Yazar: Ali Murat Hamarat

  • Bu başlık okunurken yarısı koşulan yarış

    Bu başlık okunurken yarısı koşulan yarış

    İnsanın fizik kurallarına, bedeninin doğal sınırlarına karşı verdiği belki de en büyük mücadele 100 metre yarışları. Usain Bolt’un bundan tam 10 yıl önce koştuğu akıllara durgunluk veren 9.58’inin ardında koca bir tarih yatıyor. Önce saniyeler, sonra saliselerle değişen 100 metre rekorunun tarihi. 

    Tam 10 yıl önceydi… Berlin’deki Dünya Atletizm Şampiyonası’nda gözler, tam bir sene önce 9.69’la dünya rekoru kıran Usain Bolt’a çevrilmişti. Tyson Gay’le amansız bir rekabete girişen Jamaikalı, Jesse Owens’ın spor tarihine geçtiği Olimpiyat Stadyumu’nda bir başka tarihe imza atmak üzereydi. 

    NINTCHDBPICT000260872702

    Yarış koşuluyor ve Bolt’un derecesi ekrana yansıdığında milyonlar küçük dilini yutuyordu. Skorbordda yazan 9.58 akıl almaz bir süreydi! Tarihler 16 Ağustos 2009’u gösteriyordu… 

    Uluslararası Atletizm Federasyonu (IAAF) 1912’den itibaren rekorları tescil etmeye başladığında artık bambaşka bir yarış başlamış; saliseler kovalanır olmuştu. Arkadan ve saniyede 2 metreden fazla esen rüzgarla elde edilen dereceler rekor olarak kabul edilmiyordu. 

    Stockholm’deki 1912 Olimpiyat elemelerinde 100 metreyi 10.6 saniyede koşan Amerikalı Donald Lippincott ilk dünya rekorunun sahibi olmuştu. Yedi hatalı çıkışa sahne olan final ayrıca tarihe geçerken Ralph Craig altını kapmış; elemelerde rekor kıran Amerikalıya sadece bronz kalmıştı. O zamanlar hatalı çıkışlara sınır getirilmediğinden, işin tadı-tuzu kaçabiliyordu. 

    84488b02-2fe2-4d0a-8670-0c88e6331ed9
    d3e9a057-05a3-4929-be90-bbe47c0d02c1

    1. Dünya Savaşı’ndan sonraki ilk Olimpiyat 1920’deydi. Antwerp’te birinci olan Charley Paddock’un ertesi yıl yaptığı 10.4’lük derece yeni dünya rekoruydu. 1924 Paris Olimpiyat Oyunları’ndaki 100 metre yarışı, en iyi film Oscar’ını da alan 1981 tarihli “Chariots of Fire” (Ateş Arabaları) filmine de konu olacaktı. Yaşamı Çin’deki bir Japon toplama kampında noktalanacak İskoç misyoner Eric Liddell inancı gereği Pazar günü piste çıkmamış, İngiliz Yahudisi Harold Abrahams birinci olmuştu. 

    bolt-2009-wr-100m
    İki yıl üst üste 2008 Pekin Olimpiyatları’nda 9.69’la dünya rekorunu kıran Bolt, derecesini bir yıl sonra Berlin’deki Dünya Şampiyonası’nda 11 salise geliştirmeyi başardı. 

    Owens’ın derecesi 20 yıl aşılamadı 

    10.3 saniyelik rekor kısa sürede geride kalmış, buna karşın 10.2 adeta sprinter’ların önüne bir duvar gibi çıkmıştı. 1936 Berlin Olimpiyat Oyunları’na damgasını vuran tarihin en büyük atletlerinden Jesse Owens’ın 10.2’lik derecesi sonraki 20 yıl boyunda aşılamamıştı. 1937’de IAAF, atletleri hızlandıracak bir öneriyi kabul etmiş ve pistlerde çıkış takozları kullanılmaya başlanmıştı. 

    1956 yılı, 100 metre için unutulmaz bir yıl olmuştu. Arka arkaya birçok atlet 10.1 koşuyor, Melbourne Olimpiyat Oyunları’nda Amerikalı Bobby Morrow zorlu rüzgar koşullarında dünya rekortmenlerinden Ira Murchison’ı geride bırakarak birinci geliyordu. 

    1960’ta Olimpiyat şampiyonu Alman Armin Hary’nin koştuğu 10.0’lık süre, sekiz yıl boyunca geçilemedi. Atletizmin ünlü miti böylece doğmuştu: 10 saniye bariyeri! Sadece Amerikalılar değil, Kanada, Venezuela, Küba, Güney Afrika ve Fransa’dan da atletler, bu sihirli zamandan daha iyisini yapamıyordu. Acaba duvar ne zaman yıkılacaktı? 

    PPP30004819
    Elemelerde gelen rekor 1912 Olimpiyatları’nda 100 metre elemelerinde dünya rekoru kıran Donald Lippincott (soldan ikinci) finallerde ancak üçüncü olabilmişti. Tarihin en büyük atletlerinden biri olan Jesse Owens’ın 1936 Berlin Olimpiyatları’nda koştuğu 10.2 sonraki 20 yılda aşılamamıştı (sağda).

    ‘Hız Gecesi’nde altüst olan rekorlar 

    Tarihler 20 Haziran 1968’i gösteriyordu. Amerika şampiyonası Sacramento’daydı. Yarı finalin ilk ayağında Jim Hines 9.9’a imza atmıştı. Onu takip eden Ronnie Ray’in de derecesi aynıydı. İkinci yarı finalde Charles Greene de 9.9 koşarak tarihteki yerini almıştı. Finalde üç silahşörden Greene gülerken, o unutulmaz akşam spor literatürüne “hız gecesi” olarak geçiyordu. O dönem manuel ölçümde 10 saniyenin altına inen üç atletin derecesi daha sonra elektronik ölçüm sonuçlarıyla revize edildi. 

    Yeni yeni bazı yarışlarda elektronik ölçümler yapılmaya başlanmıştı. Bu da sonuçların salise kısmında çift haneli ölçümler yapılmasını mümkün hale getirmişti. Henüz tüm yarışlarda uygulanmasa da Mexico Olimpiyat Oyunları’nda denenen elektronik kronometre ölçümleriyle 10 saniye barajını ilk kez yıkan Hines bu kez başarısını perçinleyecekti. Hines, Olimpiyat Oyunları’nda 9.95’e imza attığında, tüm dünyada manşetlerdeydi! Başta ekranlara 9.89 olarak yansıyan zaman sonradan düzeltilmişti. 

    1 Ocak 1977’de yeni bir devir başlamış ve manuel dönem sona ermişti. Bundan böyle tüm ölçümler elektronik kronometrelerle yapılacaktı. 

    1984 Los Angeles Olimpiyat Oyunları’nı dört altınla kapatan Carl Lewis, 48 yıl önce aynı başarıyı gerçekleştiren Owens’a nazire yapmıştı. Efsanevi atlet 100 metreyi 9.99’la kazanmıştı. Onun ezeli rakibi Ben Johnson ise giderek hızlanıyordu. 1987’de Roma’daki Dünya Atletizm Şampiyonası’nda 9.83 koşan sprinter, meslektaşlarına nal toplatmıştı. Lewis, Kanadalı sprinter’ın önce hatalı çıkış yaptığını söylemiş, ardından da BBC’ye verdiği röportajda doping imasında bulunmuştu. İkili arasındaki rekabet kızışıyordu. 1988 Olimpiyat Oyunları öncesinde Johnson sakatlıklarla uğraşırken, Lewis formdaydı. Buna rağmen 24 Eylül’de takozdan ok gibi fırlayan Kanadalı, 9.79’la dünya rekorunu paramparça etmişti! 

    Hines 10 saniye barajı
    10 saniye aşılıyor Amerikalı atlet Jim Hines 10 saniyenin altına inen ilk isim olarak tarihe geçiyordu. 

    Üç gün sonra Seul’den gelen bir haber tüm dünyada manşetti! Dopingli çıkan Johnson hem madalyayı kaybetmişti hem de dünya rekorunu. Başta şiddetle bunu reddeden sprinter, ertesi yıl kurulan komisyonda yalan söylediğini itiraf etmiş, antrenörü Charlie Francis, sporcusunun 1981’den itibaren düzenli olarak steroid kullandığını açıklamıştı. Gelen itiraflar sonrası Johnson’un 1987 ve 1988’de 9.83 ve 9.79’la kırdığı iki rekor tarihin çöplüğüne atıldı. 

    9.80’in altına ilk kez Amerikalı Maurice Greene 1999’da inmişti. Donovan Bailey’nin 9.84 olan rekorunu 9.79’a taşıyarak adeta bir mucize gerçekleştirmişti. 

    Greene’in ardından 2000’li yıllar, yine Amerikalı Justin Gatlin ile Jamaikalı Asafa Powell’ın düellosu şeklinde geçmiş, fakat Gatlin de doping cezalarıyla rekorunu tarihe yazdırmayı başaramamıştı. Tek başına kalan Powell dereceleri geliştirmeye devam ederken sahneye tüm dünyayı büyüleyen benzersiz bir sprinter çıktı: Usain Bolt! 

    Hayatında bir kez yavaştı: Doğumunda! 

    Beklenenden geç dünyaya gelmiş, annesini biraz zorlamıştı. Yerinde duramayan ufaklık, henüz 10 yaşında dikkati çekmeye başlamıştı. Bir zamanlar olimpiyatlarda yarışan Pablo McNeil ile tanışınca olaylar gelişecek, genç Bolt kriket ve futbola tamamen veda edecekti. Yeni antrenörü delikanlıyı ikna etmiş, sadece atletizmle uğraşmasını sağlamıştı. Artık tek amacı daha hızlı olmaktı. 

    2004’te 18 yaşındayken profesyonel olan Bolt, sürekli olarak 200 metrede yarışıyordu. Daha kısa mesafe koşabileceğine inansa da antrenörü Glen Mills ona bir türlü izin vermiyordu. Giderek güçlenen sprinter, 200 metrede Jamaika rekorunu kırmıştı. Sonunda beklenen izin çıkıyor, genç sporcu ilk resmî 100 metresini 2007’de koşuyordu. O gün 10.03’le madalya alan delikanlı dur durak bilmeyecekti. 

    2008’de beşinci 100 metre yarışında 9.72 ile dünya rekoru kıran Bolt, aynı yıl düzenlenen Pekin Olimpiyat Oyunları’nda 9.69’a imza atarak akıllara durgunluk veriyordu. 200 metrede de dünya rekoru kıran atlet, artık spor tarihine geçmişti. 

    Lewis ve Johnson
    Ben Johnson’ın rekorları, dopingli çıkması nedeniyle geçersiz sayıldı.

    Ertesi yıl düzenlenen Dünya Şampiyonası’nda 100 ve 200 metrede bir defa daha dünya rekoru kıran sprinter milyonları büyülemişti. Tesadüf bu ya, Jamaikalı efsane 16 Ağustos tarihine iki 100 metre rekoru sığdırmış; ilkinde 9.69 koşmuş, ikincisinde 9.58’le adeta uçmuştu! 9.58, atletizm otoritelerince uzun yıllar boyunca tekrarlanması imkansız görünen bir derece olarak 100 metre tahtına oturmuştu. 

    2017’de emekliye ayrılan Bolt’un 100 metre dünya rekorunun 10 yıldır yanına yaklaşılamıyor; yakın gelecekte de 23 yaşındaki Amerikalı Christian Coleman dışında bu derece için bir tehdit görülmüyor. Bakalım uzun yıllar değişmeyecek bir rekorla yaşamayı sürdürecek miyiz, yoksa teknoloji ve tıptaki baş döndüren gelişmelere paralel olarak Bolt’un rekoru da kırılabilecek mi? 

    Türkiye’den Jak Ali Harvey ve Ramil Guliev

    10 saniyenin altında sadece 141 atlet var

    Dünyanın en hızlı insanlarının 100 metrede 10 saniyenin altına inmesi hiç de kolay olmamıştı. Takozlar yardımıyla dereceler sürekli iyileşirken, bir türlü o sihirli zamana ulaşılamıyordu. 1968’de Jim Hines 9.95 koşunca, atletizmin en büyük engellerinden biri aşılmıştı. 1977’de bariyeri yıkan ikinci atlet olan Silvio Leonard’ın 9.98’i bugün halen Küba’nın ulusal rekoru olmayı sürdürüyor. Her iki sporcu yüksek rakımda bu başarıya imza atarken, Amerikalı efsane Carl Lewis alçak irtifada 9.97’i gören ilk sprinter olmuştu. 

    Bir zamanların bariyeri 10 saniye, çoktan yıkılmış durumda. Bugüne dek aralarında millî sporcularımız Jak Ali Harvey ile Ramil Guliev’in de bulunduğu 141 atlet, 100 metreyi 10 saniyenin altında bitirmiş durumda. Bunu başaran 56 Amerikalı, 20 de Jamaikalı atlet bulunuyor. 

    Türkiye rekoru 9.92 ile Harvey’ye ait. Jamaika’da doğan sporcu, 2016’da bu mesafede ülkemize Avrupa Şampiyonası’ndan madalya getiren ilk atlet olmuştu. Harvey, ayrıca 200 metrede hem dünya hem de Avrupa şampiyonu olan Guliev’le birlikte 2018 Avrupa Şampiyonası’nda 4×100 metre bayrak yarışında sahne almış; rekor kıran takımımız gümüş madalya kazanmıştı. 

    Bolt’un hızı saatte 43-44 kilometre

    İnsanoğlu 48-49 kilometrelik sürata erişebilecek mi?

    Sözkonusu bireysel performansa dayalı bir spor dalı olduğunda, hemen akla şu soru geliyor: Peki, yok mu bunun bir sınırı? Bu rekor daha ne kadar aşağıya çekilebilir? Uzmanlara göre, evet var. 

    100 metrenin bugünkü rekoruna ulaşırken Usain Bolt’un bacakları ile pisti adımlarken yere uyguladığı gücün kendi ağırlığının yaklaşık beş katı olduğu ve her bir adımı saniyenin yüzde 8’i ile 9’u arasında bir sürede attığı belirlenmiş. Bu da saatte 43-44 kilometrelik bir hıza ulaşılması anlamına geliyor. Rekoru örneğin 9 saniye sınırına çekmek için bu istatistiklerde ciddi bir değişiklik gerekiyor. 100 metreyi 9 saniyede koşacak atlet her bir adımda yere kendi ağırlığının yaklaşık altı katı güç uygulamalı ve bunu saniyenin yüzde 7’si gibi bir zaman diliminde tekrarlamalı. Bunu başardığında saatte 48-49 kilometre hıza ulaşabilir ve rekoru 9 saniye seviyesine indirebilir. Fakat uzmanlar bunun pek mümkün olmadığı, insanlığın bu performansı görünen gelecekte yakalayamayacağı görüşünde. Çok yakın gelecekte olmasa da biliminsanlarına göre 100 metrenin bugünkü şartlarla ulaşabileceği son nokta 9.40 seviyesinde bir yerlerde. Pistin yapısı, kullanımına izin verilen ilaçlar ve takviyeler, kurallarda olası esneklikler gibi faktörlerle bu rakam daha da gerilere çekilebilir. Bekleyip göreceğiz. 

    Florence Griffith-Joyner, 1988

    Kadınlarda 10.49’luk rekor 31 yıldır kırılamıyor

    Erkeklere nazaran daha geç başlayan kadınların 100 metre mücadelesi yıllar boyunca büyük bir rekabete sahne oldu. Uzun yıllardır kadınlarda 10.70’lik derecenin bile altına inen yok. 

    Kadınların olimpiyat serüveni erkeklerden dört yıl sonra 1900’de başlasa da, 100 metre yarışları takvimde kendisine ancak 1928’de yer buldu. IAAF’nin 1922’de Çekoslovak Marie Mejzlikova’nın 13.6’sını dünya rekoru kabul etmesinden sonra atletler kanatlanıyordu. 

    100 metrenin ilk kadın olimpiyat şampiyonu Amerikalı Betty Robinson, 1928’de 12 saniyeyle dünya rekorunu da eline geçirmişti. O gün 17 yaşında olan atletin çok daha ileri gitmesi beklenirken, 1931’de geçirdiği uçak kazası kariyerini sekteye uğratmıştı. Tekerlekli iskemlede aylar geçiren Robinson ancak iki yıl sonra yürüyebilecekti (1936 Olimpiyat Oyunları’nda altına koşan 4×100 metre takımında yer alarak bir mucizeye imza atmıştır!). 

    Ekran-Resmi-2019-07-25-14.31
    İlk olimpiyat şampiyonu Betty Robinson tarihin ilk 100 metre olimpiyat şampiyonu. Robinson dünya rekorunu da eline geçirmişti. 

    1932’de sahne alan Polonyalı Stanislawa Walasiewicz, 11.9’la dünya rekorunu egale ederek altına ulaşmıştı. Sonradan Amerikan vatandaşı olup Stella Walsh adını alan sporcu, 1980’de bir silahlı soygunda hayatını kaybettiğinde 69 yaşındaydı. Yapılan otopside uterusunun olmadığı, işlevsiz, az gelişmiş bir penise sahip olduğu görülmüştü. Kimileri madalyalarının iadesini istese de bu talep reddedilmişti. 

    Bir sonraki Olimpiyat Oyunları, Berlin’deydi. Dünya rekorunun bir süredir sahibi olan Amerikalı Helen Stephens’ın açıkça cinsiyeti tartışılıyor, yapılan muayene sonucunda kadın olduğu resmen açıklanıyordu. Yarışmasında sakınca bulunmayan Stephens, Walasiewicz’in önünde birinci geliyordu. 

