da söylemişti; yarışlara katılabilecekti. “Erkekliğin genetik alameti farikası sayılan Y kromozomu” Güney Afrikalı sporcuda yoktu. 2012 Londra’da elde ettiği 800 metre olimpiyat şampiyonu unvanını 2016 Rio’da da koruyan sporcu, bu yıl düzenlenen Dünya Şampiyonası’nda da 800 metrede altın, 1500 metrede de bronz kazanmıştı. 

    “Tanrı ben böyle yarattı ve ben bu durumu kabullendim” diyen Semenya, Ocak ayında 28’inden gün almaya başlayacak. Lezbiyen olan ve partneri Violet Raseboya ile evlenen atlet, tarihte interseks durumu bilinen ilk sporcu değil.

    O bir süper güç Caster Semenya, 1500 metre derecesini 25 saniye, 800 metre derecesini 8 saniye geliştirince tüm dikkatleri üzerine çekti. Uluslararası Atletizm Federasyonu, 2009’da finalden yalnızca birkaç saat önce atlete cinsiyet testi yaptı. Güney Afrikalı sporcunun “kesinlikle erkek olmadığı” tespit edildi.

    Spor tarihinin unutulmazları

    1905-1978 tarihleri arasında yaşayan Mary Louise Edith Weston, 1920’lerde Britanya’nın en başarılı sporcularından biriydi. Cirit, disk ve gülle atmada İngiltere şampiyonu olan atletin jenital organında anomali vardı. Çocukluğundan itibaren kız olarak yetiştirilen Weston, 1936’da ameliyat masasındaydı. Artık adı Mark’tı. Aynı yıl evlenen eski sporcunun üç çocuğu olmuştu. 

    1911’de Stanislawa Walasiewicz adıyla doğan Stella Walsh, Polonyalı göçmen bir ailenin çocuğuydu. Ailesi henüz o üç aylıkken, iş umuduyla Yeni Dünya’ya ayak basmıştı. Cleveland’daki devlet okulunda atletizmle tanışmış; kısa sürede nam salmıştı. Fakat bir sorun vardı; 21 yaşına kadar hukuken Amerikan vatandaşı olma şansı yoktu. Poznan’daki bir uluslararası yarışmada beş altın kazanmıştı. Polonya’da kalıp milli takım için yarışması söylense de, Stella büyüdüğü topraklara geri dönmüştü. 1930’da ulusal şampiyonada üç altın kazandığında ortalık kızışıyordu. ABD bekleme şartını rafa kaldırıyor, vatandaşlık öneriyordu. 1932 Los Angeles Olimpiyat Oyunları’nda yine Polonya adına yarıştı ve 100 metrede dünya rekorunu egale ederek altın kazandı. Dört yıl sonra Berlin’de gümüşte kaldı. 

    Kariyerini noktaladıktan sonra genç sporculara destek veren Walsh, 4 Aralık 1980’de talihsiz bir şekilde hayatını kaybetmişti. Şehre gelen Polonyalı basketçilere verilmek üzere kurdele almaya giden eski atlet, silahlı bir soygunda ölmüştü. Yapılan otopside uterusunun olmadığı, işlevsiz, az gelişmiş bir penise sahip olduğu görülmüştü. Kimileri madalyalarının alınmasını istese de bu talep reddedilmişti. 

    Erkek sanıldılar! Iolanda Balas, 1957-1966 arasında 150’den fazla (ikisi olimpiyat) yarışmada üstüste birinci oldu. Polonyalı kısa mesafe koşucusu Ewa Klobukowska da (altta) 1964 Tokyo Olimpiyatları’nda 1 altın, 1 bronz madalya kazandı. Her iki sporcunun da kariyerini bitiren erkek oldukları şüphesi oldu. 

