Yazar: Ali Murat Hamarat

  • Madrid’in virüsle parlayan sihirli sol kramponu

    Real Madrid’in onursal başkanı Francisco Gento, 18 Ocak’ta 88 yaşında son nefesini verdi. Aslında atlet olsa yeriydi. Sihirli sol kramponuyla çektiği mermi gibi şutlarla, çim sahalara fazla gelmişti. Alfredo di Stefano ve Ferenc Puskas’la birlikteliği ise yıllarca zaferle eşanlamlı olarak kullanılmıştı.

    Aslında bütün hikaye bir salgınla başlamıştı! İki yıldır dünyaya kan ağ­latan Covid-19 illetiyle tanış­mamızdan bir ömür evvel, bu sefer bir grip salgını olmuştu tarihin akışını değiştiren. Ba­şından başlayalım anlatmaya… 1933’te dünyaya gelen sol açık, La Liga’ya doğduğu mın­tıkanın gözbebeği Racing San­tander’de merhaba demişti. Bir türlü göze giremeyen de­likanlının kaderini değiştiren ise bir Real Madrid maçı ol­muştu. Karşılaşma öncesinde Santander takımının oyun­cuları hastalıktan kırılınca, şans yüzüne gülmüş; 72 saat geçmeden maçta harikalar ya­ratan 19 yaşındaki gence Re­al Madrid’den transfer teklifi gelmişti.

    İlk sezonunda zorlansa da, takımın yıldızı di Stefano ona kefildi. O bazuka gibi topa vur­ma kabiliyeti, o sürat öğreni­lecek şeyler değildi. Oyun öğ­retebilirdi… Kısa sürede yük­selişe geçen Gento, bir anda takımın vazgeçilmezi olmuştu. Di Stefano ve sonradan trans­fer edilen Puskas’la ortaklığı, kitaplara altın harflerle kazı­nacak; Şampiyon Kulüpler Ku­pası’nın demir almasıyla Real Madrid’i üst üste beş defa Av­rupa’nın zirvesine taşıyacaktı.

    Real Madrid tarihine adını altın harflerle yazdıran Paco Gento, tarihin gördüğü en büyük kupa koleksiyonerlerinden biriydi.

    Tarihin gördüğü en büyük kupa koleksiyonerlerinden biriydi Gento. Real’de 18 se­zonun ve 182 golün ardından 1971’de futbola veda edereken özgeçmişinde 12 lig, 6 Şampi­yon Kulüpler şampiyonluğu yazıyordu.

    Düşünün, İspanya tarihi­nin en başarılı üçüncü takı­mı olan Atletico Madrid’in 11 şampiyonluğu var. Kupa 1 tarihine bakacak olursak, Mi­lan’ın 7, Bayern Münih ve Li­verpool’un 6 zaferi… Tek başı­na köklü kulüplerden çok daha fazlasını kazanan sol açığın başarıları ise akıllara durgun­luk verecek seviyede.

    Tesadüf bu ya Gento, millî takımda son golünü de Türki­ye’ye atmıştı. Hocalık kariye­rinde pek tutunamayan efsa­ne, di Stefano’nun ölümünden sonra da Real Madrid’in onur­sal başkanı olmuştu.

    Kimbilir küçücük bir ta­kımdaki salgın, belki de futbol tarihini değiştirmişti. Peki ya o gün grip Santander’i vurma­saydı?

  • Acılı, baharatlı bir ülkenin yeşil sahalarda yazılan tarihi

    Hangi kıtada olduğu bile bir çırpıda bilinemeyen küçücük bir ülke Surinam. Oysa Atlantik kıyısındaki bu topraklar, sömürgecilikten diktatörlüğe, yoksulluktan göçe dünyanın trajedisini biriktirmiş. Futbol ise her zaman olduğu gibi burada da hayatın aynası olmuş. Ülkemizde daha ziyade Gullit ve Rijkaard isimleriyle bilinen Surinam’ın futbolla örülmüş uzun macerası…

    Yıllar önce 2004 Avrupa Futbol Şampiyonası’na katılan takımların aşçı­larıyla ilgili bir belgeselde, Hol­landalıların şefi Johan Klein Gebbink, oyunculara ne yemek istediklerini soruyordu. Kafi­ledeki beyazların siparişi netti: “Lütfen yemeklerimizi Suri­nam asıllılar için pişirdikleri­nizle aynı kapta yapmayın!”

    Irk ayrımcılığı yıllarını ha­tırlatıp insanı irkilten bu iste­ğin altında aslında Surinam’ın “Madame Jeanette” adlı kor­kunç acı biberleri yatıyordu. Biberin tadı tencerenin dibi­ne yapışıyor; ne kadar yıka­nırsa yıkansın ardından pişen yemekleri de dayanılmaz bir acıyla çeşnilendiriyordu. Suri­nam’ın da aradan geçen yıllara rağmen silinmeyen acılı, baha­ratlı, hem renkli hem hüzünlü bir tarihi var…

    Adı Surinam’ın eski devlet başkanı Bouterse’ye karşı başlattığı gerilla savaşıyla anılan Ronnie Brunswijk ülke futbolunda da etkin bir isim.

    Ülkemizde Surinam Millî Takımı’nın adı, 2013’ten beri Türkiye’de top koşturan Su­rinamlı millî futbolcu Ryan Donk ile duyulmuştur belki. İslâm İşbirliği Teşkilatı’nın üyesi bu küçük ülkenin bun­dan başkaca bir yerde anıldığı­na şahit olmuyoruz pek. Hatta çoğunluk, sayısız Hollandalı siyah futbolcunun Güney Ame­rika’daki anavatanının Afrika kıtasında olduğunu düşünü­yor. Oysa 16. yüzyılda Fransız, İspanyol ve İngiliz kâşiflerin ziyaret ve işgal ettiği Atlantik Okyanusu kıyısındaki bu top­raklar için “Surinam” ifadesi ilk kullanıldığında takvimler 1630’u gösteriyordu. Önce İn­gilizler yerleşmişti oraya; ar­dından Surinam’ın tarihinin birlikte örüldüğü Hollandalı­lar gelmişti… İki taraf arasın­daki anlaşmazlıkların 1667’de Breda Antlaşması’yla çözülme­siyle Surinam, Hollanda’nın; Nieuw Nederland ise İngilte­re’nin olmuştu. “Nieuw Neder­land da neresi?” diyorsanız; o dönemin “Yeni Hollandası”nın bugün New York, New Jersey, Pennsylvania, Massachusetts, Connecticut ve Delaware ola­rak bilindiğini söyleyelim; ya­ni antlaşmanın kârlı tarafının kim olduğu gayet açık.

    17. yüzyıl ortalarında, Hol­landa’nın Afrika’dan Surinam’a getirdiği kölelerle toprak iş­lenmeye başlanmış. Kahve, şe­kerkamışı, hindistancevizi ve pamuk yetiştirilen plantasyon­larda, köleleştirilmiş siyah­lara yapılan zulüm katlanıl­maz ölçüde. Birçokları kaçmış; yağmur ormanlarında yaşayan yerli halkın yardımlarıyla kabi­leler kurmuş. Çatışmaların ar­dından sömürgecilerle yaptık­ları anlaşmalarla yerleşik haya­ta geçen bu eski kölelere özel statü tanınmış.

    1863’te köleliğin kaldırıl­ması, Surinam için de yeni bir dönemin başlangıcı olmuş. Ancak eski köleler “tazminat” olarak asgari ücret karşılığın­da 10 yıl daha çalıştırılmış (üc­retli kölelik); bu “geçiş döne­mi”nin ardından istedikleri­ni yapmalarına izin verilmiş. Özgürlüklerine kavuşanların çoğu 1873’te başkent Parama­ribo’ya gitmiş; bazılarıysa kalıp daha önce sömürgeciler için çalıştıkları toprakları kendile­ri için işlemeye başlamış. İş­gücündeki açığı kapatmak için önce bugünün Endonezya’sı ve Hindistan’dan, ardından Çin ve Ortadoğu’dan işçiler Surinam’a getirilmiş. Bugün dünyanın et­nik ve kültürel bakımdan en fazla çeşitlilik gösteren top­raklarından birinin Surinam olmasının kökeninde bu var. Ülke nüfusunun % 52’sini Hı­ristiyanlar, % 18’ini Hindular, % 14’ünü Müslümanlar oluş­turuyor.

    Kendi küçük, oyunu büyük İlk millî maçını 1915’te oynayan Surinam’ın millî takım tarihi 100 yılı aşmış durumda (üstte). Surinam’ın kaptanlığını yapan Ryan Donk, bir dönem Galatasaray’da da görev yapmıştı (altta).

    1975’te Hollanda’dan ba­ğımsızlığını kazanan Surinam, kısa sürede kaosa sürüklendi. 1980’deki askerî darbeyle ik­tidarı ele geçiren Dési Bou­terse, 1987’ye kadar ülkenin de facto lideri olarak görev yaptı. Bouterse, arka arkaya yaşanan darbe girişimlerini püskürtmeyi başardı. Bu “ba­şarı”sının ardında, Aralık 1982’de toplumun ön­de gelenlerinden kendisini eleş­tiren 15 saygın ismi katlederek verdiği gözdağı da var.

    Karşılaştığı en büyük mey­dan okuma ise zam isteği geri çevrilince ülkeyi içsavaşa sü­rükleyen şahsi koruması Ron­nie Brunswijk’ten gelmişti. Brunswijk işini kaybedince, topladığı gerillalarla Surinam Ordusu’nun karşısına çık­mıştı. Çatışmaların başladığı 1986’dan 1 sene sonra yapılan seçimlerin ardından Bouterse orduyu yönetmeye devam etse de, 1990’da Bakanlarını tele­fonla azletmesinden sonra gü­cünü yavaş yavaş kaybetmeye başladı. 1999’a gelindiğinde ise Hollanda’da gıyabında uyuş­turucu kaçakçılığından yargı­landı; 11 sene hapis cezasına çarptırıldı. Aynı yıl hakkında uluslararası yakalama emri çı­karıldı. O her ne kadar bütün bunların bir komplo oldu­ğunu iddia etse de, Wikile­aks belgeleri 2006’ya kadar uyuşturucu ticaretinin için­de yer aldığını söylüyor.

    Bouterse 2010’dan 2020’ye -bu defa eski koru­ması ve yeni destekçisi Ron­nie Brunswijk sayesinde- dev­let başkanı olarak görev yap­tı. 2020’de koltuğunu bırakan Bouterse, 2019’da hakkında verilen 20 yıllık hapis cezası­nı tersine çevirebilmek için her tür hukuki yolu denese de mah­keme şimdilik kararından vaz­geçmiyor.

    Surinam’dan FIFA’ya

    Bouterse’nin başını yakan da­valardan biri de “Aralık Cina­yetleri” olarak bilinen hadisede işkence görüp katledilen André Kamperveen ile ilgili. Adı bugün Surinam Millî Takımı’nın maç­larını yaptığı stadyumda yaşa­tılan Kamperveen, Hollanda’da profesyonel olarak futbol oyna­yan ilk Surinamlıydı. Gençliğin­den beri sporun her dalını de­nemiş; basketbol, judo, atletizm derken, ismini tarihe yazdıra­cak futbolda karar kılmıştı.

    Özgeçmişinde yok yoktu: Futbol millî takımı teknik di­rektörlüğü, judo federasyonu başkanlığı, CONCACAF (Kuzey ve Orta Amerika ile Karayipler Futbol Konfederasyonu) yöne­tim kurulu üyeliği, Karayipler Futbol Birliği kuruculuğu, Kül­tür-Gençlik ve Spor Bakanlığı… Ve FIFA Asbaşkanlığı… Bütün bunların yanında gazetecilik yapmaya, radyo ve televizyon­da çalışmaya da vakit bulmuştu. Uzun süre ülkesinde top koş­turduktan sonra Hollanda’da Haarlem’de oynamış; Surinam’a dönüşünü müteakip kendisi­ni spora adamıştı. 1982 Dünya Kupası’nın açılış seremonisin­de İspanya Kralı Juan Carlos’un yanında durduğu fotoğrafların üzerinden 6 ay geçmeden ül­kesinde katledilecek; Surinam­lı futbolcuların Hollanda Millî Takımı’nda yıldızlaştığını gö­remeden ölecekti. Tek suçuysa Bouterse’yi eleştirmekti…

    Kabusa dönüşen rüya

    1975’te bağımsızlığını kaza­nan ülkeden akın akın Hollan­da’ya göçler başlamıştı. Bugün Hollanda’da yaklaşık 350 bin Surinamlı yaşıyor. Surinam nüfusunun sadece 575 bin ol­duğu düşünülünce, iki ülke­nin ne kadar içiçe girdiği daha net göze çarpıyor. Önce askerî dikta yüzünden, sonra ekono­mik gerekçelerle yükselen göç dalgalarıyla kaçan insanlara uzun süre iki seçenek sunul­muştu: Ya Hollanda vatanda­şı olacaklardı ya da Surinam… Aynı kural futbolcular için de geçerliydi. 2019 sonunda çifte vatandaşlığa izin çıkana dek, Surinam Millî Takımı’nın üç defa boy gösterebildiği CON­CACAF organizasyonları ha­ricinde herhangi bir büyük turnuvada sahne alamamasını biraz da buna bağlamak gerek. 2019’daki karar ise millî takı­mın havuzunu genişletti. Yakın gelecekte Hollanda Millî Takı­mı’nda sahne almayan birçok oyuncu Surinam için ter döke­cek gibi duruyor.

    Surinam’ın kahramanı Surinam tarihinin en önemli figürlerinden André Kamperveen 1982’de Bouterse tarafından öldürülen 15 muhaliften biriydi. Hollanda’da profesyonel futbol oynayan ilk Surinamlı olan Kamperveen’in ismi millî takımın maçlarını yaptığı statta ve önündeki heykelde yaşıyor (üstte).

    Çoğunluğu varoşlarda ya­şayan Surinam kökenli genç­leri hayata bağlayan iplerden biri de futbol olmuştu. Toplu­mun geri kalanından uzakta, izole hayatlar yaşayan göçmen delikanlıları spora teşvik eden­lerden biri, kendisi de Surinam kökenli bir sosyal hizmet gö­revlisi olan Sonny Hasnoe’ydu. Hasnoe, gençlerin yeni ülkeleri­ne entegre olmaları için 1986’da “Kleurrijk Elftal” veya İngi­lizce bilinen adıyla “Colourful 11” (Renkli 11) isimli bir sosyal sorumluluk projesi başlatmış­tı. Hollandalı Surinam asıllı fut­bolculardan oluşan bir karma ile Surinam’ın şampiyon takımı Robinhood’u çimlerde buluş­turduğu organizasyonlarla ha­tırlanan proje, tam bir başarı öyküsüydü. Ta ki 1989 Hazi­ran’ındaki trajediye kadar…

    O yıl Surinam’daki özel kar­şılaşmaya Surinam asıllı bir­çok yıldızın katılması planla­nıyordu. Kulüplerinden izin koparamayan birkaç oyun­cu ve o zaman Hollanda Genç Millî Takımı’nda oynayan De­an Gorré haricindekiler Ams­terdam’dan uçağa atlamış, fa­kat ne yazık ki sağ salim yere inememişlerdi. Düşen uçakta hayatını kaybeden 176 kişinin arasında 15 futbolcu da vardı. Tüm uçakta kurtulan 11 kişi­den 3’ü sporcuydu. İkisi bir da­ha sahalara dönememiş; biri dönse de bir daha hiç eskisi gi­bi olamamıştı. Kulüplerinden ceza almayı göze alarak daha erken bir uçağa bindikleri için kurtulan Henny Meijer’i olma­sa da, Ajax’ın unutulmaz file bekçisi Stanley Menzo’yu belli bir yaşın üstündekiler hatır­lıyor olsa gerek. Söz dinleyip Surinam’a gitmekten vazgeçen Gullit ile Rijkaard ise biraz da­ha diretseler belki bugün ara­mızda olamayacaklardı. Veril­miş sadakaları varmış…

    Hollanda’nın yıldızları Bir döneme damgasını vuran Hollandalı yıldızlar Ruud Gullit ile Frank Rijkaard (solda), 1989’da 176 kişinin hayatını kaybettiği uçakta (üstte, solda) olabilirlerdi.