    Spor tarihinin şüphesiz en özel isimlerinden biri, Hollandalı bir annedir. 1936 Berlin’de olimpiyat sahnesine merhaba diyen Fanny Koen, 2. Dünya Savaşı sırasında önce evleniyor, ardından ilk çocuğunu dünyaya getiriyordu. Kocası Jan Blankers, gazeteciliğin yanısıra ülkenin atletizm takımının da hocasıydı. Aynı zamanda antrenörü olan eşinin zorlamasıyla doğumdan hemen sonra idmanlara başlayan Koen’in 1942-1944 arasında değişik branşlarda elde ettiği altı dünya rekoru, devamında yaşanacakların habercisiydi. 

    3102200P 1988 OLYMPICS
    Flo-Jo’nun trajik ölümü 100 metrenin bugün de kırılamayan rekorunun sahibi Florence Griffith- Joyner bir epilepsi krizi sonucu hayatını kaybettiğinde sadece 38 yaşındaydı. 

    1945’te ikinci defa çocuk sahibi olan sporcu, savaştan sonraki ilk Olimpiyat Oyunları’na 11.5’le 100 metre dünya rekorunu kırarak geliyordu. Yine de kimse Londra’da 30 yaşında iki çocuk annesi olan bu kadına şans vermiyordu. 

    Blankers Koen ismini kullanan atlet, 100 metre de dahil yarıştığı dört branşta da birinci oldu! Olimpiyat tarihinin ilk dört altın madalyalı kadını da oydu. Hollanda’ya dönüşünde muhteşem bir şekilde karşılanıp her tarafa koşturmaması için kendisine bisiklet armağan edilen uçan ev kadını, “Ben sadece birkaç yarış kazandım” demişti. Zamanın ruhu böyle bir şeydi… 

    Bir zamanlar doktorların asla yürüyemeyeceğini söyledikleri Wilma Rudolph, 1960 Olimpiyatları’nda üç altına ulaşmıştı. Bunu başaran ilk Amerikalı kadındı. Çocuk felcini yenen azim abidesinin 100 metredeki derecesi, rüzgar yardımıyla koşulduğundan dünya rekoru olarak kabul edilmemişti. 

    Erkeklerdeki “10 saniye bariyeri”nin bir benzeri kadınların da karşısına dikilmişti! Birçok atlet 11 saniye civarında koşuyor ama bir türlü o derecenin altına inemiyordu. 1972’nin Olimpiyat şampiyonu Renata Stecher, bunu birkaç kez başardıysa da IAAF elle yapılan bu ölçümleri kabul etmemişti. Vatandaşı Marlies Göhr 1977’de 10.88 koştuğunda tarih yazmıştı. Elektronik kronometre çağı o yılın başında başlamıştı! 

    Göhr’ün 10.81’e çektiği dereceyi, 1984’ün olimpiyat altın madalyalı sporcusu Amerikalı Evelyn Rashford 10.76’ya indirmişti. 1988’de yine aynı ülkenin unutulmaz sprinterı Florence Griffith-Joyner 10.49’la sınırları zorluyordu. Flo-Jo’nun rüzgar yardımı aldığı iddia edilse de IAAF dünya rekorunu tanımıştı. 10.49 bugün bile kırılamayan rekor olarak tarihteki yerini aldı. Dünyanın en hızlı kadını ertesi gün de 10.61’e imza atmıştı. 

    Amerikalı Carmelia Jeter’ın 2009’daki 10.64’ünü saymazsanız, yıllardır 10.70’in altına inebilen yok. Sanki Flo-Jo’nun akıllara durgunluk veren 31 yıllık dünya rekoru daha bir süre kırılamayacak gibi gözüküyor; tıpkı Bolt’unki gibi! 

    1_eafKjpeMjwrNYqe7WY6rtw
    Cinsiyetleri tartışılmıştı Stanislawa Walasiewicz (solda) ve Helen Stephens tarihte cinsiyetleri tartışmalara konu olmuş iki isimdi. “Uçan Anne” Koen dünya rekoru kırdığında iki çocuk sahibiydi (sağda).
  • Şut gibi kurşunlar gol gibi bombalar…

    Şut gibi kurşunlar gol gibi bombalar…

    Yıl 1969. Futbolda Dünya Kupası eleme maçı. Ancak taraftarları taşıyan otobüslere ateş açılan, dükkanların yağmalandığı, arabaların ateşe verildiği, futbolcuların evlerine ölmeden dönebildikleri için sevindikleri bir maç… Hemen ardından çıkan bir savaş… Yağan bombalar, kurşunlarla başlayıp palalarla devam eden 2 bin kişinin öldüğü, en az 10 bin kişinin yaralandığı bir meydan muharebesi… 

    Futbol, milyarları peşinden sürüklüyor. 90 dakika boyunca yeryüzünün birçok köşesinde hayat duruyor, tüm dertler unutuluyor. Dünya Kupası elemelerinde bundan 50 yıl önce yaşanan El Salvador-Honduras buluşması sadece bu oyunun değil, siyaset tarihi kitaplarında da uzun uzun anlatılıyor. 

    1960’ların sonlarına yaklaşırken Orta Amerika’nın yüzölçümü bakımından en küçüğü El Salvador, tüm Amerika kıtasının en yoğun nüfusuna sahip bir tarım ülkesiydi. Ülke geneline hakim olan toprak ağaları yüzünden köylülerin üçte ikisinin kendilerine ait işleyebilecekleri arazileri yoktu. Bu topraksız köylüler, kurtuluşu El Salvador’un altı katı büyüklüğünde ve yarı nüfusa sahip, verimli tarım arazileriyle Amerikan meyve şirketlerinin gözdesi durumundaki Honduras’a göç etmekte bulmuşlardı. 

    Ünlü yazar O, Henry, Honduras’ta geçirdiği altı ayın sonunda 1904’te Cabbages and Kings (Krallar ve Lahanalar) romanını kaleme almış ve daha da önemlisi bu kitap “muz cumhuriyeti” ifadesini siyasi literatüre kazandırmıştı. Ekonomik olarak zorluk çeken yerel halk, yaşadıkları sorunların sebebi olarak gördükleri Salvadorluları ülkelerinde istemiyordu. 

    1960’larda Honduraslı köylüler arasında çıkan bir huzursuzluk neticesinde hükümet bir toprak reformuna kalkışıp Salvadorluların yerleştiği toprakları Honduraslı köylülere dağıtmayı planlayınca dananın kuyruğu koptu. Bu, Salvadorluların yurtlarına geri dönmeleri anlamına geliyordu. 

    El Salvador yoluna devam etti İlk iki maçın karşılıklı galibiyetlerle sona ermesi üzerine 26 Haziran’da Meksika’da oynanan üçüncü maçta uzatmalarda golü bulan El Salvador, Honduras’ı geçerek yoluna devam etmişti. 

    İki ülke arasındaki gerginlik en üst seviyeye ulaşmıştı. Gerek Honduras gerekse El Salvador basını diğer taraf aleyhine bitmek bilmeyen kışkırtıcı yayınlarına ara vermeksizin devam ediyordu. İki ülkenin yolu, işte böyle bir ahval ve şerait içinde 1970 Dünya Kupası elemelerinde kesişiyordu… 

    Kuzey ve Orta Amerika ile Karayipler Futbol Konfederasyonu’ndan (CONCACAF) turnuvaya evsahibi Meksika dışında bir ekip daha katılacaktı. 12 ülke üçerli dört gruba ayrılacak, liderler yarı finalde iki maç eleme usulüyle kozlarını paylaşacaktı. O turu geçenler de Dünya Kupası bileti için kapışacaktı… 

    “Muz cumhuriyeti”, grup aşamasında komşusuna göre daha çok zorlanıyordu. Öyle ki Honduras 29 Aralık 1968’de Kosta Rika’da kaybetse, futbol savaşı hiç yaşanmayacaktı. Güç bela yoluna devam edebilen Honduras, böylece El Salvador’un rakibi olmuştu. 

    Sahada başladı, cephede son buldu Sahada futbolla başlayıp çatışmalara ve nihayetinde savaşa dönen El Salvador-Honduras gerginliği için o dönem gazetelerde “Futbol Savaşı” başlığı kullanılmış, başlık daha sonra Ryszard Kapuscinski’nin kitabının da ismi olmuştu. El Salvador, Honduras arasındaki savaş 100 saat sürdüğünden bu isimle de anılmaktadır. 

    Stadyum değil adeta askeri üs! 

    İlk maç 8 Haziran 1969’da Honduras’ın başkenti Tegucigalpa’da yapılacaktı. 30 Nisan’da Salvadorlulara ülkelerine dönmeleri için 1 ay mühlet veren Arellano hükümeti, 2 Haziran’da silah zoruyla 500 Salvadorlu aileyi sınırdışı etmişti. Tansiyon iyiden iyiye yükselmişti. 

    Karşılaşmadan bir önceki gece El Salvador kafilesi uyutulmuyordu. Binlerce insan otelin pencerelerine taş atıyor, sokaklarda çatapat patlatıyordu. Kornalar saatlerce susmamıştı. 

    Ertesi gün çimlere yorgun argın çıkan El Salvadorlu futbolcular ellerinden geleni yapmış, ancak son dakikalarda gelen gole teslim olmuştu. Polonyalı yazar Ryszard Kapuscinski’nin kaleme aldığı popüler futbol kitabı Futbol Savaşı’na göre, deplasmandaki bu maçı El Salvador’da televizyondan izleyen 18 yaşındaki Amelia Bolanos mağlubiyete dayanamamış ve babasının tabancasıyla hayatına son vermişti. Ertesi gün Salvador gazetesi El Nacional “Genç kız, vatanının yıkılışını görmeye tahammül edemedi” başlığını atıyordu. Adeta azize ilan edilen Bolanos, televizyondan naklen yayınlanan devlet töreniyle toprağa verilmişti. 

    Birçok kaynakta yer alan bu bilgiler aslında gerçeği yansıtmıyor. O tarihte El Salvador’da ne böyle bir gazete vardı ne de canına bu şekilde ve bu nedenle kıyan bir insan. Rodrigo Arias adındaki eski bir gazeteci, tam iki yıl Bolanos’un ailesini bulmaya çalışmış, incelediği yüzlerce ölüm belgesinde genç kadının izine rastlayamamıştı. Salvadorlu tarihçi Carlos Canas-Dinarte de bu dramın aslında hayal ürünü olduğunu anlatmıştı. Kuvvetle muhtemel, Kapuscinski bu satırları kitabını sattırmak için kaleme almıştı. 

    Pencereden içeriye ölü fare yağmuru 

    Rövanş bir hafta sonraydı. Bu defa maç öncesi uyuyamayan Honduraslılardı. Otelde cam çerçeve kalmamış, iddialara göre pencerelerden içeri çürük yumurtalarla ölü fareler yağmıştı. Stadyuma zırhlı araçlarla götürülen kafilenin can güvenliği de yoktu. Konuk taraftarları maça taşıyan otobüslere ateş açıldı. Devamında olaylar stadyuma taşındı; tribünde kavgaların ve olayların sonu gelmek bilmedi. 

    Honduras takımına ve taraftarlarına yapılanlar sonrasında olaylar Honduras’a da taşındı. Evlerinden zorla çıkarılan Salvadorlular sokaklarda sürüklendi, dövüldü, işlerinden atıldı. Salvadorluların işlettikleri dükkanlar yağmalandı. 

    Flor Blanca Stadyumu adeta bir askerî üsse dönmüştü. Sahanın kenarında yerini alan silahlı askerler de cabasıydı. Honduras bayrağının yakılmasından sonra santra yapılıyordu. El Salvador’un bu şartlar altında zorlanmadığı maçın son düdüğü çaldığında, tabelada evsahibinin 3-0’lık üstünlüğü vardı. Bir bakıma herkes mutluydu. Kazananlar zaferi kutluyordu, kaybedenler ise canlarını kurtarmış olmayı! 

    Kaptan Mariona El Salvador kaptanı Salvador Mariona 1970 Dünya Kupası’na katılan kadronun fotoğrafıyla birlikte poz veriyor. 

    Honduras’ın hocası Mario Griffin, mücadeleden sonra “Kaybettiğimiz için çok şanslıyız” diyordu. Kafile binbir güçlükle de olsa mücadelenin ardından evlerine sağ-salim dönmeyi başarmıştı. Onları desteklemeye giden taraftarlar ise o kadar şanslı değildi. İki kişi ölmüş, yüzlerce kişi yaralanmıştı. Honduras plakalı 150 araç da yakılmıştı. 

    O günlerde iki maçın toplamında hangi takımın daha çok gol attığının bir anlamı yoktu; iki ekibin de birer galibiyeti olduğundan, yoluna devam edecek ülke, tarafsız sahada oynanacak üçüncü bir maçla ortaya çıkacaktı. 

    Barışmaları 11 yıl sürdü 100 saatte son bulan savaşta 2 binden fazla kişi ölmüş, 10 binden fazla kişi yaralanmıştı. Savaş arabulucuların müdahalesiyle hızla sona ermesine karşın barış antlaşmasının imzalanması 11 yıl sürmüştü. 

    O mücadeleye kadar Honduras’ta Salvadorlulara tacizler artıyordu. Hükümet olanlara seyirci kalırken, 10 binden fazla kişi çareyi kaçmakta bulmuştu. 

    26 Haziran günü takımlar üçüncü maç için Meksika’da buluşmaya hazırlanırken, El Salvador Honduras’la tüm ilişkilerini kesiyor, sınır kapatılıyordu. Geniş önlemler alan polis, stadyumda iki takımın taraftarlarının arasında oturuyordu. Gol düellosu şeklinde geçen müsabakanın normal süresi 2-2 bitmiş, uzatmalarda ağları bir kez daha bulan El Salvador yoluna devam etmişti. 

    Grupta gol bile atamadılar Honduras’ı devre dışı bırakan El Salvador daha sonra Haiti’yi geçerek Dünya Kupası’na katılma hakkını elde etmiş fakat kupada Sovyetler Birliği ve Belçika’nın yer aldığı grupta gol bile atamamıştı. 

    Otomatik silahlar, tüfekler ve palalar 

    Günler geçiyor, ortam durulmuyordu. Taraflar birbirini suçlamaya devam ediyordu. Dünya Kupası yolunda havlu atan Honduras’ta Salvadorlulara tacizler bitmek bilmiyordu. 14 Temmuz’da El Salvador savaş uçakları, ilk maçın oynandığı Tegucigalpa kentini bombalayarak savaşın başlangıcını ilan ediyordu. Nikaragualı diktatör Anastasio Somoza savaşa kendi katkısını “muz cumhuriyeti”ne silah yardımı yaparak sağlıyordu. 

    Meksika’daki üçüncü maçta son düdüğün çalmasından tam 18 gün sonra kıyamet kopmuştu. Honduras hemen cevap vermiş, görece daha güçlü olan Salvador ordusu sınırı geçerek işgale başlamıştı. Salvador birlikleri düşman ülke sınırının 20-30 kilometre içerisine girmiş, askerî açıdan zayıf durumdaki Honduras birlikleri palalar ve eski model tüfeklerle karşı koymaya çalışmıştı. Benzinleri bittiği için daha fazla ilerleyemeyen Salvador askerleri, buna rağmen ellerindeki son model Belçika yapımı otomatik silahları ve zırhlı araçlarıyla düşmanlarına kıyasla çok daha avantajlı bir durumdaydı. Fakat disiplinsizlikleri ve kötü taktikleri nedeniyle bu avantajlarını başarılı bir istilaya çeviremediler. Gördükleri her şeye ateş eden Salvador askerleri tüm mühimmatını savaşın ilk saatlerinde harcamış, cephedeki kapışma çok kısa süre içerisinde iki tarafın da karşılıklı olarak palalarını çektikleri eski usül bir meydan muharebesine dönüşmüştü. 

    Binlerce göçmen geri döndü San Miguel’de bir Kızılhaç Binası’na sığınan Salvadorlular. Tarih 7 Temmuz 1969. Savaşta 14 bin göçmen Honduras’ı terkederek El Salvador’a dönmek zorunda kaldı. 

    Dört günden (100 saat) fazla süren çatışmalar, araya giren Amerikan Devletleri Örgütü (OAS) sayesinde 18 Temmuz’da durdu. 2 Ağustos’ta da Salvador birlikleri çekilmeye başladı. 150 kilometreye ulaşan mesafeleri yaralı bir biçimde yürüyerek anayurtlarına ulaşmaya çalışan binlerce Salvadorlu, yıllar önce terketmek zorunda kaldıkları ülkelerinde hiç de hoş karşılanmamıştı. 10 yıl sonra El Salvador tekrar kaosa sürüklenecek ve senelerce süren içsavaş ülkeyi yine kana boğacaktı. 

    Tarihteki tek gerçek “futbol savaşı”nın bilançosu ağırdı. 100 saatte ölü sayısı 2 bini, yaralı sayısı 10 bini aşmıştı. 1969’da ateşkes çabuk ilan edilse de, iki tarafın masaya oturup barış imzalaması 11 yıllarını alacaktı. 

    Kıvılcımı meşin yuvarlak çaksa da, komşuların gerginliği çok daha öncesine dayanıyordu. Bu nedenle kimi tarihçiler Honduras-El Salvador arasındaki çatışmaya futbol savaşı yerine “100 Saat Savaşı” demeyi tercih ediyor. Kazananı olmayan, hattâ berabere biten bir harpti onlarınkisi. Futbolun asla sadece futbol olmadığı onlarca örnekten sadece biri. Belki de en vahimi! 

