Real Madrid’in onursal başkanı Francisco Gento, 18 Ocak’ta 88 yaşında son nefesini verdi. Aslında atlet olsa yeriydi. Sihirli sol kramponuyla çektiği mermi gibi şutlarla, çim sahalara fazla gelmişti. Alfredo di Stefano ve Ferenc Puskas’la birlikteliği ise yıllarca zaferle eşanlamlı olarak kullanılmıştı.
Aslında bütün hikaye bir salgınla başlamıştı! İki yıldır dünyaya kan ağlatan Covid-19 illetiyle tanışmamızdan bir ömür evvel, bu sefer bir grip salgını olmuştu tarihin akışını değiştiren. Başından başlayalım anlatmaya… 1933’te dünyaya gelen sol açık, La Liga’ya doğduğu mıntıkanın gözbebeği Racing Santander’de merhaba demişti. Bir türlü göze giremeyen delikanlının kaderini değiştiren ise bir Real Madrid maçı olmuştu. Karşılaşma öncesinde Santander takımının oyuncuları hastalıktan kırılınca, şans yüzüne gülmüş; 72 saat geçmeden maçta harikalar yaratan 19 yaşındaki gence Real Madrid’den transfer teklifi gelmişti.
İlk sezonunda zorlansa da, takımın yıldızı di Stefano ona kefildi. O bazuka gibi topa vurma kabiliyeti, o sürat öğrenilecek şeyler değildi. Oyun öğretebilirdi… Kısa sürede yükselişe geçen Gento, bir anda takımın vazgeçilmezi olmuştu. Di Stefano ve sonradan transfer edilen Puskas’la ortaklığı, kitaplara altın harflerle kazınacak; Şampiyon Kulüpler Kupası’nın demir almasıyla Real Madrid’i üst üste beş defa Avrupa’nın zirvesine taşıyacaktı.
Real Madrid tarihine adını altın harflerle yazdıran Paco Gento, tarihin gördüğü en büyük kupa koleksiyonerlerinden biriydi.
Tarihin gördüğü en büyük kupa koleksiyonerlerinden biriydi Gento. Real’de 18 sezonun ve 182 golün ardından 1971’de futbola veda edereken özgeçmişinde 12 lig, 6 Şampiyon Kulüpler şampiyonluğu yazıyordu.
Düşünün, İspanya tarihinin en başarılı üçüncü takımı olan Atletico Madrid’in 11 şampiyonluğu var. Kupa 1 tarihine bakacak olursak, Milan’ın 7, Bayern Münih ve Liverpool’un 6 zaferi… Tek başına köklü kulüplerden çok daha fazlasını kazanan sol açığın başarıları ise akıllara durgunluk verecek seviyede.
Tesadüf bu ya Gento, millî takımda son golünü de Türkiye’ye atmıştı. Hocalık kariyerinde pek tutunamayan efsane, di Stefano’nun ölümünden sonra da Real Madrid’in onursal başkanı olmuştu.
Kimbilir küçücük bir takımdaki salgın, belki de futbol tarihini değiştirmişti. Peki ya o gün grip Santander’i vurmasaydı?
Hangi kıtada olduğu bile bir çırpıda bilinemeyen küçücük bir ülke Surinam. Oysa Atlantik kıyısındaki bu topraklar, sömürgecilikten diktatörlüğe, yoksulluktan göçe dünyanın trajedisini biriktirmiş. Futbol ise her zaman olduğu gibi burada da hayatın aynası olmuş. Ülkemizde daha ziyade Gullit ve Rijkaard isimleriyle bilinen Surinam’ın futbolla örülmüş uzun macerası…
Yıllar önce 2004 Avrupa Futbol Şampiyonası’na katılan takımların aşçılarıyla ilgili bir belgeselde, Hollandalıların şefi Johan Klein Gebbink, oyunculara ne yemek istediklerini soruyordu. Kafiledeki beyazların siparişi netti: “Lütfen yemeklerimizi Surinam asıllılar için pişirdiklerinizle aynı kapta yapmayın!”
Irk ayrımcılığı yıllarını hatırlatıp insanı irkilten bu isteğin altında aslında Surinam’ın “Madame Jeanette” adlı korkunç acı biberleri yatıyordu. Biberin tadı tencerenin dibine yapışıyor; ne kadar yıkanırsa yıkansın ardından pişen yemekleri de dayanılmaz bir acıyla çeşnilendiriyordu. Surinam’ın da aradan geçen yıllara rağmen silinmeyen acılı, baharatlı, hem renkli hem hüzünlü bir tarihi var…
Adı Surinam’ın eski devlet başkanı Bouterse’ye karşı başlattığı gerilla savaşıyla anılan Ronnie Brunswijk ülke futbolunda da etkin bir isim.
Ülkemizde Surinam Millî Takımı’nın adı, 2013’ten beri Türkiye’de top koşturan Surinamlı millî futbolcu Ryan Donk ile duyulmuştur belki. İslâm İşbirliği Teşkilatı’nın üyesi bu küçük ülkenin bundan başkaca bir yerde anıldığına şahit olmuyoruz pek. Hatta çoğunluk, sayısız Hollandalı siyah futbolcunun Güney Amerika’daki anavatanının Afrika kıtasında olduğunu düşünüyor. Oysa 16. yüzyılda Fransız, İspanyol ve İngiliz kâşiflerin ziyaret ve işgal ettiği Atlantik Okyanusu kıyısındaki bu topraklar için “Surinam” ifadesi ilk kullanıldığında takvimler 1630’u gösteriyordu. Önce İngilizler yerleşmişti oraya; ardından Surinam’ın tarihinin birlikte örüldüğü Hollandalılar gelmişti… İki taraf arasındaki anlaşmazlıkların 1667’de Breda Antlaşması’yla çözülmesiyle Surinam, Hollanda’nın; Nieuw Nederland ise İngiltere’nin olmuştu. “Nieuw Nederland da neresi?” diyorsanız; o dönemin “Yeni Hollandası”nın bugün New York, New Jersey, Pennsylvania, Massachusetts, Connecticut ve Delaware olarak bilindiğini söyleyelim; yani antlaşmanın kârlı tarafının kim olduğu gayet açık.
17. yüzyıl ortalarında, Hollanda’nın Afrika’dan Surinam’a getirdiği kölelerle toprak işlenmeye başlanmış. Kahve, şekerkamışı, hindistancevizi ve pamuk yetiştirilen plantasyonlarda, köleleştirilmiş siyahlara yapılan zulüm katlanılmaz ölçüde. Birçokları kaçmış; yağmur ormanlarında yaşayan yerli halkın yardımlarıyla kabileler kurmuş. Çatışmaların ardından sömürgecilerle yaptıkları anlaşmalarla yerleşik hayata geçen bu eski kölelere özel statü tanınmış.
1863’te köleliğin kaldırılması, Surinam için de yeni bir dönemin başlangıcı olmuş. Ancak eski köleler “tazminat” olarak asgari ücret karşılığında 10 yıl daha çalıştırılmış (ücretli kölelik); bu “geçiş dönemi”nin ardından istediklerini yapmalarına izin verilmiş. Özgürlüklerine kavuşanların çoğu 1873’te başkent Paramaribo’ya gitmiş; bazılarıysa kalıp daha önce sömürgeciler için çalıştıkları toprakları kendileri için işlemeye başlamış. İşgücündeki açığı kapatmak için önce bugünün Endonezya’sı ve Hindistan’dan, ardından Çin ve Ortadoğu’dan işçiler Surinam’a getirilmiş. Bugün dünyanın etnik ve kültürel bakımdan en fazla çeşitlilik gösteren topraklarından birinin Surinam olmasının kökeninde bu var. Ülke nüfusunun % 52’sini Hıristiyanlar, % 18’ini Hindular, % 14’ünü Müslümanlar oluşturuyor.
Kendi küçük, oyunu büyük İlk millî maçını 1915’te oynayan Surinam’ın millî takım tarihi 100 yılı aşmış durumda (üstte). Surinam’ın kaptanlığını yapan Ryan Donk, bir dönem Galatasaray’da da görev yapmıştı (altta).
1975’te Hollanda’dan bağımsızlığını kazanan Surinam, kısa sürede kaosa sürüklendi. 1980’deki askerî darbeyle iktidarı ele geçiren Dési Bouterse, 1987’ye kadar ülkenin de facto lideri olarak görev yaptı. Bouterse, arka arkaya yaşanan darbe girişimlerini püskürtmeyi başardı. Bu “başarı”sının ardında, Aralık 1982’de toplumun önde gelenlerinden kendisini eleştiren 15 saygın ismi katlederek verdiği gözdağı da var.
Karşılaştığı en büyük meydan okuma ise zam isteği geri çevrilince ülkeyi içsavaşa sürükleyen şahsi koruması Ronnie Brunswijk’ten gelmişti. Brunswijk işini kaybedince, topladığı gerillalarla Surinam Ordusu’nun karşısına çıkmıştı. Çatışmaların başladığı 1986’dan 1 sene sonra yapılan seçimlerin ardından Bouterse orduyu yönetmeye devam etse de, 1990’da Bakanlarını telefonla azletmesinden sonra gücünü yavaş yavaş kaybetmeye başladı. 1999’a gelindiğinde ise Hollanda’da gıyabında uyuşturucu kaçakçılığından yargılandı; 11 sene hapis cezasına çarptırıldı. Aynı yıl hakkında uluslararası yakalama emri çıkarıldı. O her ne kadar bütün bunların bir komplo olduğunu iddia etse de, Wikileaks belgeleri 2006’ya kadar uyuşturucu ticaretinin içinde yer aldığını söylüyor.
Bouterse 2010’dan 2020’ye -bu defa eski koruması ve yeni destekçisi Ronnie Brunswijk sayesinde- devlet başkanı olarak görev yaptı. 2020’de koltuğunu bırakan Bouterse, 2019’da hakkında verilen 20 yıllık hapis cezasını tersine çevirebilmek için her tür hukuki yolu denese de mahkeme şimdilik kararından vazgeçmiyor.
Surinam’dan FIFA’ya
Bouterse’nin başını yakan davalardan biri de “Aralık Cinayetleri” olarak bilinen hadisede işkence görüp katledilen André Kamperveen ile ilgili. Adı bugün Surinam Millî Takımı’nın maçlarını yaptığı stadyumda yaşatılan Kamperveen, Hollanda’da profesyonel olarak futbol oynayan ilk Surinamlıydı. Gençliğinden beri sporun her dalını denemiş; basketbol, judo, atletizm derken, ismini tarihe yazdıracak futbolda karar kılmıştı.
Özgeçmişinde yok yoktu: Futbol millî takımı teknik direktörlüğü, judo federasyonu başkanlığı, CONCACAF (Kuzey ve Orta Amerika ile Karayipler Futbol Konfederasyonu) yönetim kurulu üyeliği, Karayipler Futbol Birliği kuruculuğu, Kültür-Gençlik ve Spor Bakanlığı… Ve FIFA Asbaşkanlığı… Bütün bunların yanında gazetecilik yapmaya, radyo ve televizyonda çalışmaya da vakit bulmuştu. Uzun süre ülkesinde top koşturduktan sonra Hollanda’da Haarlem’de oynamış; Surinam’a dönüşünü müteakip kendisini spora adamıştı. 1982 Dünya Kupası’nın açılış seremonisinde İspanya Kralı Juan Carlos’un yanında durduğu fotoğrafların üzerinden 6 ay geçmeden ülkesinde katledilecek; Surinamlı futbolcuların Hollanda Millî Takımı’nda yıldızlaştığını göremeden ölecekti. Tek suçuysa Bouterse’yi eleştirmekti…
Kabusa dönüşen rüya
1975’te bağımsızlığını kazanan ülkeden akın akın Hollanda’ya göçler başlamıştı. Bugün Hollanda’da yaklaşık 350 bin Surinamlı yaşıyor. Surinam nüfusunun sadece 575 bin olduğu düşünülünce, iki ülkenin ne kadar içiçe girdiği daha net göze çarpıyor. Önce askerî dikta yüzünden, sonra ekonomik gerekçelerle yükselen göç dalgalarıyla kaçan insanlara uzun süre iki seçenek sunulmuştu: Ya Hollanda vatandaşı olacaklardı ya da Surinam… Aynı kural futbolcular için de geçerliydi. 2019 sonunda çifte vatandaşlığa izin çıkana dek, Surinam Millî Takımı’nın üç defa boy gösterebildiği CONCACAF organizasyonları haricinde herhangi bir büyük turnuvada sahne alamamasını biraz da buna bağlamak gerek. 2019’daki karar ise millî takımın havuzunu genişletti. Yakın gelecekte Hollanda Millî Takımı’nda sahne almayan birçok oyuncu Surinam için ter dökecek gibi duruyor.
Surinam’ın kahramanı Surinam tarihinin en önemli figürlerinden André Kamperveen 1982’de Bouterse tarafından öldürülen 15 muhaliften biriydi. Hollanda’da profesyonel futbol oynayan ilk Surinamlı olan Kamperveen’in ismi millî takımın maçlarını yaptığı statta ve önündeki heykelde yaşıyor (üstte).
Çoğunluğu varoşlarda yaşayan Surinam kökenli gençleri hayata bağlayan iplerden biri de futbol olmuştu. Toplumun geri kalanından uzakta, izole hayatlar yaşayan göçmen delikanlıları spora teşvik edenlerden biri, kendisi de Surinam kökenli bir sosyal hizmet görevlisi olan Sonny Hasnoe’ydu. Hasnoe, gençlerin yeni ülkelerine entegre olmaları için 1986’da “Kleurrijk Elftal” veya İngilizce bilinen adıyla “Colourful 11” (Renkli 11) isimli bir sosyal sorumluluk projesi başlatmıştı. Hollandalı Surinam asıllı futbolculardan oluşan bir karma ile Surinam’ın şampiyon takımı Robinhood’u çimlerde buluşturduğu organizasyonlarla hatırlanan proje, tam bir başarı öyküsüydü. Ta ki 1989 Haziran’ındaki trajediye kadar…
O yıl Surinam’daki özel karşılaşmaya Surinam asıllı birçok yıldızın katılması planlanıyordu. Kulüplerinden izin koparamayan birkaç oyuncu ve o zaman Hollanda Genç Millî Takımı’nda oynayan Dean Gorré haricindekiler Amsterdam’dan uçağa atlamış, fakat ne yazık ki sağ salim yere inememişlerdi. Düşen uçakta hayatını kaybeden 176 kişinin arasında 15 futbolcu da vardı. Tüm uçakta kurtulan 11 kişiden 3’ü sporcuydu. İkisi bir daha sahalara dönememiş; biri dönse de bir daha hiç eskisi gibi olamamıştı. Kulüplerinden ceza almayı göze alarak daha erken bir uçağa bindikleri için kurtulan Henny Meijer’i olmasa da, Ajax’ın unutulmaz file bekçisi Stanley Menzo’yu belli bir yaşın üstündekiler hatırlıyor olsa gerek. Söz dinleyip Surinam’a gitmekten vazgeçen Gullit ile Rijkaard ise biraz daha diretseler belki bugün aramızda olamayacaklardı. Verilmiş sadakaları varmış…
Hollanda’nın yıldızları Bir döneme damgasını vuran Hollandalı yıldızlar Ruud Gullit ile Frank Rijkaard (solda), 1989’da 176 kişinin hayatını kaybettiği uçakta (üstte, solda) olabilirlerdi.