    EFSANELERE KARŞI OYNADI

    Siyasetin ağır topu futbolun ağlarında…

    Yıllar boyunca Surinam’ın de facto lideri olarak kalan Bouterse’nin önce koruması, sonra ona karşı savaşan gerillala­rın lideri, ardından tekrar devlet başkanı seçilmesi için müttefiki konumunda oturan Brunswijk, futbol tutkusuyla da biliniyor. Interpol tarafından aranmasına rağmen Bouterse’nin ardın­dan devlet başkanı olan Chan Santokhi’nin yardımcılığını da yapan Brunswijk, Surinam Ligi’nin en başarılı takımlarından Inter Moengotapoe’nin sahibi.

    60 yaşındaki başkan yardımcı­sı, geçen ay 21 Eylül’de Honduras takımı Olimpia’yla oynanan maçta sahaya çıkınca hâliyle manşetleri süsledi. 54 dakika sahada kalan Brunswijk, maçta aynı zamanda takım kaptanıy­dı. Ancak kendi ismini taşıyan stadyumda 6-0 yenildiler. Türkiye basınında da yer alan haberin devamına gelince:

    Müsabakadan önce Brunswijk’in Honduraslı futbolcu­lara para verdiği görüntüler ortaya çıkınca iki takım da organizasyon­dan diskalifiye edildi. Ayrıca Inter Moengotapoe 3 yıl boyunca CON­CACAF turnuvalarına katılmaktan men edildi. Daha önce hakkında oyuncuları silahla tehdit ettiği iddiaları da çıkan, hakeme ve bir oyuncuya saldırdığı için 1 yıl ceza alan Brunswijk’in futbol sevdası, bu sefer başına iş açmışa benziyor.

  • Bundesliga’da ilk Türk: Almanlar değerbilir ama biz yaşarken unuturuz!

    Bundesliga’da forma giyen ilk Türk futbolcu. Bugün 86 yaşında! Ankara Güneşspor’dan Almanya’ya uzanan yolculuğu 1957’de önce Hildesheim, sonra profesyonel ligde Eintracht Braunschweig takımıyla devam etti. Dönemin dünyaca ünlü yıldızları Pele ve Uwe Seeler’e karşı forma giydi. Bu arada üniversite okudu, mühendis oldu. 1965’te Türkiye’ye dönen savunma oyuncusu, bundan 4 sene önce takımı tarafından Almanya’ya davet edildi! Türkiye’de ise…

    Almanya’da doğan Türk asıllı çocuklar, yıllar­dır hem buranın hem de oranın gündeminde… Millî ta­kımda bir türlü “şahin”leşeme­yen Nuri, Panzerleri bir dönem “mesut” eden Özil, Manchester City’yle kimbilir kaç defa “gün­doğan” maestro İlkay… Peki hepsinin kariyerinin başlangı­cı olan, dünyanın en çok takip edilen liglerinden Bundesliga’da oynayan ilk Türk futbolcuyu ta­nıyor musunuz? Hamburg’un efsane kalecisi Özcan Arkoç’un Şubat 2021’deki vefatından sonra çeşitli basın organlarında çıkan “Bundesliga’da oynayan ilk Türk futbolcu” ifadelerinden anladığımız kadarıyla, çoğumuz için bu sorunun yanıtı “hayır”. Zira, bunu başaran ilk isim, Ni­san ayında bu köşede Özcan Arkoç’un ardından yayımlanan makalede de andığımız gibi Ay­kut Ünyazıcı.

    Ünyazıcı, Bundesliga’nın kurulduğu 1963-64 sezonunun 12. haftasında Kaiserslautern deplasmanına ayak bastığın­da, takvimler 23 Kasım 1963’ü gösteriyordu. (Yeri gelmişken anımsatmalı, Almanya’da sahne alan ilk Türk futbolcu olan Coş­kun Taş, Bundesliga’nın kurulu­şundan önce Köln’de görev yap­mış, 1962’de sahalara veda edip Ford’da çalışmaya başlamıştı). Üniversite eğitimi için gitti­ği Almanya’da tarihe geçen, bir zamanların meşhur savunma oyuncusu bugün 86 yaşında ve Ankara’da yaşıyor. Kendi ağzın­dan dinlediğimiz öyküsü, şüp­hesiz bir döneme ışık tutuyor. Oysa hakkında internette biraz araştırma yaptığınızda, karşınıza çıkan kimi bilgiler maalesef doğru değil. Örneğin internet ansiklopedisi Wikipedia’da ya­zanın aksine, Ünyazıcı 1936’da değil 1935’te dünyaya geldi. Fut­bola resmen merhaba dediği ilk durak, Ankara Atatürk Lisesi’y­di. Sayısız çocuk gibi meşin yu­varlağın peşine kendi mahalle­sinde düşen delikanlı, Lise 2’de takıma seçilmişti. Başkentte düzenlenen liselerarası şam­piyonada dikkati çeken genç, Ankara Güneşspor’un yolunu tutmuştu.

    Aykut Ünyazıcı, 1956 yılında ilk takımı Ankara Güneşspor kadrosuyla…

    1951’de kurulan takım, önce amatörlerde mücadele ettikten sonra 1950’lerin ortasında An­kara Profesyonel Ligi’nde boy göstermişti. Kentin yetenekli çocuklarını liselerden toplayan başkan Avni Bulduk, Ünyazı­cı’yı da bulmuştu! O zaman­lar ikinci kümede oynayan Oto Yıldırım’ın transfer teklifi de manidardı. Bu takım, ailesinin çiftliğindeki traktörlerde kulla­nılmak üzere delikanlıya lastik vermeyi önermişti! Ancak Baş­kan Bulduk onu bırakmamış, ücret niyetine Ünyazıcı ailesi­nin Ayrancı’daki inşaatına bi­labedel kamyonlar dolusu kum göndermişti.

    Ailesinin futbol oynama­sını hoş karşılamadığı Aykut, aslında profesyonel olmak iste­miyordu. O dönem profesyonel takımlarda en fazla iki amatör oynayabiliyordu ve kontenjan açabilmek için kendisinin habe­ri olmadan bir başkasının imza­sıyla lisansı profesyonele çevril­mişti. Gençlerbirliği oyuncunun statüsüne itiraz ettiğinde, ken­disini amatör sanan Ünyazıcı oldukça şaşırmış; fakat Ankara Güneşspor’un onun sahaya çık­tığı maçlarda hükmen mağlup sayılıp küme düşmemesi için federasyonun evrak işlerine ba­kan memura verilen 2 ton kok kömürü ve Sönmez marka bir sobayla mesele kapatılmıştı!

    1955’te şehir karmalarının yaptığı maçlar sonucunda Genç Millî Takıma alındı. Ancak bu defa da Ünyazıcı’nın bitirme imtihanını öne sürerek saha­ya çıkmak istememesi yetkili­leri tekrar şaşırtacaktı. “Baba” lakaplı Beşiktaş efsanesi Hakkı Yeten, Fenerbahçe’nin unutul­maz file bekçisi Cihat Arman ve Fahri Somer’in beğendiği bu lise öğrencisine Millî Eğitim Bakanlığı’ndan rapor alınmış, babası ikna edilerek sorun çö­zülmüştü. İtalya’daki turnuva­da Macaristan, Yugoslavya ve Lüksemburg’la oynayan genç, 20 günlük kampa giderken ders kitaplarını da yanında götür­müştü.

    O tarih yazdı, tarih onu yazmadı Bu yılın başında kaybettiğimiz Özcan Arkoç’un “Bundesliga’da oynayan ilk Türk futbolcu” olarak anılması; bu unvanın asıl sahibi Aykut Ünyazıcı’nın kendi ülkesinde ve yaşarken unutulduğunu gösteriyordu (üstte). Ünyazıcı, Almanya’dan döndükten sonra kariyerine Afyonspor’da nokta koydu (altta).

    “Mehmetçik” lakaplı Basri Dirimlili, Fenerbahçe’yle yap­tıkları bir maçta dikkati çeken delikanlıyı İstanbul’a davet et­mişti. Ancak sahalarda döktür­se de onun aklı eğitimindeydi; gönlünde büyük bir takım de­ğil, İstanbul Teknik Üniversi­tesi yatıyordu. İTÜ olmadı ve o da tahsil hayatına Avrupa’da devam edebilmek için Millî Eği­tim Bakanlığı’na başvurdu. Üniversitesi’nden kabul aldığın­da, dünyalar onun oldu. Bir za­manlar Ankara’da karneyle ek­mek alan o delikanlı, 2. Dünya Savaşı’nda tamamen yokolan, enkaz hâlindeki bir şehre ayak basıyordu. Önünde önemli bir engel vardı: 1 yıl içinde sıfırdan Almanca öğrenmesi gerekiyor­du. Braunschweig’a yaklaşık 45 kilometre mesafedeki Hildes­heim’daki yerel bir gazeteye verdiği ilan neticesinde Alman bir ailenin yanına taşındı. Ken­di ifadesiyle şanslıydı; zira harp sonrası koşullar yüzünden ko­nut kıtlığı yaşandığından, 3 oda­lı evi olanların 1 odalarını kira­lamaları zorunluydu. Böylece ev bulan Ünyazıcı, bir lise öğret­meni sayesinde haftada 3 gün özel ders alarak Almanca öğren­meye başladı.

    Arada Hildesheim amatör takımının idmanlarını izlemeye giden Ünyazıcı, bir gün antren­mana davet edilince futbol onu yeniden bulmuştu. Kısa bir süre sonra üniversite açılıyordu. Ma­kine Mühendisliği’nde okuma­ya başlayan 22 yaşındaki genç, üniversite takımına seçilmiş­ti. Ünyazıcı, hem sınıf arkadaşı hem de kulübün oyuncusu olan Klaus Meyer’in tavsiyesiyle şehrin temsilcisi Eintracht Bra­unschweig’ın idmanına katıl­dı. Eintracht Braunschweig’ın amatör takımının antrenman­larında sahne alan tek yabancı oydu. Ona bir idmanda “Alman çöplüğünde Türk horozu mu öt­türeceğiz?” diyen futbolcu, yıl­lar sonra özür dileyecekti. An­cak o zaman buna çok kızan sağ açık, bir süre kulübe uğrama­mıştı. Olayın tatlıya bağlanma­sı için, okul maçına gelen Bra­unschweig teknik direktörünün genci ikna edip A Takımı’na da­vet etmesi gerekmişti. Ünyazıcı burada kısa sürede parlayacak, lisans alınmasına karar verile­cekti.

    Braunschweig günleri Ünyazıcı’nın Eintracht Braunschweig’daki takım arkadaşlarının çoğu, 1967’de Bundesliga’da şampiyon olan kadroda yer almıştı (üstte). Ünyazıcı, o takımın sarı-lacivert formasıyla (üstte, sağda).

    Ancak küçük bir sorun var­dı; Hildesheim bonservisi için 2.500 Mark istiyordu. “Talebe halimle bu parayı nasıl vere­yim?” diyen delikanlının imda­dına evsahibinin bir arkadaşı yetişti. Fanatik Braunschweig taraftarı olan bu adamın ödedi­ği meblağ, Ünyazıcı’nın tarihe geçmesine vesile oldu. Amatör takımda oynadığı ilk maçta kor­nerden gol atınca, teklif anında hazırlanmıştı! 4 yıllık sözleşme­sine göre aylık primlerle birlikte alacağı ücret 750-800 Mark’tı; okul harcını da kulüp ödeye­cekti. O devirde profesyonellik bugünkünden farklıydı. Takım arkadaşlarının çoğu Volkswa­gen’de de çalışıyor; idmanlara ise gece çıkılıyordu. 1961, Al­manya’ya Türk işçi göçünün başladığı yıldı. O ve arkadaşla­rı, gelen işçilere gönüllü olarak yardım ediyor; tercümanlık ya­pıyorlardı. Bu sırada Ünyazı­cı’nın mevkii değişmiş; savun­maya çekilmişti. Artık sağ haftı.

    Bundesliga’nın ilk sezonun­da onu defansa koyan Hans-Ge­org Vogel’in yerine Helmuth Johanssen’in teknik direktörlük koltuğuna oturmasıyla, Ünya­zıcı için gözden düşme süreci başladı. Ünyazıcı’nın izlenimine göre “yabancılardan pek hazzet­meyen” yeni hocanın dönemin­de forma giyebilmek için tam 12 hafta beklemek zorunda kaldı. Takım ligi 11. sırada tamamlar­ken, Ünyazıcı sadece sekiz maç­ta oynayabilmişti. Ertesi sezon ise sadece Duisburg’e karşı sa­haya çıktı. 1965’te vatani görevi için Türkiye’ye dönen Ünyazı­cı’nın Almanya kariyeri nok­talanmıştı. Braunschweig’da toplam 78 maça çıkmış, 5 gol atmıştı. 1967’de takımı Brauns­chweig, Bundesliga’da şampi­yonluğa ulaştığı sırada o asker­deydi.

    Almanya’da unutulmadı


    Braunschweig’ın yerel
    gazetelerinden birinde
    Aykut Ünyazıcı’nın
    Bundesliga’da oynayan
    ilk Türk olduğuna dair
    haber (üstte, solda).
    Ünyazıcı, St. Pauli ağlarını
    havalandırırken (üstte).

    Ailesinin büyük oğluydu; aklında hiçbir zaman Alman­ya’ya yerleşmek olmamıştı. Askerlik yıllarında Ankaragü­cü’ne imza attıysa da görev yeri başkente alınamayınca, sadece birkaç defa takımda oynayabil­di. Terhis olduktan sonra aile işinde çalışmaya başladı. Tâ ki Afyonspor’un başına geçen Ze­kai Selli’nin teklifine dek… Sel­li, gençlik yıllarından tanıdığı arkadaşına “Ne olursa olsun, takımıma gel” diyordu. Ünyazı­cı için Ankara-Afyon seferleri başlamıştı. Ankara’da yaşama­ya devam ediyor, haftasonları kulübün maçlarına gidiyordu. Dönemin Adalet Bakanı Hasan Dinçer, Afyonluydu. 2. kümede mücadele eden memleketinin takımının güçlenmesi için elin­den geleni ardına koymamış, Ünyazıcı’nın lisansını Ankara­gücü’nden Afyonspor’a almak için araya girmişti. Ancak Ün­yazıcı’nın Afyonspor macera­sı çok uzun sürmedi. Bundesli­ga’daki ilk temsilcimiz, futbo­lu bıraktıktan sonra iş hayatına odaklandı.