    Zdena Koubkova’dan ‘Press Biraderler’e

    1913’te doğan Zdena Koubkova, 1930’larda ülkesinde fırtınalar estirmişti. 1934’te 100 metre, 200 metre, 800 metre, yüksek atlama ve uzun atlamada Çekoslovakya şampiyonu olan atlet, aynı yıl 800 metrede dünya rekoru kırmıştı. Gazeteler aşırı kaslı yapısından dem vuruyor, etek yerine pantolon giymesi öneriliyordu. Weston gibi 1936’da ameliyat olan eski sporcu, yarım asır sonra son nefesini Zdenek Koubek olarak vermişti. 

    1926’da doğan Foekje Dillema, IAAF tarafından 1950 Avrupa Atletizm Şampiyonası için getirilen zorunlu cinsiyet testine girmediği için ömürboyu yarışlardan men edilmişti. O yaz evine dönen Hollandalı sprinter inzivaya çekilmişti. 2007’deki ölümünden sonra elbisesinden alınan DNA örneğinde Y kromozomu tespit edilmişti. 1966’da getirilen Barr Testi’ne göre Dillema’nın 2011’e kadar yarışması mümkün değildi. O tarihten bu yana Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) ve IAAF testosteron seviyesine bakıyor. 

    Press Kardeşler Sovyetler Birliği’nin atletizmdeki medar-ı iftiharlarındandı. Bugünün Ukrayna topraklarında Yahudi bir ailenin çocuğu olarak doğanlardan Tamara 1937, kardeşi Irina 1939’da dünyaya gelmişti. Güllede beş, disk atmada altı dünya rekoru kıran, 1966’ya kadar adeta yenilmez olan Tamara, ilk olimpiyat altınını 1960’da güllede kazanmış, dört yıl sonra hem unvanını korumuş, üstüne bir de disk atmada altın kazanmıştı. Sprinter ve pentatlet olan Irina ise 1932-1968 yılları arasında olimpik takvimde yerini alan 80 metre engellide 1960 Roma’da birinci olmuş, 1964 Tokyo’da da pentatlonda tarihin ilk olimpiyat altınını kazanmıştı. Görüntüleri nedeniyle yer yer basın tarafından “Press Biraderler” olarak anılan ikili, cinsiyet testlerinin zorunlu kılındığı 1966’da emekliye ayrılmıştı. Kimilerine göre interseks durumları vardı, bazılarına göre başarılarının sırrı yıllarca verilen dopingde saklıydı… 

    1966: Cinsiyet testleri 

    1966 Avrupa Atletizm Şampiyonası öncesi başlayan cinsiyet testleri, 1968 Olimpiyat Oyunları ile birlikte kural olmuştu. Jinekologlardan fizyologlara değişik uzmanlar, sporcuların cinsiyetinin peşine düşmüştü. Fakat ne olduğu kolayca anlaşılamayan durumlardan genetik olarak anormal olanlara birçok insanın ailesinden bile saklamak istediği hususlar açıkça konuşulmaya, kişiler damgalanmaya başlamıştı. Amerikan Tıp Birliği dergisi de cinsiyet testlerinin kadınlara karşı ayrımcılığı körükleyeceğini ve çıkacak bazı sonuçların atletlerin yaşamını derinden etkileyebileceğini savunmuştu. Buna rağmen 1999’da IOC tarafından durduruluncaya kadar Olimpiyat Oyunları’na katılan her sporcu bu teste girmiş, sadece binicilikte 1976 Montréal’e katılan İngiltere Prensesi Anne’in unvanı, kadınlığının sorgulanmasına mani olmuştu. 

    Tarihin en iyi yüksek atlamacılarından Iolanda Balas’ı da yeri gelmişken anmalı. İkisi olimpiyat olmak üzere 1957- 1966 yılları arasında üst üste 150’den fazla yarışmada birinci gelen, dünya rekorunu 14 defa geliştiren, Macar asıllı Rumen bir ailenin çocuğu olan sporcu hakkında zamanın gazeteleri türlü iddialar ortaya atmıştı. Bunlardan biri de onun “erkek” olduğu hakkındaydı. 1936 yılında doğan atlet, zorunlu cinsiyet testlerine girmeden emekli olmuştu. Geçen yıl ölen Balas, Romanya Atletizm Federasyonu’nda 17 yıl başkanlık yapmış, IAAF’ın kadınlar komisyonunda uzun süre görev almıştı. 