EFSANELERE KARŞI OYNADI
Siyasetin ağır topu futbolun ağlarında…
Yıllar boyunca Surinam’ın de facto lideri olarak kalan Bouterse’nin önce koruması, sonra ona karşı savaşan gerillaların lideri, ardından tekrar devlet başkanı seçilmesi için müttefiki konumunda oturan Brunswijk, futbol tutkusuyla da biliniyor. Interpol tarafından aranmasına rağmen Bouterse’nin ardından devlet başkanı olan Chan Santokhi’nin yardımcılığını da yapan Brunswijk, Surinam Ligi’nin en başarılı takımlarından Inter Moengotapoe’nin sahibi.
60 yaşındaki başkan yardımcısı, geçen ay 21 Eylül’de Honduras takımı Olimpia’yla oynanan maçta sahaya çıkınca hâliyle manşetleri süsledi. 54 dakika sahada kalan Brunswijk, maçta aynı zamanda takım kaptanıydı. Ancak kendi ismini taşıyan stadyumda 6-0 yenildiler. Türkiye basınında da yer alan haberin devamına gelince:
Müsabakadan önce Brunswijk’in Honduraslı futbolculara para verdiği görüntüler ortaya çıkınca iki takım da organizasyondan diskalifiye edildi. Ayrıca Inter Moengotapoe 3 yıl boyunca CONCACAF turnuvalarına katılmaktan men edildi. Daha önce hakkında oyuncuları silahla tehdit ettiği iddiaları da çıkan, hakeme ve bir oyuncuya saldırdığı için 1 yıl ceza alan Brunswijk’in futbol sevdası, bu sefer başına iş açmışa benziyor.
Bundesliga’da forma giyen ilk Türk futbolcu. Bugün 86 yaşında! Ankara Güneşspor’dan Almanya’ya uzanan yolculuğu 1957’de önce Hildesheim, sonra profesyonel ligde Eintracht Braunschweig takımıyla devam etti. Dönemin dünyaca ünlü yıldızları Pele ve Uwe Seeler’e karşı forma giydi. Bu arada üniversite okudu, mühendis oldu. 1965’te Türkiye’ye dönen savunma oyuncusu, bundan 4 sene önce takımı tarafından Almanya’ya davet edildi! Türkiye’de ise…
Almanya’da doğan Türk asıllı çocuklar, yıllardır hem buranın hem de oranın gündeminde… Millî takımda bir türlü “şahin”leşemeyen Nuri, Panzerleri bir dönem “mesut” eden Özil, Manchester City’yle kimbilir kaç defa “gündoğan” maestro İlkay… Peki hepsinin kariyerinin başlangıcı olan, dünyanın en çok takip edilen liglerinden Bundesliga’da oynayan ilk Türk futbolcuyu tanıyor musunuz? Hamburg’un efsane kalecisi Özcan Arkoç’un Şubat 2021’deki vefatından sonra çeşitli basın organlarında çıkan “Bundesliga’da oynayan ilk Türk futbolcu” ifadelerinden anladığımız kadarıyla, çoğumuz için bu sorunun yanıtı “hayır”. Zira, bunu başaran ilk isim, Nisan ayında bu köşede Özcan Arkoç’un ardından yayımlanan makalede de andığımız gibi Aykut Ünyazıcı.
Ünyazıcı, Bundesliga’nın kurulduğu 1963-64 sezonunun 12. haftasında Kaiserslautern deplasmanına ayak bastığında, takvimler 23 Kasım 1963’ü gösteriyordu. (Yeri gelmişken anımsatmalı, Almanya’da sahne alan ilk Türk futbolcu olan Coşkun Taş, Bundesliga’nın kuruluşundan önce Köln’de görev yapmış, 1962’de sahalara veda edip Ford’da çalışmaya başlamıştı). Üniversite eğitimi için gittiği Almanya’da tarihe geçen, bir zamanların meşhur savunma oyuncusu bugün 86 yaşında ve Ankara’da yaşıyor. Kendi ağzından dinlediğimiz öyküsü, şüphesiz bir döneme ışık tutuyor. Oysa hakkında internette biraz araştırma yaptığınızda, karşınıza çıkan kimi bilgiler maalesef doğru değil. Örneğin internet ansiklopedisi Wikipedia’da yazanın aksine, Ünyazıcı 1936’da değil 1935’te dünyaya geldi. Futbola resmen merhaba dediği ilk durak, Ankara Atatürk Lisesi’ydi. Sayısız çocuk gibi meşin yuvarlağın peşine kendi mahallesinde düşen delikanlı, Lise 2’de takıma seçilmişti. Başkentte düzenlenen liselerarası şampiyonada dikkati çeken genç, Ankara Güneşspor’un yolunu tutmuştu.
Aykut Ünyazıcı, 1956 yılında ilk takımı Ankara Güneşspor kadrosuyla…
1951’de kurulan takım, önce amatörlerde mücadele ettikten sonra 1950’lerin ortasında Ankara Profesyonel Ligi’nde boy göstermişti. Kentin yetenekli çocuklarını liselerden toplayan başkan Avni Bulduk, Ünyazıcı’yı da bulmuştu! O zamanlar ikinci kümede oynayan Oto Yıldırım’ın transfer teklifi de manidardı. Bu takım, ailesinin çiftliğindeki traktörlerde kullanılmak üzere delikanlıya lastik vermeyi önermişti! Ancak Başkan Bulduk onu bırakmamış, ücret niyetine Ünyazıcı ailesinin Ayrancı’daki inşaatına bilabedel kamyonlar dolusu kum göndermişti.
Ailesinin futbol oynamasını hoş karşılamadığı Aykut, aslında profesyonel olmak istemiyordu. O dönem profesyonel takımlarda en fazla iki amatör oynayabiliyordu ve kontenjan açabilmek için kendisinin haberi olmadan bir başkasının imzasıyla lisansı profesyonele çevrilmişti. Gençlerbirliği oyuncunun statüsüne itiraz ettiğinde, kendisini amatör sanan Ünyazıcı oldukça şaşırmış; fakat Ankara Güneşspor’un onun sahaya çıktığı maçlarda hükmen mağlup sayılıp küme düşmemesi için federasyonun evrak işlerine bakan memura verilen 2 ton kok kömürü ve Sönmez marka bir sobayla mesele kapatılmıştı!
1955’te şehir karmalarının yaptığı maçlar sonucunda Genç Millî Takıma alındı. Ancak bu defa da Ünyazıcı’nın bitirme imtihanını öne sürerek sahaya çıkmak istememesi yetkilileri tekrar şaşırtacaktı. “Baba” lakaplı Beşiktaş efsanesi Hakkı Yeten, Fenerbahçe’nin unutulmaz file bekçisi Cihat Arman ve Fahri Somer’in beğendiği bu lise öğrencisine Millî Eğitim Bakanlığı’ndan rapor alınmış, babası ikna edilerek sorun çözülmüştü. İtalya’daki turnuvada Macaristan, Yugoslavya ve Lüksemburg’la oynayan genç, 20 günlük kampa giderken ders kitaplarını da yanında götürmüştü.
O tarih yazdı, tarih onu yazmadı Bu yılın başında kaybettiğimiz Özcan Arkoç’un “Bundesliga’da oynayan ilk Türk futbolcu” olarak anılması; bu unvanın asıl sahibi Aykut Ünyazıcı’nın kendi ülkesinde ve yaşarken unutulduğunu gösteriyordu (üstte). Ünyazıcı, Almanya’dan döndükten sonra kariyerine Afyonspor’da nokta koydu (altta).
“Mehmetçik” lakaplı Basri Dirimlili, Fenerbahçe’yle yaptıkları bir maçta dikkati çeken delikanlıyı İstanbul’a davet etmişti. Ancak sahalarda döktürse de onun aklı eğitimindeydi; gönlünde büyük bir takım değil, İstanbul Teknik Üniversitesi yatıyordu. İTÜ olmadı ve o da tahsil hayatına Avrupa’da devam edebilmek için Millî Eğitim Bakanlığı’na başvurdu. Üniversitesi’nden kabul aldığında, dünyalar onun oldu. Bir zamanlar Ankara’da karneyle ekmek alan o delikanlı, 2. Dünya Savaşı’nda tamamen yokolan, enkaz hâlindeki bir şehre ayak basıyordu. Önünde önemli bir engel vardı: 1 yıl içinde sıfırdan Almanca öğrenmesi gerekiyordu. Braunschweig’a yaklaşık 45 kilometre mesafedeki Hildesheim’daki yerel bir gazeteye verdiği ilan neticesinde Alman bir ailenin yanına taşındı. Kendi ifadesiyle şanslıydı; zira harp sonrası koşullar yüzünden konut kıtlığı yaşandığından, 3 odalı evi olanların 1 odalarını kiralamaları zorunluydu. Böylece ev bulan Ünyazıcı, bir lise öğretmeni sayesinde haftada 3 gün özel ders alarak Almanca öğrenmeye başladı.
Arada Hildesheim amatör takımının idmanlarını izlemeye giden Ünyazıcı, bir gün antrenmana davet edilince futbol onu yeniden bulmuştu. Kısa bir süre sonra üniversite açılıyordu. Makine Mühendisliği’nde okumaya başlayan 22 yaşındaki genç, üniversite takımına seçilmişti. Ünyazıcı, hem sınıf arkadaşı hem de kulübün oyuncusu olan Klaus Meyer’in tavsiyesiyle şehrin temsilcisi Eintracht Braunschweig’ın idmanına katıldı. Eintracht Braunschweig’ın amatör takımının antrenmanlarında sahne alan tek yabancı oydu. Ona bir idmanda “Alman çöplüğünde Türk horozu mu öttüreceğiz?” diyen futbolcu, yıllar sonra özür dileyecekti. Ancak o zaman buna çok kızan sağ açık, bir süre kulübe uğramamıştı. Olayın tatlıya bağlanması için, okul maçına gelen Braunschweig teknik direktörünün genci ikna edip A Takımı’na davet etmesi gerekmişti. Ünyazıcı burada kısa sürede parlayacak, lisans alınmasına karar verilecekti.
Braunschweig günleri Ünyazıcı’nın Eintracht Braunschweig’daki takım arkadaşlarının çoğu, 1967’de Bundesliga’da şampiyon olan kadroda yer almıştı (üstte). Ünyazıcı, o takımın sarı-lacivert formasıyla (üstte, sağda).
Ancak küçük bir sorun vardı; Hildesheim bonservisi için 2.500 Mark istiyordu. “Talebe halimle bu parayı nasıl vereyim?” diyen delikanlının imdadına evsahibinin bir arkadaşı yetişti. Fanatik Braunschweig taraftarı olan bu adamın ödediği meblağ, Ünyazıcı’nın tarihe geçmesine vesile oldu. Amatör takımda oynadığı ilk maçta kornerden gol atınca, teklif anında hazırlanmıştı! 4 yıllık sözleşmesine göre aylık primlerle birlikte alacağı ücret 750-800 Mark’tı; okul harcını da kulüp ödeyecekti. O devirde profesyonellik bugünkünden farklıydı. Takım arkadaşlarının çoğu Volkswagen’de de çalışıyor; idmanlara ise gece çıkılıyordu. 1961, Almanya’ya Türk işçi göçünün başladığı yıldı. O ve arkadaşları, gelen işçilere gönüllü olarak yardım ediyor; tercümanlık yapıyorlardı. Bu sırada Ünyazıcı’nın mevkii değişmiş; savunmaya çekilmişti. Artık sağ haftı.
Bundesliga’nın ilk sezonunda onu defansa koyan Hans-Georg Vogel’in yerine Helmuth Johanssen’in teknik direktörlük koltuğuna oturmasıyla, Ünyazıcı için gözden düşme süreci başladı. Ünyazıcı’nın izlenimine göre “yabancılardan pek hazzetmeyen” yeni hocanın döneminde forma giyebilmek için tam 12 hafta beklemek zorunda kaldı. Takım ligi 11. sırada tamamlarken, Ünyazıcı sadece sekiz maçta oynayabilmişti. Ertesi sezon ise sadece Duisburg’e karşı sahaya çıktı. 1965’te vatani görevi için Türkiye’ye dönen Ünyazıcı’nın Almanya kariyeri noktalanmıştı. Braunschweig’da toplam 78 maça çıkmış, 5 gol atmıştı. 1967’de takımı Braunschweig, Bundesliga’da şampiyonluğa ulaştığı sırada o askerdeydi.
Almanya’da unutulmadı
Braunschweig’ın yerel gazetelerinden birinde Aykut Ünyazıcı’nın Bundesliga’da oynayan ilk Türk olduğuna dair haber (üstte, solda). Ünyazıcı, St. Pauli ağlarını havalandırırken (üstte).
Ailesinin büyük oğluydu; aklında hiçbir zaman Almanya’ya yerleşmek olmamıştı. Askerlik yıllarında Ankaragücü’ne imza attıysa da görev yeri başkente alınamayınca, sadece birkaç defa takımda oynayabildi. Terhis olduktan sonra aile işinde çalışmaya başladı. Tâ ki Afyonspor’un başına geçen Zekai Selli’nin teklifine dek… Selli, gençlik yıllarından tanıdığı arkadaşına “Ne olursa olsun, takımıma gel” diyordu. Ünyazıcı için Ankara-Afyon seferleri başlamıştı. Ankara’da yaşamaya devam ediyor, haftasonları kulübün maçlarına gidiyordu. Dönemin Adalet Bakanı Hasan Dinçer, Afyonluydu. 2. kümede mücadele eden memleketinin takımının güçlenmesi için elinden geleni ardına koymamış, Ünyazıcı’nın lisansını Ankaragücü’nden Afyonspor’a almak için araya girmişti. Ancak Ünyazıcı’nın Afyonspor macerası çok uzun sürmedi. Bundesliga’daki ilk temsilcimiz, futbolu bıraktıktan sonra iş hayatına odaklandı.