    2017’de Braunschweig’ın şampiyonluğunun 50. yıldönü­mü için Almanya’ya davet edil­diğinde 82 yaşındaydı. Hayatta kalan takım arkadaşlarıyla be­raber tribünleri selamlamıştı. Eğitim için gittiği Almanya’da futbol sayesinde tarihe geçen oyuncuyu, Almanlar unutma­mıştı. Türkiye-Almanya ilişkile­rinin dönüm noktasına tanıklık eden Ünyazıcı kendi ülkesinde ise yaşarken unutulmuştu!

    Hayali futbol değil mühendislikti


    1955’te Genç Millî Takım’a
    alınan Ünyazıcı, lise bitirme
    sınavlarını sebep göstererek
    oynamak istemediğinde,
    herkesi şaşırtmıştı. Onun
    için eğitimi hep önde
    gelmişti.

    EFSANELERE KARŞI OYNADI

    Pele’ye adım attırmadı, Uwe Seeler’le ‘çarpıştı’

    Almanya’da oynadığı yıllarda Ünyazıcı’nın karşılaştığı iki dev var ki futbol tarihinin en iyileri arasında yer alıyorlar. Hatta içlerinden biri, dünyanın bir bö­lümünün “en büyük” kabul ettiği isim. O iki yıldızın özgeçmişinde 4 ayrı Dünya Kupası’nda gol atmış olmaları da yazılı. Zaten tarihte onlar dışında bunu başarabilen iki oyuncu daha var: Miroslav Klose ve Cristiano Ronaldo. Peki temsilcimizin sahada buluştuğu efsaneler kim?

    Başkenti Hannover olan Aşağı Saksonya (Niedersachsen) Eyaleti’nin karmasına seçilen Ünyazıcı, iki defa Pele’nin de forma giydiği Santos’a karşı sahne aldı. Brezilya’nın ilk Dünya Kupası zafe­rinden sonra yapılan müsabakada, futbolcumuz henüz sağ açıktı. 13 Haziran 1959’da Brezilya ekibi, rakibini 7-1’lik skorla devirmişti. 29 Mayıs 1963’teki ikinci rande­vuyu yine Santos kazanırken, skor tabelasında 3-2 yazıyordu. İşte o mücadelede Pele’yi marke eden Ünyazıcı övgüleri toplamış; Türki­ye’de bile manşetleri süslemişti.

    4 Dünya Kupası’nda gol atan ilk futbolcu olan Uwe Seeler’le kapışmaları ise zamanın Alman gazete­lerine şu manşetle taşın­mıştı: “Türk Türbanı”. O karşılaşmada Hamburg’un efsanevi futbolcusuyla çar­pışan Ünyazıcı’nın kafası sarılıydı. Maçın sonunda bayılan Ünyazıcı hastaneye götürülmüş­tü.

    HAKİKİ BİR BAŞARI ÖYKÜSÜ

    Şampiyon Braunschweig ve ‘yumurtasına maç’…

    Ünyazıcı’nın oynadığı Bun­desliga’nın ilk sezonunda Braunschweig’da forma giyen 11 futbolcu, 1967’nin şampiyon kadrosunda da yer alıyordu: Ka­leciler Hans Jäcker, Horst Wolter, savunmadan Joachim Bäse, Peter Kaack, Klaus Meyer, Jürgen Moll, orta Walter Schmidt, Hans-Georg Dulz ve hücumdan Klaus Gerwien, Lothar Ulsaß ve Erich Maas…

    Ünyazıcı’yla sohbetimiz­de harpten sonra yakındaki köylerle patatesine, yumurta­sına, tavuğuna maçlar yaptığını öğrendiğim kulüp, yaklaşık 20 yıl sonra zafere ulaşmıştı.

    Ulsaß, Gerwien ve Wolter, Alman Millî Takımı formasıyla da sahne almış; hatta1970 Dünya Kupası’nın üçüncülük maçın­da kaleyi koruyan Wolter’in yaptığı bir kurtarış, sonradan pul olarak bastırılmıştı. O mütevazı kadroda oyuncu başına düşen maaş ayda 1200 Mark; galibiyet primi ise 250 Mark’tı. Oyun­cuların çoğu başka işlerde de çalışıyordu. Haftada 4 idman yapılıyor; futbolcular Çarşamba günlerini aileleriyle geçiriyordu. Johanssen’in talebeleri 1968’de Şampiyon Kulüpler Kupası’n­da Almanya’yı temsil etmiş, çeyrek finalde Juventus’a boyun eğmişti.

  • Efsane olma Gazoz ol çok çalış Busenaz ol

    Japonya-Tokyo’da gerçekleşen Olimpiyat Oyunları’nda ülkemiz 13 madalya kazanarak bir ilke imza attı. Türkiye’nin özellikle kadınlar kategorisinde elde ettiği başarılar, binlerce kız çocuğuna ilham verecek. 1908-2016 arasında kadın sporcuları sadece 5 olimpiyat madalyası alabilen Türkiye, sadece Tokyo’da 5 madalya birden kazandı. Erkekler okçulukta Mete Gazoz, kadınlar boksta Busenaz Sürmeneli altın madalyaya uzandı. Tokyo’ya damga vuran Türk ve diğer ülkelerden sporcular…

    Pandeminin gölgesinde düzenlenen Olimpiyat Oyunları, asla unutul­mayacağa benziyor. Tüm dün­yayı etkileyen salgın hastalık yüzünden 1 yıl ertelenen Tok­yo 2020, sporun birleştirici gücünü göstermesi bakımın­dan da dünya döndükçe hatır­lanacak. Tıpkı 20. yüzyıldaki iki büyük savaştan sonra yapı­lan Antwerp 1920 ve Londra 1948 Londra gibi.

    Önlemler kapsamında se­yircilerin alınmadığı Tokyo 2020’nin nasıl geçeceği merak konusuydu. Açılış töreni pek bir tat bırakmasa da, yarışma­larla birlikte heyecan katlan­dı, arka arkaya rekorlar yağdı. Oldukça başarılı bir olimpiyat geçiren Türkiye, tarihinin en çok madalyasını Japonya’da toplarken, Akdeniz ve Ege’de­ki yangınlarla hüzne boğulan milyonların biraz olsun yüzü güldü. Spor, umuttu!

    Önce bizimkilerle başlaya­lım; sonra dünyaya açılalım…

    Ülkemizde spor alanında şüphesiz bir devim yaşanıyor. Daha önce sadece ekranlar­da izlediğimiz birçok müsaba­kada temsilcilerimiz yarışı­yor. Özellikle de kadınlardaki sıçrama daha net bir şekilde görünüyor. Kız çocuklarının binbir zorlukla spor yaptıkları, yer yer bunu ailelerinden bile saklamak zorunda kaldıkları ülkemizde elde edilen bu dere­celer çok önemli.

    Tokyo 2020, tarihimize al­tın harflerle geçti. Hem ma­dalya rekorumuzu kırdık hem de birçok ilke imza attık. Ja­ponya öncesinde Türkiye, en çok madalyayı Londra’da al­mıştı. 73 yıl önce elde edilen 6 altın, 4 gümüş, 2 de bronzluk tarihî başarıyı, Tokyo’da 2 al­tın, 2 gümüş, 9 bronz ile ileri­ye taşıdık.

    Kadınlar boksunda ilk Olimpiyat altınımızı Türkiye’ye getiren Busenaz Sürmeneli.

    Türkiye’nin kadınlarda el­de ettiği başarılar, binlerce kız çocuğuna ilham verecek gibi duruyor. 1908-2016 arasın­da kadın sporcuları sadece 5 olimpiyat madalyası alabilen Türkiye, sadece Tokyo’da 5 madalya birden kazandı.

    İlk defa olimpiyat sahnesi­ne çıktığımız kadın boksunda da ringleri titrettik. Buse Naz Çakıroğlu 26 Mayıs 1996’da dünyaya Trabzon’da merha­ba demişti. Onun ikinci yaş gününde yine aynı şehirde doğan Busenaz Sürmeneli de aynı yoldan gidecekti. Hayat tesadüfleri sever ya; ülkemize boksta ilk olimpiyat madal­yalarını getiren sporcuların memleketleri, doğum günleri ve isimleri de -farklı yazılıyor ama- aynı.

    “Kadınlar boks yapar mı?” sorusuna gardını hep yüksek tutanlardan Sürmeneli’nin ilk müsabakasından sonra “Bu galibiyet ülkemin kadınlarına ve güzel bir gelecek hayali ku­ran tüm çocuklarına armağan olsun” demesi dikkatlerden kaçmıyordu. Adı bitişik yazı­lan Busenaz altın, ayrı yazı­lan Buse Naz ise gümüş aldı. Ve onların sayesinde, Türkiye için bir kapı açıldı.

    Türkiye’nin altın çocuğu Okçuluğa katkısı nedeniyle yüzme kurslarına giden, basketbol oynayan, resim yapan, piyano çalan 22 yaşındaki Mete Gazoz, altın madalyasıyla.

    Olimpiyat takvimine ilk kez Tokyo’da alınan karatede, tüm yabancıların favori olarak gösterdiği, Dünya ve Avrupa şampiyonu apoletleri de bu­lunan Serap Özçelik Arapoğlu elenirken, Merve Çoban üçün­cü olarak tarihe geçti. Erkek takımından Eray Şamdan gü­müş, Ali Sofuoğlu ve Uğur Ak­taş da bronz alınca, karatenin ata sporu olduğu Japonya’dan daha fazla madalya topladık.

    Tokyo 2020’de ilk madal­yalar ise tekvandodan geldi. Hakan Reçber’le Hatice Kübra İlgün 15 dakika arayla bronz aldılar. Tarihimizin iki ayrı olimpiyatta madalya alan tek kadın sporcusu olan Nur Tatar bu sefer çeyrek finalde kay­betti.

    Cirit atmada Eda Tuğ­suz’un dördüncülüğü, modern pentatlonda da İlke Özyük­sel’in beşinciliği spor yazarları için bile hayaldi. İkisi de ülke­mizi olimpiyatta kendi alanla­rında temsil eden ilklerdi!

    Cimnastikte tarihimizin ilk madalyasını Türkiye’ye getiren Ferhat Arıcan paralel barda.

    İkinci defa sahne aldığı olimpiyatta çeyrek final gören Kadın Voleybol Millî Takımı, olimpiyatları 5. sırada bitir­di. Millî takımdaki başarılar, kulüpler düzeyinde Avrupa’da kaldırılan kupalar… Onların başardıklarını erkekler futbol­da yapsa, her yeri kaplarlardı. Güney Kore’ye 5 set sonunda çeyrek finalde boyun eğen ay-yıldızlılar, maçtan sonra ağlıyordu. Sadece onlar mı; kazanan rakipleri de gözyaş­larına boğuluyordu. Son dörde kalabilirdik. Sayelerinde kaza­nırken de ağlıyoruz, kaybeder­ken de… Şu sıralarda da Avru­pa Voleybol Şampiyonası’nda grup aşamasını 5’te 5 yapa­rak namağlup lider tamamla­yan sporcularımız şüphesiz bu ülkenin en iyi takımı; varol­sunlar! (Takımın sembolleşen kaptanı Eda Erdem Dündar’ın voleybol sonrası kariyeri me­rak ediliyor. Onun gerek ulusal gerek uluslararası alanda ya­pacağı daha çok şey var sanki. Sizce de kaptan Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ne yakış­maz mı?)

    Ata sporumuz güreşte ol­dukça başarısızdık, daha çok madalya almalıydık. Rıza Ka­yaalp’le Taha Akgül’ün bronzu şaşırtıcı olmasa da, Yasemin Adar, olimpiyatta madalya alan ilk kadın sporcumuz ola­rak tarihe geçti.

    Daha önce hiç madalya alamadığımız okçulukta ya­şadığımız heyecan ise yıllar­ca anlatılacak. Başta karışık çiftler müsabakalarında Ya­semin Ecem Anagöz ve Mete Gazoz’dan oluşan takımımız, madalyanın ucundan döndü. Genç sporcularımız üçüncü­lük için karşılaştıkları Meksi­kalı rakiplerine boyun eğdi.

    Spordaki kadın devrimi İkinci defa sahne aldığı olimpiyatta çeyrek final gören Kadın Voleybol Millî Takımı, Türkiye’yi yasa boğan haberlere rağmen yüzümüzü güldürdü (üstte). Kadınlar 100 metrede Jamaikalı Elaine Thompson Herah 10.61’le tarihin en iyi ikinci derecesine imza attı (altta).

    Metin Gazoz: Başarı ancak çalışmayla…

    Rio 2016’da da yarışan ikili, Japonya’daki ikinci deneyim­lerinde daha da ileri gitti. Ya­semin 9. sırayı alırken, Mete altına ulaştı. Eski millî okçu Metin Gazoz’la İstanbul Ok­çuluk Kulübü başkanı Me­ral Gazoz’un çocuğu olarak 1999’da dünyaya gelen spor­cunun başarısı asla tesadüf değildi. Omuz gelişimi için 8 yaşına kadar yüzme kursları­na giden, koordinasyon katkısı için basketbol oynayan, görme ve dikkat yeteneğini geliştir­mek için resim kursuna gi­den, göz ve el koordinasyonu için piyano eğitimi alan proje çocuk, 22’sinde olimpiyatta zirveye çıktı. 2008 Olimpiyat Oyunları’nda Türkiye’yi tem­sil eden antrenörü Göktuğ Er­gin’in Çin’de taktığı şapkayla yarışmalarına çıkan Mete’nin önünde daha uzun bir kari­yer var.

    Atletizmde de bir Röne­sans yaşadık. 3 adım atlamada Necati Er, 73 yıl sonra fina­le kaldı. Londra 1948’de bronz madalya kazanan Ruhi Sa­rıalp’in o başarısından geriye kalan birkaç saniyelik görün­tüler gözleri dolduradursun, Necati’nin olimpiyat altıncılı­ğı müthiş bir sonuç. Sırıkla at­lamada Ersu Şaşma tarihimiz­deki ilk finali gördü. Antrenö­rünü kısa bir süre önce yitiren 21 yaşındaki atlet, Japonya’da 10. oldu. Daha önünde yıllar var. 10 metre havalı tüfekte 4. olan Ömer Akgün’le yelken­de madalya mücadelesine ka­lan ilk sporcumuz olan Alican Kaynar’ın 8.liği, yine bizim alışık olmadığımız neticelerdi.