  • Asla ama asla yalnız yürümeyeceksin

    Asla ama asla yalnız yürümeyeceksin

    İngiltere’nin en köklü futbol kulüplerinden biri Liverpool. ‘Kırmızılar’ın 1892’nin Haziran ayında başlayan uzun tarihi hem Ada’da hem de Avrupa’da kazanılan sayısız zaferle dolu. Ne yaşanan facialar ne alınan başarısız sonuçlar onları yollarından döndüremedi. Küçük bir şehirden aldıkları büyük destekle geleceğe sarsılmaz bir inançla ilerliyor, asla yalnız yürümüyorlar…

    Liverpool şüphesiz dünyanın en çok sevilen futbol kulüplerinden biri. Kırmızısı, muhteşem tribünü, tüyleri diken diken eden marşı… 29 yıldır liglerinde şampiyon olamasalar da “asla yalnız yürümüyorlar”; her vites yükselttiklerinde yeryüzünün dörtbir köşesindeki futbol meftunlarını “o sene bu sene” diye heyecanlandırıyorlar. Barcelona’ya ilk maçta 3-0 yenildikten sonra evinde dört gol atarak final vizesi alan takım nefes kesiyor; “acaba yine mi?” dedirtiyor.

    Livepool
    Taraftarla kucaklaşma Liverpool-Barcelona maçı sonrası Liverpool takımı, efsane Kop tribünüyle kucaklaşıyor.

    Önceleri siyah-beyaz görüntülerdi bizi onlara bağlayan. “Şanlı mağlubiyetler” aldığımız, “ezilmediğimiz” her maçtan sonra mutlu olduğumuz yıllarda, çok sevmiştik bu İngiliz takımını. Belki devlerin arasında onu ufak görmüştük, belki de kendimizden bir şeyler bulmuştuk. Santrayı, müzik tarihine damgasını vuran Beatles grubunun da doğduğu şehre dair eski Taraftarlar Birliği başkanı Rogan Taylor’ın söyledikleriyle yapmalı: “Liverpool yumuşak değildir. Yahudiler, Lehler, siyahlar gibi haksızlığa uğrayan bir kesimdir. Kim olduğumuzu ve düşmanlarımızın kimler olduğunu biliriz. Liverpool, İngiltere’nin Polonyası’dır”.

    Livepool
    Gol sevinci Liverpool, Barcelona maçında meşin yuvarlağı ağlarla buluşturmuş olmasının sevincini yaşarken.

    Everton’dan Liverpool’a

    Aslında her şey kentin yetiştirdiği işinsanlarından John Houlding’in elini futbola atmasıyla başlamıştı. Stanley Road’a veda edecek olan Everton’a yeni bir stat önerilmişti: Anfield Road.

    Başta her şey süt limandı. Fakat giderek iklim değişiyordu. Üyeler, başkanlık koltuğunda oturan Houlding’in kulübü politik menfaatleri uğruna kullandığına inanıyordu. Yıllık 100 sterlinden 250’ye çıkan kira, mavi-beyazlılara gönül verenlerin canını iyice sıkmıştı. Houlding’e arsasını satan Orrell, yeni tribünden geçecek bir yol yaptırmak istiyordu. Hukuken böyle bir hakkı vardı, zaten sahanın yakınında küçük bir toprağı da kalmıştı.

    İşte kızılca kıyamet de bundan kopmuştu. Başkanın bunu bildiğini anlayan üyeler, iki ayrı malsahibiyle uğraşmak zorunda olduklarını anlamıştı. Ocak 1892’de yapılan olağanüstü genel kurulda toplanan 279 üye, başkanı koltuğundan etmişti. Everton Goodison Park’ı satın alırken, Houlding ve arkadaşları 15 Mart 1892’de Everton F.C. and Athletic Grounds, Ltd. ya da nam-ı diğer Everton Athletic kurmuştu. Aynı kentin aynı adlı iki takımı olamayacağından, tescil ettirilen Everton Athletic ismi Haziran’da değiştirilmiş, Liverpool böylece resmen doğmuştu.

    Fakat bir sorun vardı: Futbolcular Everton’da kaldığından, yeni oyuncular bulmak gerekiyordu. İlk hocaları İrlandalı John McKenna, dere tepe düz gidip İskoçya’dan getirdikleriyle ilk 11’i tamamlıyordu. 1 Eylül 1892’de ilk maçını Rotherham ile yapan takımın çoğunluğunun soyadındaki “Mc” ifadesi dikkat çekiyordu. Ertesi yıl lige kabul edilen kulübün 1901’de ilk şampiyonluğunu kazandığındaki renkleri mavi-beyazdı. 1904’te kırmızı-beyaza geçecekler; ezeli rakipleri Everton’la bir göbek bağını daha keseceklerdi.

    Livepool
    Kuruluş
    Liverpool’un 1892’deki resmî kuruluş belgesi. Everton Athletic Kulübü olarak kurulan ekip ad değiştirir ve resmen Liverpool olur.

    Hanedanın kurucusu: Bill Shankly

    İlk yıllarında başarılı sayılabilecek camia, uzun bir fetret dönemi yaşamıştı. Arada yaşanılan şampiyonluklara rağmen tam da dikiş tutturulamamıştı. 1 Aralık 1959’da teknik direktörlük koltuğuna oturan Bill Shankly kısa sürede tarih yazacaktı.

    Futbolun aynı zamanda büyük düşünürlerinden de biri olan hoca, kulübün efsanevi kırmızı formasını bile tasarlamıştı. Anfield Road’da “ben” terkedilmiş, “biz” doğmuştu. O, Liverpool demekti. Eski maden işçisinin yazdığı abece, zamana ve zamanın ruhuna yenik düşünceye kadar oyunun alfabesi olmuştu. Hiçbir zaman takımı varedenleri de unutmamıştı: “Baskı madenin dibinde çalışmaktır. Baskı işsiz olmaktır. Baskı haftada 50 şiline küme düşmekten kurtulmaya çalışmaktır. Baskı Avrupa Kupası finali, lig şampiyonluğu veya kupa finali değildir. O ödüldür”.

    Livepool
    Efsane isim Liverpool’u Liverpool yapan teknik direktör Bill Shankly 1974 Federasyon Kupası zaferi sonrasında taraftarları selamlıyor.

    İkinci kümede sürünen takımı ayağa kaldıran İskoç çalıştırıcı, Liverpool’u 1964’te şampiyonluğa taşımış, ertesi yıl da Federasyon Kupası’nı kazandırmıştı. Ligde ipi yine en önde göğüsledikleri 1965-66 sezonunda Avrupa’da ilk kez final gördülerse de Dortmund’a boyun eğmişlerdi (Tesadüf bu ya, o gün sevinenlerden Sigfried Held yıllar sonra Galatasaray’ı, ağlayanlardan Gordon Milne de Beşiktaş’ı çalıştıracaktı…)

    Livepool
    Şampiyon Liverpool Liverpool’un 1977’deki ilk Şampiyon Kulüpler Kupası zaferinden. Futbolcular kupayı taraftarlarına gösteriyor.

    Yedi yıl adeta nadasa bırakılan Kırmızılar’da hasat dönemi 1973’te yeniden başlıyordu. Ligdeki şampiyonluğu UEFA Kupası zaferi kovalamıştı. Borussia Mönchengladbach’ı devirmeyi başaran camia Avrupa’da ilk kez taçlanırken, yıldızlaşanlardan biri de Benjamin Toschack idi. Shankly 1974’te görevinden ayrılıyor, bayrağı yardımcısı Bob Paisley alıyordu. Boynuz kulağı geçmiş; kulüp, tarihinin en başarılı günlerini yaşamıştı. Lig şampiyonluklarını, Avrupa’da kazanılan kupalar takip ediyordu. 1976’da Brugge’ü geçerek yine UEFA’da zafere ulaşan Liverpool, ertesi sene Şampiyon Kulüpler’de taçlanmıştı. Mönchengladbach’ı yine devirmeyi başarmışlardı.

    1978’de Brugge’ü yenen kulüp Avrupa’da unvanını korumuştu (Kenny Dalglish zaferi getirirken, asisti yapan Graeme Souness yıllar sonra Galatasaray’a gelecek, Kadıköy’de santraya bayrak diktiği için adı “Ulubatlı”ya çıkacaktı!).

    1981’de Real Madrid’i deviren Liverpool, Şampiyon Kulüpler’de üçüncü defa taçlanırken, Paisley bunu başaran ilk teknik direktör olmuştu. Kulüpte dokuz yıl görev yapan efsane hoca, adeta tek başına müze açacak kadar başarıya imza atmıştı. Onun yönetiminde altı lig, üç Şampiyon Kulüpler, bir UEFA, bir Avrupa Süper Kupası, üç lig şampiyonluğu kazanan Kırmızılar, iki sezonda da ikincilikte kalmıştı.

    Livepool
    Liverpool tarihinin en çok kupa kazanan hocası Bob Paisley kazandığı 3 Şampiyon Kulüpler Kupası’nın mini replikalarıyla (solda). Liverpool tarihinin en büyük iki hocası Shankly ile Paisley yanyana (sağda).

    1984’te Joe Fagan tarafından çalıştırılan ve ligi birinci bitiren takım, Lig Kupası’nı da alıp Şampiyon Kulüpler’de yine finale çıkmıştı. Roma’yı penaltılarla deviren Liverpool yine istediğini almıştı. Fakat her güzel şeyin bir sonu vardı…

    Ertesi yıl yine Kupa 1 finalindeydiler. Rakip Juventus idi. Futbol tarihinin en trajik günlerinden birinde Heysel Stadyumu, 39 kişiye mezar olmuştu. Cansız bedenlerin kokusunun sindiği tatsız tuzsuz maçı, İtalyanlar Michel Platini’nin penaltısıyla kazanmıştı. O gün sadece kupa kaybedilmemişti. Facianın faturası holiganlara kesilince, İngiliz takımları Avrupa Kupaları’ndan beş yıllığına men ediliyor, böylece bir devir kapanıyordu.

    Livepool
    Kop tribünü faciada yitirilen 96 kişiyi asla unutmadı. Hillsborough Faciası’ndan bir kare.

    Heysel’den çok etkilenen Fagan koltuğu Dalglish’e bırakıyor; Anfield, yeni kralına kavuşuyordu. 1990’da 18. şampiyonluk kazanıldığında, kimse onlara yan bakamıyordu. Fakat o yıldan bu yana ligde ipi göğüsleyemediler. 2005’teki unutulmaz Şampiyonlar Ligi zaferi dışında üç Federasyon Kupası, dört Lig Kupası, bir UEFA Kupası, bir de Avrupa Süper Kupası kazandılar.

    2007’de kulübün el değiştirmesiyle yeniden büyük hayallerin peşine düşen Kırmızılar, bugün Jürgen Klopp idaresinde yine şaha kalkmış durumda. Bakalım yeni bir hanedanlık kurabilecekler mi?

    Efsane marşın öyküsü

    Müzik listelerinde 1 numara olmuştu

    Liverpool’la özdeşleşmiş olan “You’ll Never Walk Alone”, şüphesiz futbol tarihinin en meşhur şarkısı. Peki nasıl oldu da sıradan bir müzikal için bestelenen yapıt, adeta yeşil sahaların millî marşına dönüştü?

    Carouseladlı müzikalin (1945) ikinci perdesinde kullanılan eserin bestesi Richard Rodgers, sözleri Oscar Hammerstein’a ait. Bir süre unutulduktan sonra Liverpoollu Gerry and The Pacemakers tarafından 1963’te yeniden icra edilen şarkı, kısa sürede Ada’yı sardı. İngiltere müzik listelerinde 1 numaraya yükselen parça, kısa sürede tribünlerde söylenmeye başlandı. Kırmızılar 1965’te Leeds United’ı Federasyon Kupası finalinde yenerken, Wembley tribünleri bu kült şarkı ile tanışıyordu. Celtic, Twente, Dortmund taraftarlarının da söylediği marş, yarım yüzyılı aşkın süredir tribünleri coşturmaya devam ediyor. Dünya döndükçe de devam edecek!

    “Asla yalnız yürümeyeceksin
    Fırtınada yürürken başını hep dik tut,
    Ve karanlıktan sakın korkma.
    Çünkü sonunda altın rengi bir gökyüzü
    Ve mutluluğun gümüşten şarkısını bulacaksın.
    Hayallerin sarsılsa da, alt üst olsa da,
    Rüzgarda, yürümeye devam et
    Yağmurda, yürümeye devam et.
    Kalbinde umutla, yürümeye devam et
    Ve bil ki, hiçbir zaman yalnız yürümeyeceksin
    Asla ama asla yalnız yürümeyeceksin”.

    Livepool
    Liverpool’un simgeleri Shankly Kapısı, o marşa konu olan ve yazıya da adını veren slogan ve Liverpool arması…

    İstanbul mucizesi

    Avrupa Kupaları tarihinin en müthiş maçı

    Tarih 25 Mayıs 2005. Liverpool’un mucizeye imza attığı İstanbul, o günden bu güne kulüp tarihinde büyük bir öneme sahip. Küllerinden yeniden doğan takım, Milan’ı geçerek şampiyon olmuştu.

    O günden bu yana Kırmızılar ne zaman bir karşılaşmada “geri dönse”, İngiliz futbol literatüründe İstanbul konuşuluyor; o ruhun altı tekrar tekrar çiziliyor. Tıpkı son Barcelona maçında olduğu gibi… İşte 25 Mayıs 2005’te oynanan o Şampiyonlar Ligi finali, birçokları tarafından Avrupa Kupaları tarihinin en müthiş maçı olarak anılıyor.

    O gün Atatürk Olimpiyat Stadyumu’nun çimlerine yıldızlar topluluğu Milan mutlak favori olarak çıkmıştı. Bir dönemin yenilmez armadası olsa da, o günlerin mütevazı ekibi Liverpool için final bile büyük başarıydı. İtalyan devi ilk yarıyı 3-0 önde kapattığında, birçoklarına göre ikinci yarı formaliteden ibaretti.

    Derken tribünlerde o malum marş başlıyor; gözler doluyordu.

    Kaptan Steven Gerrard ateşi yakmış, Vladimir Smicer farkı 1’e indirmişti. Xabi Alonso’nun golüyle tabela eşitleniyor, karşılaşma uzatmalara gidiyordu. Kalesinde devleşen Jerzy Dudek, marifetlerini penaltılarda da konuşturunca mucize tamamlanmıştı.

    Devler arenasının en unutulmaz randevusu İstanbul’daydı; çimde yaşananlar tek kelimeyle destandı. Şüphesiz maçın 30 binden fazla yıldızı vardı. Onlar inanmış, takım küllerinden yeniden doğmuştu.

    Livepool
    İstanbul’da kaptan Gerrard, Şampiyonlar Ligi Kupası’nı kaldırırken.
  • Dağa çakıldılar zirvede bıraktılar

    Dağa çakıldılar zirvede bıraktılar

    Avrupa futbol tarihinin en başarılı takımlarından biriydi Torino. Ligde üst üste beş defa şampiyon olmuş, yıllarca sahasında yenilgiyi unutmuştu. Zamanının ilerisinde bir oyun oynayan ekip milli takımın da neredeyse tamamını oluşturuyordu. Bir gün Lizbon’a bir jübile maçına gitmişler, geriye dönememişlerdi. O yenilmez armadayı taşıyan uçak iniş sırasında dağa çarpmış, 31 yolcudan kurtulan olmamıştı. 4 Mayıs 1949’da başta İtalya olmak üzere Avrupa futbol tarihi değişmişti… 

    Futbol dünyasında müseccel bir markanın adı “Grande Torino”. Sayısız rekora imza atan zamanın yenilmez armadası, bu oyuna gönül verenlerin bugün hâlâ gözlerini yaşartır. 70 yıl önce sisli bir günde tarihe kazındılar ve hiçbirşey bir daha eskisi gibi olmadı. 

    30’lu yılların sonunda Torino takımı, Serie A’nın sıradan ekiplerindendi. Zirvenin olağan büyükleri Juventus ile Inter’in varlığında, Benito Mussolini’nin kalbinin sultanı Bologna’nın şampiyonluk yolunda ciddi bir tehdit olduğu o günlerde, kulübün başına geçen genç bir başkan herşeyi değiştirmişti. Takımın altyapısında bir zamanlar top koşturan yeteneksiz savunma oyuncusu Ferrucio Novo futbolcu olma rüyasını çabuk bırakmış, kardeşiyle birlikte kurduğu fabrikayla kısa sürede nam salmıştı. Başkanlığa seçildiğinde 42 yaşındaydı. 

    Yok olan efsane takım 40’lı yıllarda İtalyan futbolunu domine eden Torino ekibinin neredeyse tamamı 4 Mayıs 1949’daki uçak kazasında hayatını kaybedecekti. 

    O tarihe kadar bir şampiyonluk, bir de kupa kazanan takım, Torino şehrinin diğer temsilcisi Juventus’un epey gerisindeydi. Novo ise bir patrondan çok, coşkulu bir taraftar gibiydi. Nasıl oynamaları gerektiğini hayal ediyor; takımı yıllarca çalıştırdıktan sonra Millî Takım’ın başına geçip İtalya’ya iki Dünya Kupası kazandıran Vittorio Pozzo ile konuşuyor; kulübün yapısını İngiliz ekiplerine benzetiyordu. İklim yavaş yavaş değişmeye başlamıştı. 

    Benfica maçı için Lizbon’da Benfica ile dostluk maçı için Lizbon’a giden Torino kafilesi havaalanında. Ekip üyeleri dönüş yolculuğunda başlarına gelecek trajediden habersizler. 

    Franco Ossola ile başlayan transfer kervanı bitmek bilmemişti. Juventus’un gözden çıkardığı gol makinası Gugliemo Gabetto’nun gelişiyle camiada yüzler gülmeye başlıyor, bizzat başkanın Venezia karşısında izleyip âşık olduğu Eizo Loik ve Valentino Mazzola’nın 1942’deki transferleriyle kader ağlarını örüyordu. Tevatüre göre rakip soyunma odasına giden patron, işi orada bitirmişti. 