    1946’da doğan Ewa Klobukowska’nın da hikâyesi buruktu. 1964 Tokyo Olimpiyat Oyunları’nda bir altın, bir bronz kazanan sprinter, zorunlu hale getirilen cinsiyet testlerine takılıyordu. IAAF’a göre bir Y kromozomu fazlaydı. Yarışabilmek için ilaçlara sarılmışsa da kromozomlarını değiştiremiyordu. Kariyeri böylece sona eren Polonyalı sporcu, 1968’de çocuğunu doğurmuştu. Kırdığı üç dünya rekoru iptal edilmiş, fakat madalyalarına dokunulmamıştı. Genetik anomalisi vardı; kimilerine göre men edilmesi saçmaydı. 

    1948’de doğan Erika Schinegger 18 yaşında dünya şampiyonu olmuştu. 1968 Kış Olimpiyat Oyunları’na hazırlanırken, girdiği test hayatını değiştirmişti. Sonuçlara göre erkekti; kadın olarak yarışması mümkün değildi. Ameliyat olan Avusturyalı kayakçı, erkek olup Erik adını almıştı. 

    Dünya şampiyonluğu geri alınmadıysa da yıllar sonra bir televizyon programında kazandığı altın madalyayı çoktan ikinciye verdiği ortaya çıkan sporcunun otobiyografisi Fransa’da çok satmış, hakkında Erik(A) adlı bir belgesel çekilmişti.

    Sporcu gururu 100 metre engellide yarışan İspanyol atlet Maria José Martínez-Patiño, kadın olarak profesyonel spor yapabilmek için hakkını mahkemelerde aradı. Erik Schinegger ise (altta), 20 yaşında girdiği bir testte erkek olduğunu öğrendi, daha sonra ameliyatla erkek oldu. 18 yaşındayken kazandığı altın madalyayı ikinciye verdi. 

    Pistlerden mahkemelere…

    1961’de doğan Maria José Martínez-Patiño’nun başına gelenler de spor tarihine geçmişti. 1983’te Dünya Şampiyonası’na katılan İspanyol atlet, 100 metre engellide yarışıyordu. İki yıl sonra Japonya’da düzenlenen Dünya Üniversite Oyunları’na (Universiade) gittiğinde, bir sorun vardı. Yapılan yeni test, onun müsabakalara katılamayacağını söylüyordu. Yetkililer ona sakatlanmasını tavsiye etse de o hakkını aradı. Başarılı atlet, “androjen duyarsızlık sendromu”na sahipti. Durumu ona bir avantaj sağlamadığı halde men edilmişti. Ertesi yıl ulusal atletizm şampiyonasında boy göstermek istediğinde, Martínez-Patiño’nun önünde iki seçenek vardı: Ya sessizce çekilecek ya da sonuçlarına katlanacaktı. Tehditlere pabuç bırakmayınca bursundan olmuş, lojmanından çıkarılmıştı. Bunlar yetmezmiş gibi basın tarafından adeta cezalandırılmıştı. Ne özel hayatının gizliliği kalmıştı, ne de nişanlısı. Bildiği yoldan şaşmamış, men kararını mahkemeye taşımıştı. Hukuk mücadelesinin sonunda yeniden pistlere dönen atlet, doğduğu topraklarda düzenlenen 1992 Olimpiyat Oyunları’na katılmak istese de ülke seçmelerinde başarılı olamamıştı. Ama onun adeta tek başına verdiği savaş, başkalarına kapıyı aralayacaktı.

    Judoda dört olimpiyat gören Edinanci Silva, 1976’da interseks olarak doğmuş, 1990’larda geçirdiği ameliyatla kadın olmuştu. İki dünya ikinciliği bulunan Brezilyalı sporcu için bir rakibinin basın toplantısında kullandığı “erkek” ifadesi dikkati çekiciydi. 