    Olimpiyat serüvenimizin başladığı jimnastikte 4 spor­cumuz finale kalarak oyunlara imzalarını atıyordu. Onlardan Ferhat Arıcan paralel barda 3. olarak bir hayali gerçekleşti­riyordu. Atlama masasında ilk hakkında muazzam bir atlayı­şa imza atıp herkesten yüksek bir puan alan Adem Asil ikinci hakkında düşmese, madalya­ya rahat bir şekilde ulaşacak­tı. Halkadaki büyük umudu­muz İbrahim Çolak ise maa­lesef Japonya’da beşincilikte kaldı. Bir döneme damgasını vuran ancak biraz da ilgisizlik nedeniyle sporu erken yaşta bırakan Suat Çelen’in Jimnas­tik Federasyonu’nun başkanı olmasından sonra yaşananlar, art arda büyük şampiyonalar­da kazanılan madalyalar he­pimizi heyecanlandırıyor. De­mek ki oluyor!

    Norveç’in ‘Bay Çığlık’ı Norveçli Karsten Warholm’un 400 metre engellide kendisine ait dünya rekorunu 46.70’ten 45.94’e çektiğinde attığı çığlık, Olimpiyat’ın unutulmazları arasına girdi.

    Ve dünya…

    Tokyo Olimpiyat Oyunları’nın en önemli hadisesi, şüphesiz atletizmde hem erkekler hem de kadınlarda dünya rekoru­nun kırıldığı 400 metre engelli müsabakalarıydı. Millî atleti­miz Yasmani Copello Esco­bar’ın en iyi derecesini egale edip 6. olduğu tarihî yarışta Norveçli Karsten Warholm kendisine ait dünya rekoru­nu 46.70’ten 45.94’e çekti. İkinci sıradaki Amerikalı Rai Benjamin 46.17 saniyeyle gü­müşte kalırken, eski dünya rekorundan daha iyi bir de­receye imza attı. Aynı ülke­nin vatandaşı olduğu Edvard Munch’un başyapıtı “Çığlık” tablosundan dolayı yıllardır “Bay Çığlık” olarak da anılan Warholm’ün bitiş çizgisinde yaşadığı şaşkınlık, şüphesiz Tokyo 2020’nin en unutulmaz karelerinden biri olarak dünya döndükçe hatırlanacak.

    Erkeklerden 1 gün sonra kadınlar 400 metre engelli­de Amerikalı Sydney McLau­ghlin, 51.46’yla kendisine ait dünya rekorunu kırdı. Başarılı sporcunun vatandaşı Dalilah Muhammed ve genç Hollan­dalı Femke Bol’la rekabeti 2 yılda dünya rekorunun 7 defa kırılmasını sağladı.

    5 yıl önce Rio’da gümü­şe uzanan Yulimar Rojas, ka­dınlar üç adım atlamada 15.67 metreyle dünya rekorunu kır­dı; Venezuela’dan Inna Kra­vets’in 1995’ten kalan dünya rekorunu 17 santimetre geliş­tirdiği müsabakada âdeta ken­disiyle yarıştı.

    Kadınlar 100 metrede Ja­maika tüm madalyaları toplar­ken, Elaine Thompson Herah 10.61’le tarihin en iyi ikin­ci derecesine imza attı. Aynı atlet 200 metrede de zafere ulaşarak Rio’dan sonra Tok­yo’da da “100-200 dublesi”ni yapmayı başardı (Kadınlarda tek olsa da erkeklerde ondan daha iyisi olduğunu söylemeli: Efsanevi sprinter Usain Bolt 2008, 2012 ve 2016’da “100- 200 dublesi”ne imza attı).

    Çekiç atmada Anita Wło­darczyk, olimpiyat tarihinde bireysel bir branşta üstüste 3 altın kazanan ilk kadın oldu. Yeri gelmişken hatırlatma­lı: Amerikalı Al Oerter disk atmada, Carl Lewis de uzun atlamada 4 olimpiyat altını al­mıştı.

    Sifan Hassan 5 ve 10 bin metrede altın, 1500 metrede bronz alarak tarihe geçti. Eti­yopya’da doğan ve 15 yaşın­da mülteci olarak ayak bastığı Hollanda’da sonradan vatan­daş olan kadın atlet, akıllara vatandaşı Fanny Blankers-Ko­en’i getiriyordu; 1948’de Olim­piyat arenasına çıktığında, 30 yaşında evli iki çocuk annesi bir kadın olan sprinter, olim­piyata damgasını vurmuş, 4 al­tın almıştı. 2. Dünya Savaşı ol­masa, kimbilir madalya sayısı kaç olacaktı…

    Çocukluk hayali Olimpiyat tarihinde bireysel bir branşta üstüste 3 altın kazanan ilk kadın, Polonyalı çekiç atmacı Anita Wlodarczyk (üstte).

    ABD adına yarışan Ally­son Felix, madalya sayısını 11’e çıkararak ülke tarihinin en başarılı olimpik atleti ol­du. Tokyo öncesinde sponso­ru Nike firmasıyla yaşadıkla­rı, kadın sporcuların göğüsle­dikleri başka sorunları gözler önüne seriyordu. 2018’de anne olan Felix’e teklif edilen yeni sözleşmede yüzde 70 indiri­me gidilmiş, ayrıca başarı şartı konmuştu. Tarihin en başarılı kadın sporcularından biri olan Felix’in kendisine dayatılmaya çalışılan bu şartları medyaya taşıması üstüne ipler kopuyor­du. O günden beri anne spor­cuların hakları için de müca­dele eden bir aktivist olan 35 yaşındaki sprinter, Japonya’da vatandaşı Carl Lewis’i geride bırakırken ayrıca Paavo Nur­mi’ye yaklaşıyordu. Olimpi­yat tarihinin gelmiş geçmiş en başarılı atleti olan “Uçan Fin” lakaplı unutulmaz sporcunun kazandığı 12 madalya, bakalım bir gün geçilecek mi?

    Erkeklerde 100 metre yarı­şını İtalya adına yarışan Mar­cell Jacobs kazanırken, ona bi­tiş çizgisinde sarılan vatan­daşı Gianmarco Tamberi’ydi. Onun birkaç dakika önce taç­landığı yüksek atlama yarışı, Tokyo 2020’nin en güzel öykü­lerinden biriydi. 2.37 atlayan Tamberi ve Katarlı Mutaz Es­sa Barshim, 2.39’u geçemedi­ler. Kurallara göre ya atlama­ya devam edeceklerdi ya da ya altını paylaşacaklardı. Yanları­na yaklaşan hakeme “ikimizde altın madalya alabilir miyiz?” diye sordular. Bunun müm­kün olduğunu duyduklarında birbirlerine sarıldılar! Birbir­lerini gençler şampiyonala­rından beri tanıyan iki atlet, yıllar sonra tekrar müthiş bir dostluk sergileyerek herkesi duygulandırdılar. Bambaşka kültürlerden gelen, farklı din­lere inanan, apayrı karakterle sahip bu iki sporcu, olimpiyat ruhunun ne olduğunu canlı yayında ispatladılar. Bu film­lere konu olabilecek hikayeyi en yakından takip eden hake­min ismini ne biliyor musu­nuz? Can Korkmazoğlu!

    Okyanusya rekorunu kırıp Avustralya’ya yüksek atlamada gümüş madalya kazandıran Nicola McDermott, 9 yaşındayken en büyük hayalinin Olimpiyat’a gitmek olduğunu yazmış (altta).

    Olimpiyat tarihinin en ba­şarılı sporcusu olan Michael Phelps’in emekliye ayrılma­sından sonra yüzme yarışları­nın nasıl geçeceği merak ko­nusuydu. Onun veliahtı Caleb Dressel, 2 dünya, 2 de olimpi­yat rekoruyla 5 altına ulaştı. Vatandaşı Katie Ledecky, 2012 ve 2016’dan sonra Japonya’da da 800 metrede birinci olur­ken, toplamda olimpiyat altını sayısını 7’ye yükseltti.

    Havuzda ABD’nin eski he­gemonyasından eser yoktu. Yine de onlar 11, Avustralya 9 altın aldı. Avustralyalıların yüzmede kazandığı 20 olim­piyat madalyasının (9 altın, 3 gümüş, 8 bronz) üçte birini tek başına alan Emma McKe­on tarihe geçti. McKeon ay­nı zamanda tek olimpiyatta 7 madalya (dört altın, üç bronz) alan ikinci kadın olarak tarihe geçti. Ondan önce bunu sadece 1952’de Sovyet jimnastikçi Ma­ria Gorokhovskaya başarmıştı.

    Tunuslu Ahmed Hafna­oui’nin 400 metrede altına kulaç atması, şüphesiz Tok­yo 2020’nin en büyük sürp­rizlerinden biriydi. Henüz 18 yaşındaki sporcu, olimpiyat tarihinde en kötü kulvarda ya­rışıp kazanan üçüncü yüzücü oldu. Finale zar zor kalan ve sonunda altını alan sporcunun kariyerinin devamı merakla bekleniyor.

    Yarı finalde Rıza Kayaalp’i deviren Mijain Lopez Nunez, dört olimpiyatta taçlanan ilk erkek güreşçi olarak adını al­tın harflerle tarihe kazıdı. 38 yaşındaki Kübalı sporcu, böy­lece Japonların 13 yıl maç kaybetmeyen, 4 olimpiyat al­tınlı efsanevi kadın güreşçi­si Kaori Icho’yu yakaladı. Yeri gelmişken hatırlatalım: İsveçli Carl Westergren ve birçokla­rına göre tarihin en iyisi olan Rus Alexander Karelin’in üç olimpiyat altını bulunuyor.

    Ülkedeki sistematik dopin­gin devlet eliyle düzenlenmesi yüzünden, Rusya’nın oimpi­yatlara bayraksız, marşsız ve kendi adını kullanamadan ka­tılması dikkati çekiciydi. Rus Olimpiyat Komitesi’nin altına ulaşan 20 sporcusu için millî marş yerine Çaykovski’nin 1. Piyano Konçertosu’ndan bir bölüm çalınması, Tokyo 2020’nin unutulmazıydı.

    Tokyo Olimpiyatı’ndan tarihe kalanlar, unutulmayacaklar…

    34 bin nüfuslu San Marino, olimpiyat tarihinde madalya kazanan en küçük ülke oldu.

    • 64 bin kişilik Bermuda, altın alan en az nüfuslu

    ülke oldu.

    • Pist bisikletinin harika çifti Jason ve Laura Kenny, ma­dalyaları Japonya’da da toplamaya devam etti. Karı-ko­canın 12’si altın, toplam 15 madalyası var.

    • Kaykay’da altın madalya kazanan 13 yaşındaki Japon Momiji Nishiya, olimpiyat tarihinde bunu başaran en genç sporcu oldu. Müsabakada kürsünün yaş ortalaması 14 yaş 191 gündü!

    Tokyo 2020’yi bir gümüş, bir de bronzla kapatan Avust­ralyalı binici Andrew Hoy 62 yaşında (1920’de Oscar Swahn madalya aldığında, neredeyse 73 yaşındaydı).

    • Tokyo 2020’de en yaşlı sporcusu binici Mary Hanna 66, en genci Suriyeli masa tenisçisi Hend Zaza 12 yaşındaydı.

    9. defa olimpiyatta sahne alan Gürcü atıcı Nino Saluk­vadze, bunu başaran ilk kadın oldu (Kanadalı binici Ian Millar 10 olimpiyata katılmıştı).

    • Judo’da Japon Hifumi ve Uta Abe, bireysel bir sporda aynı gün altın madalya kazanan ilk kardeşler olarak tarihe geçti.

    Okyanusya rekoru kırıp Avustralya’ya yüksek atla­mada gümüş madalya kazandıran Nicola McDermott, 9 yaşındayken en büyük hayalinin olimpiyatlara gitmek olduğunu yazmıştı. 2005’ten kalan günlüğünün o sayfası, yarışma günü defalarca sosyal medyada paylaşıldı.

    • 1500 metrede Norveç’e altın kazandıran Jacob Ingebrit­sen’in yaşadığı 76 bin nüfuslu Sandnes kentinde, idmanları­nı yaptığı atletizm pistinde toplanan 800 kişinin kahraman­larının yarışını izlemesi unutulmazdı.

    Beşinci defa olimpiyatta sahne alan basketbol efsane­leri İspanyol Pau Gasol ve Arjantinli Luis Scola madalya alamadı. 41 yaşındaki oyunculardan Gasol olimpiyat tarihinin en skorer üçüncü, Scola ise dördüncü basket­bolcusu durumunda.

    • Boksta Britanya’ya altın madalya getiren Lauren Price, aynı zamanda taksi şoförlüğü yapıyor. Price, Galler Millî Takım formasını 52 defa giymiş eski bir futbolcu…

    Tokyo’ya donmuş balık dolu kargo uçağı ile gelen Fiji erkek ragbi takımı, yedili ragbi’de üstüste ikinci defa şampiyon oldu. Bu iki altın, Fiji’nin olimpiyat tarihindeki tek madalyaları!

    • Güreşte bronz madalya kazanan Artur Naifonov, 2004’te 330 kişinin hayatını kaybettiği Beslan Katliamı’ndan kurtu­lan öğrencilerden biriydi.

    Cinsel istismarla suçlanan ve ABD eskrim takımından uzaklaştırılan Alen Hadzic’in mahkeme kararıyla olimpi­yata katılması üzerine, takım arkadaşları pembe maske takarak kendisini protesto etti.

  • ‘Bombacı’ girdi mi iş biterdi Müller demek gol demekti

    15 Ağustos’ta son nefesini veren unutulmaz Alman santrfor Gerd Müller, kariyeri boyunca 4 lig, 4 kupa, 3 Şampiyon Kulüpler Kupası, 1 de Kupa Galipleri Kupası kaldırmış; 7 sezon gol kralı olmuştu. Kimi rekorları yıllar sonra başka şartlar altında kırıldı ama, onun futbol topu ve golle unutulmaz ilişkisi efsaneydi.

    Yıllardır alzheimer hasta­lığıyla savaşan “Bomba­cı” lakaplı santrfor Gerd Müller, futbol tarihinin gelmiş geçmiş en büyük golcülerinden biriydi; ceza sahasında kadraja girdi mi işiniz biterdi. Müller, 15 Ağustos’ta 75 yaşında son nefe­sini verdi.

    1945’te küçücük bir şehir olan Nördlingen’de dünyaya ge­len Müller, doğduğu mıntıkanın minik ekibinde başlamıştı golle­ri sıralamaya. Delikanlı o kadar iyiydi ki büyük takımlar peşine düştüğünde henüz reşit bile de­ğildi. Önce Münih’in o zamanki devi 1860, genç santrforu kad­rosuna katmayı kafasına koydu. Ancak kader ağlarını ördü; onu kapan, bugünün devi, o dönemin iflasın eşiğinden dönmüş ufak takımı Bayern oldu.