2017’de Braunschweig’ın şampiyonluğunun 50. yıldönümü için Almanya’ya davet edildiğinde 82 yaşındaydı. Hayatta kalan takım arkadaşlarıyla beraber tribünleri selamlamıştı. Eğitim için gittiği Almanya’da futbol sayesinde tarihe geçen oyuncuyu, Almanlar unutmamıştı. Türkiye-Almanya ilişkilerinin dönüm noktasına tanıklık eden Ünyazıcı kendi ülkesinde ise yaşarken unutulmuştu!
Hayali futbol değil mühendislikti
1955’te Genç Millî Takım’a alınan Ünyazıcı, lise bitirme sınavlarını sebep göstererek oynamak istemediğinde, herkesi şaşırtmıştı. Onun için eğitimi hep önde gelmişti.
EFSANELERE KARŞI OYNADI
Pele’ye adım attırmadı, Uwe Seeler’le ‘çarpıştı’
Almanya’da oynadığı yıllarda Ünyazıcı’nın karşılaştığı iki dev var ki futbol tarihinin en iyileri arasında yer alıyorlar. Hatta içlerinden biri, dünyanın bir bölümünün “en büyük” kabul ettiği isim. O iki yıldızın özgeçmişinde 4 ayrı Dünya Kupası’nda gol atmış olmaları da yazılı. Zaten tarihte onlar dışında bunu başarabilen iki oyuncu daha var: Miroslav Klose ve Cristiano Ronaldo. Peki temsilcimizin sahada buluştuğu efsaneler kim?
Başkenti Hannover olan Aşağı Saksonya (Niedersachsen) Eyaleti’nin karmasına seçilen Ünyazıcı, iki defa Pele’nin de forma giydiği Santos’a karşı sahne aldı. Brezilya’nın ilk Dünya Kupası zaferinden sonra yapılan müsabakada, futbolcumuz henüz sağ açıktı. 13 Haziran 1959’da Brezilya ekibi, rakibini 7-1’lik skorla devirmişti. 29 Mayıs 1963’teki ikinci randevuyu yine Santos kazanırken, skor tabelasında 3-2 yazıyordu. İşte o mücadelede Pele’yi marke eden Ünyazıcı övgüleri toplamış; Türkiye’de bile manşetleri süslemişti.
4 Dünya Kupası’nda gol atan ilk futbolcu olan Uwe Seeler’le kapışmaları ise zamanın Alman gazetelerine şu manşetle taşınmıştı: “Türk Türbanı”. O karşılaşmada Hamburg’un efsanevi futbolcusuyla çarpışan Ünyazıcı’nın kafası sarılıydı. Maçın sonunda bayılan Ünyazıcı hastaneye götürülmüştü.
HAKİKİ BİR BAŞARI ÖYKÜSÜ
Şampiyon Braunschweig ve ‘yumurtasına maç’…
Ünyazıcı’nın oynadığı Bundesliga’nın ilk sezonunda Braunschweig’da forma giyen 11 futbolcu, 1967’nin şampiyon kadrosunda da yer alıyordu: Kaleciler Hans Jäcker, Horst Wolter, savunmadan Joachim Bäse, Peter Kaack, Klaus Meyer, Jürgen Moll, orta Walter Schmidt, Hans-Georg Dulz ve hücumdan Klaus Gerwien, Lothar Ulsaß ve Erich Maas…
Ünyazıcı’yla sohbetimizde harpten sonra yakındaki köylerle patatesine, yumurtasına, tavuğuna maçlar yaptığını öğrendiğim kulüp, yaklaşık 20 yıl sonra zafere ulaşmıştı.
Ulsaß, Gerwien ve Wolter, Alman Millî Takımı formasıyla da sahne almış; hatta1970 Dünya Kupası’nın üçüncülük maçında kaleyi koruyan Wolter’in yaptığı bir kurtarış, sonradan pul olarak bastırılmıştı. O mütevazı kadroda oyuncu başına düşen maaş ayda 1200 Mark; galibiyet primi ise 250 Mark’tı. Oyuncuların çoğu başka işlerde de çalışıyordu. Haftada 4 idman yapılıyor; futbolcular Çarşamba günlerini aileleriyle geçiriyordu. Johanssen’in talebeleri 1968’de Şampiyon Kulüpler Kupası’nda Almanya’yı temsil etmiş, çeyrek finalde Juventus’a boyun eğmişti.
Japonya-Tokyo’da gerçekleşen Olimpiyat Oyunları’nda ülkemiz 13 madalya kazanarak bir ilke imza attı. Türkiye’nin özellikle kadınlar kategorisinde elde ettiği başarılar, binlerce kız çocuğuna ilham verecek. 1908-2016 arasında kadın sporcuları sadece 5 olimpiyat madalyası alabilen Türkiye, sadece Tokyo’da 5 madalya birden kazandı. Erkekler okçulukta Mete Gazoz, kadınlar boksta Busenaz Sürmeneli altın madalyaya uzandı. Tokyo’ya damga vuran Türk ve diğer ülkelerden sporcular…
Pandeminin gölgesinde düzenlenen Olimpiyat Oyunları, asla unutulmayacağa benziyor. Tüm dünyayı etkileyen salgın hastalık yüzünden 1 yıl ertelenen Tokyo 2020, sporun birleştirici gücünü göstermesi bakımından da dünya döndükçe hatırlanacak. Tıpkı 20. yüzyıldaki iki büyük savaştan sonra yapılan Antwerp 1920 ve Londra 1948 Londra gibi.
Önlemler kapsamında seyircilerin alınmadığı Tokyo 2020’nin nasıl geçeceği merak konusuydu. Açılış töreni pek bir tat bırakmasa da, yarışmalarla birlikte heyecan katlandı, arka arkaya rekorlar yağdı. Oldukça başarılı bir olimpiyat geçiren Türkiye, tarihinin en çok madalyasını Japonya’da toplarken, Akdeniz ve Ege’deki yangınlarla hüzne boğulan milyonların biraz olsun yüzü güldü. Spor, umuttu!
Önce bizimkilerle başlayalım; sonra dünyaya açılalım…
Ülkemizde spor alanında şüphesiz bir devim yaşanıyor. Daha önce sadece ekranlarda izlediğimiz birçok müsabakada temsilcilerimiz yarışıyor. Özellikle de kadınlardaki sıçrama daha net bir şekilde görünüyor. Kız çocuklarının binbir zorlukla spor yaptıkları, yer yer bunu ailelerinden bile saklamak zorunda kaldıkları ülkemizde elde edilen bu dereceler çok önemli.
Tokyo 2020, tarihimize altın harflerle geçti. Hem madalya rekorumuzu kırdık hem de birçok ilke imza attık. Japonya öncesinde Türkiye, en çok madalyayı Londra’da almıştı. 73 yıl önce elde edilen 6 altın, 4 gümüş, 2 de bronzluk tarihî başarıyı, Tokyo’da 2 altın, 2 gümüş, 9 bronz ile ileriye taşıdık.
Kadınlar boksunda ilk Olimpiyat altınımızı Türkiye’ye getiren Busenaz Sürmeneli.
Türkiye’nin kadınlarda elde ettiği başarılar, binlerce kız çocuğuna ilham verecek gibi duruyor. 1908-2016 arasında kadın sporcuları sadece 5 olimpiyat madalyası alabilen Türkiye, sadece Tokyo’da 5 madalya birden kazandı.
İlk defa olimpiyat sahnesine çıktığımız kadın boksunda da ringleri titrettik. Buse Naz Çakıroğlu 26 Mayıs 1996’da dünyaya Trabzon’da merhaba demişti. Onun ikinci yaş gününde yine aynı şehirde doğan Busenaz Sürmeneli de aynı yoldan gidecekti. Hayat tesadüfleri sever ya; ülkemize boksta ilk olimpiyat madalyalarını getiren sporcuların memleketleri, doğum günleri ve isimleri de -farklı yazılıyor ama- aynı.
“Kadınlar boks yapar mı?” sorusuna gardını hep yüksek tutanlardan Sürmeneli’nin ilk müsabakasından sonra “Bu galibiyet ülkemin kadınlarına ve güzel bir gelecek hayali kuran tüm çocuklarına armağan olsun” demesi dikkatlerden kaçmıyordu. Adı bitişik yazılan Busenaz altın, ayrı yazılan Buse Naz ise gümüş aldı. Ve onların sayesinde, Türkiye için bir kapı açıldı.
Türkiye’nin altın çocuğu Okçuluğa katkısı nedeniyle yüzme kurslarına giden, basketbol oynayan, resim yapan, piyano çalan 22 yaşındaki Mete Gazoz, altın madalyasıyla.
Olimpiyat takvimine ilk kez Tokyo’da alınan karatede, tüm yabancıların favori olarak gösterdiği, Dünya ve Avrupa şampiyonu apoletleri de bulunan Serap Özçelik Arapoğlu elenirken, Merve Çoban üçüncü olarak tarihe geçti. Erkek takımından Eray Şamdan gümüş, Ali Sofuoğlu ve Uğur Aktaş da bronz alınca, karatenin ata sporu olduğu Japonya’dan daha fazla madalya topladık.
Tokyo 2020’de ilk madalyalar ise tekvandodan geldi. Hakan Reçber’le Hatice Kübra İlgün 15 dakika arayla bronz aldılar. Tarihimizin iki ayrı olimpiyatta madalya alan tek kadın sporcusu olan Nur Tatar bu sefer çeyrek finalde kaybetti.
Cirit atmada Eda Tuğsuz’un dördüncülüğü, modern pentatlonda da İlke Özyüksel’in beşinciliği spor yazarları için bile hayaldi. İkisi de ülkemizi olimpiyatta kendi alanlarında temsil eden ilklerdi!
Cimnastikte tarihimizin ilk madalyasını Türkiye’ye getiren Ferhat Arıcan paralel barda.
İkinci defa sahne aldığı olimpiyatta çeyrek final gören Kadın Voleybol Millî Takımı, olimpiyatları 5. sırada bitirdi. Millî takımdaki başarılar, kulüpler düzeyinde Avrupa’da kaldırılan kupalar… Onların başardıklarını erkekler futbolda yapsa, her yeri kaplarlardı. Güney Kore’ye 5 set sonunda çeyrek finalde boyun eğen ay-yıldızlılar, maçtan sonra ağlıyordu. Sadece onlar mı; kazanan rakipleri de gözyaşlarına boğuluyordu. Son dörde kalabilirdik. Sayelerinde kazanırken de ağlıyoruz, kaybederken de… Şu sıralarda da Avrupa Voleybol Şampiyonası’nda grup aşamasını 5’te 5 yaparak namağlup lider tamamlayan sporcularımız şüphesiz bu ülkenin en iyi takımı; varolsunlar! (Takımın sembolleşen kaptanı Eda Erdem Dündar’ın voleybol sonrası kariyeri merak ediliyor. Onun gerek ulusal gerek uluslararası alanda yapacağı daha çok şey var sanki. Sizce de kaptan Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ne yakışmaz mı?)
Ata sporumuz güreşte oldukça başarısızdık, daha çok madalya almalıydık. Rıza Kayaalp’le Taha Akgül’ün bronzu şaşırtıcı olmasa da, Yasemin Adar, olimpiyatta madalya alan ilk kadın sporcumuz olarak tarihe geçti.
Daha önce hiç madalya alamadığımız okçulukta yaşadığımız heyecan ise yıllarca anlatılacak. Başta karışık çiftler müsabakalarında Yasemin Ecem Anagöz ve Mete Gazoz’dan oluşan takımımız, madalyanın ucundan döndü. Genç sporcularımız üçüncülük için karşılaştıkları Meksikalı rakiplerine boyun eğdi.
Spordaki kadın devrimi İkinci defa sahne aldığı olimpiyatta çeyrek final gören Kadın Voleybol Millî Takımı, Türkiye’yi yasa boğan haberlere rağmen yüzümüzü güldürdü (üstte). Kadınlar 100 metrede Jamaikalı Elaine Thompson Herah 10.61’le tarihin en iyi ikinci derecesine imza attı (altta).
Metin Gazoz: Başarı ancak çalışmayla…
Rio 2016’da da yarışan ikili, Japonya’daki ikinci deneyimlerinde daha da ileri gitti. Yasemin 9. sırayı alırken, Mete altına ulaştı. Eski millî okçu Metin Gazoz’la İstanbul Okçuluk Kulübü başkanı Meral Gazoz’un çocuğu olarak 1999’da dünyaya gelen sporcunun başarısı asla tesadüf değildi. Omuz gelişimi için 8 yaşına kadar yüzme kurslarına giden, koordinasyon katkısı için basketbol oynayan, görme ve dikkat yeteneğini geliştirmek için resim kursuna giden, göz ve el koordinasyonu için piyano eğitimi alan proje çocuk, 22’sinde olimpiyatta zirveye çıktı. 2008 Olimpiyat Oyunları’nda Türkiye’yi temsil eden antrenörü Göktuğ Ergin’in Çin’de taktığı şapkayla yarışmalarına çıkan Mete’nin önünde daha uzun bir kariyer var.
Atletizmde de bir Rönesans yaşadık. 3 adım atlamada Necati Er, 73 yıl sonra finale kaldı. Londra 1948’de bronz madalya kazanan Ruhi Sarıalp’in o başarısından geriye kalan birkaç saniyelik görüntüler gözleri dolduradursun, Necati’nin olimpiyat altıncılığı müthiş bir sonuç. Sırıkla atlamada Ersu Şaşma tarihimizdeki ilk finali gördü. Antrenörünü kısa bir süre önce yitiren 21 yaşındaki atlet, Japonya’da 10. oldu. Daha önünde yıllar var. 10 metre havalı tüfekte 4. olan Ömer Akgün’le yelkende madalya mücadelesine kalan ilk sporcumuz olan Alican Kaynar’ın 8.liği, yine bizim alışık olmadığımız neticelerdi.