    Filadelfia Stadyumu giderek dolmaya başlamıştı. Novo, itirazlara rağmen Herbert Chapman’dan esinlenerek takımının “WM sistemi” ile sahaya dizilmesini istiyordu. İtalya gibi gol yememenin her zaman önemli olduğu bir coğrafyada, başkan atak oynamalarını istiyordu. Aşı tutacak mıydı? 

    1943’te lig şampiyonluğu kazanıldığında, birçokları bunun henüz bir başlangıç olduğunu anlamamıştı. Aynı yıl Venezia’yı “dörtleyen” Boğa, kupayı da kazamıştı. Alpler’in gölgesinde, Po Nehri’nin kenarındaki İtalya’nın ilk başkentinde yeni bir hanedan doğuyordu. 2. Dünya Savaşı yıllarıydı. Stadlar bombalandığından, camia o günlerde adı Stadio Mussolini olan, sonranın Stadio Comunale’sine taşınmıştı. Savaşın yıkımı katlanırken, 1944 ve 1945’te lig durduruluyordu. Ertesi yıl harbin yaraları sarılmaya çalışılacak, futbol yine demir alacaktı. 

    Başkan Novo, İtalya’nın havasını suyunu iyi bilen Egri Erbstein’ı camiaya tekrar kazandırmıştı. Toplama kampından kaçmayı başaran futbol adamının bilgeliği, taktikleri ve çalışma azmi oyuncuları kanatlandırıyordu. Taşlar üstüste oturuyor, kulüp yenilmez armadaya dönüşüyordu. Torino sahada coşuyor, izleyenleri coşturuyordu. Arka arkaya gelen şampiyonluklar da cabasıydı. 

     Dokunaklı cenaze töreni Lizbon’dan dönerken uçak kazasında can veren Torinoluların 6 Mayıs 1949’da düzenlenen cenaze töreni İtalya’yı acıda birleştirmişti. Hayatını kaybeden 31 kişiden 18’i faal futbolcuydu. 

    Pozzo da Millî Takım’ı onlardan oluşturuyordu. Hattâ 11 Mayıs 1947’deki İtalya-Macaristan maçında sahaya gelen 12 oyuncudan 11 Torinoluydu. Zahmet olmasın diye maç Torino’da oynanmış, muzaffer teknik adam ayıp olmasın diye kaleye Juventuslu sporcuyu koymuştu. Kısa süre sonra tüm dünyada markalaşacak Ferenc Puskas’a rağmen İtalya kazanmıştı. 

    Torino takımı Mazzola’nın önderliğinde dur durak bilmiyordu. Rekorları altüst ederlerken, takımdaki arkadaşlık da dillere destandı. Novo, bir gün Danilo Martelli’yi satacak olmuş, lâkin kaleci Valerio Bacigalupo ile Mario Rigamonti hemen devreye girip başkanı ikna etmişlerdi. Her şey rüya gibiydi. Üstüste ligde beş defa ipi önde göğüsleyen Boğa, Juventus’a şampiyonlukları eşitlemişti. Fakat her güzel hikâyenin bir sonu vardı… 

    Unutulmadılar

     Torino takımını yokeden uçak kazasında can verenler arasında, dünya futbolunun ilk gerçek modern orta sahası kabul edilen efsane kaptan Valentino Mazzola da vardı.

    Torino taraftarlarının 4 Mayıs 1949 uçak kazası kurbanları anısına gerçekleştirdiği bir tribün gösterisi.

    Rüyadan kâbusa… 

    Aslında her şey Cenova’da oynanan İtalya-Portekiz mücadelesinde başlamıştı. Francisco Ferreira ile Mazzola arasında filizlenen dostluğun, bir maçla taçlandırılmasına karar veriliyordu. Benfica, takımdan ayrılması gündemde olan dinamosunun onuruna bir karşılaşma yapmak istemiş, Çizme’de millî Takım’ın neredeyse tamamını oluşturan Torino da davete icabet etmişti. 

    Lizbon’daki randevuya gitmeden beşinci defa İtalya şampiyonu olarak taçlanan şehirde yüzler gülüyordu. 3 Mayıs 1949’da Kartal’ın fendi Boğa’yı yenmişti ama, skorun ne önemi vardı! Dostluğun kazandığı günde Benfica 4-3’lük skorla gülerken, tribündeki 40 bin taraftar da futbola doymuştu. 

    Ertesi gün uçağa binen İtalyan kafilesi, son yolculuklarını yapıyordu. Pilot aşırı sise rağmen inat etmiş ve Torino’ya inmek istemişti. Şehrin yamacına kurulduğu Superga Dağı, yenilmez armada için son duraktı. Dağdaki kilisenin duvarına çakılan Fiat G.212 uçağındaki 31 kişi tarihte donuyordu. 

    Faciadan geriye kalanlar Torino’ya iniş için alçalırken çakılan Fiat G-212 model uçağın enkazı. Oyuncular, idareciler, basın mensupları ve uçuş ekibiyle birlikte sayıları 31’i bulan yolculardan hiçbiri bu enkazdan sağ çıkamamıştı. 

    18 futbolcu, içlerinde Tuttosport’un kurucusu olan Renato Casalbore’nin de bulunduğu üç gazeteci, masör Ottavio Cortina, aralarında Leslie Lievesley ve Erbstein’ın da bulunduğu takımın teknik heyeti ve dört mürettebat olay yerinde hayatını kaybetmişti. İlk 11’in değişmez parçası Sauro Toma’dan başkası kalmamıştı geriye. Tek şanslı olan o değildi. Kulübü adeta yoktan vareden Novo da grip yüzünden İber Yarımadası’na gidememişti. 

    Jübile yaptığına adeta bin pişman olan Ferreira, futbolcuların ailelerine para yolluyor, evinde kupalarının olduğu odanın başköşesine Grande Torino’nun bir fotoğrafını yerleştiriyordu. O kadronun tek sağ kalanı Toma ise bir türlü toparlanamayacaktı. Kariyerine Bari’de veda ettiğinde 30’unda bile değildi. Uzunca bir süre sayısız başarıya imza attıkları Filadelfia Stadyumu’nun yakınlarında yaşayan eski futbolcu, birçok kitap yazarak arkadaşlarının anısını yaşatmaya çalıştı. Geçen sene son nefesini verdiğinde 92’sindeydi… 

    Neşeli bir idman hatırası Takımın teknik direktörü Erbstein zamanının çok ötesinde bir taktisyen, oyuncularını fiziksel olarak mükemmelleştiren bir uzmandı. Hoca (ortada), oyuncularıyla ormanda eğlenceli bir yükleme çalışmasında. 

    Futbolcuların cansız bedenlerini teşhis etmek, onları defalarca sahaya sürmüş olan Millî Takım hocası Pozzo’ya düşmüştü. İki Dünya Kupası zaferine imza atan teknik direktörün şüphesiz hayatında yaptığı en zor işi buydu. 6 Mayıs’taki cenaze töreninde bir kent, çocuklarına son kez saygı duruşunda bulunuyor, yüzbinler yenilmez armadayı uğurluyordu. 26 Mayıs’ta aileler için düzenlenen dostluk karşılaşmasında İtalya karması, River Plate ile kozlarını paylaşmış, henüz o günlerde gencecik bir delikanlı olan Alfredo Di Stefano, Stadio Comunale’ye ayak basmıştı. 

    Torino’nun dağa çakılması, şehrin diğer takımının ve Milanoluların önünü açarken, camia Superga Faciası’ndan tam 27 sene sonra bir kez daha şampiyonluk tadacaktı. Evet, sadece bir kez. 

    Rekorlar tarihi 

    Saymakla bitmeyecek rekorlarından bazılarına gelince… Üstüste beş kere şampiyon olmuşlardı, 2. Dünya Savaşı nedeniyle oynanamayan iki sezon oynansa, bu seri büyük ihtimal yediye çıkacaktı! İç sahadaki ve deplasmandaki en farklı galibiyetlere onlar imza atmışt. Bir sezonda 125 defa fileleri havalandırmışlıkları vardı. Evlerinde 93 maçlık yenilmezlik serisi ise akıllara ziyandı. 

    O kaza olmasa, “Torino hanedanı” kuvvetle muhtemel daha uzun yıllar varlığını sürdürecekti. O yenilmez armada Brezilya’da ertesi yıl düzenlenen Dünya Kupası’nda şüphesiz İtalya adına büyük ses getirecekti. Kazansalar Jules Rimet Kupası’nın sonsuza kadar sahibi olacaklardı. 

  • Topa hükmeden sanatçı

    Topa hükmeden sanatçı

    Zarif, şık, parlak ve usta… Avrupa kupalarında final oynayan ilk Türk futbolcu… Fenerbahçe’de, Fiorentina’da, Venezia ve Lazio’da top koşturan Can Bartu için İslâm Çupi tarihe geçen şu satırları yazmıştı: “Futbol Türkiye’de bir gün, topun insanlara kumanda ettiği terör sisteminden, insanların topa hükmettiği bir sanat haline dönüşürse, o zaman hep birlikte bağırınız: Bu ustalığı Türkiye’de ilk defa sahalarda Can tarif etmiş, Can şuurlandırmış, Can gezdirmişti”.

    Futbolumuzun gördüğü en zarif insandı Can Bartu. Şıktı, parlardı. Gerek sahalarda sanatını konuştururken gerekse ekranlarda yorum yaparken hep farklıydı. Kariyerinin ilk günlerindeki alaycılığı, hayatının sonuna kadar göğsünde bir madalya gibi taşımıştı. Zira candı; babacandı. Kimse onu sorgulayamazdı.

    1936’da İstanbul’da doğan Bartu, 1949’da Fenerbahçe Kulübü’nün kapısından içeri giriyordu. İlk aşkı basketboldu. Parkelerde döktürürken, bir Edirnespor maçında tesadüfen kramponları bağlayınca olaylar gelişmişti. Genç takıma bir karşılaşma için öylesine alınan delikanlı, kısa süre sonra kulübün as kadrosunda yer bulacaktı.

    Hem basketbol hem futbolda millî olan ilk sporcuydu Bartu, ama önünde bir engel vardı. Bir tercih yapması gerekiyordu. 1957’de profesyonel olup futbolu seçen delikanlı, böylece efsaneye giden yola sapmıştı. O zamanlar amatör olan basketbolda kalmayı tercih etse, kuvvetle muhtemel, sadece o branşa gönül verenler tarafından bilinecekti.

    Kısa sürede sarı-lacivertli tribünlere kendisine kabul ettiren Bartu, hiçbir zaman tarzından ödün vermemişti. Çamur deryalarında top koşturulan bir çağda, forması en az kirlenen hep o olmuştu. Cemal Süreya’nın da dediği gibi istediği zaman oynuyor, oynamıyorsa tenezzül etmediği için oynamıyordu.

    UEFA’dan Bartu mesajı

    Can Bartu’nun ölümünün ardından Barcelona ve Lazio ile birlikte UEFA da bir açıklama yaptı ve ünlü sporcuyu saygıyla andı.

    Şampiyon Kulüpler Kupası’nda 23 Temmuz 1959’da Budapeşte deplasmanında gösterdiği performans Can Bartu’yu Avrupa’ya taşıyordu. Onu Nep Stadyumu’nda izleyen Macarların efsane futbol adamı Nandor Hidegkuti, Fiorentina’nın başına geçtikten sonra solak yıldızı 1961’de İtalya’ya transfer etmişti. Türkiye’de “baron” olarak anılan zarafet abidesinin lakabı artık “sinyor”du. Ona göre ise bu tenzil-i rütbeden (rütbe indirimi) başka bir şey değildi. Kibrin bu kadar yakıştığı az insan vardı…

    1961’de tarihin ilk Kupa Galipleri Kupası şampiyonu olarak taçlanan Floransa ekibi, ertesi yıl “sinyor”un Budapeşte’de attığı golle final vizesi alıyordu. İki maç sonunda Atletico Madrid zafere ulaşmıştı ama, Bartu yıldızlaşmış ve Avrupa kupalarında final oynayan ilk Türk futbolcu olmuştu.

    Çizme’de ayrıca Venezia ve Lazio formalarını da terleten “sinyor”, 1967’de Türkiye’ye dönüyordu. Ertesi yıl Fenerbahçe’nin Şampiyon Kulüpler’deki unutulmaz Manchester City zaferinde sahaya kaptan olarak sahaya çıkan Bartu, devre arasında Macar teknik direktör Ignac Molnar tarafından çıkarılmak istense de araya giren takım arkadaşları sayesinde oyunda kalmıştı. Kanarya ikinci yarıda bulduğu iki golle tur atlarken, onun yıllar sonra o gün devamlı ofsayt bayrağı kaldıran yan hakemi itip kaktığını çok sonradan bir röportajında anlatmıştı. Tesadüf bu ya, yıllar sonra gazeteci olarak gittiği Galatasaray’ın bir Avrupa Kupası maçında onu çağırtan UEFA gözlemcisi o yan hakemin ta kendisiydi!

    Unutulmaz Can Bartu

    1961’de Fiorentina’ya transfer olduktan sonra İtalyan taraftarlar tarafından, “Sinyor Bartu” şeklinde adlandırılan Can Bartu Türk futbolunun unutulmazları arasındaydı.

    1970’te yeşil sahalarda topu bıraktığında, bir devir kapanmıştı. Büyük usta İslâm Çupi, onun hakkında şöyle yazmıştı: “Futbol Can’a değil de Can futbola çok şey öğretti… Ve futbol Türkiye’de bir gün, topun insanlara kumanda ettiği terör sisteminden, insanların topa hükmettiği bir sanat haline dönüşürse, o zaman hep birlikte bağırınız: Bu ustalığı Türkiye’de ilk defa sahalarda Can tarif etmiş, Can şuurlandırmış, Can gezdirmişti”.

    Bu ülkede yetişen Can’ların, Bartu’ların isim babasıydı. Bu çocukların babalarının tamamı da sarıyla laciverde gönül vermemişti. Metin Oktay’ın jübilesinde, “taçsız kral”la formaları kısa süreliğine değiştirmesi, aradan geçen yarım yüzyıla rağmen hâlâ hafızaları süslüyor; bu topraklarda neyi kaybettiğimizi kulaklarımıza fısıldıyor. Hele onun için hayatını adadığı Fenerbahçe taraftarının, Galatasaray derbisi öncesinde layıkıyla bir saygı duruşu yapamaması gözlerimizi yaşartıyor. Dünyanın dörtbir köşesinde benzer durumlarda onbinler adeta nefeslerini tutarken, biz bunu başaramıyoruz ya, neyse.

    Yine de onun ardından, her renge gönül verenlerin gözyaşı döküyor olması, bizlere bir şey anlatıyor olsa gerek. Bir devir kapandı; zira o hepimizin Can’ıydı!

    Can-Metin kardeşliği Can Bartu ve Metin Oktay’ın 1969’daki jübilede forma değişmesi, Türk spor tarihine altın harflerle kazınmıştı.
  • Doğu Almanya’nın o golü yıllarca ağlardan çıkmadı!

    Doğu Almanya’nın o golü yıllarca ağlardan çıkmadı!

    22 Haziran 1974’te Hamburg şehrinde oynanan Federal (Batı) Almanya- Demokratik (Doğu) Almanya maçı büyük bir sürprizle sonuçlanmış, gücünün zirvesindeki Federal Almanya, Duvar’ın öteki tarafındaki soydaşlarına 1-0 yenilmişti. O 1 gol, Duvar yıkılıp Almanya birleşene kadar Doğu’nun hanesinde yazılı kaldı. 3 Ekim 1990’da ise Almanya “bir” oldu, koca bir komünist blok ise sıfır! 

    Belli bir yaşın üstündeki kuşaklar için çok şey ifade ediyor Berlin Duvarı. Bugün yerinde yeller esse de bir dönemi anlatıyor; iki kutuplu dünyanın simgesi olarak hafızalarda ve fotoğraflarda canlanmaya devam ediyor. İşte onun gölgesinde geçmişe dönmeli, “düşman kardeşler”in futbol sahasındaki savaşını incelemeli… 

    Bugün Bonn’daki Alman Tarihi Müzesi’nde (Haus der Geschichte) sergilenen bir forma, bir maçtan çok daha fazlasını anlatıyor. 22 Haziran 1974’teki o grup mücadelesi, Dünya Kupası tarihindeki yüzlerce karşılaşmadan ayrılıyor. 

    Aslında her şey harp sonrasında başlamış; Almanya ilk olarak dörde bölünmüştü. İngiliz, Fransız ve Amerikan hakimiyetindeki topraklar tek bir bayrak altında birleşince, 23 Mayıs 1949’da Federal Almanya Cumhuriyeti doğuyordu. Üç ay kadar sonra da 7 Ekim’de Sovyetler Birliği’nin idare ettiği bölümde Demokratik Almanya Cumhuriyeti kurulmuştu. 

    Bir ulus iki millî marş Maçı başlatan düdük çalmadan önce, Duvar’la bölünmüş bir ulusun iki millî marşı da okundu. 

    1950’lerde başlayan Doğu’dan Batı’ya göç dalgası bir türlü durdurulamıyordu. 1961’e kadar tam 3.5 milyon insan iş bulma ümidiyle sınırın öteki tarafına kaçmıştı. Devrin ileri gelenlerine göre bir şey yapılması gerekiyordu. Demokratik Almanya’nın bir numaralı ismi, Sosyalist Birlik Partisi’nin (SED) başı Walter Ulbricht 15 Haziran 1961’de ağzından baklayı ağzından çıkarmıştı: “Kimsenin duvar örmeye niyeti yok!” 