    Onu halterciye benzeten ho­cası, kısa sürede elindeki değe­rin farkına varmıştı. O atıyor, Bayern büyüyordu. Alman Millî Takımı formasıyla 1966’da tanı­şan Müller, 1969’da Bavyeralı­ları zafere taşımıştı. Kimilerine şaka gibi gelse de bu, Bayern’in tarihindeki ikinci şampiyonluk­tu. Kırmızı-beyazlılar, 1972’den 1974’e Bundesliga’yı tahakküm altına alırken, Bombacı’nın gol­leriyle Federal Almanya aynı dö­nemde önce Avrupa şampiyonu olmuş, ardından Dünya Kupa­sı’nı kaldırmıştı.

    1974’te Panzerler’e veda eden Müller, 1979’da Bayern’den de ayrıldı. Kariyerine Ameri­ka’da veda eden futbolcu 4 lig, 4 kupa, 3 Şampiyon Kulüpler Ku­pası, 1 de Kupa Galipleri Kupası kazanmış; 7 sezon gol kralı ol­muştu.

    Biraz susmalı, akıllara dur­gunluk veren istatistiklerine göz atmalı…

    Bundesliga’da üstüste 12 se­zon boyunca en az 20 kez ağları bulan Bombacı, 5 defa da 30 gol barajını aşmıştı. Söylemeye ge­rek yok; lig tarihi boyunca onun kadar fazla fileleri sarsan yok. 427 maçta 365 defa tabelayı de­ğiştiren yıldız, Almanya Kupa­sı’nın da en golcü ismi.

    Kimi rekorlarının zaman içinde kırıldığına şahitlik ettik. Hatta birçoğumuz bazı rekorla­rının kırılmasının ardından “Bu­nu da mı o yapmıştı” diye şaşırıp kaldık. Panzerler adına 62 maç­ta 68 defa fileleri sarsan Müller, Miroslav Klose tarafından geçi­linceye kadar takımın en golcü oyuncusuydu (Gerçi halefi, onun neredeyse iki katı defa, tam 137 kez terletmişti Almanya forma­sını, ama neyse…) 1972’de tüm kulvarlarda toplam 85 kez ağları bularak taktığı, “bir takvim yı­lında en çok gol atan futbolcu” apoletini ise ancak 40 yıl sonra Lionel Messi sökmüştü. Bir za­manlar Avrupa Kupaları’nda en çok fileleri sarsan da oydu.

    Tek kelimeyle Müller demek, gol demekti.

  • Fransa Bisiklet Turu: Dünyanın en zor yarışı

    Bu yılki Fransa Bisiklet Turu’nda, en yakın rakibine 5 dakika 20 saniye gibi Tur tarihinde nadir görülen bir fark atan Sloven sporcu Pogačar; bu kadar genç yaşta bu denli büyük ve istikrarlı bir başarıya imza atan ilk bisikletçi. Pogačar, şimdiden “yaşarken efsane” olmaya adım atmış gibi duruyor. Dünden bugüne Tur’u “sallayan” büyük isimler ve başarıları…

    Bisiklet, kocaman bir çember. Sınırsız, son­suz bir girdap. Büyük turlar ise, hayatında pedal çevirmemişlerin bile yer yer tutkuyla takip ettiği bir deli­lik. İşte onların şahikâsı için vakti zamanında bir dağ eta­bında açılan pankart her şe­yi anlatıyor: “Bizim virüsü­müz, Fransa Bisiklet Turu”.

    Milyonları saatlerce ek­ran başına mıhlayan, 10 bin­lerce kişinin yerinde takip ettiği bir çılgınlık Fransa Bisiklet Turu; nâm-ı diğer “Tur”. 23 günde 21 etap, ka­tedilen kilometreler… Şüp­hesiz her yarış birçok öykü barındırıyor. Ancak geçen ayki, belki de tarihteki en unutulmaz yarıştı.

    Bu yılki Fransa Bisiklet Turu’nu, geçen yıl olduğu gi­bi 22 yaşındaki Sloven bisik­letçi Tadej Pogačar kazan­dı. Ancak bu öyle sıradan bir başarı değil. Bu kadar genç yaşta bir sporcunun, ustalık seviyesi 30’lu yaşlarda olan bu spor dalında bu denli bir istikrarlı bir başarı göster­mesi; üstelik genel klasman­da ikinci olan en yakın ta­kipçisi Danimarkalı Jonas Vingegaard’a attığı 5 dakika 20 saniyelik fark, Fransa Bi­siklet Turu için olağanüstü bir fark.

    22 yaşında, şimdiden efsane


    Bu yılın Fransa Bisiklet Turu’nu geçen yıl olduğu gibi 22 yaşındaki Sloven bisikletçi Tadej Pogačar kazandı. En yakın rakibine attığı 5 dakika 20 saniyelik fark, Tur için olağanüstü bir fark.

    Pogačar ayrıca “Dağların kralı” adı verilen tırmanma klasmanında ve 26 yaş altı için oluşturulan “En iyi genç bisikletçi” klasmanında da birinci oldu.

    Mucize bisikletçi Tadej Pogačar, müthiş bir zama­na karşı etaba imzasını atıp vatandaşı Primož Roglič’i geçerek zafere ulaştığında henüz 21’indeydi. 1904’te 20 yaşını doldurmadan birinci olan Henri Cornet’den sonra tarihin en genç ikinci şam­piyonu olan Sloven sporcu, bir değil üç ayrı klasmanda zirvede yer almıştı. “Genel klasman”, “Dağların kra­lı” ve “En iyi genç bisiklet­çi” olarak taçlanan delikan­lı, güle oynaya mutlu sona ulaşmıştı.

    Geçen sene olduğu gi­bi bu sene de üç klasman­da bileği bükülmeyen “Pogi” lakaplı Pogačar için atılan “Klasman dışı” (Hors caté­gorie) manşeti birçok şeyi özetliyor. Tarihte üç haftalık bu zorlu maratonu beşer de­fa kazanan tam 4 bisikletçi bulunuyor: Jacques Anqu­etil, Eddy Merckx, Bernard Hinault ve Miguel Indurain. “Yamyam” lakaplı Belçikalı efsane Merckx (76 yaşında), bisikletin yeni “yamyam”ını bulduğunu ve Pogačar’a bir şey olmazsa, Tur’u en çok onun kazanacağını söylüyor.

    2021 Fransa Bisiklet Tu­ru’nun diğer unutulmazları­na gelince… 1969’da tarihin en etkileyici performansını göstererek en yakın rakibine neredeyse 18 dakika fark atan Merckx’in bir rekoru, yarım yüzyıl sonra egale edilebil­di. 36 yaşındaki İngiliz Mark Cavendish, dört etap kazana­rak kariyerindeki toplam 34. etap zaferine ulaştı. Sene­ye rekorun tek başına sahibi olabilir mi bilinmez; fakat 27 yaşındaki başka bir Belçikalı akıllara durgunluk verdi. Bi­sikletin en zorlu dağ etapla­rından Mont Ventoux’yu ka­zanan Wout van Aert, ayrıca hem son “zamana karşı” eta­bını, hem de Paris’in göbeğin­de biten son etabı aldı. Ayrı fiziksel özelliklerin de be­lirlediği, ayrı uzmanlıkların keskinleştiği modern zaman­larda böyle bir şey imkansız gibi görünüyordu. Merckx ve Hinault’dan yıllar sonra bunu tekrarlayan van Aert da gelecek için umutlandırıyor.

    Şüphesiz bu yıl yapılan 108. or­ganizasyonun en büyük güzel­liklerinden biri, genel klasman­da ilk sırada bulunan sporcu­nun giydiği sarı mayoyu 6 etap boyunca taşıyan Mathieu van der Poel’du. 26 yaşındaki Hol­landalı sporcu, “dededen bisik­letçi”. Babası Adri, Fransa’da iki etap kazansa da, dedesi bisikle­tin efsanelerinden biri, görkem­li kaybedenlerin en görkemlisi. Kariyerinin başında Anquetil, ortalarında da Merckx ile çe­kiştiğinden hiç zafere ulaşama­yan efsane bisikletçi Raymond Poulidor, 1 gün bile sarı mayo giyemediği kariyerinde genel klasmanda 3 kez ikinci, 5 defa da üçüncü olmuştu. Tarihte en fazla kürsüye çıkan oydu. Bir dönem Brigitte Bardot’dan da­ha fazla mektup alan Poulidor, 2019’un sonunda hayata veda etti. İşte onun torunu, bu sene katıldığı ilk Tur’da 6 gün boyun­ca sarı mayoyu taşıdı!

    21 günde devr-i Fransa Fransa Bisiklet Turu’nu izlemenin şüphesiz en hoş taraflarından biri Fransa’nın doğal ve tarihî güzelliklerine şahitlik etmek. 2021’in son etabında mucize bisikletçi Tadej Pogacar, Paris’teki Arc de Triomphe’un önünden geçiyor (üstte).

    19. yüzyıldan bugüne

    Fransa’da bisiklet, 19. yüzyılda büyük bir tutku halini almış­tı. 28 Nisan 1893’te getirilen 10 Franklık bisiklet vergisini ödeyen 138 bin kişi vardı. Kısa süre sonra bu vergi 6 Frank’a düşürülüyor, kayıtlı bisiklet sayısı 1900’de 1 milyona ula­şıyordu.

    Fransa Bisiklet Turu’n­da pedallar ilk defa 1 Temmuz 1903’te dönmüştü. Katılan 60 sporcunun çoğu yarışı tamam­layamazken, toplam 2.428 ki­lometreden oluşan 6 etabın sonunda 19 Temmuz’da gülen Maurice Garin tarihe geçmiş­ti. Selede 94 saatten fazla ge­çiren bisikletçi, o günün para­sıyla yaklaşık 6 bin Frank ka­zanmıştı.

    Yarışın en içaçıcı karelerinden biri ise ayçiçeği tarlalarının arasından geçen bisikletçilerdi.

    Tarihçilere göre ülkede ve dünyada birçok insan, Fran­sa’nın coğrafyasını düzenli yapılan bu yarış haberleriyle öğrenecekti. Dünya Savaşları haricinde sürekli yapılan Tur, zamanla modern hâlini aldı. 1905’te etaplar gün içinde ya­pılmaya başlanmış, tırmanış­lar eklenmişti. Günümüzün ikonik dağ etaplarına evsa­hipliği yapan Pireneler 1910, Alpler ise 1911’te yarışa dahil edildi. Mesafeler kısaltılıyor, mekanik problemlerde yar­dım almaya izin veriliyordu.

    Tur’un emekleme yılları, “kahramanlar çağı”ydı. Gü­nümüzde gördüğümüz süper yıldızlar, güçlü sponsorlar ve takımlar, çuval dolusu paralar o zamanlar yoktu. Bisikletçile­rin çektiği azap, usta yazarla­rın satırları sayesinde 10 bin­lerce insanla buluşuyordu.

    İkonik tırmanış Bisiklet tarihinin önemli isimlerinden Raphael Geminiani, 1952 Fransa Turu’nda Col du Tourmalet’den geçiyor.

    1919’da L’Auto dergisinin sarı sayfaları, yarışın liderinin taşıyacağı mayoyu belirlemiş­ti. Böylece uğruna acılar çeki­len bir mitin rengi doğmuştu.

    Bugün, bir zamanlar gö­nüllerin şampiyonu Pouli­dor’la Anquetil’in sönmüş volkanik tepelerdeki düel­losu; Amerikalı Greg Le­Mond’un son etapta Fransız Laurent Fignon’u 50 saniye geriden gelerek devirmesi; dopingin bisikletin üstünde kara bir bulut olarak dolaş­ması; Lance Armstrong’un önce efsane olup sonra do­ping yaptığını itiraf etmesi, Fransa Bisiklet Turu’nun ya­kın tarihinden sadece birkaç dönüm noktası.

    Bisikletin ‘yamyam’ı 1969’da tarihin en etkileyici performansını göstererek en yakın rakibine neredeyse 18 dakika fark atan Eddy Merckx, “yamyam” lakabıyla anılıyor.

    Pogačar, şimdiden “yaşar­ken efsane” olmaya adım at­mış gibi duruyor. Bugünden tarihin en iyisi olabilecek mi bilinmez ama, o ve genç ku­şağın biraz rutinleşen bu spo­ra başka bir heyecan getirdiği kesin.

    Yıllar sonra 2021 Fransa Bisiklet Turu, yepyeni bir dö­nemin başlangıcı olarak göste­rilecek büyük ihtimalle. Yüz­yıllık bir kod, baştan yazılacak sanki…

    En zorlu etaplardan 2013’te sarı mayonun sahibi Chris Froome, Tur’un en zorlu etaplarından Mont Ventoux’ya muhteşem bir tırmanış gerçekleştirmiş ve etabı kazanmayı başarmıştı.

    PARA ÖDÜLLERİ

    Kazanana 450 bin Euro

    2009’dan bu yana yarış sonunda Sarı Mayo’yu kazananlara 450 bin, genel klasmanın ikincisine 200 bin, üçüncüsüne de 100 bin Euro veriliyor. Yarış sonunda Yeşil ve Benekli Mayo’nun sahiplerine 25 bin, Beyaz Mayo’ya ise 20 bin Euro veriliyor.

    Etap galipleri 8 bin Euro alırken, Pireneler ve Alpler’in en yüksek noktalarını ilk geçenlerin ödülü 5 bin Euro. Bu ödüllerle Desgrange ve God­det’nin adları yaşatılıyor. Sarı Mayo’yu 1 gün taşıyan 350, diğer mayoların sahipleri ise 300 Euro alıyor. Her etap sonu dağıtılan “en savaşçı bisiklet­çi” ödülü 2 bin, yarış sonunda verilen “süper savaşçı” ödülü ise 20 bin Euro.

    YARIŞ İÇİNDE YARIŞ

    Sarı, Yeşil, Beyaz ve Benekli: Tur’un sembolü mayolar…

    Amerikalı Greg LeMond’un son etapta Fransız Laurent Fignon’u 50 saniye geriden gelerek devirmesi…

    SARI MAYO: Tur’un “müseccel marka”sı olan Sarı Mayo’yu genel klasmanda en iyi zamana sahip bisikletçi giyiyor. 1 gün taşımanın bile büyük bir onur olarak görüldüğü mayo, ilk defa 1919’da kullanılmış; rengini yarışın ilk organizatörü L’Auto gazetesinin basıldığı sarı renkli kağıtlardan almıştı. Rekor, tam 96 etapta Sarı Mayo’yu taşıyan Belçikalı efsane Merckx’te.

    YEŞIL MAYO: Sprinterlerin kazandığı puan mayosu. Puanlar bitiş çizgisindeki ve etabın belirli noktalarında bulunan kapılar­daki sıralamaya göre dağıtılıyor. En çok puanı toplayan Yeşil Ma­yo’yu sırtına geçiriyor. 1953’ten beri kullanılan mayonun rengi, Tur’un ilk sponsoru olan mağaza­lar zinciri La Belle Jardinière’den geliyor. Tarihte, yarış sonunda en çok yeşil mayoyu kazanan sporcu ise Peter Sagan. Slovak sprinter tam 7 defa bu klasmanı lider tamamlamıştı.