Olimpiyat serüvenimizin başladığı jimnastikte 4 sporcumuz finale kalarak oyunlara imzalarını atıyordu. Onlardan Ferhat Arıcan paralel barda 3. olarak bir hayali gerçekleştiriyordu. Atlama masasında ilk hakkında muazzam bir atlayışa imza atıp herkesten yüksek bir puan alan Adem Asil ikinci hakkında düşmese, madalyaya rahat bir şekilde ulaşacaktı. Halkadaki büyük umudumuz İbrahim Çolak ise maalesef Japonya’da beşincilikte kaldı. Bir döneme damgasını vuran ancak biraz da ilgisizlik nedeniyle sporu erken yaşta bırakan Suat Çelen’in Jimnastik Federasyonu’nun başkanı olmasından sonra yaşananlar, art arda büyük şampiyonalarda kazanılan madalyalar hepimizi heyecanlandırıyor. Demek ki oluyor!
Norveç’in ‘Bay Çığlık’ı Norveçli Karsten Warholm’un 400 metre engellide kendisine ait dünya rekorunu 46.70’ten 45.94’e çektiğinde attığı çığlık, Olimpiyat’ın unutulmazları arasına girdi.
Ve dünya…
Tokyo Olimpiyat Oyunları’nın en önemli hadisesi, şüphesiz atletizmde hem erkekler hem de kadınlarda dünya rekorunun kırıldığı 400 metre engelli müsabakalarıydı. Millî atletimiz Yasmani Copello Escobar’ın en iyi derecesini egale edip 6. olduğu tarihî yarışta Norveçli Karsten Warholm kendisine ait dünya rekorunu 46.70’ten 45.94’e çekti. İkinci sıradaki Amerikalı Rai Benjamin 46.17 saniyeyle gümüşte kalırken, eski dünya rekorundan daha iyi bir dereceye imza attı. Aynı ülkenin vatandaşı olduğu Edvard Munch’un başyapıtı “Çığlık” tablosundan dolayı yıllardır “Bay Çığlık” olarak da anılan Warholm’ün bitiş çizgisinde yaşadığı şaşkınlık, şüphesiz Tokyo 2020’nin en unutulmaz karelerinden biri olarak dünya döndükçe hatırlanacak.
Erkeklerden 1 gün sonra kadınlar 400 metre engellide Amerikalı Sydney McLaughlin, 51.46’yla kendisine ait dünya rekorunu kırdı. Başarılı sporcunun vatandaşı Dalilah Muhammed ve genç Hollandalı Femke Bol’la rekabeti 2 yılda dünya rekorunun 7 defa kırılmasını sağladı.
5 yıl önce Rio’da gümüşe uzanan Yulimar Rojas, kadınlar üç adım atlamada 15.67 metreyle dünya rekorunu kırdı; Venezuela’dan Inna Kravets’in 1995’ten kalan dünya rekorunu 17 santimetre geliştirdiği müsabakada âdeta kendisiyle yarıştı.
Kadınlar 100 metrede Jamaika tüm madalyaları toplarken, Elaine Thompson Herah 10.61’le tarihin en iyi ikinci derecesine imza attı. Aynı atlet 200 metrede de zafere ulaşarak Rio’dan sonra Tokyo’da da “100-200 dublesi”ni yapmayı başardı (Kadınlarda tek olsa da erkeklerde ondan daha iyisi olduğunu söylemeli: Efsanevi sprinter Usain Bolt 2008, 2012 ve 2016’da “100- 200 dublesi”ne imza attı).
Çekiç atmada Anita Włodarczyk, olimpiyat tarihinde bireysel bir branşta üstüste 3 altın kazanan ilk kadın oldu. Yeri gelmişken hatırlatmalı: Amerikalı Al Oerter disk atmada, Carl Lewis de uzun atlamada 4 olimpiyat altını almıştı.
Sifan Hassan 5 ve 10 bin metrede altın, 1500 metrede bronz alarak tarihe geçti. Etiyopya’da doğan ve 15 yaşında mülteci olarak ayak bastığı Hollanda’da sonradan vatandaş olan kadın atlet, akıllara vatandaşı Fanny Blankers-Koen’i getiriyordu; 1948’de Olimpiyat arenasına çıktığında, 30 yaşında evli iki çocuk annesi bir kadın olan sprinter, olimpiyata damgasını vurmuş, 4 altın almıştı. 2. Dünya Savaşı olmasa, kimbilir madalya sayısı kaç olacaktı…
Çocukluk hayali Olimpiyat tarihinde bireysel bir branşta üstüste 3 altın kazanan ilk kadın, Polonyalı çekiç atmacı Anita Wlodarczyk (üstte).
ABD adına yarışan Allyson Felix, madalya sayısını 11’e çıkararak ülke tarihinin en başarılı olimpik atleti oldu. Tokyo öncesinde sponsoru Nike firmasıyla yaşadıkları, kadın sporcuların göğüsledikleri başka sorunları gözler önüne seriyordu. 2018’de anne olan Felix’e teklif edilen yeni sözleşmede yüzde 70 indirime gidilmiş, ayrıca başarı şartı konmuştu. Tarihin en başarılı kadın sporcularından biri olan Felix’in kendisine dayatılmaya çalışılan bu şartları medyaya taşıması üstüne ipler kopuyordu. O günden beri anne sporcuların hakları için de mücadele eden bir aktivist olan 35 yaşındaki sprinter, Japonya’da vatandaşı Carl Lewis’i geride bırakırken ayrıca Paavo Nurmi’ye yaklaşıyordu. Olimpiyat tarihinin gelmiş geçmiş en başarılı atleti olan “Uçan Fin” lakaplı unutulmaz sporcunun kazandığı 12 madalya, bakalım bir gün geçilecek mi?
Erkeklerde 100 metre yarışını İtalya adına yarışan Marcell Jacobs kazanırken, ona bitiş çizgisinde sarılan vatandaşı Gianmarco Tamberi’ydi. Onun birkaç dakika önce taçlandığı yüksek atlama yarışı, Tokyo 2020’nin en güzel öykülerinden biriydi. 2.37 atlayan Tamberi ve Katarlı Mutaz Essa Barshim, 2.39’u geçemediler. Kurallara göre ya atlamaya devam edeceklerdi ya da ya altını paylaşacaklardı. Yanlarına yaklaşan hakeme “ikimizde altın madalya alabilir miyiz?” diye sordular. Bunun mümkün olduğunu duyduklarında birbirlerine sarıldılar! Birbirlerini gençler şampiyonalarından beri tanıyan iki atlet, yıllar sonra tekrar müthiş bir dostluk sergileyerek herkesi duygulandırdılar. Bambaşka kültürlerden gelen, farklı dinlere inanan, apayrı karakterle sahip bu iki sporcu, olimpiyat ruhunun ne olduğunu canlı yayında ispatladılar. Bu filmlere konu olabilecek hikayeyi en yakından takip eden hakemin ismini ne biliyor musunuz? Can Korkmazoğlu!
Okyanusya rekorunu kırıp Avustralya’ya yüksek atlamada gümüş madalya kazandıran Nicola McDermott, 9 yaşındayken en büyük hayalinin Olimpiyat’a gitmek olduğunu yazmış (altta).
Olimpiyat tarihinin en başarılı sporcusu olan Michael Phelps’in emekliye ayrılmasından sonra yüzme yarışlarının nasıl geçeceği merak konusuydu. Onun veliahtı Caleb Dressel, 2 dünya, 2 de olimpiyat rekoruyla 5 altına ulaştı. Vatandaşı Katie Ledecky, 2012 ve 2016’dan sonra Japonya’da da 800 metrede birinci olurken, toplamda olimpiyat altını sayısını 7’ye yükseltti.
Havuzda ABD’nin eski hegemonyasından eser yoktu. Yine de onlar 11, Avustralya 9 altın aldı. Avustralyalıların yüzmede kazandığı 20 olimpiyat madalyasının (9 altın, 3 gümüş, 8 bronz) üçte birini tek başına alan Emma McKeon tarihe geçti. McKeon aynı zamanda tek olimpiyatta 7 madalya (dört altın, üç bronz) alan ikinci kadın olarak tarihe geçti. Ondan önce bunu sadece 1952’de Sovyet jimnastikçi Maria Gorokhovskaya başarmıştı.
Tunuslu Ahmed Hafnaoui’nin 400 metrede altına kulaç atması, şüphesiz Tokyo 2020’nin en büyük sürprizlerinden biriydi. Henüz 18 yaşındaki sporcu, olimpiyat tarihinde en kötü kulvarda yarışıp kazanan üçüncü yüzücü oldu. Finale zar zor kalan ve sonunda altını alan sporcunun kariyerinin devamı merakla bekleniyor.
Yarı finalde Rıza Kayaalp’i deviren Mijain Lopez Nunez, dört olimpiyatta taçlanan ilk erkek güreşçi olarak adını altın harflerle tarihe kazıdı. 38 yaşındaki Kübalı sporcu, böylece Japonların 13 yıl maç kaybetmeyen, 4 olimpiyat altınlı efsanevi kadın güreşçisi Kaori Icho’yu yakaladı. Yeri gelmişken hatırlatalım: İsveçli Carl Westergren ve birçoklarına göre tarihin en iyisi olan Rus Alexander Karelin’in üç olimpiyat altını bulunuyor.
Ülkedeki sistematik dopingin devlet eliyle düzenlenmesi yüzünden, Rusya’nın oimpiyatlara bayraksız, marşsız ve kendi adını kullanamadan katılması dikkati çekiciydi. Rus Olimpiyat Komitesi’nin altına ulaşan 20 sporcusu için millî marş yerine Çaykovski’nin 1. Piyano Konçertosu’ndan bir bölüm çalınması, Tokyo 2020’nin unutulmazıydı.
Tokyo Olimpiyatı’ndan tarihe kalanlar, unutulmayacaklar…
• 34 bin nüfuslu San Marino, olimpiyat tarihinde madalya kazanan en küçük ülke oldu.
• 64 bin kişilik Bermuda, altın alan en az nüfuslu
ülke oldu.
• Pist bisikletinin harika çifti Jason ve Laura Kenny, madalyaları Japonya’da da toplamaya devam etti. Karı-kocanın 12’si altın, toplam 15 madalyası var.
• Kaykay’da altın madalya kazanan 13 yaşındaki Japon Momiji Nishiya, olimpiyat tarihinde bunu başaran en genç sporcu oldu. Müsabakada kürsünün yaş ortalaması 14 yaş 191 gündü!
• Tokyo 2020’yi bir gümüş, bir de bronzla kapatan Avustralyalı binici Andrew Hoy 62 yaşında (1920’de Oscar Swahn madalya aldığında, neredeyse 73 yaşındaydı).
• Tokyo 2020’de en yaşlı sporcusu binici Mary Hanna 66, en genci Suriyeli masa tenisçisi Hend Zaza 12 yaşındaydı.
• 9. defa olimpiyatta sahne alan Gürcü atıcı Nino Salukvadze, bunu başaran ilk kadın oldu (Kanadalı binici Ian Millar 10 olimpiyata katılmıştı).
• Judo’da Japon Hifumi ve Uta Abe, bireysel bir sporda aynı gün altın madalya kazanan ilk kardeşler olarak tarihe geçti.
• Okyanusya rekoru kırıp Avustralya’ya yüksek atlamada gümüş madalya kazandıran Nicola McDermott, 9 yaşındayken en büyük hayalinin olimpiyatlara gitmek olduğunu yazmıştı. 2005’ten kalan günlüğünün o sayfası, yarışma günü defalarca sosyal medyada paylaşıldı.
• 1500 metrede Norveç’e altın kazandıran Jacob Ingebritsen’in yaşadığı 76 bin nüfuslu Sandnes kentinde, idmanlarını yaptığı atletizm pistinde toplanan 800 kişinin kahramanlarının yarışını izlemesi unutulmazdı.
• Beşinci defa olimpiyatta sahne alan basketbol efsaneleri İspanyol Pau Gasol ve Arjantinli Luis Scola madalya alamadı. 41 yaşındaki oyunculardan Gasol olimpiyat tarihinin en skorer üçüncü, Scola ise dördüncü basketbolcusu durumunda.
• Boksta Britanya’ya altın madalya getiren Lauren Price, aynı zamanda taksi şoförlüğü yapıyor. Price, Galler Millî Takım formasını 52 defa giymiş eski bir futbolcu…
• Tokyo’ya donmuş balık dolu kargo uçağı ile gelen Fiji erkek ragbi takımı, yedili ragbi’de üstüste ikinci defa şampiyon oldu. Bu iki altın, Fiji’nin olimpiyat tarihindeki tek madalyaları!
• Güreşte bronz madalya kazanan Artur Naifonov, 2004’te 330 kişinin hayatını kaybettiği Beslan Katliamı’ndan kurtulan öğrencilerden biriydi.
• Cinsel istismarla suçlanan ve ABD eskrim takımından uzaklaştırılan Alen Hadzic’in mahkeme kararıyla olimpiyata katılması üzerine, takım arkadaşları pembe maske takarak kendisini protesto etti.
15 Ağustos’ta son nefesini veren unutulmaz Alman santrfor Gerd Müller, kariyeri boyunca 4 lig, 4 kupa, 3 Şampiyon Kulüpler Kupası, 1 de Kupa Galipleri Kupası kaldırmış; 7 sezon gol kralı olmuştu. Kimi rekorları yıllar sonra başka şartlar altında kırıldı ama, onun futbol topu ve golle unutulmaz ilişkisi efsaneydi.
Yıllardır alzheimer hastalığıyla savaşan “Bombacı” lakaplı santrfor Gerd Müller, futbol tarihinin gelmiş geçmiş en büyük golcülerinden biriydi; ceza sahasında kadraja girdi mi işiniz biterdi. Müller, 15 Ağustos’ta 75 yaşında son nefesini verdi.
1945’te küçücük bir şehir olan Nördlingen’de dünyaya gelen Müller, doğduğu mıntıkanın minik ekibinde başlamıştı golleri sıralamaya. Delikanlı o kadar iyiydi ki büyük takımlar peşine düştüğünde henüz reşit bile değildi. Önce Münih’in o zamanki devi 1860, genç santrforu kadrosuna katmayı kafasına koydu. Ancak kader ağlarını ördü; onu kapan, bugünün devi, o dönemin iflasın eşiğinden dönmüş ufak takımı Bayern oldu.
Onu halterciye benzeten hocası, kısa sürede elindeki değerin farkına varmıştı. O atıyor, Bayern büyüyordu. Alman Millî Takımı formasıyla 1966’da tanışan Müller, 1969’da Bavyeralıları zafere taşımıştı. Kimilerine şaka gibi gelse de bu, Bayern’in tarihindeki ikinci şampiyonluktu. Kırmızı-beyazlılar, 1972’den 1974’e Bundesliga’yı tahakküm altına alırken, Bombacı’nın golleriyle Federal Almanya aynı dönemde önce Avrupa şampiyonu olmuş, ardından Dünya Kupası’nı kaldırmıştı.