    Santhi Soundarajan: Hüzünlü bir öykü

    Semenya’dan üç yıl önce 2006 Asya Oyunları’nda yine 800 metrede gümüş madalyada kalan Hintli Santhi Soundarajan’ın hüzünlü öyküsüne gelince… Asya Oyunları’nda madalya kazanan ilk Tamil olan atlet, yarıştan sonra girdiği doping testinde ayrıca cinsiyet testine tabi tutulmuştu. Kendisine sonuçlar verilmemiş, madalyası geri alınmıştı. Birçokları ona önyargıyla yaklaşıyor, sanki dolandırıcılık yapmış gibi davranıyordu. Bursu kesilen, işinden atılan sporcu intihara teşebbüs etmişti. Mecburen tuğla ocağında çalışmaya başlayan Soundarajan’ın sonradan antrenörlük yapması sözkonusu olduğunda, yine cinsiyet meselesi karşısına dikiliyordu. Aktivistler durumunu uluslararası basına taşıdı ve kendisinden böylece haberdar olduk. 

    Dişi jenital organına sahip olan atlet, erkek kromozom dizilişine sahipti. Androjen duyarsızlık sendromuna sahip olan 1981 doğumlu orta mesafe koşucusunun durumu, IAAF’in 2006 politikasına göre müsabakalardan men edilmesini gerektirmiyordu. Zira bu teşhis konulanlar, haksız bir avantaj elde etmedikleri hallerde yarışabiliyorlardı. 

    Aynı toprakların son yıllarda yetiştirdiği Dutee Chand ise henüz 21 yaşında. Yüksek testosteron yüzünden başta yarışmalardan men edilen atlet, Spor Tahkim Mahkemesi (CAS) önünde hakkını aramış ve bir yıl sonra pistlere dönmüştü. 2016’da Hindistan’ı 36 yıl sonra olimpiyat sahnesinde temsil eden ilk sprinter olmasına rağmen ülkesinin basını kendisine ilgi göstermemişti. Kimilerine göre bunun nedeni, hiperandrojenizm, yani testosteron seviyesinin yüksek olmasıydı. 

    Cinsiyetleri engel oldu Santi Soundarajan, 2006 Asya Oyunları’nda 800 metrede yarıştı, ardından doping ve cinsiyet testlerine tâbi tutuldu. Yıllar sonra antrenörlük için başvurduğunda cinsiyet engeli yine karşısına çıktı. Cirit, disk ve gülle atmada Britanya’nın temsilcisi Mary Louise Edith Weston ise (altta) 31 yaşında erkek oldu ve sporu bıraktı. 

    Bir çıtanın gölgesinde… 

    Margaret Bergmann-Lambert yeminini bozup 62 yıl sonra doğduğu topraklara döndüğünde, 85 yaşındaydı. Laupheim’da adını taşıyan stadyumun açılışı için Almanya’ya gelmişti; bir daha asla dönmeyeceğini defalarca söylediği yere… 

    Yüksek atlamada kırdığı rekor ancak bir ömür sonra tescil edilen yaşlı atletin öyküsü 1914’te Margarethe Bergmann adıyla başlamıştı;. Zengin Yahudi bir ailenin kızıydı; 1931’de branşında ilk kez Almanya rekorunu kırmıştı. Hitler’in 1933’te iktidara gelmesinden sonra sertleşen iklim, Yahudiler’in spor da dahil her türlü faaliyetten uzaklaştırılmasına yol açacaktı. Ailesinin İngiltere’ye gönderdiği küçük kız, yirmi yaşındayken yüksek atlamada Britanya şampiyonu da olmayı başarmıştı. 

    Tarihin en büyük propaganda zaferlerinden birine sahne olan 1936 Berlin Olimpiyat Oyunları öncesinde dünyaya liberal bir görüntü çizmek isteyen Almanya, bu yetenekli sporcuyu geri çağırmıştı. Arkasında ailesini bırakan Gretel’in başka çaresi yoktu. Eli mahkum ülkesine dönen atlet, durmadan daha yükseğe atlıyordu. 