    İlk kez uluslararası bir basın toplantısından ifade edilen kavram, aynı yılın Ağustos ayında gerçek oluyordu. 13 Ağustos’ta inşaatına başlanan “utancın duvarı”, 9 Kasım 1989’u 10 Kasım’a bağlayan o unutulmaz gecede yıkılmıştı. 

    Hamburg’da oynanan Batı ve Doğu Almanya maçının efsanevi golü. Federal Almanya, Duvar’ın öteki tarafındaki Demokratik Almanya’ya 1-0 yenilmişti. 

    Doğu’nun mucizesi 

    Yıl 1974, aylardan Mayıs… 2. Dünya Savaşı sırasında ülkesini terketmek zorunda kalıp kaçtığı Norveç’te Willy Brandt adını alan ve bu tarihten sonra hep bu adla anılan, doğum kütüğünde Herbert Ernst Karl Frahm yazan, Sosyal Demokrat Parti’nin başı ve Almanya Başbakanı istifa etmek zorunda kalmıştı. Zira bugün İstanbul’da büstü bile bulunan, Varşova gettosunda diz çökmüş unutulmaz politikacının başdanışmanlarından Günter Guillaume’un Doğu Alman köstebeği olduğu ortaya çıkmıştı. Doğu Almanya Devlet Güvenlik Bakanlığı (Stasi), 13 yıl evvel duvarla ayrıldıkları akrabalarına karşı tarihinin en büyük golünü kaydetmiş oluyordu. 

    Brandt’ın istifasından bir gün sonra da Demokratik Almanya, bu sefer Magdeburg ile gülüyordu. Kupa Galipleri Kupası finalinde Milan’ı deviren takım, rejimi sevindirmişti. Hemen yaklaşmakta olan Dünya Kupası’nda duvarın iki yakası aynı gruba düşmüştü. Kurayı çeken 11 yaşındaki Detlef Lange adındaki bir çocuk, tarihin bu şekilde yazılmasına önayak olmuştu. 

    22 Haziran’da taraflar Hamburg Volkparkstadion’da çimlere ayak bastıklarında, her iki ülke de Dünya Kupası’nda gruptan çıkmayı garantilemişti. Yeni Başbakan Helmut Schmidt, tam 13 Bakanıyla şeref tribününe çıkarma yaparken, o zamanın muhalefet lideri sonranın başbakanı Helmut Kohl de oradaydı… 

    Stadyumdaki 1500 şanslı Doğu Almanya vatandaşı maçı beklemeye koyulurken, belki de Bild’de “Bu Almanlar bizi asla yenemezler” başlığını okuyorlardı. Bu taraftarlar Stasi tarafından özene bezene seçilmiş; -herhalde izaha gerek yok- ülkenin normal futbol metfunlarına izin çıkmamıştı. 

    Dakikalar 78’i gösteriyordu. Kaleci Jürgen Croy’un degajı, sonradan oyuna giren Erich Hamann’a gelmiş, o da Jürgen Sparwasser’i topla buluşturmuştu. Sparwasser, Panzerlerin efsanevi file bekçisi Sepp Maier’i avladığında bütün Almanya’da saatler 21.03’ü gösteriyordu. Bitime 12 dakika vardı. Demokratik Almanya, 1961’de yaptığı gibi kalesine duvar örebilecek miydi… Batı saldırıyor, Doğu direniyordu. Uruguaylı hakem Ramon Bareto Ruiz’in son düdüğüyle maç bitmişti. 

    Doğu Almanya forması altında 53 maçta 15 gol kaydeden Jürgen Sparwasser, maçta attığı golün sevincini yaşarken. 

    Alman futbol tarihinin kilometre taşlarından biri, 22 Haziran 1974’te saat 21.03’te dikildi. O an, ülkenin gördüğü en özel anlardan biri. Üzerine Horst Tomayer’in yazdığı bir şiir belki de her şeyi anlatıyor: 

    Kimdim, nasıldım, neredeydim
    Sparwasser ölçüyü aldığında, 
    Schön’ün takımını infaz ettiğinde 
    Bir Adidas mermisiyle. 

    Bild, “Böyle olmaz, Bay Schön!” diye teknik direktörlerine gözdağı veredursun, aslen Dresden doğumlu hoca adeta yıkılmıştı. Bitiş düdüğünden sonra, Halit Kıvanç ustamızın da dediği gibi ev sahibinin kolay gruba düşmek için maçı kaybettiği iddia edildiyse de, birçokları bu açıklamadan tatmin olmamıştı. Sonradan kazanılacak dünya şampiyonluğu, yaşanan utancın üstünü ancak örtebilecekti. 

    Soyunma odasında Federal Almanya’nın komünist yıldızı Paul Breitner, Sparwasser ile forma değiştiriyordu. Onlar gözönünde bunu yaparken, diğer futbolcuların ancak kapalı bavullarla bunu gerçekleştirebilmesi belki de zamanın ruhunu gösteriyordu. Sonradan ülkesinin teknik direktörlüğünü de yapacak Berti Vogts, elinde bavulla rakiplerinin soyunma odasına gitmiş, kısa bir selamlaşmadan sonra elindekini bırakıp başka bir bavulla takım arkadaşlarının olduğu soyunma odasına geri dönmüştü. Böylece Croy, Bernd Bramsch, Harald Irmscher, Siegmar Wätzlich, Martin Hoffmann ve Bernd Kische turnuvadan sonra Demokratik Almanya’nın yolunu tutarken, terli formaları Federal Almanya’da kalmıştı. 

    Breitner yıllarca sakladığı emaneti, 2002’de Almanya’nın doğusunda gerçekleşen bir sel felaketinin mağdurları için internette satışa çıkarınca olaylar gelişmiş, o tarihî 14 numaralı mavi forma, Hans-Helmut Bremicker adındaki işadamı tarafından 16 bin 500 Euro’ya satın alınmıştı. Bremicker bu formayı müzeye bağışlarken, Sparwasser ile o maçta sahne alanlardan Wolfgang Overath da oradaydı. Törende Demokratik Alman futbol tarihinin en önemli golüne imzasını atan Sparwasser, ülkesinin beşte birinin rakiplerini desteklediklerini söylemişti. Emekli oyuncu, bunun karşılığında sadece 2500 mark aldığını belirtmişti. Hakkında çıkan ev-araba söylentileri yalandı. Duvar yıkılmadan Batı’ya iltica etmesi ise unutulmazdı. 

    Sonradan kazanılan Dünya Kupası, Batı Almanya’yı güldürmüştü belki ama, Doğu Almanya hanesinde yazan “1”, 16 yıl daha durmaya devam etti. 3 Ekim 1990’da ise Almanya “bir” oldu, koca bir komünist blok ise sıfır!

     

    Doğu Almanya’nın yıldızları

    Futbol sayesinde Batı’ya iltica edenler

    Efsane Doğu Alman takımının oyuncularından Friedel Rausch ve Werner Lorant, Batı’ya iltica edip daha sonradan Fenerbahçe’yi çalıştıracak; iki sezon Türkiye liginde kalecilik yapan Pahl, Rizespor’da; tribünlerinin sevgilisi olan Falko ise Galatasaray’da forma giyecekti. 

    Pahl bir dönem Rizespor’un kalesini korumuştu. 

    Duvar’la birlikte Federal Almanya’ya akın mecburen kesilmişti. Ülkeden çıkabilmek için gerekli izinleri almak neredeyse imkansızdı. Stasi’nin çıkardığı Talimat 4/71, Batı’da yarışacak bireyler ve takımların uyması gereken koşulları düzenliyordu. Birçok istihbarat ajanı ayrıca müsabakalara yollanıyordu. 1980 Kış Olimpiyat Oyunları’na gönderilen 176 kişilik kafileye 35 ajan eşlik etmişti! 

    Yine de 20’ye yakın futbolcu, bir yolunu bulup Batı’ya kaçmayı başarmıştı. Bunlardan ikisi de Türkiye’ye sığınmıştı. 

    16 Kasım 1976’da Bursa’da oynanacak ümit millî takım müsabakası için gelen kafileden kaçan Norbert Nacthweih ile Jürgen Pahl, Federal Almanya’ya iltica etmek istiyorlardı. O günlerde gazetelerin 1. sayfadan verdiği hadise sonucu, iki oyuncunun dileği gerçek olmuştu. Bir süre sahalardan men edilen futbolcular; bir daha millî takım yüzü görmemişti. 16 aylık cezaları bittikten sonra Eintracht Frankfurt forması giymeye başlayan ikili, 1980’de UEFA Kupası şampiyonluğu da yaşamıştı. O muzaffer kadroyu çalıştıran Friedel Rausch da, o yıl zaferde tuzu olanlardan Werner Lorant da yıllar sonra Fenerbahçe’nin başına geçmişti. Sonradan Bayern Münih’in yolunu tutan Nachtweih, Bundesliga’nın en iyilerinden biri olmayı başarırken, Pahl 1987’de Rizespor’a transfer olmuştu. 

    İki sezon ligimizde kalecilik yapan Pahl, Batı’ya kaçan Doğu Alman futbolcular arasında ülkemize gelen tek isim değil. Bir dönem Galatasaray tribünlerinin sevgilisi olan Falko, Götz BFC Dynamo forması giyerken, Şampiyon Kulüpler Kupası maçı için gittikleri Belgrad’da takım arkadaşı Dirk Schlegel ile birlikte 3 Kasım 1983’te sırra kadem basmıştı. Partizan, sarı-kırmızılı tribünlerin aşık olacağı Cevat Prekazi’nin golüyle kazanmasına rağmen, Berlin’deki ilk karşılaşmayı 2-0 kazanan Demokratik Almanya temsilcisi tur atlamıştı. 

    Bu arada Dynamo takımı, Stasi’yi yıllarca yöneten Erich Mielke’nin gönlünün sultanıydı. Her iki oyuncu, birer yıl sahalardan men edildikten sonra kariyerlerine Bayer 04 Leverkusen’de devam etti. Bu topraklarda Falko adıyla ünlenen yıldız, 1988’de UEFA Kupası’nı kaldırırken finalde bir de gol atmıştı. 

  • Erkekleri yaya bırakan şampiyon kadın atletler

    Erkekleri yaya bırakan şampiyon kadın atletler

    1896’da düzenlenen ilk modern olimpiyat oyunlarında maraton koşmasına izin verilmeyen Yunan kadın Stamata Revithi, ertesi gün aynı mesafeyi koşmuş ve yolda alışverişe uğradığı için biraz geciktiğini söylemişti! Onu Fransız Marie-Louise Ledru, İngiliz Violet Percy ve Amerikalı Arlene Pieper izledi. 1966-67-68’de Boston Maratonu’nda ise Bobbi Gibb ve Kathrine Switzer muhteşem başarılara imza attılar. 

    Önce anlatılan hikaye… 8 Mart 1857’de New York’ta binlerce işçi çalışma koşullarının iyileştirilmesi için bir tekstil fabrikasında greve gitmişti. Polis müdahil olunca, ortalık kan gölüne dönmüştü. Yaygın inanışa göre Dünya Kadınlar Günü, bu trajediden doğmuştu. 

    Sonra tarihçilerin anlattığı… Aslında bu olay hiç olmamıştı. Çoğu kadın 129 kişi ölmemişti. Dünya Kadınlar Günü, 1921’den beri 8 Mart’ı kutlayan Sovyetler Birliği’ne bırakılmak istenmediğinden bir dezenformasyon yapılmış, 1955’te bu grev icat edilmişti. 

    Olimpiyat tarihine geçti 1896 Yaz Olimpiyatları’nda kadın olduğu gerekçesiyle maraton koşmasına izin verilmediği için parkuru ertesi gün koşan Stamata Revithi’nin, Athanasios Tarasuleas’ın kitabında yer alan illüstrasyonu. 

    Peki ne olmuştu? 

    8 Mart 1908’de yine New York’ta toplanan 15 bin Amerikalı kadın işçi, çalışma saatlerinin kısaltılmasını, daha iyi ücreti ve seçme-seçilme haklarını talep etmişti. 1910’da 2. Enternasyonal’in Kopenhag’da düzenlenen kongresinde konuşan Klara Zetkin’in dile getirdiği “kadınlar için uluslararası bir gün”, ilk defa ertesi yılın 19 Mart’ında kutlanmıştı. Bu kutlamalardan tam altı gün sonra New York’ta çıkan bir yangında, 146 kadın işçi hayatını kaybetmişti. 

    8 Mart 1917’de bu defa değişim ve dönüşümün iyiden iyiye hissedildiği Rusya’da kadın işçiler ayaklanmıştı. İşte Ekim Devrimi’nden sonra 1921’de bu günün adı konmuş, 8 Mart kadınların günü olmuştu. 8 Mart’ı 1975’ten bu yana kutlamaya başlayan Birleşmiş Milletler ise 16 Aralık 1977’de aldığı bir kararla bu günü dünya kadınlarına armağan etmişti. 

    Kadınlar ilk defa 1900’de olimpiyat heyecanı yaşamıştı. Paris’te teniste zafere ulaşan İngiliz Charlotte Cooper, modern zamanların taçlanan ilk kadın sporcusu olmuştu. 

    İlk modern olimpiyat ise bu hadiseden dört yıl önce, 1896’da Atina’ydı. Oyunların babası Baron Pierre de Coubertin kadınların, çocuklarını spor yapmaya teşvik etmeleri ve eşlerinin başarılarını alkışlamaları gerektiğine inanıyordu. Fransız filolog Michel Bréal, Maraton Muharebesinde Perslere karşı kazanılan zaferi Atina’ya koşarak duyuran ulak Pheidippides efsanesinden etkilenmiş; yakın arkadaşı Coubertin’e aynı koşunun olimpiyat takvimine alınması gerektiğini anlatmıştı. Kazanmanın değil bitirmenin önemli olduğu o destansı koşu, işte böyle doğmuştu (Başta mesafesi değişse de, 1908 Londra Yaz Oyunları’nda Windsor Sarayı ile Olimpiyat Stadyumu arasındaki 42 kilometre 195 metrelik mesafe, o günden itibaren resmiyet kazanacaktı). 

    Tarihe geçen maraton yarışı 1967 Boston Maratonu’nun sembol karesinde atlet Katherine Switzer yarış direktörü Jock Semple tarafından engellenmeye çalışılıyor. Sebep, kadın olması! Yıllar sonra Semple hatasından dönecek, ikili 1973’te kameralara bu ‘barış pozu’nu verecekti. 

    Gölgeden günışığına… 

    İşte 1896’da, ilk olimpiyatın yapıldığı günlerde Stamata Revithi adlı 30 yaşında bir kadın, erkeklerin kendisiyle dalga geçmesine kulak asmayarak yarışın yapılacağı yere geldi. Ona sahip çıkan belediye başkanı evini vermiş, bazı gazeteciler de ilgi göstermişti. 

    Olimpiyat tarihçisi Athanasisos Tarasouleas’ın yazdığına göre çok yaşlı gösteren sarışın bir kadındı. İddialıydı; parkuru üç saatte bitireceğini söylüyordu. Yarıştan önceki gün bir şey yemeyeceğini vurguluyor, sayısız defa açken çocuklarını taşıdığını vurguluyordu. Stadyuma vardığında hiçbir seyircinin kalmayacağını iddia edenlere gülüp geçiyordu. Coubertin’e göre kadın olimpik sporcular ne ilginçti ne de estetik. Oyunlar sadece erkekler için olmalıydı. Organizasyon komitesi de katılım için gereken sürenin dolduğunu söylüyor, Revithi’ye gerekli izin çıkmıyordu. Spor tarihçileri David Martin ile Roger Gynn’e göre, tek sorun tabii onun cinsiyetiydi. 

    Boston’da erkek egemenliğini bitiren kadınlar 1966 yılında yarışa gizlice katılan Bobbi Gibb, Boston Maratonu’nun finiş çizgisinde tarih yazarken. Gibb, sadece erkeklerin katılımına açık olan bu maratonu baştan sona koşan ilk kadın olmuştu. Boston’un diğer kadın kahramanı Katherine Switzer, sonraki yıllarda katıldığı bir maraton sırasında (altta). 

    Hayalkırıklığına uğrayan Revithi’nin başka planları vardı. Maraton yarışının ertesi günü Revithi, aynı parkuru koşmaya başladı! Kasaba sakinlerinin şahitliğinde saat 08.00’de start alan azim abidesi, 13.30’da Panathinaiko Stadyumu’na geliyordu. İçeri girmesine askerler izin vermemişti. Tevatüre göre “yolda biraz alışveriş yapmak için durmasam, çok daha hızlı olurdum” diyerek dalgasını geçmişti. 

    Bu hadise sayesinde tanıdığımız Revithi’nin sonraki yaşamına dair hiçbir şey bilinmiyor. Adını Zeus’un trajedilerden sorumlu kızı Melpomene’den alan ikinci bir kadının da aynı maratonu koştuğu iddia edilse de, kimi olimpiyat tarihçileri bunun da Revithi olduğunu yazıyor. Bir şey kesinse, o da kadınların bir sonraki olimpiyatlarda boy gösterdiği! 

    Kendi heykelini kendi yapacak Şampiyon maratoncu Joan Benoit Samuelson, Boston Maratonu’nu bitirişinin 50. yılında, Bobbi Gibb’in birebir ölçülerinde bir heykelini yarış parkuruna dikmeyi hedefleyen bir proje başlattı.

    Çığır açanlar 

    Bu Yunan öncüden sonra da, başka kadınlar da aynı maceranın peşine düştü. Fransız Marie-Louise Ledru 1918’de maratonu tamamlarken, İngiliz Violet Percy 1926’da 3 saat 40 dakikalık bir süreye imzasını attı. Uluslararası Atletizm Federasyonları Birliği (IAAF) tarafından da kabul edilen derece inanılmazdı. ABD’de ise 42 kilometre 195 metreyi tamamlayan ilk atlet Arlene Pieper olacaktı. 