    KIRMIZI BENEKLI MAYO: Aynı zamanda “Dağların Kralı” mayosu olarak da biliniyor. Kategorilendirilmiş zirveleri ve dağ geçişlerini ilk geride bırakan bisikletçilerin, kazandıkları puanların toplanması sonucu bu mayonun sahibi ortaya çıkıyor. Bu kategoriler en kolay tırmanış olan 4. dereceden başlıyor; 3, 2, 1 diye yükselerek en zor kategori olan “kategori dışı” tırmanışlara uzanıyor. Bu formanın tasarımı, bir dönemin sponsoru Chocolat Poulain’in çikolata paketlerinin tasarımından geliyor. Tarihte “Dağların Kralı” olarak en çok taçlanan bisikletçiyse Richard Virenque. Fransız sporcu tam 7 defa yarış sonunda bu unvana ulaşmıştı.

    BEYAZ MAYO: 1975’ten beri, genel klasmanın 26 yaş altındaki en başarılı bisikletçisi giyiyor. Tarihte bu mayonun sahibi olan ve aynı zamanda Tur’u kazanan 7 sporcu var: Laurent Fignon (1983), Jan Ullrich (1997), Alber­to Contador (2007), Andy Sch­leck (2010), Egan Bernal (2019), Tadej Pogacar (2020-2021).

    Birden fazla mayo giymeye hak kazanan bisikletçiler, yarış sırasında sadece birini giyiyor. Birisi birkaç klasmanda liderliğini sürdürüyorsa, kendisi için daha prestijli olan mayoyu taşıyor; o klasmanın ikincisi ilgili mayoyu giyiyor.

    Ayrıca her gün en çok atak yapan, en çok efor sarfeden veya en çok çabalayan bisikletçiye “En Savaşçı Bisikletçi” (Combati­vité) ödülü veriliyor. Ödül, puan sistemi yerine bir jüri tarafından değerlendiriliyor. Bu unvanı alan bisikletçi, ertesi gün kırmızı yarış numarası kullanıyor.

  • 32. Olimpiyat Oyunları: Sporun zirvesinde buluşma

    Hayatı durduran pandemi yüzünden 1 sene ertelenen Tokyo Olimpiyat Oyunları, 21 Temmuz’da futbol ve softball müsabakalarıyla başlıyor. Meraklıları 23 Temmuz’da yapılacak açılış töreni için gün sayadursun, 8 Ağustos’a kadar sürecek organizasyonda -11 bin sporcu denmesine karşın- katılımın sınırlı olması bekleniyor. Daha önce sadece üç defa dünya savaşlarına yenik düşen “sporun şahikası”, yine insanları ve insanlığı birleştirecek.

    MODERN DÖNEMDE İLK ORGANİZASYON

    Bundan 2.797 yıl önce baş­layan Olimpiyat serüveni, o dönemin Yunanistan’ında sitelerin adeta meşru savaşıydı.

    19. yüzyılda bu geleneği canlandırmak isteyen Evan­gelos Zappas, Yunanistan Kra­lı 1. Otto’dan aldığı destekle 1859’da yarışmalar düzenle­mişti. 1870, 1875 ve 1888’de düzenlenen bu organizasyo­na da Olimpiyat adı verilmişti. Ondan bayrağı devralan Baron Pierre de Coubertin bir adım daha ileri gitmiş, bu buluşma­ların uluslararası nitelikte ol­ması için harekete geçmişti.

    23 Haziran 1894’te Sor­bonne Üniversitesi’nde Ulus­lararası Olimpiyat Komitesi’ni (IOC) kuran Coubertin, baş­kanlığı Demetrius Vikelas’a bırakmıştı.

    İlk başkanın çabalarıy­la rüyalar Atina’da gerçek ol­duğunda takvimler 6 Nisan 1896’yı gösteriyor, Panathina­iko Stadyumu’daki açılış töre­ninden geriye bu kare kalıyor­du.

    OLİMPİYAT MOTTOSU VE YEMİNİ

    Citius, altius, fortius (daha hızlı, daha yüksek, daha güçlü) sözcüklerini, ra­hip Henri Didon öğretmenlik yaptığı okulun bayrağına yaz­dırmıştı. Coubertin, arkada­şından etkilenerek Olimpiyat ruhuna uygun bulduğu bu ke­limelerin bir motto olmasını istemiş, ilk IOC toplantısın­da da bunu dile getirmişti. Bir sporcunun yapabileceğinin en iyisine ulaşması için söylen­miş olsa da, 1908’de önemli olanın katılmak olduğu vur­gulanmış; kazanmak adına ya­pılabilecek her şeyin meşru olamayacağının altı çizilmek istenmişti. Daha dopinglerle tanışmamıza vardı; lakin insa­noğlunun doğasını tarif etme­ye gerek yoktu…

    1920’den bu yana gayrı­meşru yollara sapılmaması için “Olimpiyat yemini” edi­liyor. Organizatör ülkeden bir sporcu, bütün katılımcılar adı­na şunu söylüyor: “Olimpiyat Oyunları’nda ülkemin şerefi ve sporun zaferi için kurallara uyarak dürüst yarışacağımı­za ve gerçek sportmenlik ruhu içinde mücadele edeceğimize and içeriz”. 1972’den itibaren hakemler, 2012’den itibaren antrenörler de yemin ediyor. Tabii madalya uğruna bu söz­den dönen çok oluyor!

    ALTIN, GÜMÜŞ VE BRONZ…

    Antik Yunan’da birincilerin başına zeytin dalı ta­kılırken, ikinci ve üçüncülere bir şey verilmezdi. İlk mo­dern oyunlarda birincilere gümüş madalya verilmişti. 1904’te bildiğimiz uygulama başladı: Birinciliği kaza­nan sporculara altın, ikincilere gümüş, üçüncülere de bronz madalya. 60 milimetre çapında ve üç milimetre kalınlığındaki bu madalyaların bir yü­zünde, 1928’den beri İtalyan sanatçı Giu­seppe Cassioli tara­fından çizilen, elin­de zafer çelengi tu­tan Zafer Tanrıçası Nike’nin kabartması yer alıyor. Madalyanın arka yüzünde ise Olim­piyatı düzenleyen ülkenin amblemi bulunuyor.

    85 YILDIR YANAN ATEŞ

    Yunanistan’ın Olim­pos Dağı’nda güneş ışığın­dan dev mercekler vasıta­sıyla tutuşturulan meşale, oyunların yapılacağı ülkeye kadar koşarak taşınıyor; geleneksel olarak Olimpi­yat Stadyumu’ndaki ateş de böyle yakılıyor. Açılış tö­reninde yanan meşale, ka­panış töreni sonuna kadar sönmüyor. İlk olarak Alman Millî Olimpiyat Komitesi Başkanı Carl Diem tarafından ortaya atıl­mıştı meşale fikri. Yüzyılların unutulmuş geleneği 1936’da ha­yat bulmuştu. Viyana’da koşunun önü kesiliyor, Avusturyalı Naziler tarafından ilhak çağrısı yapılıyordu. Prag’da ise bu se­fer Nazi karşıtları ayaklanmıştı. Ne zaman ki meşale Çekoslo­vakya sınırını aşmış, asıl propaganda o zaman başlamıştı. Bin­lerce gamalı haçlı bayrak sınırda yükseliyor; söylenen zafer marşlarının eşliğinde meşale Berlin’e getiriliyordu. Meşale, 85 yıldır Olimpiyat’ın vazgeçilmezi…

    BAYRAĞIN GÖLGESİNDE…

    Baron Coubertin tara­fından 1913’te ortaya atılmış­tı Olimpiyat bayrağı. Beyaz zemin üzerine içiçe geçmiş beş ayrı renkteki halka, ilk kez 1920’de insanlığı selamlamış­tı. Modern Oyunların baba­sına göre, bu halkalar organi­zasyonda boy gösteren ülkele­rin bayraklarını simgeliyordu. Onun ölümünden sonra IOC tarafından 1940’ların sonun­da çıkarılan kitapçıklara göre mavi Avrupa, sarı Asya, siyah Afrika, yeşil Avustralya ve Ok­yanusya, kırmızı da Ameri­ka’yı ifade ediyordu. 1951’de bu yorum tamamen terkedildi; ifade yazılı materyallerden çı­karıldı. 1992’den bu yana kendi bayraklarının altında yarışma­larına izin verilmeyen ülkeler -(yeni kurulduğu için Olimpi­yat komitesi olmayanlar, ulus­lararası yaptırımlar yüzünden katılamayanlar) ile 2016’dan beri mülteci sporcular Olim­piyat bayrağı altında yarışıyor; Oyunlar insanlığı birleştiriyor.

    KADINLARIN ORANI ARTIK YÜZDE 45

    Kadınlar ilk defa 1900’de Olimpiyat’taydı. 1896’da Ati­na’da maratonda koşmak isteyen Stamata Revithi’ye izin çıkmamış, o da yarışmanın er­tesi günü parkuru tamamlaya­rak Oyunlar tarihinin ilk sivil itaatsizlik eylemine imzasını atmıştı. Bugün ismi sadece ki­taplarda yaşayan Revithi sa­yesinde kapılar ikinci Olimpi­yat’ta kadınlara açıldı. Paris’te­ki yarışmalarda 975 erkek, 22 kadın boy göstermişti. Olim­piyat tarihinin altın madal­ya kazanan ilk kadın sporcusu olan Charlotte Cooper, ayrı­ca Wimbledon’da da beş defa şampiyon olmuştu. Başlangıç­ta kadınlar için uygun görü­len sadece dört spor dalı vardı. Cinsiyetler arasındaki uçurum zamanla azalıyor; katılımdaki eşitsizlik dengeleniyor. Rio’da düzenlenen son Yaz Oyunla­rı’nda sahne alan 11 bin 238 sporcunun yüzde 45’i kadındı. Bu Tokyo’da daha da artacak.

    MADALYA KOLEKSİYONERLERİ

    1896’da başlayan Olimpiyat serüveninin en başarılı ülke­si Amerika Birleşik Devletleri. Yaz Oyunları tarihinde bugü­ne dek 27 Olimpiyat’ta 1.022’si altın olmak üzere toplam 2.522 madalya alan ABD’yi, bir döne­min Sovyetler Birliği takip edi­yor. Sovyetler’in 9 Olimpiyat’ta topladığı 395’i altın olmak üze­re toplam 1.010 madalyası var. Tüm zamanlarda üçüncü sıra­da yer alan Birleşik Krallık, 28 Olimpiyat’ta 263’ü altın olmak üzere toplam 851 madalya almış durumda.

    Olimpiyat tarihinin en başarı­lı sporcusu ise Michael Phelps. Amerikalı yüzücü 23 altın, 3 gü­müş, 2 bronz madalya kazan­dı. Artık emekli olan efsanenin kazandığı altın sayısı, onu tüm zamanların Olimpiyat madal­ya sıralamasında 37. basamağa yerleştiriyor.

    BİR DAHA ASLA…

    İngiltere, Fransa ve Birleşik Krallık dışındaki Ba­tı ülkeleri 1980 Moskova’yı, Doğu Bloku da 1984 Los Angeles’ı boykot etmişti. Şüphesiz Baron Coubertin’in düşü bu değildi. Olimpiyat tarihinin en karanlık günü 1972’de yaşanmıştı. Münih’te Oyunlar’a kan sıçramış, İsrailli sporcu ve antrenörler Filistlinli Kara Eylül Ör­gütü tarafından öldürülmüştü. İnsanlığı spor çatısı altında birleştiren bu ülkünün bir daha asla zarar gör­memesi, tüm dünyanın temennisi…

    ŞAMPİYON SPORCULAR VE SİVİL İTAATSİZLİK

    120 yıllık Olimpiyat serü­veni boyunca kimi sporcular farkındalık yaratmaya çalış­tı. Tarihin en ikonik fotoğraf karelerinden biri 1968 Olim­piyat Oyunları’nda çekilmişti. 200 metre yarışının madalya seremonisinde birinci Tom­mie Smith’in sağ, üçüncü John Carlos’un sol yumrukları hava­daydı. Martin Luther King’in vurulmasından aylar sonra Si­yah Amerika’nın öfkesi canlı yayındaydı. 4 sene sonra Vin­ce Matthews’la Wayne Collett 400 metre madalya töreninde Amerikan Millî Marşı çalar­ken, kendi aralarında konu­şarak tarihe geçiyordu. Bu at­letler ömürboyu spordan men edildiler. 2016’da Feyisa Lilesa sayesinde Etiyopya’daki etnik azınlıklardan Oromoların hü­kümet karşıtı eylemlerde kul­landığı hareketi tüm dünya öğ­rendi. Yine 1968’de tek başına birinci olması gerekirken jüri üyeleri yüzünden Larisa Pet­rik’le altını paylaşan Çekoslo­vak Vera Caslavska’nın Sovyet­ler Birliği marşı çalmaya başla­dığı anda başını eğmesi, tarihe geçen bir meydan okumaydı.

    Türkiye ve Naim Süleymanoğlu

    Ülke tarihinin en başarılı Olimpiyat sporcuları Halil Mutlu ile Naim Süleymanoğlu.

    Türkiye’nin Olimpiyat serüveni 1908’de başladı. Baron Coubertin’in özel izniyle Lond­ra’nın yolunu tutan Aleko Mulos, adını kitaplara yazdırıyordu. Rum jimnastikçinin madalya kazanma­masının ne önemi vardı; önemli olan katılmaktı. 4 yıl sonra Osmanlı Devleti’ni Vahram Papazyan ile Mı­gırdıç Mıgırdıçyan temsil etmişti.

    1. Dünya Savaşı’ndan sonra ya­pılan ilk Oyunlar’a, “harbe neden olan ülkelerden biri olduğumuz gerekçesiyle” katılamamıştık. İlk kez 1924’te Olimpiyat sahnesinde yerini alan genç Türkiye Cum­huriyeti, ilk madalyayla 1936’da tanışıyor; güreşte bronz kazanan Ahmet Kireççi tarihe geçiyordu. Yine güreşte Berlin’de altına ula­şan Yaşar Erkan bir ilk oluyordu. Tüm bu başarılar yaşanırken, Adolf Hitler’le tanışmayı reddeden Halet Çambel’le Suat Fetgeri tarihe geçiyordu. Olimpiyat’a katılan ilk kadın sporcularımız, ayrıca bu gururu yaşayan ilk Müslüman kadın sporculardı. Onlardan bir ömür sonra Hülya Şenyurt 1992’de judoda bronz kazanacak, 2004’te ise halterde Nurcan Taylan altın alacaktı.

    Üç Olimpiyat’ta birincilik kürsüsünde olan halterciler Naim Süleymanoğlu ve Halil Mutlu tarihimizin en başarılı sporcuları olurken, güreşçiler Mithat Bayrak, Mustafa Dağıstanlı ve Hamza Yer­likaya da iki defa altına ulaştı. Yine onlar gibi iki Olimpiyat’ta zafere ulaşan tekvandocu Nur Tatar, bunu başaran tek kadın sporcumuz durumunda.

    Bugüne dek 39 altın, 24 gümüş, 28 bronz olmak üzere toplam 91 madalya kazanan Türkiye, bakalım Tokyo’da kaç defa madalya töre­nine katılacak? Oyunlar tarihinde en büyük başarılarımız olan 1948 Londra’da, 6’sı altın olmak üzere alınan 12 madalya ve 1960 Ro­ma’da kazanılan 7 altın, bir ömür sonra Japonya’da aşılabilecek mi? Bekleyip göreceğiz…

  • Tarihe bakışımız da tuttuğumuz takıma göre!