    Tarihin en politize spor olayının başlamasına bir ay kala 1.60 metre atlayarak ülke rekorunu egale eden Bergmann, Berlin’de Hitler’in önüne çıkıp belgeselci Leni Riefenstahl tarafından ölümsüzleştirilmeyi beklerken aldığı bir mektupla sarsıldı. Performansı yetersiz bulunmuş, yerine oda arkadaşı Dora Ratjen alınmıştı. Söylemeye gerek yok; yetersizliği “Yahudi olması”ndan kaynaklanmaktaydı; resmî açıklamaysa sakatlıktı… 

    1937’de ABD’ye yerleşen Bergmann, aynı yıl Almanya’dan kaçmasına yardım ettiği doktor Bruno Lambert ile evlendi. Ertesi sene bu sefer Yeni Dünya’da yüksek atlama şampiyonu olan sporcu, 1939’da kariyerini noktalamıştı. 

    Yıllarca unutulan yaşlı kadın 1990’larda hatırlandı. Berlin’de bir spor kompleksine adı verilenşöyle demişti: “Aslında katılmayacaktım. Ama tesislere adımın verileceğini öğrendim. Gençler ‘Gretel Bergmann kim’ diye sorduklarında, benim öyküm anlatılacaktı; o zor zamanlar anlatılacaktı. O zaman bunun önemini anladım. Böylece asla dönmeyeceğim diye yemin ettiğim yere gittim. Fakat Almanca konuşmadım. Hattâ konuşmayı bile denemedim. Bir tercümanım vardı”.

    Birçok akrabasını toplama kamplarında yitiren ihtiyar kadın adeta anadilini reddediyordu. Ama yine de hikâyesinin genç kuşaklar tarafından öğrenilmesi için yeminini bozmuştu. Belki de şanslıydı, zira ismi, silinen rekorundan daha çabuk hatırlanmıştı. 1936’da kırdığı Almanya rekoru, tozlu sayfalarda 73 yıl sonra bulunabilmiş ve 2009’da zamanının en iyi derecesi olarak kayıtlara iade edilmişti. 

    75 senelik evliliğin ardından kocasını 2013’te yitiren eski atlet, 12 Nisan 2014’te 100. yaşgününü kutladı ve 25 Temmuz 2017’de de huzurlu bir şekilde son nefesini verdi.

    Onun cinsiyeti hiç anlaşılmadı Viyana Avrupa Şampiyonası’nın dünya rekoru sahibi Ratjen, dönüş yolunda sakallı görülünce Magdeburg’da polis karakoluna alındı. Sporcu, daha sonra yetkililere söz verdi ve sporu bıraktı. 

    Ratjen’in dramı

    Riefenstahl’in Olympia’sında görülen Ratjen, oyunlarda madalya kazanamamış, iki yıl sonra Viyana’da Avrupa Şampiyonası’nda dünya rekorunu kırmıştı. Almanya’ya dönüş yolunda sakalları uzadığında ortalık karışıyordu. Hemen trenden indirilmiş, götürüldüğü Magdeburg’da polis karakolunda konuşmuştu. Tutanaklara göre mutluydu; gerçeğin ortaya çıkmış olması nedeniyle huzurluydu.

    1918’de sıradan fakir bir ailenin çocuğu olarak Bremen yakınlarındaki Erichshof’ta dünyaya merhaba demişti buruk hikâyenin kahramanı. Ebesi, anne ve babasına önce erkek olduğunu müjdelemiş; beş dakika sonra da kız demişti. Küçük bebek Dora olarak vaftiz edilmişti. Çocuklarının cinsiyetinden şüphe eden aile tevatüre göre aylar sonra zatürree nedeniyle doktora gittiklerinde, bir şeylerin ters olduğunu söylemişse de hekimden şu yanıtı almıştı: “Bırakın, bunun hakkında bir şey yapamazsınız”.