    19 Nisan 1966’da Roberta Louise nam-ı diğer Bobbi Gibb, Boston maratonunu bitirdiğinde tüm manşetler ondan bahsediyordu. Yarışan erkek atletlerin üçte ikisini geride bırakmıştı. Boston’da yaşayan genç kadın, atlet William Bingay’la tanıştıktan sonra dur durak bilmiyor, beraber koşuyorlardı. O zamanlar kadınlar için koşu ayakkabısı yoktu; antrenmanlarını Kızılhaç hemşirelerin giydiği deri ayakkabılarla yapıyordu. 

    Gibb kafasına koymuştu; ne olursa olsun Boston’da tarih yazacaktı. İki yıl maraton için özel çalışan atlet, günde 60 kilometre deviriyordu. Şubat’ta yaptığı resmî başvuru reddedilmiş, yarışın direktörü tarafından “kadınların bu kadar uzun mesafeleri tamamlamasının mümkün olmayacağı” bildirilmişti. Yarışın koşulacağı gün gelmiş çatmıştı. Erkek kardeşinin şortunu giyen kadın, başlama yerinin yakınlarında saklanıyor, maratonun başlamasından sonra koşanların arasına karışıyordu. Kısa sürede kadın olduğu anlaşılmıştı. Gerek sporcular, gerek izleyiciler tarafından sıcak karşılanan öncü sporcu, üzerindeki kalın sweatshirt’ü atıp yoluna devam etmişti. 

    Ağlayanlar, çığlık atanlar, coşanlar… 3 saat 21 dakika sonra bitiş çizgisine geldiğinde, onu Massachusetts Valisi John Volpe karşılamıştı. Ertesi gün tüm ülkede haberdi; kadınlar maraton koşabilirdi! Ertesi sene yine aynı maratonu koşmuştu; 1968’de de. 

    Gibb’in ellerinden çıkan bir kadın atlet heykelciği. 

    Tarihin akışını değiştirse de bazı coğrafyalarda unutuluyor; 1967 Boston Maratonu’na katılan başka bir kadının öyküsü atlanıyor. 1947’de Almanya’da doğan Kathrine Switzer, Gibb’den bir adım daha ileri gidiyordu. Başvuru formuna K. V. Switzer yazan 20 yaşındaki atletin cinsiyeti yetkililer tarafından anlaşılamıyordu. 261 göğüs numarasıyla 19 Nisan 1967’de erkeklerin arasında start alıyordu. Hem de rujuyla! 

    Sevgilisi Tom Miller eski bir Amerikan futbolcusuydu. Ülke çapında bilinen bir çekiç atma sporcusu olan Miller, kız arkadaşıyla beraber koşacaktı. Yarış başlamadan sevgilisinin rujunu fark etmiş ve bunun sorun olabileceğini söylemişti. Buna rağmen Switzer bildiği yoldan şaşmamış ve “her zaman sürüyorum” dediği rujunu silmemişti. İlk başta kadın olduğu anlaşılmasa da bir süre sonra farkedilmişti. Flaşlar patlamaya başlıyor, Boston Maratonu’na da kadınlar bir defa daha damga vuruyordu. Birkaç kilometre sonra durumu farkeden yarış hakemlerinden Jock Semple, sporcunun üstündeki numarayı sökmeye çalışmış; çıkan itiş-kakış kameralara yansımıştı. Erkek arkadaşının yardımıyla yola devam eden genç kadın, 4 saat 20 dakikada yarışı tamamlamıştı. O gün yine numarasız sahne alan Gibb, hemcinsinden 53 dakika daha hızlıydı. 

    Ertesi gün fotoğraflar tüm dünyada manşetleri süslüyordu. Yeryüzünün dört bir köşesindeki tartışmalar kısa sürede sonuç getirmiş, 1972’de kadınlar resmen Boston’da maraton koşmaya başlamış, 1984’te de bu destansı koşu kadınlar kategorisinde de olimpiyat takvimine alınmıştı. 

    Kadının fendi erkeği yenmişti… 

  • Dünya pistlerinin efsane safkanları

    Dünya pistlerinin efsane safkanları

    Performanslarıyla gönüllerde taht kuran, karakterleriyle birer fenomene dönüşen dünyanın birbirinden ünlü “sporcuları”… Milyonlarca insanı kendilerine hayran bıraktılar, adeta peşlerinden koşturdular… Savaş sonrasında, buhran döneminde sokaktaki insanın umudu oldular. Birer hayvandan çok daha fazlasıydılar. At yarışıyla ilgilenmeyenlere dahi adlarını ezberlettiler. Hatırası kitaplarla, filmlerle, heykellerle yaşayan atların dünyası. 

    En başarılı yarış atlarımızdan Bold Pilot’ın filme aktarılan öyküsü, sinemalarda bir milyondan fazla insanla buluştu. Bir döneme damgasını vuran bu atın ismini, yarışlarla alakasız birçok kişi de ezberlemişti. Geriden yaptığı ataklarla ölümsüzleşen dış kulvarın sahibi, kimi ulusların heykelleri dikilen, kitapları yazılan ve asla unutulmayan diğer “at kahramanları”nı akıllara getirdi. Onlar, çoktan beyazperdedeydi… 

    1. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında pistlerde esen bir fırtınanın adıydı Man o’ War. 21 yarışlık kariyerinde sadece bir kez geçilmiş, adı neredeyse bir ömür sonra kurulan heavy metal grubu Manowar’a ilham kaynağı olmuştu. 1917’de doğan tay, tek yenilgisini “şampiyonların mezarlığı” olarak tanımlanacak Saratoga’da almıştı. Kendisini geçebilen tek at olan Upset’i Preakness’de deviren kestane renkli aygır, Belmont’ta da rakiplerine nal toplatıp 20 boy fark atmıştı. Son yarışında bir önceki senenin üçlü taç sahibi Sir Barton’la kapışan Man o’ War, tarihin filme alınan ilk koşusunda güle oynaya zafere ulaşmıştı. Yedi boy fark attığı düello, birkaç gün sonra sinemalardaydı… 

    Onlar tarihin en iyileri 

    Katıldığı 21 yarışın 16’sını kazanan ABD’nin efsane atlarından Secretariat. 1973’teki Belmont Yarışı’nda Secretariat, rakiplerine 31 boy fark atarak tarihî bir dereceye imza atmıştı. Tarihin en iyi yarış atı denilen Man o’ War 1920’de bir yarışta zafere koşarken… 

    1920’de The New York Times tarafından beyzbol efsanesi Bebek Ruth’la beraber “yılın sporcusu” seçildiğinde yine tarih yazıyor, gazete tarafından süper at ilan ediliyordu. Soyundan gelen oğlu War Admiral’le torunu Seabiscuit’in 1938’deki Amerika’da hayatı durduran randevusunda yine hayattaydı. 1947’deki ölümüne kadar çiftlikte 1.5 milyon kadar insan onu ziyaret etmiş, kahramanlarını son bir kez görmek istemişti. Şampiyonun cenaze töreni radyodan canlı yayınlanmıştı. Asıl şaşırtıcı olansa, herhalde bugüne dek filminin çekilmemesi. Yenilmez İngiliz aygırı Frankel’le, Avustralya’nın medar-ı iftiharları 25 yarışından da zaferle ayrılan Black Caviar ve 2018’de 60 ülkedeki yarışseverlerin oylarıyla Secretariat Vox Populi Ödülü’nü kazanan Winx’in belgesellerini ilerleyen yıllarda izleyeceğimiz kesin gibi. 

    Seabiscuit ise ABD’de buhran yıllarının sembollerinden biriydi. Tüm gücünü “çalışmak isteyen herkesin mutlaka başaracağı” şeklindeki inançtan alan bir ulusun yoksulluğa sürüklendiği günlerdi. Ülkenin çoğunluğu işini, servetini, evini kaybetmişti. Çaresizlik ve korku içindeki milyonlar adeta tutunacak bir dal ararken, bir at insanlara umut kaynağı oluyordu. 1933’te Kentucky’de dünyaya gelen tay, kimilerine göre tarihin en iyi yarış atı olarak kabul edilen Man o’ War’un torunuydu. Babasının karakteri nedeniyle bir koşu kariyeri olmamıştı. Wheatley Stable’ın sahibi olduğu Seabiscuit, James E. Fitzsimmons tarafından çalıştırılıyordu. Antrenörü, tembel bulduğu hayvanla pek ilgilenmiyor, tüm vaktini Omaha’ya ayırıyordu. 

    İlk 17 koşusunda birincilik görmeyen, genelde de sonuncu olan Seabiscuit, sonradan küçük yarışlarda başarılı olmuştu. Sessiz sakin bir tip olan antrenör Tom Smith, rakiplerine göre ufak tefek görülen hayvandaki potansiyeli farketmişti. “Atlara fısıldayan adam”, çok inandığı bu at için araba bayiliğinden bir servet yapan patronu Charles Howard’a 8 bin dolar ödettirecek, jokey olarak da Red Pollard’ı seçecekti. Sonradan Kanadalı binicinin bir gözünün kör olduğu anlaşılsa da ortaklık bozulmamıştı. 

    Kıyasıya rekabetler, zaferler Seabiscuit ile en büyük rakibi War Admiral 1938’de asrın yarışında kafa kafaya (en üstte). Şampiyon Seabiscuit, sahibi Charles Howard ile birlikte (üstte). Amerikan at yarışı tarihinin en iyi ikinci safkanı kabul edilen Secretariat, Time’a kapak, filmlere konu olmuştu. 

    Kısa süre sonra pistlerde bir fırtına koptu. 1937’de katıldığı 15 koşunın 11’ini kazan Seabiscuit, ABD’nin en çok para kazanan safkanı olurken, yılın atı Triple Crown yapan War Admiral seçilmişti. İkisinin yarışması herkesin hayaliydi… Pollard kaza geçirince, 1938’in başında Seabiscuit’e deneyimli jokey George Woolf binmeye başlamıştı. Pollard tam düzeldi derken, başka bir atın altında kalmış, bacağından sakatlanmıştı.. Kariyeri bitme noktasındaydı. 

    1 Kasım 1938’de rüyalar gerçek oluyor, asrın koşusu Pimlico’da start alıyordu. Ülkenin dörtbir köşesinden gelen 40 bini aşkın izleyici düelloya yerinde şahitlik ederken, yaklaşık 40 milyon kişi de radyolarının başında yerini almıştı. Bunlar arasında Başkan Franklin D. Roosevelt de vardı. Kabine toplantısını kesen deneyimli siyasetçi, Baltimore’daki yarışı merak eden sayısız insandan sadece biriydi. Man o’ War’un oğlu War Admiral’le torunu Seabiscuit’in kıran kırana kapışmasında, Pollard’ın tavsiyesine uyan Woolf, atların gözgöze gelmesini sağlamış, son düzlükte yaptığı atakla “Cindrella” lakaplı Seabiscuit kazanmıştı! Yine manşetleri süslüyor, yılın en iyisi seçiliyordu. 

    Sonradan sakatlanan şampiyon atın bir daha yarışması beklenmiyordu. Tıpkı asıl jokeyi Pollard gibi. Ön ayağındaki tendon yırtılmıştı. Yavaş yavaş iyileşen atla binicisi tekrar buluşmuş, 1940’ta gelen Santa Anita zaferiyle Seabiscuit muhteşem bir jübile yapmıştı. Aynı yıl emekliye ayrılan safkan, 1947’de öldü. Jokeyi Pollard ise 1955’e kadar yarıştı, 1981’de hayatını kaybetti. Belgesellere, filmlere, kitaplara konu olan Seabiscuit’in heykelleri yapıldı; 2009’da da pulu basıldı. Seabiscuit’in hayatını anlatan, Gary Ross’un yönettiği 2003 tarihli film, en iyi film dahil yedi dalda Oscar’a aday oldu. 

    Beyazperdede hikayesini izlediğimiz atlardan Secretariat ise, Man o’ War’dan sonra Amerikan tarihinin en iyi ikinci safkanı olarak kabul ediliyor. Time, Newsweek gibi seçkin dergilerin kapaklarını da süsleyen aygırın rekorları yaklaşık yarım asırdır kırılamıyor. 

    Babasının hastalığından sonra Meadow Harası’nın kontrolünü alan Penny Chenery, dört çocuklu bir ev kadınıydı. Kardeşleri atların satılmasını istese de o babasının hayalini gerçekleştirmek ve Kentucky Derby’sini kazanmak istiyordu. 1971’de Kanadalı antrenör Lucien Laurin’le anlaşması, bir destanın başlangıcıydı. 2010’da yapılan ve Randal Wallace imzasını taşıyan “Secretariat” adlı filmde gösterilmese de, ikili ilk Kentucky zaferini 1972’de Riva Ridge’le kazanmıştı. 1970’te dünyaya gelen Secretariat, 1957’nin şampiyon atı Bold Ruler’ın oğluydu. Önce ona Big Red denmiş, sonra tüm dünyada ezberlenecek ismine kavuşmuştu. 

    İlk startını 1972’de alan Secretariat dereceye girememişti. Daha sonra jokeyi Ron Turcotte’la birlikte kanatlanan aygır üstüste birinciliklere imza atıyor, iki yaşında ABD’de yılın atı seçiliyordu. Tarihte yılın atı seçilen ilk iki yaş safkan da oydu. Kentucky’de en yakın rakibine 2.5 boy fark atan Secretariat, 2 dakika altında koşarak rekor kırmıştı. 2001’de Monarchos ona çok yaklaşsa da, pistin en iyi derecesi hâlâ ona ait. Üçlü tacın ikinci ayağı olan Preakness’da da 2.5 boy farkla birinci gelen aygırın koşu süresi tartışma yaratıyordu. 

    Şampiyon, artık bir fenomendi. Belmont’ta gelecek birincilik, 25 senedir kazanılamayan Triple Crown unvanı demekti. En büyük rakibi Sham, onu geçebilecek miydi? Startla birlikte uçmaya başlayan Secretariat 31 boy fark atarak tarih yazıyor; 2 dakika 24 saniyelik derecesi akıllara durgunluk veriyordu. 45 senedir yanına bile yaklaşılamayan bu rekor, 2005’te ESPN kanalı tarafından spor tarihinin en iyi ikinci performansı seçilmişti, birincisi basketbol efsanesi Wilt Chamberlain’in 100 sayı attığı 1962’deki Philadelphia-New York maçıydı. Listede insan olmayan tek varlık da Secretariat idi! Emekli oluncaya kadar kariyerindeki 20 yarışın 16’sında finişi ilk gören şampiyon at, 1973’te Triple Crown yaparak tarihe geçmişti. 

    Avustralya’nın rekortmeni 1926’da Yeni Zelanda’da doğan, Avustralya’da yetişen Phar Lap, 51 koşudan 37 birincilik çıkararak kıtanın yıldızı olmuştu. Rakip tanımayan at, hâlâ aydınlatılamayan bir zehirlenme sonucu can verdi. 

    1989’da son nefesini veren Secretariat, ESPN tarafından asrın en iyi 100 Amerikan “sporcusu” sıralamasına ise 35. basamaktan giriyor ve Man o’ War (84.) ile Citation’a (97.) fark atıyordu. Pulu bastırılan, heykeli dikilen şampiyonun kalbinin inceleyen veteriner, kalbinin normalin 2.5 katı büyüklüğünde olduğunu tespit etmişti. Kimbilir, belki de bu faktör onun tarihe geçmesini sağlamıştı. 2010’dan bu yana adına her sene “Secretariat Vox Populi” ödülü veriliyor, dünyanın birçok köşesindeki yarışseverlerin de katılımıyla yılın atı taçlandırılıyor. 

    1926’da Yeni Zelanda’da doğan, Avustralya’da yetişen Phar Lap, 51 koşudan 37 birincilik çıkarmıştı. Sydney’de yaşayan ve pek de başarılı bir at yetiştiricisi olmayan Harry Telford tarafından keşfedilmiş, Amerikalı David J. Davis tarafından satın alınmıştı. Sahibi, hayvanı ilk gördüğünde gözlerine inanamıyordu. Uzun leylek bacaklıydı, garip bir yürüyüşü vardı. Para çöpe atılmış olmalıydı. Ama Telford ısrarcıydı; herhangi bir para almadan atı çalıştıracaktı. 

    İşte o “sırık” kısa sürede şampiyona dönüşüyor, ünü sınırları aşıyordu. Kimilerine göre bu bir mucizeydi, bazıları ona “kızıl terör” adını takmıştı. Phar Lap ülkesindeki önemli yarışlarda birincilikler kazandıktan sonra kıta değiştirmiş, Meksika’da Kuzey Amerika’nın en büyük ödüllü koşusunu rekor bir zamanla kazanmasını bilmişti. Her şey rüya gibiydi. Elindeki altın yumurtlayan tavuğun farkındaki Davis, büyük ikramiyeli özel yarışları kovalıyordu. California’da özel bir çiftliğe yollanan Phar Lap’ten gelen haber bir anda şok etkisi yarattı. Yapılan otopside 5 Nisan 1932’de ölen hayvanın zehirlendiği ortaya çıkmıştı. Aradan geçen onca seneye rağmen bu konuda hâlâ kalem oynatılıyor, bazıları mafya tarafından öldürüldüğüne inanıyor. 

    Biricik Boldi’nin mezarında 90’ların yıldızı Bold Pilot Türk yarışseverler için bambaşkaydı. Jokeyi Halis Karataş ile birlikte fenomen olmuştu. Halis Karataş, Bold Pilot’un mezarı başında (Aralık 2018). 

    Okyanusya kıtası, medar-ı iftiharını asla unutmadı. Avustralya ve Yeni Zelanda’da ikon haline dönüşen atın pulu basıldı, heykeli dikildi. Uzun süredir Avustralya Ulusal Müzesi’nde kalbi sergilense de kimileri bunun ona ait olmadığını iddia ediyor. Simon Wincer tarafından çekilen 1983 tarihli film “Phar Lap”, izleyenlerin gözlerini yaşartıyor. 