1974’te Panzerler’e veda eden Müller, 1979’da Bayern’den de ayrıldı. Kariyerine Amerika’da veda eden futbolcu 4 lig, 4 kupa, 3 Şampiyon Kulüpler Kupası, 1 de Kupa Galipleri Kupası kazanmış; 7 sezon gol kralı olmuştu.
Biraz susmalı, akıllara durgunluk veren istatistiklerine göz atmalı…
Bundesliga’da üstüste 12 sezon boyunca en az 20 kez ağları bulan Bombacı, 5 defa da 30 gol barajını aşmıştı. Söylemeye gerek yok; lig tarihi boyunca onun kadar fazla fileleri sarsan yok. 427 maçta 365 defa tabelayı değiştiren yıldız, Almanya Kupası’nın da en golcü ismi.
Kimi rekorlarının zaman içinde kırıldığına şahitlik ettik. Hatta birçoğumuz bazı rekorlarının kırılmasının ardından “Bunu da mı o yapmıştı” diye şaşırıp kaldık. Panzerler adına 62 maçta 68 defa fileleri sarsan Müller, Miroslav Klose tarafından geçilinceye kadar takımın en golcü oyuncusuydu (Gerçi halefi, onun neredeyse iki katı defa, tam 137 kez terletmişti Almanya formasını, ama neyse…) 1972’de tüm kulvarlarda toplam 85 kez ağları bularak taktığı, “bir takvim yılında en çok gol atan futbolcu” apoletini ise ancak 40 yıl sonra Lionel Messi sökmüştü. Bir zamanlar Avrupa Kupaları’nda en çok fileleri sarsan da oydu.
Bu yılki Fransa Bisiklet Turu’nda, en yakın rakibine 5 dakika 20 saniye gibi Tur tarihinde nadir görülen bir fark atan Sloven sporcu Pogačar; bu kadar genç yaşta bu denli büyük ve istikrarlı bir başarıya imza atan ilk bisikletçi. Pogačar, şimdiden “yaşarken efsane” olmaya adım atmış gibi duruyor. Dünden bugüne Tur’u “sallayan” büyük isimler ve başarıları…
Bisiklet, kocaman bir çember. Sınırsız, sonsuz bir girdap. Büyük turlar ise, hayatında pedal çevirmemişlerin bile yer yer tutkuyla takip ettiği bir delilik. İşte onların şahikâsı için vakti zamanında bir dağ etabında açılan pankart her şeyi anlatıyor: “Bizim virüsümüz, Fransa Bisiklet Turu”.
Milyonları saatlerce ekran başına mıhlayan, 10 binlerce kişinin yerinde takip ettiği bir çılgınlık Fransa Bisiklet Turu; nâm-ı diğer “Tur”. 23 günde 21 etap, katedilen kilometreler… Şüphesiz her yarış birçok öykü barındırıyor. Ancak geçen ayki, belki de tarihteki en unutulmaz yarıştı.
Bu yılki Fransa Bisiklet Turu’nu, geçen yıl olduğu gibi 22 yaşındaki Sloven bisikletçi Tadej Pogačar kazandı. Ancak bu öyle sıradan bir başarı değil. Bu kadar genç yaşta bir sporcunun, ustalık seviyesi 30’lu yaşlarda olan bu spor dalında bu denli bir istikrarlı bir başarı göstermesi; üstelik genel klasmanda ikinci olan en yakın takipçisi Danimarkalı Jonas Vingegaard’a attığı 5 dakika 20 saniyelik fark, Fransa Bisiklet Turu için olağanüstü bir fark.
22 yaşında, şimdiden efsane
Bu yılın Fransa Bisiklet Turu’nu geçen yıl olduğu gibi 22 yaşındaki Sloven bisikletçi Tadej Pogačar kazandı. En yakın rakibine attığı 5 dakika 20 saniyelik fark, Tur için olağanüstü bir fark.
Pogačar ayrıca “Dağların kralı” adı verilen tırmanma klasmanında ve 26 yaş altı için oluşturulan “En iyi genç bisikletçi” klasmanında da birinci oldu.
Mucize bisikletçi Tadej Pogačar, müthiş bir zamana karşı etaba imzasını atıp vatandaşı Primož Roglič’i geçerek zafere ulaştığında henüz 21’indeydi. 1904’te 20 yaşını doldurmadan birinci olan Henri Cornet’den sonra tarihin en genç ikinci şampiyonu olan Sloven sporcu, bir değil üç ayrı klasmanda zirvede yer almıştı. “Genel klasman”, “Dağların kralı” ve “En iyi genç bisikletçi” olarak taçlanan delikanlı, güle oynaya mutlu sona ulaşmıştı.
Geçen sene olduğu gibi bu sene de üç klasmanda bileği bükülmeyen “Pogi” lakaplı Pogačar için atılan “Klasman dışı” (Hors catégorie) manşeti birçok şeyi özetliyor. Tarihte üç haftalık bu zorlu maratonu beşer defa kazanan tam 4 bisikletçi bulunuyor: Jacques Anquetil, Eddy Merckx, Bernard Hinault ve Miguel Indurain. “Yamyam” lakaplı Belçikalı efsane Merckx (76 yaşında), bisikletin yeni “yamyam”ını bulduğunu ve Pogačar’a bir şey olmazsa, Tur’u en çok onun kazanacağını söylüyor.
2021 Fransa Bisiklet Turu’nun diğer unutulmazlarına gelince… 1969’da tarihin en etkileyici performansını göstererek en yakın rakibine neredeyse 18 dakika fark atan Merckx’in bir rekoru, yarım yüzyıl sonra egale edilebildi. 36 yaşındaki İngiliz Mark Cavendish, dört etap kazanarak kariyerindeki toplam 34. etap zaferine ulaştı. Seneye rekorun tek başına sahibi olabilir mi bilinmez; fakat 27 yaşındaki başka bir Belçikalı akıllara durgunluk verdi. Bisikletin en zorlu dağ etaplarından Mont Ventoux’yu kazanan Wout van Aert, ayrıca hem son “zamana karşı” etabını, hem de Paris’in göbeğinde biten son etabı aldı. Ayrı fiziksel özelliklerin de belirlediği, ayrı uzmanlıkların keskinleştiği modern zamanlarda böyle bir şey imkansız gibi görünüyordu. Merckx ve Hinault’dan yıllar sonra bunu tekrarlayan van Aert da gelecek için umutlandırıyor.
Şüphesiz bu yıl yapılan 108. organizasyonun en büyük güzelliklerinden biri, genel klasmanda ilk sırada bulunan sporcunun giydiği sarı mayoyu 6 etap boyunca taşıyan Mathieu van der Poel’du. 26 yaşındaki Hollandalı sporcu, “dededen bisikletçi”. Babası Adri, Fransa’da iki etap kazansa da, dedesi bisikletin efsanelerinden biri, görkemli kaybedenlerin en görkemlisi. Kariyerinin başında Anquetil, ortalarında da Merckx ile çekiştiğinden hiç zafere ulaşamayan efsane bisikletçi Raymond Poulidor, 1 gün bile sarı mayo giyemediği kariyerinde genel klasmanda 3 kez ikinci, 5 defa da üçüncü olmuştu. Tarihte en fazla kürsüye çıkan oydu. Bir dönem Brigitte Bardot’dan daha fazla mektup alan Poulidor, 2019’un sonunda hayata veda etti. İşte onun torunu, bu sene katıldığı ilk Tur’da 6 gün boyunca sarı mayoyu taşıdı!
21 günde devr-i Fransa Fransa Bisiklet Turu’nu izlemenin şüphesiz en hoş taraflarından biri Fransa’nın doğal ve tarihî güzelliklerine şahitlik etmek. 2021’in son etabında mucize bisikletçi Tadej Pogacar, Paris’teki Arc de Triomphe’un önünden geçiyor (üstte).
19. yüzyıldan bugüne
Fransa’da bisiklet, 19. yüzyılda büyük bir tutku halini almıştı. 28 Nisan 1893’te getirilen 10 Franklık bisiklet vergisini ödeyen 138 bin kişi vardı. Kısa süre sonra bu vergi 6 Frank’a düşürülüyor, kayıtlı bisiklet sayısı 1900’de 1 milyona ulaşıyordu.
Fransa Bisiklet Turu’nda pedallar ilk defa 1 Temmuz 1903’te dönmüştü. Katılan 60 sporcunun çoğu yarışı tamamlayamazken, toplam 2.428 kilometreden oluşan 6 etabın sonunda 19 Temmuz’da gülen Maurice Garin tarihe geçmişti. Selede 94 saatten fazla geçiren bisikletçi, o günün parasıyla yaklaşık 6 bin Frank kazanmıştı.
Yarışın en içaçıcı karelerinden biri ise ayçiçeği tarlalarının arasından geçen bisikletçilerdi.
Tarihçilere göre ülkede ve dünyada birçok insan, Fransa’nın coğrafyasını düzenli yapılan bu yarış haberleriyle öğrenecekti. Dünya Savaşları haricinde sürekli yapılan Tur, zamanla modern hâlini aldı. 1905’te etaplar gün içinde yapılmaya başlanmış, tırmanışlar eklenmişti. Günümüzün ikonik dağ etaplarına evsahipliği yapan Pireneler 1910, Alpler ise 1911’te yarışa dahil edildi. Mesafeler kısaltılıyor, mekanik problemlerde yardım almaya izin veriliyordu.
Tur’un emekleme yılları, “kahramanlar çağı”ydı. Günümüzde gördüğümüz süper yıldızlar, güçlü sponsorlar ve takımlar, çuval dolusu paralar o zamanlar yoktu. Bisikletçilerin çektiği azap, usta yazarların satırları sayesinde 10 binlerce insanla buluşuyordu.
İkonik tırmanış Bisiklet tarihinin önemli isimlerinden Raphael Geminiani, 1952 Fransa Turu’nda Col du Tourmalet’den geçiyor.
1919’da L’Auto dergisinin sarı sayfaları, yarışın liderinin taşıyacağı mayoyu belirlemişti. Böylece uğruna acılar çekilen bir mitin rengi doğmuştu.
Bugün, bir zamanlar gönüllerin şampiyonu Poulidor’la Anquetil’in sönmüş volkanik tepelerdeki düellosu; Amerikalı Greg LeMond’un son etapta Fransız Laurent Fignon’u 50 saniye geriden gelerek devirmesi; dopingin bisikletin üstünde kara bir bulut olarak dolaşması; Lance Armstrong’un önce efsane olup sonra doping yaptığını itiraf etmesi, Fransa Bisiklet Turu’nun yakın tarihinden sadece birkaç dönüm noktası.
Bisikletin ‘yamyam’ı 1969’da tarihin en etkileyici performansını göstererek en yakın rakibine neredeyse 18 dakika fark atan Eddy Merckx, “yamyam” lakabıyla anılıyor.
Pogačar, şimdiden “yaşarken efsane” olmaya adım atmış gibi duruyor. Bugünden tarihin en iyisi olabilecek mi bilinmez ama, o ve genç kuşağın biraz rutinleşen bu spora başka bir heyecan getirdiği kesin.
Yıllar sonra 2021 Fransa Bisiklet Turu, yepyeni bir dönemin başlangıcı olarak gösterilecek büyük ihtimalle. Yüzyıllık bir kod, baştan yazılacak sanki…
En zorlu etaplardan 2013’te sarı mayonun sahibi Chris Froome, Tur’un en zorlu etaplarından Mont Ventoux’ya muhteşem bir tırmanış gerçekleştirmiş ve etabı kazanmayı başarmıştı.
PARA ÖDÜLLERİ
Kazanana 450 bin Euro
2009’dan bu yana yarış sonunda Sarı Mayo’yu kazananlara 450 bin, genel klasmanın ikincisine 200 bin, üçüncüsüne de 100 bin Euro veriliyor. Yarış sonunda Yeşil ve Benekli Mayo’nun sahiplerine 25 bin, Beyaz Mayo’ya ise 20 bin Euro veriliyor.
Etap galipleri 8 bin Euro alırken, Pireneler ve Alpler’in en yüksek noktalarını ilk geçenlerin ödülü 5 bin Euro. Bu ödüllerle Desgrange ve Goddet’nin adları yaşatılıyor. Sarı Mayo’yu 1 gün taşıyan 350, diğer mayoların sahipleri ise 300 Euro alıyor. Her etap sonu dağıtılan “en savaşçı bisikletçi” ödülü 2 bin, yarış sonunda verilen “süper savaşçı” ödülü ise 20 bin Euro.
YARIŞ İÇİNDE YARIŞ
Sarı, Yeşil, Beyaz ve Benekli: Tur’un sembolü mayolar…
Amerikalı Greg LeMond’un son etapta Fransız Laurent Fignon’u 50 saniye geriden gelerek devirmesi…
SARI MAYO: Tur’un “müseccel marka”sı olan Sarı Mayo’yu genel klasmanda en iyi zamana sahip bisikletçi giyiyor. 1 gün taşımanın bile büyük bir onur olarak görüldüğü mayo, ilk defa 1919’da kullanılmış; rengini yarışın ilk organizatörü L’Auto gazetesinin basıldığı sarı renkli kağıtlardan almıştı. Rekor, tam 96 etapta Sarı Mayo’yu taşıyan Belçikalı efsane Merckx’te.
YEŞIL MAYO: Sprinterlerin kazandığı puan mayosu. Puanlar bitiş çizgisindeki ve etabın belirli noktalarında bulunan kapılardaki sıralamaya göre dağıtılıyor. En çok puanı toplayan Yeşil Mayo’yu sırtına geçiriyor. 1953’ten beri kullanılan mayonun rengi, Tur’un ilk sponsoru olan mağazalar zinciri La Belle Jardinière’den geliyor. Tarihte, yarış sonunda en çok yeşil mayoyu kazanan sporcu ise Peter Sagan. Slovak sprinter tam 7 defa bu klasmanı lider tamamlamıştı.
KIRMIZI BENEKLI MAYO: Aynı zamanda “Dağların Kralı” mayosu olarak da biliniyor. Kategorilendirilmiş zirveleri ve dağ geçişlerini ilk geride bırakan bisikletçilerin, kazandıkları puanların toplanması sonucu bu mayonun sahibi ortaya çıkıyor. Bu kategoriler en kolay tırmanış olan 4. dereceden başlıyor; 3, 2, 1 diye yükselerek en zor kategori olan “kategori dışı” tırmanışlara uzanıyor. Bu formanın tasarımı, bir dönemin sponsoru Chocolat Poulain’in çikolata paketlerinin tasarımından geliyor. Tarihte “Dağların Kralı” olarak en çok taçlanan bisikletçiyse Richard Virenque. Fransız sporcu tam 7 defa yarış sonunda bu unvana ulaşmıştı.