    Kız olarak büyütülmüştü Dora. Kızlar okuluna gitmiş fakat hep bir şeylerin ters olduğunu görmüştü. Bunları da hayatta tek doğru dürüst konuştuğu yer olan polis karakolunda söylüyordu. Sonradan ağzından haberler yapılsa da o hiç röportaj vermemişti. Öyküsünün onunla toprağa girmesini istiyor gibiydi.

    Rakibi Bergmann, Ratjen’e dair şunları söylemişti: “Hiçbir şüphem yoktu. Banyoda onu neden çıplak görmediğimizi anlayamamıştık. O yaşta birisinin bu kadar utangaç olması acayipti. Sadece onun çok garip olduğunu düşünmüştük. Hiçbir şey bilmiyorduk”.

    Magdeburg’da başlayan incelemeler ünlü Hohenlychen Sanatoryumu’nda devam ediyordu. Sonuç aynıydı; erkekti. Doktorlar onun tenasül organını, “penisin ucundan arkaya kadar iri çizgili bir şerit” olarak tanımlamış ve bu organla cinsel ilişkinin imkansız olacağını söylemişti.

    Dora yetkililere söz verdiği gibi sporu bırakırken, 1939 başında yeni nüfus kâğıdına kavuşuyordu. Artık adı Heinrich’ti; tıpkı babası gibi. Kimi kaynaklarda 2. Dünya Savaşı sırasında askere alındığı söylenen eski atlet, sonradan Bremen’de ailesinin lokalinde çalışmıştı. 

    1966’da dünyaca ünlü Time dergisi, “Dora’nın kendisini 1957’de Hermann adıyla tanıttığını, gözyaşları içinde Naziler tarafından Almanya’nın başarısı için kullanıldığını” yazmıştı. 2009’da çekilen Berlin 36 filminde de Naziler’in Yahudi bir atletin Almanya adına madalya kazanmasını istemediklerini vurgulanmıştı. Yapıtın vizyona girdiği sene Der Spiegel Time’ın Ratjen ile konuşup konuşmadığının belli olmadığını yazmış; beyazperdeye yansıtılanların gerçekle pek alakası bulunmadığını vurgulamıştı. 

    20 sene kadın, 70 sene erkek olarak yaşayan Ratjen 2008’de öldü. 

  • Unutulmayı kaldıramayan şampiyon

    Unutulmayı kaldıramayan şampiyon

    Halterde üç defa olimpiyat şampiyonu olan, dünya rekorlarının sahibi Naim Süleymanoğlu yaşayan bir efsane, müthiş bir başarı öyküsüydü. Başka bir ülkede yaşasa, hakkında sayısız kitap, belgesel, film yapılabilecek Süleymanoğlu, emekli ve küskün şekilde veda etti hayata. Hikâyesi o kadar gerçek, başarıları o kadar sahici ve unutulmaz, kendisi o kadar insandı ki.

    Unutulmayı kaldıramayan şampiyon

    Milyonları ekran ba­şına mıhlamayı ba­şarmış bir modern zaman kahramanı… 1.47 metre­lik boyuyla dünyaları kaldıran bir Herkül. Rekorlarla dalga geçen bir madalya koleksiyo­neri. İki komşu ülke arasında gidip gelen, filmlere konu ola­cak bir operasyonla kaçırılan sporcu. Kendi ağırlığının üç ka­tını kolaylıkla kaldıran tarihin gelmiş geçmiş en iyi haltercisi. Podyumdan uzaklaştıktan son­ra köşesine çekilen küskün bir insan. Ve 50 yaşında sonlanan buruk bir öykü…

    Naim Süleymanoğlu Bulga­ristan’da bir Türk ailenin çocu­ğu olarak dünyaya gözlerini açtığında yıl 1967’ydi. Onu en ya­kından tanıyanlardan gazeteci Celal Demirbilek’in anlattığına göre eve yetişemeyen annesi, onu mezarlıkta doğurmuştu. Ortanca oğlandı; kendi deyi­şiyle evin angaryaları ona kalı­yordu. Daha ufacıkken okulda haltere merak sarmış arkadaş­larının peşinden bu sporla ta­nışıyordu. Giderek yüklendiği ağırlık katlanıyordu.