    Halis Karataş’la özdeşleşen Özdemir Atman’ın sahibi olduğu Bold Pilot ise Türkiye’nin yetiştirdiği en iyi yarış atlarından biriydi. Yağmuru sevmez, ıslak zeminde sıradanlaşırdı. 30 defa start alan bu safkan, 21 birincilik, 4 ikincilik, 2 üçüncülük, 2 de dördüncülük kazanmış, sadece bir kez tabela dışında kalmıştı. 11 yarışlık galibiyet serisi akıllara durgunluk vermiş, geriden gelip son düzlükte kazanmasıyla nam salmıştı. 1996’nın Gazi Koşusu’nda elde ettiği 2.26.22’lik olağanüstü rekor hâlâ kırılamamış durumda. O sene üçlü tacı takan nam-ı diğer Boldi, Enternasyonal Boğaziçi Koşusu’nda da Alman Galtee’yi geçmeyi başarmıştı. 

    Bold Pilot bir yarış atından daha fazlasıydı. Start aldığında tüm bahisseverler onu tek geçerdi. Hemen hemen her yarışta starting box’a girerken nazlanan Bold Pilot için bir defasında tüm hipodrom susmuştu. 2013’te Gazi Koşusu öncesi Veliefendi’ye son kez ayak basıp jübile yapan şampiyonu binlerce yarışsever ayakta alkışlamıştı. 2015’te beklenen haber gelmiş, “garibanların sevgilisi” son nefesini vermişti. 

    Halis Karataş ile Özdemir Atman’ın kızı Begüm’ün aşk hikâyesinin de anlatıldığı Bizim İçin Şampiyon filminde oğlu Ganesh tarafından canlandırılan fenomenin adı akla gelince, kulaklarda o malum klişe çınlıyor: “En dış kulvardan Bold Pilot geliyor!” 

  • ÇİMLERDE ÖLÜMÜNE TANGO: RIVER PLATE-BOCA JUNIORS DERBİSİ

    ÇİMLERDE ÖLÜMÜNE TANGO: RIVER PLATE-BOCA JUNIORS DERBİSİ

    Ezeli rekabet, ebedi husumet!

    Futbol tarihi sonunda bunu da yazdı: Dünyanın en büyük yeşil saha rekabetinin Arjantinli iki kahramanı River Plate ile Boca Juniors, taşkınlıklar nedeniyle bu yıl Libertadores Kupası finalini başka bir kıtada, İspanya’da oynamak zorunda kaldı. Futbol kapışmasından çok ölüm-kalım mücadelesini andıran Buenos Aires derbisinin geçmişten günümüze nefes kesen hikayesi…

    Libertadores Kupası’nın Madrid’de oynanan ikinci maçında takımı adına ilk golü kaydeden Boca Juniors’lu Dario Benedetto, River Plate’li Gonzalo Montiel’i tahrik ediyor. Oyuncunun yüzündeki agresif ifade iki takımın rekabet tarihini özetler nitelikte, 9 Aralık 2018, Santiago Bernabeu stadı. (Matthias Hangst/Getty Images.)

    Şüphesiz futbolun en büyük rekabeti yıllar dır Arjantin’de yaşanıyor. River Plate ve Boca üphesiz futbolun en büyük rekabeti yıllar dır Arjantin’de yaşaJuniors’un her randevusu ülkede hayatı durduruyor, yeryüzünün dört bir köşesinde milyonlarca kişiyi televizyon başına mıhlıyor. Bu bir derbi değil, adeta ölüm kalım meselesi!

    24 Kasım 2018’de Buenos Aires’de çekilen görüntüler bir çatışma bölgesini andırıyordu. Futbolun sadece seyredilmediği, doğrudan yaşandığı, hatta uğruna ölündüğü bu topraklarda Libertadores Kupası final karşılaşmasının öncesinde çıkan olaylar dünya kamuoyunun gündemine oturdu. Bir otobüs taşlanmış, olaylara müdahil olan polisin attığı biber gazından oyuncular perişan olmuş, saatlerce başlama vuruşunun yapılıp yapılmayacağı belirsiz kalmıştı. Sonunda maç bambaşka bir coğrafyaya alınacaktı. Şaka gibiydi; bir kıtanın en büyüğü, başka bir anakarada belli olacaktı!

    Güney Amerika’nın kulüpler düzeyindeki en büyük organizasyonu olan Libertadores Kupası, adını kıtayı İspanyol ve Portekizli sömürgecilerden kurtaran liderlerden almışken, şampiyonun İspanya’nın başkenti Madrid’de taçlanması oldukça ironik hattâ trajik olsa gerek. River Plate, uzatmalar sonunda ezeli rakibi Boca Juniors’ı devirerek zafere ulaşırken tarihe geçti: Kıtalarını yüzyıllarca istila edenlerin başkentinde taçlanmak şüphesiz bir ilkti. Şimdi müsadenizle, her şeyin başladığı günlere, yeşil sahaların en ateşli rekabetinin ya da nam-ı diğer Superclasico’nun doğmasından önceki döneme kısaca bakalım.

    İki devin doğuşu

    Aslında her şey 25 Mayıs 1901’de başlamıştı. Buenos Aires’teki İngiliz kolonosinin iki takımı Santa Rosa ile Rosales’in birleşmesiyle zenginlerin takımı doğmuş; Arjantin ile Uruguay’ı ayıran Plata Nehri’nin İngilizcesi, geleceğin futbol devine ismini vermişti: River Plate.

    Düşman kardeş de aynı mahallede doğuyordu. 3 Nisan 1905’te dört göçmen çocuk bir kulüp bulmak için buluşuyordu. Evinde toplandıkları Esteban Baglieto, hem başkan olmuştu hem de kaleci. İsim olarak mahallerinin adını seçmişler, yanına Juniors eklemişlerdi. Bugünün klasikleşmiş sarı-lacivert renklerini bulmalarıysa biraz zaman alacaktı. Siyah-beyaz, açık mavi, mavi-beyaz renkler denenmiş, 1907’de oynayacakları bir maçta aldıkları yenilgi efsane formanın son halini belirlemişti. Kendileriyle aynı renkte formayla oynayan bir takımla girdikleri iddiaya göre, kazanan formasını koruyacak, kaybeden kendisine yeni renkler bulacaktı. Kaybettiler. Boca’lı delikanlılar ertesi gün limanda pusuya yattı. Yanaşacak ilk geminin bayrağı, formalarının rengini belirleyecekti. Tesadüf bu ya, o gün gelen ilk gemi İsveç’tendi. Böylece, sarı-mavi İsveç bayrağının renkleri Boca’nın renkleri olmuştu.

    Kozlarını daha önce 1908 ve 1912’de iki kere paylaşmış olsalar da iki takımın ilk resmî randevusu 1913’te, o zamanların müthiş takımı Racing’in sahasında gerçekleşti. O gün kırmızı-beyazlılar gülmüş, sarı-lacivertliler ağlamıştı.

    Dünün minikleri, bugünün devleri kupa hasadına da aynı yıllarda başlayacaktı. İlk kez Boca 1919’da ligde zafere ulaşmış, ertesi sene her iki kulüp de şampiyonluk yaşamıştı.O zamanlar ülkede iki ayrı lig düzenleniyor, aynı mahallenin çocukları aynı organizasyonda mücadele etmiyordu. 1923’te alınacak yeni bir karar ölümüne tangoyu doğuracaktı.

    Milyonerler ve alttakiler

    Başkan Jose Bacigaluppi, River’ı zengin mahallesine taşıyarak adeta bir kan davası başlattı. Bu kararla kulüp kısa sürede kanatlanacaktı. 1927’de ülkede statü değişiyor, ligler birleşiyordu. Hal böyle olunca sahadalardaki rekabet de kızışıyordu. 1932’de kırmızı-beyazlılar Tigre’den Bernabe Ferreyra’yı astronomik bir fiyatla formasından ayırdıklarında lakapları konmuştu: “Los millonarios!” Artık milyonerlerin takımıydılar. Futbol endüstrisinin meşin yuvarlağa diş geçirdiği yıllara kadar aralarındaki mücadele zengin ve orta sınıfın şımarık çocuklarıyla alttakilerin savaşı diye özetlenebilirdi. Her ne kadar yıllar içinde aralarındaki fark kapansa da, yüreklerde hissedilen tekti. Bu bir kimlik mücadelesiydi. 25 Temmuz 1938’de önce River kendi stadyumunu; Estadio Antonio Vespucio Liberti, nam-ı diğer “El Monumental”i (Anıtsal ya da Mabed) açıyordu. Boca da yuvasına kavuşmak için çok fazla beklemeyecekti. 25 Mayıs 1940’ta oynanan San Lorenzo hazırlık maçıyla Estadio Alberto J. Armando, diğer adıyla “La Bombonera” (Çikolata Kutusu) futbol dünyasına “merhaba” diyecekti.

    Göze göz, dişe diş! Finalin 2-2 biten ilk maçının rövanşından önce otobüsleri River Plate taraftarlarının saldırısına uğrayan Boca Juniors’un gözünden yararlan kaptanı Pablo Perez. Kaptan, “Öleceğimi bile bile sahaya çıkıp nasıl oynarım?” demişti.

    Kanlı derbiler

    River Plate-Boca Juniors derbilerinde hemen her zaman irili ufaklı hadiseler yaşanmıştır. Ama bunlardan ikisi, hazin sonuçlarıyla hafızalarda yer etmiştir.

    23 Haziran 1968’de River’ın mabedi El Monumental’de buluşmuştu düşman kardeşler. Golsüz giden maçta stadın 12. kapısının etrafı mahşer yerine dönmüştü. Tevatüre göre Bocalıların ev sahibi taraftarların üzerine attıkları yanan kâğıt parçaları, Arjantin futbol tarihinin en büyük felaketinin fitilini yakmıştı. 71 kişi can verirken, 150 izleyici yaralanmıştı. Kurbanların yaş ortalaması sadece 19’du. Üç yıl sürecek soruşturma bir sonuç vermeyecek, o gün olup bitenler hiçbir zaman tam olarak aydınlatılamayacaktı.

    30 Nisan 1994’teyse Hâbil ile Kâbil bu sefer Boca’nın yuvasındaydı. Deplasman ekibi derbiyi 2-0 kazanmış; galibiyeti kutlayan iki River taraftarı Bocalı fanatikler tarafından keklik gibi avlanmıştı! Sarı-lacivertlilerin tribün grubu La Doce’nin lideri Jose Barrita ve arkadaşları bir manada skoru eşitlemişti. Kentin duvarlarına yazılan “2-2” sloganları kanları donduruyordu. Güney Amerika kıtasında futbol sadece çimlerde oynanmıyor, maçlar sadece 90 dakika sürmüyordu…

    2011’de tarihinde ilk kez küme düşen River, gittiği gibi geri gelmiş; 2014’te de ligde mutlu sona ulaştığında, 36. şampiyonluğuna imza atmıştı.

    O tarihten bu yana dört sezonda üç defa ipi göğüsleyen Boca’nın hanesinde ise 33 şampiyonluk yazıyor. Bugüne dek oynanan toplam 248 derbide, sarı-lacivertlilerin 88, kırmızı-beyazlıların 82 galibiyeti bulunuyor.

    Dünyada ölmeden önce yapılması gerekenler listelerinde bir maç hep yer buluyor. Tarihiyle, dramasıyla, bugüne kadar yaşananlar yaşanacakların teminatı gibi duruyor. Futbolun adeta ölüm-kalım meselesi olduğu topraklarda sanki her derbi, sırat köprüsünde oynanıyor; kazanan cennete, kaybeden cehenneme gidiyor.

    Superclasico’nun şifreleri

    Bir tarafta ‘Tavuklar’, diğer tarafta ‘Leş kokanlar’

    Arjantin’in büyük bir çoğunluğu, bu iki takımı tutuyor. River Plate’in zenginlerin, Boca Juniors’un ise işçi sınıfının takımı olduğu meselesi tribün marşlarına yansısa da, aslında her iki kulübün de toplumun tüm kesimlerinden taraftarı var. Kırmızı-beyazlı “zengin” River’ın işçi sınıfından büyük destek gördüğü aşikâr. Sarı-lacivertli Boca’nın fanatikleri ise “alttakiler” diye tanımlanmaktan hoşnut gözüküyor, ülkenin yarısından bir fazlasının kendilerini tuttuklarını iddia ediyor. Ama örneğin 2015’ten bu yana devlet başkanı olan ve çok zengin bir aileden gelen Maurico Macri’nin özgeçmişinde 12 yıl Boca Juniors’a başkanlık ettiği de yazıyor.

    Azgın taraftarlar çılgın tezahüratlar 16 Mayıs 2004’teki Arjantin Kapanış Ligi 14. hafta maçından önce yaptıkları tribün şovuyla takımlarını çılgınca destekleyen River Plate ve Boca Juniors taraftarları, La Bombonera stadı.

    Ülkede hayat yılda iki kere duruyor. Yeryüzünün en büyük tiyatrosu yeşil sahalarda sahne alıyor. River’ın mabedi kırmızıyla beyaza, Boca’nınki ise sarıyla laciverte boyanıyor.
    Bir Bocalı için bir River Platelinin tarifi basittir: “Gallinas” (Tavuk)! Hafızalarınızı zorlayın, bu deyiş size de bir yerlerden tanıdık gelecek. Hani şu meşhur ‘Korkak tavuk Ortega’ pankartı… Malum Beşiktaş taraftarının “Gallinas Ortega” muzipliği, buna alışık Arjantinli maestronun memleket özlemini dindirmişti. Fenerbahçelilere, ellerindeki pankartı “Cesur Yürek Ortega” diye yutturanlar, bizim tribün tarihine geçmişti.

    River Plate’liler ise “Bosteros” der Bocalılara. “Leş kokan”dır zira onlar, kötü kokan nehrin kenarına kurulmuş Boca mahallesine göndermedir bu. Aslında 20 yıl kaldıkları mahalleye, büyükbabalarının yaşadığı mıntıkaya hakaret ediyorlardır ya, neyse… La Bombonera’nın girişinde yazan cümleyse Boca’nın varoluşunu özetler: “Boca es mi religion, Maradona es mi Dios, La Bombonera es mi iglesia” (Boca dinimdir, Maradona Tanrım, Bombonera ise kilisem).

    Öyle bir rekabettir ki bu, dünyanın iki büyük spor ekipmanı markası da bundan nasibini almıştır. Adidas River’dır, Nike Boca! Taraftar bilinçlidir Arjantin’de; düşmanın sponsorundan giyinmezler. Renk tercihlerinden bahsetmeye ise hiç gerek yok! Bir River taraftarının dolabında sarıyla lacivert biraraya gelmez, Boca’lı ise kırmızıyla beyazı bilmez.

    İspanya’ya taşınan finalin öyküsü

    İstilacının ülkesinde ‘Kurtarıcılar Kupası’

    Güney Amerika kıtasının İspanyol ve Portekizli istilacılardan kurtarılmasında belki de en önemli rolü Simon Bolivar ile Jose de San Martin oynamıştır. 1822’de Ekvador’un Guayaquil kentindeki buluşmalarında aldıkları karar, Güney Amerika’nın yazgısını değiştirecektir. Bolivar bir ilahtan fazlası olduğu Venezüela dışında Kolombiya, Panama, Ekvador, Peru ve Bolivya’nın özgürlüğüne kavuşmasında rol oynar.

    2018 Libertadores Kupası’nı Madrid’e kazanan River Plate’li futbolcuların Santiago Bernabeu stadındaki “zafer selfie’si.

    Arjantinli general San Martin ise doğduğu ülkenin bağımsızlığını sağlamak dışında, Şili ve Peru’nun özgürlüğüne katkıda bulunur. Jose Gervasio Artigas Uruguay’ın, Bernardo O’Higgins ile Jose Miguel Carrera Şili’nin, Manuel Belgrano Arjantin’in, Jose Joaquin de Olmedo Ekvador’un, Antonio Jose de Sucre ise Venezuela’nın özgürleşmesi için savaşır. İşte bu uğurda çarpışanlara “libertador” (kurtarıcı) denmiş, bu kahramanların adları 1960’tan beri kıtanın en büyük kulüp organizasyonu olan Libertadores Kupası’yla yaşatılmak istenmiştir.

    Bu yılki kupanın şampiyonu iki maç sonunda belirlenecekti. İlk karşılaşma Boca, ikincisiyse River’ın sahasında yapılacaktı. Başta ilk ayak için 7, rövanş için 21 Kasım tarihleri açıklanmış fakat Güney Amerika Futbol Konfederasyonu, Buenos Aires’in medar-ı iftiharlarının kapışmalarını üçer gün kaydırmıştı.

    10 Kasım’da yapılması gereken ilk santra, maçın başlamasına iki saat kala yoğun yağış yüzünden ertelenmişti. 11 Kasım’da ilk düdük çaldı. 90 dakika sonunda tabelada yazan 2-2, her şeyin rövanşta belli olacağını gösteriyordu.