    Tarihe bakışımız da tuttuğumuz takıma göre!

    Ülkemizdeki en “gelişkin” iki alan, bilindiği gibi siyaset ve spor! Bir süredir Türk futbol kamuoyunda 1959’da ilan edilen Millî Lig öncesi şampiyonlukların durumu tartışılıyor. Fenerbahçe 1959 öncesi 9 şampiyonluğun sayılması için federasyona başvururken, Galatasaray buna karşı çıkıyor. Herkesin kendi işine gelen yerden tuttuğu tartışmada federasyonun ne zaman karar vereceği de belirsiz. Bizde ve dünyada eski şampiyonluklar ve bunların yayın gelirlerine etkileri…

    Türkiye Süper Lig’de yayın gelirlerinin %37’si her takıma eşit olarak ayakbastı parası, %46’sı performansa göre, %6’sı ilk 6 takıma derece ödülü olarak dağıtılırken; kalan %11 takımların geçmiş şampiyonluk sayıları-na göre dağıtılmakta. Son dönemde çıkan tartışmanın temel kaynaklarından da birisi de şampiyonluk sayısına göre dağıtılan işte bu %11’lik pay.

    Sağda Fenerbahçe, solda Galatasaray 28 Haziran 1922 Cuma günü Galatasaray ile Fenerbahçe arasında yapılacak maç öncesi Spor
    Alemi
    mecmuasında yer alan haber. Sayfanın sağ tarafında Fenerbahçe takımının, sol tarafta Galatasaray takımının kadrosundaki futbolcuların fotoğrafları verilmiş. Ortadaki küçük resimde ise Türk Millî Takımı’nın kıymetli bir savunma oyuncusu olan Fenerbahçeli Refik Bey’in fotoğrafı görülüyor.

    Yazının devamını okumak için #tarih‘in Mayıs 2021 sayısını buradan satın alabilirsiniz.

  • Tarihe bakışımız da tuttuğumuz takıma göre!

    Ülkemizdeki en “gelişkin” iki alan, bilindiği gibi siyaset ve spor! Bir süredir Türk futbol kamuoyunda 1959’da ilan edilen Millî Lig öncesi şampiyonlukların durumu tartışılıyor. Fenerbahçe 1959 öncesi 9 şampiyonluğun sayılması için federasyona başvururken, Galatasaray buna karşı çıkıyor. Herkesin kendi işine gelen yerden tuttuğu tartışmada federasyonun ne zaman karar vereceği de belirsiz. Bizde ve dünyada eski şampiyonluklar ve bunların yayın gelirlerine etkileri…

    Türkiye Süper Lig’de ya­yın gelirlerinin %37’si her takıma eşit olarak ayakbastı parası, %46’sı per­formansa göre, %6’sı ilk 6 takı­ma derece ödülü olarak dağı­tılırken; kalan %11 takımların geçmiş şampiyonluk sayıları­na göre dağıtılmakta. Son dö­nemde çıkan tartışmanın te­mel kaynaklarından da birisi de şampiyonluk sayısına göre dağıtılan işte bu %11’lik pay.

    Sarı-lacivertliler ek 9 şam­piyonluk isterken, Beşiktaş’ın şampiyonluk sayısı 5, Galata­saray’ınki ise 1 değişebilir. Ay­rıca Gençlerbirliği, Ankaragü­cü, Ankara Demirspor, Eskişe­hir Demirspor ve Göztepe de yıllar sonra taçlanabilir.

    Fenerbahçe’nin başvurusu kabul edilip mevcut talimat­namelerde değişiklik yapılırsa; tahminî bir hesapla Galatasa­ray’ın geliri yıllık 17.5 milyon TL, Trabzonspor’un 5.5 mil­yon TL düşecekken, Fener­bahçe’ninki 7.8 milyon TL ar­tacak.

    Sağda Fenerbahçe, solda Galatasaray 28 Haziran 1922 Cuma günü Galatasaray ile Fenerbahçe arasında yapılacak maç öncesi Spor Alemi mecmuasında yer alan haber. Sayfanın sağ tarafında Fenerbahçe takımının, sol tarafta Galatasaray takımının kadrosundaki futbolcuların fotoğrafları verilmiş. Ortadaki küçük resimde ise Türk Millî Takımı’nın kıymetli bir savunma oyuncusu olan Fenerbahçeli Refik Bey’in fotoğrafı görülüyor.

    Dünyada sistem nasıl işliyor?

    Futbolun beşiği İngiltere’de lig 1888’de başladı. Başta da­vet usulüyle demir alan ve çift devreli lig usulüyle maçla­rın oynandığı organizasyonda 1899’dan itibaren küme düşme hayata geçirildi. 1892’de 2. Lig oluşturulurken, bugün tüm dünyanın merakla takip ettiği Premier Lig 1992’de kuruldu. Yayın gelirlerinin dağıtımında takımların geçmiş başarıları dikkate alınmıyor; o sezonun derecesi esas alınıyor; hesap­lamada maçların kaç defa can­lı yayınlandığı da bir kriter olarak karşımıza çıkıyor. Ku­lüplerin yayın gelirlerinden en çok para aldığı ülke İngiltere. 2018-19 sezonunda Liverpo­ol 152, Manchester City 151, Chelsea 146 milyon Sterlin kasasına koyarken, küme dü­şen ekipler bile yaklaşık 100 milyon Sterlin almışlardı. 1 Sterlin’in bugün 1.16 Avro ol­duğu hatırlandığında, Premier Lig’in sonuncusunun bile Av­rupa’nın birçok devinden daha çok para aldığını anımsatmalı.

    Almanya’nın ulusal ligi Bundesliga 1963’te demir al­dı. Federasyon, önceki şampi­yonlukları tanırken, yıldız sis­teminde o yıllarda kazanılan tüm başarılar 1 yıldız olarak tanımlanıyor. Bundesliga’nın kuruluşu milat kabul ediliyor ve bu tarihten sonra kazanı­lan zaferler yıldızlarla ifade ediliyor: 3 şampiyonluğa 1 – 5 şampiyonluğa 2 – 10 şampi­yonluğa 3 – 20 şampiyonluğa ise 4 yıldız veriliyor. Alman­ya’da yayın gelirleri aslen son 5 sezonun başarısına göre da­ğıtılıyor. Yüzde 70’lik pay buna göre belirlenirken, son 20 yı­lın başarısı sadece yüzde 5’lik bir pay olarak kulüplere dönü­yor. 2017-18 sezonunda yayın ihalesinden Bayern Münih 98, Dortmund 88, Schalke de 80 milyon Avro elde etmişti.

    İtalya’da lig 1898’de başla­dı. 1909’a kadar şampiyonlar eleme usulüyle oynanan kar­şılaşmalarla belirlenirken, o yıldan sonra lig kuruldu. Baş­ta kuzey takımları mücade­le ederken, zamanla güneyin temsilcileri de alındı. 1921-22 sezonundaki anlaşmazlık ne­deniyle iyi ayrı lig düzenle­nirken, ertesi sezon bu durum kaldırılmıştı. Federasyon 1929 öncesindeki başarıları tanır­ken, 10 lig şampiyonluğuna 1 yıldız veriyor. Yayın gelirleri dağıtılırken, kulüplere yüzde 50 eşit pay veriliyor, yüzde 15 o sezon, yüzde 10 son 5 sezon, yüzde 5 de tüm tarihteki başa­rıya göre hesaplanıyor. 2018- 19 sezonunda Juventus 85, In­ter 83, Milan ve Napoli 77 mil­yon Avro almıştı.

    Spor Alemi mecmuası – 18 Temmuz 1922 “Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı’nın (Türkiye Spor Kulüpleri Birliği) nezareti altında Spor Alemi mecmuası tarafından Taksim Stadyumu’nda tertip olunan son büyük spor müsabakası münasebetiyle Fenerbahçe-Galatasaray müsabakasına başlamadan önce iki taraf kaptanları ile hakemin fotoğrafı: Sağda Fenerbahçe takımı kaptanı Zeki Bey, solda Galatasaray takımı kaptanı Necip Bey”.

    Yayın gelirleri bakımından en büyük uçurum İspanya’da yaşanıyor. Barcelona ile Real Madrid pastadan ciddi bir pay alırken, diğer takımlar çok da­ha azına razı geliyor. Yıllarca kulüpler kendi başlarına tele­vizyonlarla anlaşırken, sonun­da imzalanan toplu sözleşme­ye göre yüzde 50 eşit dağıtı­lırken, kalan yüzde 50 şöyle veriliyor: Yüzde 25 son 5 yılın performansına göre belirleni­yor; diğer yüzde 25 ise popü­lerliğe göre hesaplanıyor. El Clasico’nun taraflarına aşağı yukarı ihaleden yıllık 140 mil­yon Avro düşerken, Atletico Madrid 100, Sevilla ile Athle­tic Bilbao yaklaşık 70 milyon Avro alıyor. Kulüpler arasın­daki fark her sene büyükler le­hine artıyor.

    “1 sezonda 2 şampiyon olur” diyenlerin örnek gös­terdiği ülke Arjantin’de lig 1891’de başladı. Britanya’dan sonra dünyanın en erken lig şemasını oluşturan topraklar­da 1967’de iki ayrı lig oynan­maya başlıyordu: Metropolita­no ve Nacional. İki ayrı şampi­yonun çıkabildiği bu formatta, küçük takımlar büyüklerin hegemonyasını kırmayı başar­mıştı. 1985’te tek lig düzenine dönülmüş, sonra bu karardan vazgeçilmişti. 1991’de Apertu­ra ve Clausura adıyla iki lig or­ganize edildi, 2014’te ise yine tek bir lige dönüldü.

    Juventus ile Inter arasında oynanan maçlara “İtalya derbisi” deniyor. İtalya tarihinin en çok şampiyonluk kazanan ekiplerinden Juventus’un 36, Inter’in ise 19 şampiyonluğu bulunuyor. Karede bunları temsilen Juventus’un üç, Inter’in formasında ise bir yıldız görülüyor.

    UZMAN GÖRÜŞÜ

    Baba Hakkı, Baba Gündüz veya Lefter, iyi ki bu günleri görmediler!

    “Koskoca saygıdeğer tarihçiler, arşivciler, yöneticiler belirli bir noktadan sonra kendi tuttukları takımın lehinde bir toplumsal baskı yaratabilmenin peşinde koşar… Benim asıl endişem 30-40 yıl sonra torunlarımızın bu yaşananlara bakıp, “Saymasak mı acaba 2020’lerdeki şampiyonlukları” deme ihtimali.

    MERT AYDIN

    Rekabet vardı ama dostluk hep vardı! 28 Haziran 1922 Cuma günü Taksim’de yapılacak Galatasaray-Fenerbahçe
    futbol müsabakasında oynayacak iki tarafın tehlikeli hücum oyuncuları: Sağda Fenerbahçeli Alaaddin Bey, solda Galatasaraylı Sadi Bey.

    Futbolumuzda “1959 öncesi şampiyonluklar sayılsın mı sa­yılmasın mı?” tartışması, günümüz Türkiye’sinin geldiği noktayı spor açısından da gösteriyor. Futbolun kendine has dinamikleri, ülkenin değerli beyinlerini bile belirli kalıpla­rın içine sıkıştırıyor. “Benim fikrimin karşısındakiler var ya…” kendini beğenmişliği, bilimi ya da gerçeği değil, medyaya ve sosyal medyaya has şımarıklığı pompalıyor.

    Taraflar, kılıçları keskinleştirmiş bekliyor. Çıkacak karara sadece kendileri lehindeyse saygı duya­caklar. Yoksa, en popüler havayı seslendirecekler: “Düşmanlarımız var”.

    Tarihi hele hele futbol tarihini değerlendirmek kolay değil. Zaman zaman kaynak eksikliği, zaman zaman da varolan kaynakların tarafgirliği kafa karıştırır. Bir de üs­tüne geçmişin ve bugünün genelde çelişen değer yargıları eklenince, gözlerimize tuttuğumuz takımın gözlüğünü takıveririz.

    Gazete manşetlerini hatta kulüp tarihini görmezden gelip, “önem­sizdi onlar” kabalığını yapabiliriz mesela. Yahut aynı yıl düzenlenmiş kupalardan iki şampiyonluk veri­lebileceğini savunma garabetine düşebiliriz. Kendi taraftarımız nasıl olsa sorgulamaz bunları! Bu yıldız meselesi çıktığı sırada Beşiktaş’a 59 öncesi 2 şampiyonluğun zaten verildiğini de gerçekten saymayız. İki tarafın da karşı taraftan birinin yazdığı bir yazıyı gösterip “Adamın gol diyor” demesi de işin olmazsa olmazıdır.

    İşine gelen, İtalya’yı söyler eski şampiyonlukların sayılması konu­sunda. Almanya konusu ise her iki tarafın da kendine göre yorumladığı bir durumdur. Zira 1963 öncesi şampiyonluklar sayılır ancak bunlar “yıldız hesabı”na konulmaz.

    Koskoca saygıdeğer tarihçiler, arşivciler, yöneticiler belirli bir noktadan sonra kendi tuttukları takımın lehinde bir toplumsal baskı yaratabilmenin peşinde koşar. İçi boş sloganlar üreten “embedded” medya mensuplarını saymıyorum bile.

    Peki neden? Cevap öyle tarafta­rın hayal ettiği gibi emekle, saygıyla ilgili değil. Şampiyonluk sayısının artması, hetrkesin bildiği gibi yayın gelirinde de artış anlamına geliyor. Emin olun 59 öncesi avantajlı olan Galatasaray olsa, bugün aynı insanları şu andaki fikirlerinin tersini savunurken görebilirdiniz.

    Son dönemin dünyada yük­selen değeri “post-truth”. Sosyal medyanın da yardımıyla her konuda dezenformasyonu size inananlara “yedirebilmeniz” mümkün. Bugün Facebook’ta, Instagram’da, Twit­ter’da futbol takımı tutmayı âdeta bir dinî inanç hâline getirenlere, işlerine gelecek her şeyi onaylatmak mümkün. Toplam 45 saniyelik bir araştırmayla tersinin doğru olduğu­nu öğrenmek mümkün olsa bile.

    Bu kadar çatışma çıkması, kuralsızlığın hüküm sürdüğü futbolumuzda normal. Şampiyon­luğun sayılabilmesi için kıstaslar konulmuş mu? Yahu geçen sezon herkesin aynı şartlarda yarıştığı ligde küme düşmeyi kaldıranlar mı kıstası belirleyecek? Böyle bir kıstas olmayınca her iki taraf da kendi işine gelen bir kıstası uyduruyor. Yanında rakip takıma hakaret de ederseniz tamamdır.