    O kısacık boyu, başarı için biçilmiş kaftandı; gerisi des­tandı…

    Bu ufak tefek delikanlı, ilk dünya rekorunu 1982’de Dün­ya Gençler Şampiyonası’nda kırmıştı. Henüz 15 yaşınday­dı. Yaptıkları adeta yapacakla­rının teminatıydı. Ailesi Naim dese de, resmî kayıtlardaki adı Naum Shalamanov idi. Doğu Bloku 1984 Los Angeles Olim­piyat Oyunları’nı boykot edin­ce, aynı yıl dünyanın dörtbir köşesinde ağırlığının üç katını kaldıran sporcu, “47 ayın sulta­nı”yla tanışmak için beklemek durumunda kalmıştı.

    Yeri gelmişken anımsatma­lı, tarihte kendi ağırlığının üç katını kaldıran ilk sporcu Ste­fan Topurov’du. Naim’in 19 Ka­sım’daki cenaze törenine katı­lanlardan biri olan Bulgar hal­terci, 1983’te bunu başarmıştı.

    4897575Unutulmayı kaldıramayan şampiyon_17
    Şampiyon ikili
    Naim Süleymanoğlu ve kendisinden bayrağı devralan Halil Mutlu’nun satranç pozu 2001’de Visa Olimpik Koleksiyon Fotoğraf Albümü’ne girmişti.

    Derecelerini sürekli geliş­tirse de rekortmen delikanlı­nın yüzü pek gülmüyordu. Bul­garistan Devlet Başkanı Todor Jivkov’un asimilasyon politi­kaları, onu giderek ailesinin va­tanına yaklaştırıyordu. Türki­ye’ye kaçmak istediği kulaktan kulağa yayılıyordu. Daha kimse Naim’i tanımazken, Sofya’da onunla tanışan Demirbilek, birkaç yıl sonra Avustralya’da kaybolan Bulgar haltercinin haberini duyuruyordu. Bulgar yetkililer aslında onu kaybetmemek için çok çabalamıştı. Kimi organizas­yonlara götürülmüyor, sürekli korunuyordu. Melbourne’de­ki bir anlık dalgınlık, bir ülke­nin spor yazgısını değiştirdi. Büyükekçiliğe sığınan “Cep Herkül’ü”, zamanın Başbakanı Turgut Özal’ın bizzat ilgilendi­ği asrın operasyonuyla Türki­ye’ye ayak basmıştı.

    Tayfun Bayırdır Socrates dergisinin Naim dosyasında o filmlere konu olacak kaçış hikâyesini şöyle anlatıyordu: “Bu kaçış, bir yıl öncesinden planlanıyor ve şifreli olarak ya­zışmalar yapılıyor. Naim, Mel­bourne’deki dünya şampiyo­nasını kazandıktan sonra bir anlık boşlukta kafileden ayrı­lıyor, bir café’de oturuyor, onu arkadaki tuvaletten kaçırıyor­lar; Datsun marka sarı bir oto­mobile bindirip bir kahvehane­ye götürüyorlar. Sonra Naim, başka bir grupla bir caminin yolunu tutuyor. Geldiğinde ca­mideki Türk topluluğu namaz­da, o da namaza giriyor, sonra çıkıyorlar, bir eve yerleşiyor, büyükelçiliğe haber veriliyor. Büyükelçilik durumu hemen Turgut Özal’a iletiyor; Özal ‘derhal gelecek’ diyor ve Na­im önce Londra’ya, ardın­dan özel uçakla İstanbul’a ve son olarak Ankara’ya getiriliyor”.