    Tarihler 24 Kasım’ı gösterdiğinde, Buenos Aires’te kıyamet koptu. River Plate’in mabedi El Monumental’e giden Boca otobüsünün taşlanması, kaptan Pablo Perez’in gözünden yaralanması, polisin attığı biber gazından sarı-lacivertli kafilenin perişan olması gündeme bomba gibi düşüyordu. O gün başlama vuruşu sürekli ertelenmiş, sonunda mücadelenin bir sonraki gün yapılacağı duyurulmuştu. 25 Kasım’da Boca tarafının erteleme talebine kulak veren Güney Amerika futbolunun patronu, sonunda maçın Arjantin dışında oynanacağını açıkladı. 29 Kasım’da nihai karar geldi: Rövanş 9 Aralık’ta Real Madrid’in stadı Santiago Bernabeu’da oynananacaktı. Deplasman taraftarı yasağı kaldırılmıştı. Fakat Buenos Aires’ten Madrid’e ulaşım o kadar masraflıydı ki, ölümüne tangonun taraftarları en önemli randevuya gidemiyordu. Ama İspanya’da yaşayan Arjantinliler maça akın ettiler. Heyecan fırtınasında ilk sözü Bocalı Dario Benedetto söylerken, ikinci yarıda River, Lucas Pratto’nun ayağından eşitliği sağlıyordu. Statü gereği deplasman golüne üstünlük tanınmadığından uzatmalara kalan mücadelenin 92. dakikasında Wilmar Barrios ikinci sarı karttan atılınca sarı-lacivertliler bir kişi eksik kaldı. Bunu iyi kullanan kırmızı-beyazlılar önce Juan Fernando Quintero’nun, son anlarda ise Gonzalo Martinez’in golleriyle sonucu ilan etti. Ölümüne derbinin tarihindeki en sıradışı kupa River Plate’in müzesini süsleyecekti.

  • Tarihin en ünlü ikinci Socrates’i

    Tarihin en ünlü ikinci Socrates’i

    Futbol tarihinin gördüğü en yetenekli oyunculardan biriydi Brezilyalı Socrates. Sadece bir yeşil saha yıldızı olsaydı, futbol tarihine geçmekle yetinebilirdi. Ancak o aynı zamanda Brezilya’nın demokrasi mücadelesinde ön saflarda yer alan bir aktivist, geniş halk kitlelerini etkileyen bir düşünür, sosyal projelerle toplumu ileriye taşıyan bir kültür insanıydı. 

    2 (1)
    Büyük kaptan Socrates’in kaptan olarak çıktığı Brezilya ulusal takımı 1982 Dünya Kupası’nda oynadığı harika futbolla hafızalarda yer etmiş, fakat ikinci turda İtalya’ya 2-3 yenilmekten kurtulamamıştı.

    Brezilya’da devlet başkanlığı seçimlerini Jair Bolsonaro kazandı (bkz. sayfa: 18, Masis Kürkçügil’in yazısı). Söylemleri ve görüşleri nedeniyle Donald Trump’a benzetilen aşırı sağcı lidere ülkenin futbolcularının verdiği destek oldukça dikkat çekici. Ronaldinho, Kaka gibi zamanının en büyük yetenekleri, günümüzün en pahalı oyuncusu Neymar ve daha pekçokları daha birçokları başkanın arkasında duruyor. Oysa yarım ömür evvel yine aynı topraklarda bambaşka bir öykü yazılmıştı. 

    Adını Antik Yunan’dan alan bir futbolcu, en büyük zaferini sahada değil, sandıkta kazanmıştı. Zaman da farklıydı, oyun da…

    4 Aralık 2011’de Brezilya’dan gelen bir haber, yeşil sahalarda kafasına göre takılmış sıradışı bir yıldızın son nefesini verdiğini söylüyordu: Socrates ölmüştü. Peki o sadece bir maestro muydu? Evet bir doktordu, evet unutulmaz bir futbolcuydu ama şüphesiz onlardan çok daha fazlasıydı. O aynı zamanda bir düşünür, bir aktivist, bir kültür insanıydı.

    Kitapsever baba ve filozof ismi

    Aslında her şey 19 Şubat 1954’te Belem’de başlamıştı. Fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gözlerini açtığında kaderi çizilmişti adeta. Kitap okumaya meraklı babası, oğullarına Yunan filozoflarının adlarını koyarak onların yazgısının farklı olabileceğini öngörüyordu. 

    1964’te yönetime el koyan ordu Socrates henüz 10 yaşındayken evlerini “ziyaret edecek”, babasının gözü gibi baktığı bir kitabın yakılmasına şahitlik eden çocuk o anı asla unutmayacaktı. Sonradan oğluna Fidel adını koyacak kadar Castro hayranı olan Socrates, Che ve John Lennon’ın isimlerini de erkenden ezberlemişti. “Sadece onların posterini duvarına asarım” diyen delikanlı, bir yandan Riberiao Preto Tıp Fakültesi’ne gidiyor, boşta kalan zamanlarında da kentin takımı Botafogo’da top koşturuyordu. 

    20’sinde profesyonel olan Socrates’in 1.90’ı aşan boyuna oranla ayakları küçüktü. Ama o 40-41 numara pabuçlarına rağmen futbol kariyerinde çok canlar yakacaktı.

    1
    Socrates, Brezilya’nın Flamengo’dan sonra en büyük kulubü olan ve işçi sınıfı tarafından kurulan Corinthians ile 1978’de, henüz 24 yaşındayken sözleşme imzalamıştı. Ünlü oyuncu, siyah-beyaz çubuklu formasıyla, bir sevinç anında.

    Büyük usta, sonradan mesleği hakkında şöyle konuşmuştu: “Ben futbolu sanat olarak görüyorum. Günümüzde birçokları futbolun bir yarışma, bir yüzleşme ya da iki rakip arasındaki bir savaş olduğunu düşünüyor. Ancak herşeyden önce futbol sanatın bir biçimidir. Bir grup ressamın stüdyoda aynı şeyi yapmaya çalışmasına benzer. Bazıları kendine has yetenekleriyle öne çıkarken diğerleri de başka yönleriyle dikkati çeker. Ancak sonuçta herkes sanat uğruna işini yapar ve seyirciler hem bu sanattan hem de fiziksel ifadesinden etkilenir. Futbolun en önemli özelliklerinden biri de eşitlikçi bir oyun olması ve her türden yeteneğe ya da yeteneksizliğe kucak açmasıdır”.

    Yavaş yavaş parlayan “maestro” rakiplerini adeta büyülüyor, her geçen gün daha da büyüyordu. Fakat sigarasını tellendirmekten vazgeçmiyor, alkolden şaşmıyordu. Kendisine futbol endüstrisinin medar-ı iftiharı Pele’yi değil, onun tam zıttı olarak gösterilebilecek, hayatını kadınlara ve içkiye adayan, kuş meftunu olduğundan takma ismini saka kuşundan alan Garrincha’yı örnek almış olması kuvvetle muhtemeldi.

    Sanatını göz kamaştırıcı bir ustalıkla icra eden ince uzun yıldız, takımını eyalet şampiyonluğuna taşıdıktan sonra, 24 yaşında Corinthians’a imza atmıştı. Artık bir destan yazılabilirdi.

    “Doktor”, Brezilya’da işçi sınıfının kurduğu tek kulüpteydi artık. Ülkenin Flamengo’dan sonra en büyük ikinci takımındaydı. 23 defa fileleri havalandırarak gol krallığına ulaşacak, takımını zaferden zafere koşturacak, bir sene sonra Brezilya ulusal takımının formasıyla tanışacaktı. 

    ‘Corinthians demokrasisi’

    Tribünlerin gözbebeği olan Socrates sınır tanımıyordu. Ülkedeki cunta rejminin kulüplerde yaşanan yansımalarında rahatsız olan maestro, sihrini saha dışına taşımaya kararlıydı. Sol bek Wladimir ile kafa kafaya vererek tarih yazacaklardı.

    İkili takımdaki herkesi örgütlemeye başarmıştı. Futbolcular kendilerini ilgilendiren konularda söz sahibiydi. Stada ne zaman gidileceğinden, eşleriyle ne zaman görüşeceklerine kadar her şey hakkında görüş bildiriyorlardı. Yöneticiler değil, artık futbolcular karar veriyordu. Antrenman saatlerinde, personel alımında söz sahibi olmak ustayı kesmemişti. Eylemlerini daha da büyütecek, taraftarları da işin içine çekmeyi başaracaktı. Tüm uyarılara rağmen, üzerinde “demokrasi” yazan formalarla sahaya çıktıklarında, ülkedeki cunta çoktan geri sayıma başlamıştı. Socrates, Wladimir ile birlikte “15’inde oy kullanın” çağrısını yaparak halkı adeta kış uykusundan uyandırmştı. 1964’teki darbeden 18 yıl sonra yapılacak ilk seçimlere yeşil sahalardan yapılan bu davet büyük ilgi görmüştü. Sanatçılar, entelektüeller “Corinthians demokrasisi”ne sahip çıkarken, rejim kulübü uyarmıştı. Spor siyasete nasıl müdahale edebilirdi ki? Socrates daha sonra o günleri şöyle anlatacaktı:

    “Corinthians’ta yarattığımız momentum harikaydı. Futbol gerçekten popüler olduğundan ve sürekli gözönünde bulunduğumuzdan dolayı ülkede polemik yaratacak ve özgürlüklerle ilgili, işçi ve işveren olmakla ilgili her mecliste tartışılacak bir eylem yaratmayı başarmıştık. Oysa nüfusun büyük çoğunluğu için demokrasiden bahsetmenin tahayyül edilemeyeceği zamanlardı”. 

    Socrates ve arkadaşlarının aylar süren savaşı ülkedeki asıl büyük demokrasi savaşına eklendi ve toplumda yarattığı infial diktatörlüğün ipini çekti. Socrates, ilerleyen yıllarda Emekçiler Partisi’nin (PT) lideri ve Brezilya cumhurbaşkanı olacak olan zamanın sendika başkanı Lula’nın yanında yer almıştı. Başkanın doğrudan halk tarafından seçilmesini isteyen ikili bu uğurda beraber çarpışmış, “Diretas Ja” sivil hareketinin önemli figürleri olmuşlardı.

    Diktatörlere çalım 

    15 Kasım 1982’de Brezilya sandığa gittiği gün hayatının en büyük zaferini kazanan Socrates, aslında o yaz Dünya Kupası’nda savaş kaybetmiş bir kumandandı. İspanya’daki şampiyonaya şiir gibi başlayan Sambacılar, grupta üçte üç yapmıştı. Kaptan olarak sahaya ayak basan maestro, Sovyetler Birliği karşısında takımının eşitlik golüne imza atarken, galibiyeti sonradan hayali ihracat imparatorlarının Malatyaspor’a transfer edeceği Eder’in golü getirmişti. İskoçya ve Yeni Zelanda’yı dörtleyen Brezilya ulusal takımında, Zico ile Falcao da döktürmüştü.

    BON-909-ZICO-SOCRA.jpg
    İki efsane birarada
    1982 Dünya Kupası’nın zorlu randevusu, Brezilya-İtalya maçı… Dakikada Zico’nun pasıyla ağları bulan Socrates, İtalya santraforu Rossi’nin 5. dakikadaki golüne cevap vererek beraberliği sağlamış, onu ilk kutlayan da daha sonra Fenerbahçe’ye hoca olarak Türkiye’ye gelecek Zico olmuştu.

    İkinci grupta İtalya ile zirve mücadelesine giren Brezilya, 2-0 öne geçtiği karşılaşmadan boynu bükük ayrılmıştı. Oysa Socrates perdeyi nefis bir golle açmıştı. Taçtan topu alan yıldız, kendi sahasından hareketlenmiş, yıllar sonra Fenerbahçe’yi çalıştıracak Zico ile paslaştıktan sonra zarif bir şekilde Zoff’u kapattığı köşeden avlamıştı. Fakat o gün sahada esen Paolo Rossi fırtınası, Sambacıları küle çevirmişti. Dünya Kupası’nın en güzel futbolunu oynayan takım elenmişti, hem de şike yapmaktan üç yıl futboldan men edilen, teknik direktör Enzo Bearzot’un ricasıyla sonradan cezası iki seneye indirildiği için şampiyonanın yolunu tutan bir santrforun, Rossi’nin golleriyle.

    5
    Doktor Socrates
    Andrew Downie tarafından kaleme alınan Doktor Socrates isimli kitabın önsözünü bir başka futbol efsanesi Johann Cruyff yazmıştı.

    Brezilya o gün sahada güzel bir oyun sergilemişti belki ama “güzel oyun” son nefesini vermekteydi. Socrates’in daha sonra o maç için söyledikleri manidardı: “Brezilya takımı idealizmi, bir yaşam türünü temsil ediyordu. İtalya ise verimliliği, etkin olmayı. En azından ideallerimiz için savaşırken kaybettik. O maçı bugünkü toplumla da kıyaslayabiliriz. Artık insanla bağını koparmış, sonuçlarla yönetilen bir futbol yaratıldı. İnsanlar maçlara tek önemli kıstasın kazanmak olduğu bir müsabaka izlemeye gidiyor. Benim için önce güzel oyun, sonra kazanmak gelir. Her şeyden önemlisi de zevk almaktır”.

    1982 Dünya Kupası’nda gönüllerin şampiyonu olan Brezilya’nın kaptanı dimdik ayaktaydı. Ona göre savunma oyuncularına çalım atmak basitti, önemli olan diktatörlere çalım atmaktı! İşte 15 Kasım 1982’de onun ve arkadaşlarının da çabalarıyla rejime gol atılmıştı!

    Doktor, 1984’te İtalya’nın yolunu tutmuştu. Tevatüre göre demokratik reform yasasına bağlamıştı kaderini. Kanun çıkmayınca o da Çizme’ye gitmişti. Maçlardan önce seks yasağı koyan Juventus’a “hadi canım” demiş, Fiorentina’ya imza atmıştı.

    30’unu deviren Socrates, artık fiziksel olarak yetersizdi. Fenerbahçe ile oynanan UEFA Kupası birinci tur ilk maçında İstanbul’u da ziyaret eden Socrates, Avrupa’da ancak bir sezon oynayabilmişti. 1986 Dünya Kupası çeyrek finalinde penaltılarla Fransa’ya elenen Brezilya’da atışlardan birini kaçıran da oydu. Milli takıma turnuva sonrası veda eden maestro, Flamengo, Santos, Botafogo derken 35’inde futbola nokta koymuştu.

    Televizyonlarda kültürel içerikli programlar yapıyor, gazetelerde siyasi ve ekonomik yazılar yazıyor ve futbol için sosyal projeler üretiyordu. Pele gibi futbol elçisi olmayı, sanayileşmenin uşaklığı gördüğü için reddediyordu. Hiçbir zaman menajeri olmamış, çalan telefonuna hep kendisi cevap vermişti. Tüm tembelliğine, fosur fosur sigara içmesine rağmen yeryüzünün gördüğü en yetenekli oyunculardan biriydi Socrates. Alkolik olduğunu da itiraf etmişti. Zaten bizlerden de onu olduğu gibi kabul etmemizi istemişti: “Ben neysem oyum. 13 yaşından beri sigara içiyorum. Benim için tek felsefi mesele var o da şu: Neden olmadığım biri gibi görünmeye çalışayım? Sigara içiyorum. Akciğer kanseri ya da amfizemden gideceğim. İçmeden duramıyorum”.

    3 (2)
    O forma!
    Maestro ve takım arkadaşları “Ayın 15’inde oy verin” yazılı unutulmaz formalarıyla demokrasi mücadelesini yeşil sahalara taşımış, “Corinthians demokrasisi” deyişi Brezilya siyasi literatürüne girmişti. Futbolun doktoru, unutulmaz formasıyla.

    Belki de büyük felsefeci Socrates’in adaşı olmanın da etkisiyle futbol dünyasında derin izler bırakmış, siyaseti çime indirmiş, farkındalıkları artırmış, tüm bunları yaparken hayattan keyif almaya bakmıştı. Antrenmanlara gelirken elinden düşürmediği kitaplarla beslediği bir aşkla demokrasi için çarpışmıştı. Yeşil sahaların en iyilerinden biriydi, fakat futbol tarihine geçmek ona yetmemiş, insanlık tarihine geçmeyi seçmişti.

    Yandaş futbolcular çağı

    Homofobik ve ırkçı yorumlarıyla da bilinen yeni Brezilya başkanı Bolsonaro, birçok konuda tartışmalı görüşleriyle biliniyor. Buna rağmen ona yeşil sahalardan çığ gibi destek yağdı. Bir dönem Galatasaray’da da top oynayan Felipe Melo, siyasetçiyle fotoğraf çektirirken, bir golünü de ona adadı. Unutulmaz yıldızlardan Ronaldinho’nun paylaştığı 17 numaralı fotoğrafı manidardı. Zira Bolsonaro’nun elektronik seçimlerde adaylık numarası 17’ydi. Sambacı, lideri “mutluluğu geri verecek biri” diye tanımlarken, yine Barcelona’nın unutulmaz futbolcularından Rivaldo da instagramdan açık destek mesajı veriyordu.

    Tutucu başkanı sosyal medyadan “like”layanlar da dikkati çekiciydi. Liverpool’un file bekçisi Alisson Becker, Manchester City’nin forveti Gabriel Jesus beğenileriyle desteklerini esirgememişti. Dünyanın en pahalı oyuncusu Neymar ile sevgilisi Bruna Marquezine’in ayrılmasında da yine bu beğeni krizinin rol oynadığı iddia edilmişti. İddialara göre ikilinin arasını PSG’nin yıldızının Bolsonaro’nun instagram’daki bir paylaşımını beğenmesi bozmuştu. Aşırı sağcı politikacının görüşlerine muhalif olan aktris, sonradan dedikoduları yalanlasa da ilişkilerinin bittiğini açıklamıştı.

    Atletico Paranaense bir maça lideri destekleyen bir tişörtle çıkarken, takımın oyuncularından sadece Paulo Andre bunu reddetmişti. Taraftar gruplarının Bolsonaro’ya destek vermemesi ise dikkati çekiciydi. 

    Bugün hayatta olsaydı, Socrates’in yeni başkanın ırkçı ve gerici çıkışlarına karşı sesini nasıl yükselteceğini tahmin etmek hiç de zor değil!