    Tartışmalarda ve sloganlarda adları geçen Baba Hakkı’nın, Baba Gündüz’ün, Lefter’in ve diğerlerinin, bugünkü tartışmaların indiği seviye­yi görseler birer Osmanlı tokadıyla televizyona çıkanları susturacağına da inancım sağlam. Onlar yaşarken hiç umursanmamış o kupaların peşinde koşanlar ya da önemsiz görenler sular çekildikten sonra ne diyecek? Şakşakçı güruh onların adını bir daha hatırlayacak mı?

    Hepsinden daha kötüsü karar vermesi gerekenin ehliyeti konusu… Sahaya kavga etmeye inen koskoca yöneticilere komik cezalar veren, işlerinin kulüplerin zeminleriyle ilgilenmek olmadığını iddia edenler bu kararı nasıl verecek? Bilemeyiz. Ancak şu bir gerçek ki ne karar alı­nırsa alınsın ülkenin bir kısmı bunu geçerli saymayacak, hatta ciddiye almayacak. Benim asıl endişem 30-40 yıl sonra torunlarımızın bu yaşananlara bakıp, “Saymasak mı acaba 2020’lerdeki şampiyonlukla­rı?” deme ihtimali.

    1959’da kurulan Millî Lig’in ilk şampiyonu Fenerbahçe kupasıyla…
  • Ağları tutan adam hem Türk hem Alman

    Ağları tutan adam hem Türk hem Alman

    Bu topraklardan çıkıp Almanya’da hem profesyonel futbolcu hem de teknik direktör olarak görev yapan Özcan Arkoç, döneminin en başarılı kalecilerdendi. 60’lı yılların ortasında Almanya’ya transfer olan Arkoç, Hamburg’un efsane file bekçisi olacak; emekli olduktan sonra yine aynı takımın başına geçecekti. Saygıyla… 

    Bir kaleci düşünün… Önce Fenerbahçe, ardından Beşiktaş’ta sahne aldıktan sonra 1960’larda yurtdışına açılsın… Viyana’dan sonra ikâmetini aldırdığı Hamburg’ta, kulüp tarihinin teknik direktörlük koltuğuna oturan ilk eski futbolcusu olsun… Özgeçmişinde Avrupa Kupaları’nda hem oyuncu hem hoca olarak final gören tek Türk yazıyor. Peki henüz 17 Şubat 2021’de, 81 yaşında son nefesini veren Özcan Arkoç’u ne kadar tanıyoruz? 

    1939’da Hayrabolu’da dünyaya gelen Arkoç, 13’ündeyken Alpullu Şekerspor’da futbola başlamıştı. Ortaokul yıllarında derslerden sonra kulübün toprak sahasında arkadaşlarıyla top oynayan çocuğa bir gün takımın file bekçisi, “Kaleci olmak ister misin” diye sorduğunda olaylar gelişmişti. Bir hemşerisi sayesinde birkaç yıl sonra İstanbul’a gelen ufaklık, Vefa formasını 17’sinde terlettiğinde, İstanbul Ligi’nin en genç oyuncusu olmuştu. Geleceğe umutla bakıyordu. 

    Uçan kaleci Özcan Arkoç, Hamburg’da bir idman sırasında adeta yerçekimine meydan okuyarak yaptığı kurtarışlardan birinde… Arkoç, Hamburg’da “Ötschi” olarak anılıyordu. 

    Yeteneğiyle Genç Millî Takım’ın kalesini de korumaya başlayan Arkoç’un idolleri Macarların unutulmaz file bekçisi Gyula Grosics ve Sovyet efsanesi Lev Yaşin’di. Hatta bir turnuva için gittikleri Budapeşte’de Macar takımının otobüsünü arkadaşlarıyla bekleyip hayran olduğu Grosics’i bir an için de olsa görmüştü. Futbola âşık delikanlı, bir gün onlar gibi olmanın hayalini kuruyordu… 

    1958’de Fenerbahçe’ye transfer olan file bekçisinin ücreti o günlerin parasıyla 36 bin liraydı. Liseyi bitirdikten sonra dizgici olan gencin ayrıca iyi bir geliri de vardı. Aynı sene Belçika karşısında ilk kez A Millî Takım’ın formasıyla tanıştı. 

    Metin Oktay’ın “ağları delen golü”. Golü yiyen Özcan Arkoç… 

    Ağları delen gol 

    1959’da statüye göre Fenerbahçe ile Galatasaray ligde iki maç yapacak, bu karşılaşmaların neticesinde diğerine üstünlük sağlayan ilk şampiyon olarak taçlanacaktı. İlk randevu 10 Haziran 1959’da Dolmabahçe’deydi. 

    Federasyon, derbiler için yabancı hakem getirmişti. Bugünkü hakem tartışmaları hatırlandığında, bir ömür evvel de yaşananlar çok farklı değildi. Mücadeleyi yönetecek Yugoslav Markoviç, havalimanında öyle bir basın ordusuyla karşılaşmıştı ki kendisini Avrupa Kupası finali yönetecek sansa yeriydi. Her şey iyi güzel denirken, Çınar Otel’de Fenerbahçeli yöneticiler Markoviç’i ağırlıyordu! Galatasaray Kulübü’nün telefonları susmazken, hakemin namus sözü vermesi üzerine sarı-kırmızılılar itiraz etmiyordu. 

    Sıcacık bir havada başlayan maçta Metin ile Özcan’ın mücadelesinde ortam kızışmıştı. Diz kapağına bir tekme yiyen Taçsız Kral Metin Oktay, acıyla bir yumruk yapıştırdığında saha karıştı. Birkaç dakika sonra Markoviç soluğu Metin’in yanında alıp onu sahadan attı. 

    Sarı-kırmızılıların efsanesi soyunma odasına doğru giderken, hakem kararını değiştirince oyuna devam etti. İşte o sahada kalan futbolcu, dakikalar 37’yi gösterirken Naci’yi ekarte edip topa vurduğunda tarih yazılıyordu. Arkoç’u geçen meşin yuvarlak yoluna devam etmişti. Kısa bir şaşkınlıktan sonra Markoviç gol diyordu; top çürük ağları delmişti! Bu maçtan tam 4 gün sonra rakibini 4 golle yenen Fenerbahçe, şampiyonluğunu ilan etmişti. Herhalde söylemeye gerek yok; müsabakadan önce yetkililer fileleri yenilemişti! 

    1962’de sürpriz bir şekilde Beşiktaş’a transfer olan millî kaleci Özcan Arkoç, birçoklarını şaşırtıyordu. Bu olayın detaylarını anlatmayan Arkoç, ismini açıklamak istemediği bir Fenerbahçe efsanesiyle yaşadıklarından dolayı siyah-beyazlı camianın yolunu tutmuştu. Tam olarak ne olmuştu, kimle sorun yaşamıştı… Bu sırrı mezarına taşıdığından hiç öğrenemeyeceğiz. 

    Pek gönüllü gitmediği Beşiktaş’ta iki sezon geçirdikten sonra Viyana’nın yolunu tutan file bekçisi, sonradan verdiği röportajlarda geri dönmeyi hiç düşünmediğini söylüyordu. Daha iyi futbol oynanan ülkelerde, iyi zeminlerde kariyerine devam etmek istiyordu. Türkiye kariyerinde gördüğü iki lig şampiyonluğunu bir daha yaşayamayacaktı… 

    Avusturya sınırında soyadı sorulduğunda adını söyleyince bir anda bir karışıklık olmuş, o topraklarda Arkoç Özcan olarak da çağrılmıştı. Hatta Hamburger Morgenpost gazetesi sonradan bu öyküyü haberleştirecekti. Gerçi o ne dendiğiyle çok da ilgilenmiyor, kendisine hitap edildiğini anladığında bakıyordu. O kadar iyiydi ki Austria Wien’de millî takım kalecisi Gernot Fraydl’dan formayı hemen kapmıştı. 1967’deki Avusturya Kupası zaferinden sonra Hamburg’a transfer olan file bekçisi, kısa sürede “Ötschi” olarak anılmaya başlıyordu. 

    Türkiye yılları  1959’da ilk millî lig şampiyonu olan Fenerbahçe’nin kupayla fotoğrafında, takımın kalecisi Özcan Arkoç da oturanlar arasında en sağda (üstte). Arkoç, millî takım formasıyla (altta). 

    19 Ağustos 1967’de Werder Bremen karşısında ilk kez Bundesliga sahnesindeydi. Hamburg’un sevilen file bekçisi Horst Schnoor’un sakatlığında üç direk arasına geçen Arkoç’un kalesine gelen ilk top gol olmuştu. İkinci şutu çelen millî kaleci, bir anda parmağında tarifsiz bir acı hissediyordu. Eldivenini çıkardığında, kırılan serçe parmağının şiştiğini gören oyuncunun yanına gelen takım doktorunun müdahaleleri sonuç getirmiyor, maçın 20. dakikasında yerine Erhard Schwerin giriyordu. Bu, Bundesliga tarihinin ilk oyuncu değişikliğiydi. Daha önce, sakatlanan futbolcular öylesine sahada durup arkadaşlarına yardım etmeye çalışırdı. Tesadüf bu ya, o sezon kural değişmişti. “Ağları delen gol”den sonra Arkoç, yine manşetlerdeydi. 

    Hastaneye gitmek yerine stadyumda kalıp maçı izleyen azim abidesi, 1 hafta sonra idmanlara dönüyor, kısa süre sonra da eldivenlerin daimi sahibi oluyordu. Tatsız başlamışsa da takımda kendisini çabucak kabul ettirmişti. 

    1968’in Kupa Galipleri Kupası finalinde Hamburg’la Milan kozlarını paylaşıyor, İtalyan devi zafere ulaşıyordu. Kurt Hamrin’in ikinci golünde hata yapan Arkoç, o günü asla unutmuyordu. Röportajlarında çok ağladığını söyleyen file bekçisi, belli ki kendisini affedememişti. 

    1973’e kadar takımın as kalecisi olan Ötschi, 1975’te yeşil sahalara veda etmişti. Çok sevildiği kulüpte yardımcı antrenörlüğe başlaması kimseyi şaşırtmıyordu. Hamburg tarihinin en başarılı Türk futbolcusu şüphesiz oydu. 159’u Bundesliga’da olmak üzere toplam 207 resmî maçta forma giyen file bekçisi, bu karşılaşmaların neredeyse dörtte birinde gol yememişti. Ligde gösterdiği performansla altı defa Kicker dergisi tarafından haftanın takımına seçilmişti. 

    Tarihî bir an  Hamburg formasıyla Arkoç (üstte). Bu formayı giydiği ilk maçında sakatlanan Özcan Arkoç, tüm müdahalelere rağmen sahaya dönememiş, onun yerine yedek kaleci Erhard Schwerin oyuna girmişti. Bu, Bundesliga tarihindeki ilk oyuncu değişikliğiydi (altta). 

    1977’de Hamburg bu sefer Anderlecht’i devirip Kupa Galipleri Kupası’nı kaldırırken, o, takımın yardımcı antrenörüydü. Rudi Gutendorf kısa süre sonra koltuğundan olunca, teknik direktörlük görevi Arkoç’a verilmişti. Hamburg tarihinin teknik direktörlüğe getirilen ilk eski oyuncusu oldu. Kendi ifadesiyle çok yumuşak kalmış, eski takım arkadaşlarını hiç zorlayamamıştı. Onun idaresinde ligi 10. sırada bitirmişler, o zamanlar iki maç üzerinden oynanan Avrupa Süper Kupası’nda Liverpool’a boyun eğmişlerdi. Kulüp, Ötschi’nin yerine gelen Branko Zebec’le şaha kalkacak, 19 yıl sonra şampiyonluğa ulaşacaktı. 

    Wormatia Worms, Holstein Kiel derken 1983’te Kocaelispor’u çalıştıran Arkoç’un son durağı Hamburg’da amatör bir takım olan TSV Hohenhorst’du. Bundesliga’da takım çalıştıran ilk Türk olan Arkoç, 1970’lerde eşiyle birlikte bir restoran işletmişti. Hamburg’ta dönerin ilk tadıldığı yerlerden biri olan mekan, pazartesi günleri futbolcularla dolup taşıyordu. Aslen oyuncu olan karısı Neriman Esen, Türkiye’de tiyatro ve sinemada oynamış, dublaj sanatçısı olarak da çalışmıştı. Sadri Alışık’ın ilk eşi olarak da bilinen sanatçı, 1960’da Arkoç’la evlenmişti. Almanya’da bir TV filminde de rol alan Neriman Hanım, kendisine devamlı teklif edilen klişe Türk rollerini reddedip bambaşka bir kariyere açılmıştı. 

    71 yaşında emekliye ayrılan Özcan Arkoç, 17 Şubat 2021’de vefat ettikten sonra Hamburg’daki aile mezarlığına defnedildi. 

    1980’de Alman vatandaşlığına geçen Özcan Arkoç yıllarca kuryelik yapmış, 71 yaşında emekliye ayrılmıştı. Söylemeye herhalde gerek yok, müşterilerinin biricik Ötschi’siydi. 17 Şubat 2021’de vefat eden Arkoç, Hamburg’daki aile mezarlığında eşinin yanına defnedildi. Sonradan verdiği röportajlarda kendisini Alman gibi hissettiğini söyleyen futbol insanı, kariyerinde hiç ayrımcılığa uğramadığını, yabancı düşmanlığının 1980’lerde çok arttığını vurgulamıştı. 

    Bu kadar önemli bir kariyeri olsa da biz onu yıllar önce Almanlar sayesinde keşfetmiş, 11 Freunde’ye verdiği uzun röportajlar sayesinde unutulmuş bir efsaneyi biraz olsun tanımıştık. Onu bizden çok, Almanların anması manidar olsa gerek. Sahi, bu topraklardan çıkan ve Arkoç’un yaptıklarını başaran kaç kişi var? 

    BUNDESLIGA’DAKİ İLK TÜRKLER 

    Alman sahalarında öncü futbolcularımız 

    Arkoç, Almanya’da futbol oynayan ilk Türk değil. 1959’da Beşiktaş’tan Köln’e transfer olan Coşkun Taş, kapıları meslektaşlarına açıyordu. Bugün 86 yaşında olan bir zamanların forveti, 1962’de yeşil sahalara veda ettikten sonra çalışmaya başladığı Ford’da 31 yıl geçirdikten sonra emekli olmuştu. Dünyanın en köklü akademilerinden biri olan, birçok ünlü teknik direktörün çıktığı Köln Spor Akademisi’nden mezun olan ilk Türk yine oydu. 

    Dünyanın 5 büyük liginden biri olarak kabul edilen Bundesliga’da sahne alan ilk Türk ise Aykut Ünyazıcı. Bugün 84 yaşındaki bir zamanların savunma oyuncusu, Ankara’da Güneşspor için ter döktükten sonra Almanya’nın yolunu tutmuştu. Bir yandan eğitimine Braunschweig Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği’nde devam eden Ünyazıcı, öte taraftan kentin futbol takımında görev yapmaya başlıyordu. Bundesliga’nın ilk sezonunda 8 defa Eintracht Braunschwieg formasını giyen oyuncu, böylece tarihe geçmişti. Askerliğini yapmak için 1965’te Türkiye dönen Ünyazıcı, Ankaragücü’nde futbola veda etmişti.