    Örtülü ödenek kavramıyla bazıla­rı onun sayesinde tanışmıştı. Türkiye adına yarışabilme­si için Bulgaristan’a verilen para devletin kasasından çıkmıştı. 1 milyon 200 bin dola­ra asrın transferi ya­pılmıştı. Sonradan bu miktarın yedi milyon dolar olduğu ve para­nın kaybolduğuna dair haberler çıksa da bir şey kesindi, Naim Sü­leymanoğlu efsanesi resmen başlamıştı!

    Unutulmayı kaldıramayan şampiyon
    Turgut Özal, Süleymanoğlu’nun Türkiye’ye getirtilmesiyle bizzat ilgilenmişti.

    Yeni adıyla yeni ülkesi adına yarıştığı 1988 Avrupa Halter Şampiyonası, aynı yıl Seul’de düzenlenecek Olimpi­yat Oyunları’nın adeta frag­manıydı. Galler’de Topurov’un önünde dünya rekoruyla gülen küçük dev adam Güney Ko­re’de kendisiyle yarışıyor, altı dünya, dokuz Olimpiyat rekoru kırarak zafere ulaşıyordu.

    1968’den bu yana Olimpi­yat’ta birinciliğe hasret olan ülkenin özlemi son bulmuştu. Güreş dışında ilk defa altın gel­mişti! Omuzlarında yükselen 190 kilo, halter tarihinin en iyi kaldırışıydı. Ülkeye dönüşünde kahramanlar gibi karşılanan sporcu, dünyaca ünlü Time dergisine de kapak olmuştu.

    Tarihe geçtiği 20 Eylül 1988 günü adeta zaman durmuş; milyonlar TRT ekranlarının başında mıhlanmıştı. Türki­ye’de haltere ilgi artıyor, onun boy gösterdiği tüm organizas­yonlar nefesleri kesiyordu. Rahmetli Hüseyin Başaran’ın sesi hafızalara kazınıyor, “Haydi Naim” milyonların duygularına tercüman olu­yordu.

    Küçük dev adam, 1992 Bar­celona’da güle oynaya unvanını koruyordu (İkinci olan Nikolay Peshalov 25 yıl sonraki cena­zede yerini alacak, rakibini son yolculuğunda yalnız bırakma­yacaktı).

    1996’da olimpiyat meşa­lesi Atlanta’da yanmıştı. Yeni Dünya’da halter tarihinin en unutulmaz müsabakası yapı­lıyordu. 64 kilogram finalleri, penaltı atışlarına giden Dünya Kupası finallerinden heyecan­lıydı. Naim ile Valerios Leoni­dis’in unutulmaz düellosunda beş dakikada dört dünya reko­ru kırılıyor; zafer yine Kırcaali­li o ufacık dev adamın oluyor­du. Cep Herkül’ü üst üste üçün­cü defa Olimpiyat’ta şampiyon olarak tarih yazmıştı. (O “hal­ter muharebesi”nin kaybeden tarafı Leonidis de, 21 yıl sonra arkadaşının tabutunu öperek uğurladı). Rakipleriyle reka­betleri muazzam dostluklar doğurmuştu. Kâh Türkçe kâh Rusça konuşmuşlar, birbirleri­ne büyük saygı duymuşlardı.

    2000’de sakatlığının göl­gesinde Sydney’e dördüncü olimpiyat zaferi için giden 33 yaşındaki efsane sporcu “sıfır çekmişti”. Altın artık Hırvatis­tan adına yarışan Peshalov’un olmuştu.

    Emekli olan Naim köşesine çekildi. Arada haberlere konu olsa da, küskünlüğü yüzün­den okunuyordu. Sonrasında ondan gelen haberler içaçıcı değildi. Hep sağlık sorunları haber oluyor, gözler doluyordu. Sanki o çekilmemiş en güzel filmin sonu geliyordu.

    Tarihin en büyük halterci­sinin öyküsü 18 Kasım 2017’de sonlandı. Başka bir ülkede ya­şasa, hakkında sayısız kitap, belgesel, film olurdu ya, neyse. MFÖ’nün ondan ilham alarak yazdığı şarkı bile kayboldu