BEYAZ MAYO: 1975’ten beri, genel klasmanın 26 yaş altındaki en başarılı bisikletçisi giyiyor. Tarihte bu mayonun sahibi olan ve aynı zamanda Tur’u kazanan 7 sporcu var: Laurent Fignon (1983), Jan Ullrich (1997), Alberto Contador (2007), Andy Schleck (2010), Egan Bernal (2019), Tadej Pogacar (2020-2021).
Birden fazla mayo giymeye hak kazanan bisikletçiler, yarış sırasında sadece birini giyiyor. Birisi birkaç klasmanda liderliğini sürdürüyorsa, kendisi için daha prestijli olan mayoyu taşıyor; o klasmanın ikincisi ilgili mayoyu giyiyor.
Ayrıca her gün en çok atak yapan, en çok efor sarfeden veya en çok çabalayan bisikletçiye “En Savaşçı Bisikletçi” (Combativité) ödülü veriliyor. Ödül, puan sistemi yerine bir jüri tarafından değerlendiriliyor. Bu unvanı alan bisikletçi, ertesi gün kırmızı yarış numarası kullanıyor.
Hayatı durduran pandemi yüzünden 1 sene ertelenen Tokyo Olimpiyat Oyunları, 21 Temmuz’da futbol ve softball müsabakalarıyla başlıyor. Meraklıları 23 Temmuz’da yapılacak açılış töreni için gün sayadursun, 8 Ağustos’a kadar sürecek organizasyonda -11 bin sporcu denmesine karşın- katılımın sınırlı olması bekleniyor. Daha önce sadece üç defa dünya savaşlarına yenik düşen “sporun şahikası”, yine insanları ve insanlığı birleştirecek.
MODERN DÖNEMDE İLK ORGANİZASYON
Bundan 2.797 yıl önce başlayan Olimpiyat serüveni, o dönemin Yunanistan’ında sitelerin adeta meşru savaşıydı.
19. yüzyılda bu geleneği canlandırmak isteyen Evangelos Zappas, Yunanistan Kralı 1. Otto’dan aldığı destekle 1859’da yarışmalar düzenlemişti. 1870, 1875 ve 1888’de düzenlenen bu organizasyona da Olimpiyat adı verilmişti. Ondan bayrağı devralan Baron Pierre de Coubertin bir adım daha ileri gitmiş, bu buluşmaların uluslararası nitelikte olması için harekete geçmişti.
23 Haziran 1894’te Sorbonne Üniversitesi’nde Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ni (IOC) kuran Coubertin, başkanlığı Demetrius Vikelas’a bırakmıştı.
İlk başkanın çabalarıyla rüyalar Atina’da gerçek olduğunda takvimler 6 Nisan 1896’yı gösteriyor, Panathinaiko Stadyumu’daki açılış töreninden geriye bu kare kalıyordu.
OLİMPİYAT MOTTOSU VE YEMİNİ
Citius, altius, fortius (daha hızlı, daha yüksek, daha güçlü) sözcüklerini, rahip Henri Didon öğretmenlik yaptığı okulun bayrağına yazdırmıştı. Coubertin, arkadaşından etkilenerek Olimpiyat ruhuna uygun bulduğu bu kelimelerin bir motto olmasını istemiş, ilk IOC toplantısında da bunu dile getirmişti. Bir sporcunun yapabileceğinin en iyisine ulaşması için söylenmiş olsa da, 1908’de önemli olanın katılmak olduğu vurgulanmış; kazanmak adına yapılabilecek her şeyin meşru olamayacağının altı çizilmek istenmişti. Daha dopinglerle tanışmamıza vardı; lakin insanoğlunun doğasını tarif etmeye gerek yoktu…
1920’den bu yana gayrımeşru yollara sapılmaması için “Olimpiyat yemini” ediliyor. Organizatör ülkeden bir sporcu, bütün katılımcılar adına şunu söylüyor: “Olimpiyat Oyunları’nda ülkemin şerefi ve sporun zaferi için kurallara uyarak dürüst yarışacağımıza ve gerçek sportmenlik ruhu içinde mücadele edeceğimize and içeriz”. 1972’den itibaren hakemler, 2012’den itibaren antrenörler de yemin ediyor. Tabii madalya uğruna bu sözden dönen çok oluyor!
ALTIN, GÜMÜŞ VE BRONZ…
Antik Yunan’da birincilerin başına zeytin dalı takılırken, ikinci ve üçüncülere bir şey verilmezdi. İlk modern oyunlarda birincilere gümüş madalya verilmişti. 1904’te bildiğimiz uygulama başladı: Birinciliği kazanan sporculara altın, ikincilere gümüş, üçüncülere de bronz madalya. 60 milimetre çapında ve üç milimetre kalınlığındaki bu madalyaların bir yüzünde, 1928’den beri İtalyan sanatçı Giuseppe Cassioli tarafından çizilen, elinde zafer çelengi tutan Zafer Tanrıçası Nike’nin kabartması yer alıyor. Madalyanın arka yüzünde ise Olimpiyatı düzenleyen ülkenin amblemi bulunuyor.
85 YILDIRYANAN ATEŞ
Yunanistan’ın Olimpos Dağı’nda güneş ışığından dev mercekler vasıtasıyla tutuşturulan meşale, oyunların yapılacağı ülkeye kadar koşarak taşınıyor; geleneksel olarak Olimpiyat Stadyumu’ndaki ateş de böyle yakılıyor. Açılış töreninde yanan meşale, kapanış töreni sonuna kadar sönmüyor. İlk olarak Alman Millî Olimpiyat Komitesi Başkanı Carl Diem tarafından ortaya atılmıştı meşale fikri. Yüzyılların unutulmuş geleneği 1936’da hayat bulmuştu. Viyana’da koşunun önü kesiliyor, Avusturyalı Naziler tarafından ilhak çağrısı yapılıyordu. Prag’da ise bu sefer Nazi karşıtları ayaklanmıştı. Ne zaman ki meşale Çekoslovakya sınırını aşmış, asıl propaganda o zaman başlamıştı. Binlerce gamalı haçlı bayrak sınırda yükseliyor; söylenen zafer marşlarının eşliğinde meşale Berlin’e getiriliyordu. Meşale, 85 yıldır Olimpiyat’ın vazgeçilmezi…
BAYRAĞIN GÖLGESİNDE…
Baron Coubertin tarafından 1913’te ortaya atılmıştı Olimpiyat bayrağı. Beyaz zemin üzerine içiçe geçmiş beş ayrı renkteki halka, ilk kez 1920’de insanlığı selamlamıştı. Modern Oyunların babasına göre, bu halkalar organizasyonda boy gösteren ülkelerin bayraklarını simgeliyordu. Onun ölümünden sonra IOC tarafından 1940’ların sonunda çıkarılan kitapçıklara göre mavi Avrupa, sarı Asya, siyah Afrika, yeşil Avustralya ve Okyanusya, kırmızı da Amerika’yı ifade ediyordu. 1951’de bu yorum tamamen terkedildi; ifade yazılı materyallerden çıkarıldı. 1992’den bu yana kendi bayraklarının altında yarışmalarına izin verilmeyen ülkeler -(yeni kurulduğu için Olimpiyat komitesi olmayanlar, uluslararası yaptırımlar yüzünden katılamayanlar) ile 2016’dan beri mülteci sporcular Olimpiyat bayrağı altında yarışıyor; Oyunlar insanlığı birleştiriyor.
KADINLARIN ORANI ARTIK YÜZDE 45
Kadınlar ilk defa 1900’de Olimpiyat’taydı. 1896’da Atina’da maratonda koşmak isteyen Stamata Revithi’ye izin çıkmamış, o da yarışmanın ertesi günü parkuru tamamlayarak Oyunlar tarihinin ilk sivil itaatsizlik eylemine imzasını atmıştı. Bugün ismi sadece kitaplarda yaşayan Revithi sayesinde kapılar ikinci Olimpiyat’ta kadınlara açıldı. Paris’teki yarışmalarda 975 erkek, 22 kadın boy göstermişti. Olimpiyat tarihinin altın madalya kazanan ilk kadın sporcusu olan Charlotte Cooper, ayrıca Wimbledon’da da beş defa şampiyon olmuştu. Başlangıçta kadınlar için uygun görülen sadece dört spor dalı vardı. Cinsiyetler arasındaki uçurum zamanla azalıyor; katılımdaki eşitsizlik dengeleniyor. Rio’da düzenlenen son Yaz Oyunları’nda sahne alan 11 bin 238 sporcunun yüzde 45’i kadındı. Bu Tokyo’da daha da artacak.
MADALYA KOLEKSİYONERLERİ
1896’da başlayan Olimpiyat serüveninin en başarılı ülkesi Amerika Birleşik Devletleri. Yaz Oyunları tarihinde bugüne dek 27 Olimpiyat’ta 1.022’si altın olmak üzere toplam 2.522 madalya alan ABD’yi, bir dönemin Sovyetler Birliği takip ediyor. Sovyetler’in 9 Olimpiyat’ta topladığı 395’i altın olmak üzere toplam 1.010 madalyası var. Tüm zamanlarda üçüncü sırada yer alan Birleşik Krallık, 28 Olimpiyat’ta 263’ü altın olmak üzere toplam 851 madalya almış durumda.
Olimpiyat tarihinin en başarılı sporcusu ise Michael Phelps. Amerikalı yüzücü 23 altın, 3 gümüş, 2 bronz madalya kazandı. Artık emekli olan efsanenin kazandığı altın sayısı, onu tüm zamanların Olimpiyat madalya sıralamasında 37. basamağa yerleştiriyor.
BİR DAHA ASLA…
İngiltere, Fransa ve Birleşik Krallık dışındaki Batı ülkeleri 1980 Moskova’yı, Doğu Bloku da 1984 Los Angeles’ı boykot etmişti. Şüphesiz Baron Coubertin’in düşü bu değildi. Olimpiyat tarihinin en karanlık günü 1972’de yaşanmıştı. Münih’te Oyunlar’a kan sıçramış, İsrailli sporcu ve antrenörler Filistlinli Kara Eylül Örgütü tarafından öldürülmüştü. İnsanlığı spor çatısı altında birleştiren bu ülkünün bir daha asla zarar görmemesi, tüm dünyanın temennisi…
ŞAMPİYON SPORCULAR VE SİVİL İTAATSİZLİK
120 yıllık Olimpiyat serüveni boyunca kimi sporcular farkındalık yaratmaya çalıştı. Tarihin en ikonik fotoğraf karelerinden biri 1968 Olimpiyat Oyunları’nda çekilmişti. 200 metre yarışının madalya seremonisinde birinci Tommie Smith’in sağ, üçüncü John Carlos’un sol yumrukları havadaydı. Martin Luther King’in vurulmasından aylar sonra Siyah Amerika’nın öfkesi canlı yayındaydı. 4 sene sonra Vince Matthews’la Wayne Collett 400 metre madalya töreninde Amerikan Millî Marşı çalarken, kendi aralarında konuşarak tarihe geçiyordu. Bu atletler ömürboyu spordan men edildiler. 2016’da Feyisa Lilesa sayesinde Etiyopya’daki etnik azınlıklardan Oromoların hükümet karşıtı eylemlerde kullandığı hareketi tüm dünya öğrendi. Yine 1968’de tek başına birinci olması gerekirken jüri üyeleri yüzünden Larisa Petrik’le altını paylaşan Çekoslovak Vera Caslavska’nın Sovyetler Birliği marşı çalmaya başladığı anda başını eğmesi, tarihe geçen bir meydan okumaydı.
Türkiye ve Naim Süleymanoğlu
Ülke tarihinin en başarılı Olimpiyat sporcuları Halil Mutlu ile Naim Süleymanoğlu.
Türkiye’nin Olimpiyat serüveni 1908’de başladı. Baron Coubertin’in özel izniyle Londra’nın yolunu tutan Aleko Mulos, adını kitaplara yazdırıyordu. Rum jimnastikçinin madalya kazanmamasının ne önemi vardı; önemli olan katılmaktı. 4 yıl sonra Osmanlı Devleti’ni Vahram Papazyan ile Mıgırdıç Mıgırdıçyan temsil etmişti.
1. Dünya Savaşı’ndan sonra yapılan ilk Oyunlar’a, “harbe neden olan ülkelerden biri olduğumuz gerekçesiyle” katılamamıştık. İlk kez 1924’te Olimpiyat sahnesinde yerini alan genç Türkiye Cumhuriyeti, ilk madalyayla 1936’da tanışıyor; güreşte bronz kazanan Ahmet Kireççi tarihe geçiyordu. Yine güreşte Berlin’de altına ulaşan Yaşar Erkan bir ilk oluyordu. Tüm bu başarılar yaşanırken, Adolf Hitler’le tanışmayı reddeden Halet Çambel’le Suat Fetgeri tarihe geçiyordu. Olimpiyat’a katılan ilk kadın sporcularımız, ayrıca bu gururu yaşayan ilk Müslüman kadın sporculardı. Onlardan bir ömür sonra Hülya Şenyurt 1992’de judoda bronz kazanacak, 2004’te ise halterde Nurcan Taylan altın alacaktı.
Üç Olimpiyat’ta birincilik kürsüsünde olan halterciler Naim Süleymanoğlu ve Halil Mutlu tarihimizin en başarılı sporcuları olurken, güreşçiler Mithat Bayrak, Mustafa Dağıstanlı ve Hamza Yerlikaya da iki defa altına ulaştı. Yine onlar gibi iki Olimpiyat’ta zafere ulaşan tekvandocu Nur Tatar, bunu başaran tek kadın sporcumuz durumunda.
Bugüne dek 39 altın, 24 gümüş, 28 bronz olmak üzere toplam 91 madalya kazanan Türkiye, bakalım Tokyo’da kaç defa madalya törenine katılacak? Oyunlar tarihinde en büyük başarılarımız olan 1948 Londra’da, 6’sı altın olmak üzere alınan 12 madalya ve 1960 Roma’da kazanılan 7 altın, bir ömür sonra Japonya’da aşılabilecek mi? Bekleyip göreceğiz…
Ülkemizdeki en “gelişkin” iki alan, bilindiği gibi siyaset ve spor! Bir süredir Türk futbol kamuoyunda 1959’da ilan edilen Millî Lig öncesi şampiyonlukların durumu tartışılıyor. Fenerbahçe 1959 öncesi 9 şampiyonluğun sayılması için federasyona başvururken, Galatasaray buna karşı çıkıyor. Herkesin kendi işine gelen yerden tuttuğu tartışmada federasyonun ne zaman karar vereceği de belirsiz. Bizde ve dünyada eski şampiyonluklar ve bunların yayın gelirlerine etkileri…
Türkiye Süper Lig’de yayın gelirlerinin %37’si her takıma eşit olarak ayakbastı parası, %46’sı performansa göre, %6’sı ilk 6 takıma derece ödülü olarak dağıtılırken; kalan %11 takımların geçmiş şampiyonluk sayıları-na göre dağıtılmakta. Son dönemde çıkan tartışmanın temel kaynaklarından da birisi de şampiyonluk sayısına göre dağıtılan işte bu %11’lik pay.
Sağda Fenerbahçe, solda Galatasaray 28 Haziran 1922 Cuma günü Galatasaray ile Fenerbahçe arasında yapılacak maç öncesi Spor Alemi mecmuasında yer alan haber. Sayfanın sağ tarafında Fenerbahçe takımının, sol tarafta Galatasaray takımının kadrosundaki futbolcuların fotoğrafları verilmiş. Ortadaki küçük resimde ise Türk Millî Takımı’nın kıymetli bir savunma oyuncusu olan Fenerbahçeli Refik Bey’in fotoğrafı görülüyor.
Ülkemizdeki en “gelişkin” iki alan, bilindiği gibi siyaset ve spor! Bir süredir Türk futbol kamuoyunda 1959’da ilan edilen Millî Lig öncesi şampiyonlukların durumu tartışılıyor. Fenerbahçe 1959 öncesi 9 şampiyonluğun sayılması için federasyona başvururken, Galatasaray buna karşı çıkıyor. Herkesin kendi işine gelen yerden tuttuğu tartışmada federasyonun ne zaman karar vereceği de belirsiz. Bizde ve dünyada eski şampiyonluklar ve bunların yayın gelirlerine etkileri…
Türkiye Süper Lig’de yayın gelirlerinin %37’si her takıma eşit olarak ayakbastı parası, %46’sı performansa göre, %6’sı ilk 6 takıma derece ödülü olarak dağıtılırken; kalan %11 takımların geçmiş şampiyonluk sayılarına göre dağıtılmakta. Son dönemde çıkan tartışmanın temel kaynaklarından da birisi de şampiyonluk sayısına göre dağıtılan işte bu %11’lik pay.
Sarı-lacivertliler ek 9 şampiyonluk isterken, Beşiktaş’ın şampiyonluk sayısı 5, Galatasaray’ınki ise 1 değişebilir. Ayrıca Gençlerbirliği, Ankaragücü, Ankara Demirspor, Eskişehir Demirspor ve Göztepe de yıllar sonra taçlanabilir.
Fenerbahçe’nin başvurusu kabul edilip mevcut talimatnamelerde değişiklik yapılırsa; tahminî bir hesapla Galatasaray’ın geliri yıllık 17.5 milyon TL, Trabzonspor’un 5.5 milyon TL düşecekken, Fenerbahçe’ninki 7.8 milyon TL artacak.
Sağda Fenerbahçe, solda Galatasaray 28 Haziran 1922 Cuma günü Galatasaray ile Fenerbahçe arasında yapılacak maç öncesi Spor Alemi mecmuasında yer alan haber. Sayfanın sağ tarafında Fenerbahçe takımının, sol tarafta Galatasaray takımının kadrosundaki futbolcuların fotoğrafları verilmiş. Ortadaki küçük resimde ise Türk Millî Takımı’nın kıymetli bir savunma oyuncusu olan Fenerbahçeli Refik Bey’in fotoğrafı görülüyor.
Dünyada sistem nasıl işliyor?
Futbolun beşiği İngiltere’de lig 1888’de başladı. Başta davet usulüyle demir alan ve çift devreli lig usulüyle maçların oynandığı organizasyonda 1899’dan itibaren küme düşme hayata geçirildi. 1892’de 2. Lig oluşturulurken, bugün tüm dünyanın merakla takip ettiği Premier Lig 1992’de kuruldu. Yayın gelirlerinin dağıtımında takımların geçmiş başarıları dikkate alınmıyor; o sezonun derecesi esas alınıyor; hesaplamada maçların kaç defa canlı yayınlandığı da bir kriter olarak karşımıza çıkıyor. Kulüplerin yayın gelirlerinden en çok para aldığı ülke İngiltere. 2018-19 sezonunda Liverpool 152, Manchester City 151, Chelsea 146 milyon Sterlin kasasına koyarken, küme düşen ekipler bile yaklaşık 100 milyon Sterlin almışlardı. 1 Sterlin’in bugün 1.16 Avro olduğu hatırlandığında, Premier Lig’in sonuncusunun bile Avrupa’nın birçok devinden daha çok para aldığını anımsatmalı.
Almanya’nın ulusal ligi Bundesliga 1963’te demir aldı. Federasyon, önceki şampiyonlukları tanırken, yıldız sisteminde o yıllarda kazanılan tüm başarılar 1 yıldız olarak tanımlanıyor. Bundesliga’nın kuruluşu milat kabul ediliyor ve bu tarihten sonra kazanılan zaferler yıldızlarla ifade ediliyor: 3 şampiyonluğa 1 – 5 şampiyonluğa 2 – 10 şampiyonluğa 3 – 20 şampiyonluğa ise 4 yıldız veriliyor. Almanya’da yayın gelirleri aslen son 5 sezonun başarısına göre dağıtılıyor. Yüzde 70’lik pay buna göre belirlenirken, son 20 yılın başarısı sadece yüzde 5’lik bir pay olarak kulüplere dönüyor. 2017-18 sezonunda yayın ihalesinden Bayern Münih 98, Dortmund 88, Schalke de 80 milyon Avro elde etmişti.
İtalya’da lig 1898’de başladı. 1909’a kadar şampiyonlar eleme usulüyle oynanan karşılaşmalarla belirlenirken, o yıldan sonra lig kuruldu. Başta kuzey takımları mücadele ederken, zamanla güneyin temsilcileri de alındı. 1921-22 sezonundaki anlaşmazlık nedeniyle iyi ayrı lig düzenlenirken, ertesi sezon bu durum kaldırılmıştı. Federasyon 1929 öncesindeki başarıları tanırken, 10 lig şampiyonluğuna 1 yıldız veriyor. Yayın gelirleri dağıtılırken, kulüplere yüzde 50 eşit pay veriliyor, yüzde 15 o sezon, yüzde 10 son 5 sezon, yüzde 5 de tüm tarihteki başarıya göre hesaplanıyor. 2018- 19 sezonunda Juventus 85, Inter 83, Milan ve Napoli 77 milyon Avro almıştı.
Spor Alemi mecmuası – 18 Temmuz 1922 “Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı’nın (Türkiye Spor Kulüpleri Birliği) nezareti altında Spor Alemi mecmuası tarafından Taksim Stadyumu’nda tertip olunan son büyük spor müsabakası münasebetiyle Fenerbahçe-Galatasaray müsabakasına başlamadan önce iki taraf kaptanları ile hakemin fotoğrafı: Sağda Fenerbahçe takımı kaptanı Zeki Bey, solda Galatasaray takımı kaptanı Necip Bey”.
Yayın gelirleri bakımından en büyük uçurum İspanya’da yaşanıyor. Barcelona ile Real Madrid pastadan ciddi bir pay alırken, diğer takımlar çok daha azına razı geliyor. Yıllarca kulüpler kendi başlarına televizyonlarla anlaşırken, sonunda imzalanan toplu sözleşmeye göre yüzde 50 eşit dağıtılırken, kalan yüzde 50 şöyle veriliyor: Yüzde 25 son 5 yılın performansına göre belirleniyor; diğer yüzde 25 ise popülerliğe göre hesaplanıyor. El Clasico’nun taraflarına aşağı yukarı ihaleden yıllık 140 milyon Avro düşerken, Atletico Madrid 100, Sevilla ile Athletic Bilbao yaklaşık 70 milyon Avro alıyor. Kulüpler arasındaki fark her sene büyükler lehine artıyor.
“1 sezonda 2 şampiyon olur” diyenlerin örnek gösterdiği ülke Arjantin’de lig 1891’de başladı. Britanya’dan sonra dünyanın en erken lig şemasını oluşturan topraklarda 1967’de iki ayrı lig oynanmaya başlıyordu: Metropolitano ve Nacional. İki ayrı şampiyonun çıkabildiği bu formatta, küçük takımlar büyüklerin hegemonyasını kırmayı başarmıştı. 1985’te tek lig düzenine dönülmüş, sonra bu karardan vazgeçilmişti. 1991’de Apertura ve Clausura adıyla iki lig organize edildi, 2014’te ise yine tek bir lige dönüldü.
Juventus ile Inter arasında oynanan maçlara “İtalya derbisi” deniyor. İtalya tarihinin en çok şampiyonluk kazanan ekiplerinden Juventus’un 36, Inter’in ise 19 şampiyonluğu bulunuyor. Karede bunları temsilen Juventus’un üç, Inter’in formasında ise bir yıldız görülüyor.
UZMAN GÖRÜŞÜ
Baba Hakkı, Baba Gündüz veya Lefter, iyi ki bu günleri görmediler!
“Koskoca saygıdeğer tarihçiler, arşivciler, yöneticiler belirli bir noktadan sonra kendi tuttukları takımın lehinde bir toplumsal baskı yaratabilmenin peşinde koşar… Benim asıl endişem 30-40 yıl sonra torunlarımızın bu yaşananlara bakıp, “Saymasak mı acaba 2020’lerdeki şampiyonlukları” deme ihtimali.
MERT AYDIN
Rekabet vardı ama dostluk hep vardı! 28 Haziran 1922 Cuma günü Taksim’de yapılacak Galatasaray-Fenerbahçe futbol müsabakasında oynayacak iki tarafın tehlikeli hücum oyuncuları: Sağda Fenerbahçeli Alaaddin Bey, solda Galatasaraylı Sadi Bey.
Futbolumuzda “1959 öncesi şampiyonluklar sayılsın mı sayılmasın mı?” tartışması, günümüz Türkiye’sinin geldiği noktayı spor açısından da gösteriyor. Futbolun kendine has dinamikleri, ülkenin değerli beyinlerini bile belirli kalıpların içine sıkıştırıyor. “Benim fikrimin karşısındakiler var ya…” kendini beğenmişliği, bilimi ya da gerçeği değil, medyaya ve sosyal medyaya has şımarıklığı pompalıyor.
Taraflar, kılıçları keskinleştirmiş bekliyor. Çıkacak karara sadece kendileri lehindeyse saygı duyacaklar. Yoksa, en popüler havayı seslendirecekler: “Düşmanlarımız var”.
Tarihi hele hele futbol tarihini değerlendirmek kolay değil. Zaman zaman kaynak eksikliği, zaman zaman da varolan kaynakların tarafgirliği kafa karıştırır. Bir de üstüne geçmişin ve bugünün genelde çelişen değer yargıları eklenince, gözlerimize tuttuğumuz takımın gözlüğünü takıveririz.
Gazete manşetlerini hatta kulüp tarihini görmezden gelip, “önemsizdi onlar” kabalığını yapabiliriz mesela. Yahut aynı yıl düzenlenmiş kupalardan iki şampiyonluk verilebileceğini savunma garabetine düşebiliriz. Kendi taraftarımız nasıl olsa sorgulamaz bunları! Bu yıldız meselesi çıktığı sırada Beşiktaş’a 59 öncesi 2 şampiyonluğun zaten verildiğini de gerçekten saymayız. İki tarafın da karşı taraftan birinin yazdığı bir yazıyı gösterip “Adamın gol diyor” demesi de işin olmazsa olmazıdır.
İşine gelen, İtalya’yı söyler eski şampiyonlukların sayılması konusunda. Almanya konusu ise her iki tarafın da kendine göre yorumladığı bir durumdur. Zira 1963 öncesi şampiyonluklar sayılır ancak bunlar “yıldız hesabı”na konulmaz.
Koskoca saygıdeğer tarihçiler, arşivciler, yöneticiler belirli bir noktadan sonra kendi tuttukları takımın lehinde bir toplumsal baskı yaratabilmenin peşinde koşar. İçi boş sloganlar üreten “embedded” medya mensuplarını saymıyorum bile.
Peki neden? Cevap öyle taraftarın hayal ettiği gibi emekle, saygıyla ilgili değil. Şampiyonluk sayısının artması, hetrkesin bildiği gibi yayın gelirinde de artış anlamına geliyor. Emin olun 59 öncesi avantajlı olan Galatasaray olsa, bugün aynı insanları şu andaki fikirlerinin tersini savunurken görebilirdiniz.
Son dönemin dünyada yükselen değeri “post-truth”. Sosyal medyanın da yardımıyla her konuda dezenformasyonu size inananlara “yedirebilmeniz” mümkün. Bugün Facebook’ta, Instagram’da, Twitter’da futbol takımı tutmayı âdeta bir dinî inanç hâline getirenlere, işlerine gelecek her şeyi onaylatmak mümkün. Toplam 45 saniyelik bir araştırmayla tersinin doğru olduğunu öğrenmek mümkün olsa bile.
Bu kadar çatışma çıkması, kuralsızlığın hüküm sürdüğü futbolumuzda normal. Şampiyonluğun sayılabilmesi için kıstaslar konulmuş mu? Yahu geçen sezon herkesin aynı şartlarda yarıştığı ligde küme düşmeyi kaldıranlar mı kıstası belirleyecek? Böyle bir kıstas olmayınca her iki taraf da kendi işine gelen bir kıstası uyduruyor. Yanında rakip takıma hakaret de ederseniz tamamdır.
Tartışmalarda ve sloganlarda adları geçen Baba Hakkı’nın, Baba Gündüz’ün, Lefter’in ve diğerlerinin, bugünkü tartışmaların indiği seviyeyi görseler birer Osmanlı tokadıyla televizyona çıkanları susturacağına da inancım sağlam. Onlar yaşarken hiç umursanmamış o kupaların peşinde koşanlar ya da önemsiz görenler sular çekildikten sonra ne diyecek? Şakşakçı güruh onların adını bir daha hatırlayacak mı?
Hepsinden daha kötüsü karar vermesi gerekenin ehliyeti konusu… Sahaya kavga etmeye inen koskoca yöneticilere komik cezalar veren, işlerinin kulüplerin zeminleriyle ilgilenmek olmadığını iddia edenler bu kararı nasıl verecek? Bilemeyiz. Ancak şu bir gerçek ki ne karar alınırsa alınsın ülkenin bir kısmı bunu geçerli saymayacak, hatta ciddiye almayacak. Benim asıl endişem 30-40 yıl sonra torunlarımızın bu yaşananlara bakıp, “Saymasak mı acaba 2020’lerdeki şampiyonlukları?” deme ihtimali.
1959’da kurulan Millî Lig’in ilk şampiyonu Fenerbahçe kupasıyla…
Bu topraklardan çıkıp Almanya’da hem profesyonel futbolcu hem de teknik direktör olarak görev yapan Özcan Arkoç, döneminin en başarılı kalecilerdendi. 60’lı yılların ortasında Almanya’ya transfer olan Arkoç, Hamburg’un efsane file bekçisi olacak; emekli olduktan sonra yine aynı takımın başına geçecekti. Saygıyla…
Bir kaleci düşünün… Önce Fenerbahçe, ardından Beşiktaş’ta sahne aldıktan sonra 1960’larda yurtdışına açılsın… Viyana’dan sonra ikâmetini aldırdığı Hamburg’ta, kulüp tarihinin teknik direktörlük koltuğuna oturan ilk eski futbolcusu olsun… Özgeçmişinde Avrupa Kupaları’nda hem oyuncu hem hoca olarak final gören tek Türk yazıyor. Peki henüz 17 Şubat 2021’de, 81 yaşında son nefesini veren Özcan Arkoç’u ne kadar tanıyoruz?
1939’da Hayrabolu’da dünyaya gelen Arkoç, 13’ündeyken Alpullu Şekerspor’da futbola başlamıştı. Ortaokul yıllarında derslerden sonra kulübün toprak sahasında arkadaşlarıyla top oynayan çocuğa bir gün takımın file bekçisi, “Kaleci olmak ister misin” diye sorduğunda olaylar gelişmişti. Bir hemşerisi sayesinde birkaç yıl sonra İstanbul’a gelen ufaklık, Vefa formasını 17’sinde terlettiğinde, İstanbul Ligi’nin en genç oyuncusu olmuştu. Geleceğe umutla bakıyordu.
Uçan kaleci Özcan Arkoç, Hamburg’da bir idman sırasında adeta yerçekimine meydan okuyarak yaptığı kurtarışlardan birinde… Arkoç, Hamburg’da “Ötschi” olarak anılıyordu.
Yeteneğiyle Genç Millî Takım’ın kalesini de korumaya başlayan Arkoç’un idolleri Macarların unutulmaz file bekçisi Gyula Grosics ve Sovyet efsanesi Lev Yaşin’di. Hatta bir turnuva için gittikleri Budapeşte’de Macar takımının otobüsünü arkadaşlarıyla bekleyip hayran olduğu Grosics’i bir an için de olsa görmüştü. Futbola âşık delikanlı, bir gün onlar gibi olmanın hayalini kuruyordu…
1958’de Fenerbahçe’ye transfer olan file bekçisinin ücreti o günlerin parasıyla 36 bin liraydı. Liseyi bitirdikten sonra dizgici olan gencin ayrıca iyi bir geliri de vardı. Aynı sene Belçika karşısında ilk kez A Millî Takım’ın formasıyla tanıştı.
Metin Oktay’ın “ağları delen golü”. Golü yiyen Özcan Arkoç…
Ağları delen gol
1959’da statüye göre Fenerbahçe ile Galatasaray ligde iki maç yapacak, bu karşılaşmaların neticesinde diğerine üstünlük sağlayan ilk şampiyon olarak taçlanacaktı. İlk randevu 10 Haziran 1959’da Dolmabahçe’deydi.
Federasyon, derbiler için yabancı hakem getirmişti. Bugünkü hakem tartışmaları hatırlandığında, bir ömür evvel de yaşananlar çok farklı değildi. Mücadeleyi yönetecek Yugoslav Markoviç, havalimanında öyle bir basın ordusuyla karşılaşmıştı ki kendisini Avrupa Kupası finali yönetecek sansa yeriydi. Her şey iyi güzel denirken, Çınar Otel’de Fenerbahçeli yöneticiler Markoviç’i ağırlıyordu! Galatasaray Kulübü’nün telefonları susmazken, hakemin namus sözü vermesi üzerine sarı-kırmızılılar itiraz etmiyordu.
Sıcacık bir havada başlayan maçta Metin ile Özcan’ın mücadelesinde ortam kızışmıştı. Diz kapağına bir tekme yiyen Taçsız Kral Metin Oktay, acıyla bir yumruk yapıştırdığında saha karıştı. Birkaç dakika sonra Markoviç soluğu Metin’in yanında alıp onu sahadan attı.
Sarı-kırmızılıların efsanesi soyunma odasına doğru giderken, hakem kararını değiştirince oyuna devam etti. İşte o sahada kalan futbolcu, dakikalar 37’yi gösterirken Naci’yi ekarte edip topa vurduğunda tarih yazılıyordu. Arkoç’u geçen meşin yuvarlak yoluna devam etmişti. Kısa bir şaşkınlıktan sonra Markoviç gol diyordu; top çürük ağları delmişti! Bu maçtan tam 4 gün sonra rakibini 4 golle yenen Fenerbahçe, şampiyonluğunu ilan etmişti. Herhalde söylemeye gerek yok; müsabakadan önce yetkililer fileleri yenilemişti!
1962’de sürpriz bir şekilde Beşiktaş’a transfer olan millî kaleci Özcan Arkoç, birçoklarını şaşırtıyordu. Bu olayın detaylarını anlatmayan Arkoç, ismini açıklamak istemediği bir Fenerbahçe efsanesiyle yaşadıklarından dolayı siyah-beyazlı camianın yolunu tutmuştu. Tam olarak ne olmuştu, kimle sorun yaşamıştı… Bu sırrı mezarına taşıdığından hiç öğrenemeyeceğiz.
Pek gönüllü gitmediği Beşiktaş’ta iki sezon geçirdikten sonra Viyana’nın yolunu tutan file bekçisi, sonradan verdiği röportajlarda geri dönmeyi hiç düşünmediğini söylüyordu. Daha iyi futbol oynanan ülkelerde, iyi zeminlerde kariyerine devam etmek istiyordu. Türkiye kariyerinde gördüğü iki lig şampiyonluğunu bir daha yaşayamayacaktı…
Avusturya sınırında soyadı sorulduğunda adını söyleyince bir anda bir karışıklık olmuş, o topraklarda Arkoç Özcan olarak da çağrılmıştı. Hatta Hamburger Morgenpost gazetesi sonradan bu öyküyü haberleştirecekti. Gerçi o ne dendiğiyle çok da ilgilenmiyor, kendisine hitap edildiğini anladığında bakıyordu. O kadar iyiydi ki Austria Wien’de millî takım kalecisi Gernot Fraydl’dan formayı hemen kapmıştı. 1967’deki Avusturya Kupası zaferinden sonra Hamburg’a transfer olan file bekçisi, kısa sürede “Ötschi” olarak anılmaya başlıyordu.
Türkiye yılları 1959’da ilk millî lig şampiyonu olan Fenerbahçe’nin kupayla fotoğrafında, takımın kalecisi Özcan Arkoç da oturanlar arasında en sağda (üstte). Arkoç, millî takım formasıyla (altta).
19 Ağustos 1967’de Werder Bremen karşısında ilk kez Bundesliga sahnesindeydi. Hamburg’un sevilen file bekçisi Horst Schnoor’un sakatlığında üç direk arasına geçen Arkoç’un kalesine gelen ilk top gol olmuştu. İkinci şutu çelen millî kaleci, bir anda parmağında tarifsiz bir acı hissediyordu. Eldivenini çıkardığında, kırılan serçe parmağının şiştiğini gören oyuncunun yanına gelen takım doktorunun müdahaleleri sonuç getirmiyor, maçın 20. dakikasında yerine Erhard Schwerin giriyordu. Bu, Bundesliga tarihinin ilk oyuncu değişikliğiydi. Daha önce, sakatlanan futbolcular öylesine sahada durup arkadaşlarına yardım etmeye çalışırdı. Tesadüf bu ya, o sezon kural değişmişti. “Ağları delen gol”den sonra Arkoç, yine manşetlerdeydi.
Hastaneye gitmek yerine stadyumda kalıp maçı izleyen azim abidesi, 1 hafta sonra idmanlara dönüyor, kısa süre sonra da eldivenlerin daimi sahibi oluyordu. Tatsız başlamışsa da takımda kendisini çabucak kabul ettirmişti.
1968’in Kupa Galipleri Kupası finalinde Hamburg’la Milan kozlarını paylaşıyor, İtalyan devi zafere ulaşıyordu. Kurt Hamrin’in ikinci golünde hata yapan Arkoç, o günü asla unutmuyordu. Röportajlarında çok ağladığını söyleyen file bekçisi, belli ki kendisini affedememişti.
1973’e kadar takımın as kalecisi olan Ötschi, 1975’te yeşil sahalara veda etmişti. Çok sevildiği kulüpte yardımcı antrenörlüğe başlaması kimseyi şaşırtmıyordu. Hamburg tarihinin en başarılı Türk futbolcusu şüphesiz oydu. 159’u Bundesliga’da olmak üzere toplam 207 resmî maçta forma giyen file bekçisi, bu karşılaşmaların neredeyse dörtte birinde gol yememişti. Ligde gösterdiği performansla altı defa Kicker dergisi tarafından haftanın takımına seçilmişti.
Tarihî bir an Hamburg formasıyla Arkoç (üstte). Bu formayı giydiği ilk maçında sakatlanan Özcan Arkoç, tüm müdahalelere rağmen sahaya dönememiş, onun yerine yedek kaleci Erhard Schwerin oyuna girmişti. Bu, Bundesliga tarihindeki ilk oyuncu değişikliğiydi (altta).
1977’de Hamburg bu sefer Anderlecht’i devirip Kupa Galipleri Kupası’nı kaldırırken, o, takımın yardımcı antrenörüydü. Rudi Gutendorf kısa süre sonra koltuğundan olunca, teknik direktörlük görevi Arkoç’a verilmişti. Hamburg tarihinin teknik direktörlüğe getirilen ilk eski oyuncusu oldu. Kendi ifadesiyle çok yumuşak kalmış, eski takım arkadaşlarını hiç zorlayamamıştı. Onun idaresinde ligi 10. sırada bitirmişler, o zamanlar iki maç üzerinden oynanan Avrupa Süper Kupası’nda Liverpool’a boyun eğmişlerdi. Kulüp, Ötschi’nin yerine gelen Branko Zebec’le şaha kalkacak, 19 yıl sonra şampiyonluğa ulaşacaktı.
Wormatia Worms, Holstein Kiel derken 1983’te Kocaelispor’u çalıştıran Arkoç’un son durağı Hamburg’da amatör bir takım olan TSV Hohenhorst’du. Bundesliga’da takım çalıştıran ilk Türk olan Arkoç, 1970’lerde eşiyle birlikte bir restoran işletmişti. Hamburg’ta dönerin ilk tadıldığı yerlerden biri olan mekan, pazartesi günleri futbolcularla dolup taşıyordu. Aslen oyuncu olan karısı Neriman Esen, Türkiye’de tiyatro ve sinemada oynamış, dublaj sanatçısı olarak da çalışmıştı. Sadri Alışık’ın ilk eşi olarak da bilinen sanatçı, 1960’da Arkoç’la evlenmişti. Almanya’da bir TV filminde de rol alan Neriman Hanım, kendisine devamlı teklif edilen klişe Türk rollerini reddedip bambaşka bir kariyere açılmıştı.
71 yaşında emekliye ayrılan Özcan Arkoç, 17 Şubat 2021’de vefat ettikten sonra Hamburg’daki aile mezarlığına defnedildi.
1980’de Alman vatandaşlığına geçen Özcan Arkoç yıllarca kuryelik yapmış, 71 yaşında emekliye ayrılmıştı. Söylemeye herhalde gerek yok, müşterilerinin biricik Ötschi’siydi. 17 Şubat 2021’de vefat eden Arkoç, Hamburg’daki aile mezarlığında eşinin yanına defnedildi. Sonradan verdiği röportajlarda kendisini Alman gibi hissettiğini söyleyen futbol insanı, kariyerinde hiç ayrımcılığa uğramadığını, yabancı düşmanlığının 1980’lerde çok arttığını vurgulamıştı.
Bu kadar önemli bir kariyeri olsa da biz onu yıllar önce Almanlar sayesinde keşfetmiş, 11 Freunde’ye verdiği uzun röportajlar sayesinde unutulmuş bir efsaneyi biraz olsun tanımıştık. Onu bizden çok, Almanların anması manidar olsa gerek. Sahi, bu topraklardan çıkan ve Arkoç’un yaptıklarını başaran kaç kişi var?
BUNDESLIGA’DAKİ İLK TÜRKLER
Alman sahalarında öncü futbolcularımız
Arkoç, Almanya’da futbol oynayan ilk Türk değil. 1959’da Beşiktaş’tan Köln’e transfer olan Coşkun Taş, kapıları meslektaşlarına açıyordu. Bugün 86 yaşında olan bir zamanların forveti, 1962’de yeşil sahalara veda ettikten sonra çalışmaya başladığı Ford’da 31 yıl geçirdikten sonra emekli olmuştu. Dünyanın en köklü akademilerinden biri olan, birçok ünlü teknik direktörün çıktığı Köln Spor Akademisi’nden mezun olan ilk Türk yine oydu.
Dünyanın 5 büyük liginden biri olarak kabul edilen Bundesliga’da sahne alan ilk Türk ise Aykut Ünyazıcı. Bugün 84 yaşındaki bir zamanların savunma oyuncusu, Ankara’da Güneşspor için ter döktükten sonra Almanya’nın yolunu tutmuştu. Bir yandan eğitimine Braunschweig Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği’nde devam eden Ünyazıcı, öte taraftan kentin futbol takımında görev yapmaya başlıyordu. Bundesliga’nın ilk sezonunda 8 defa Eintracht Braunschwieg formasını giyen oyuncu, böylece tarihe geçmişti. Askerliğini yapmak için 1965’te Türkiye dönen Ünyazıcı, Ankaragücü’nde futbola veda etmişti.