Yazar: Ali Murat Hamarat

  • İngilizlerin kadim geleneği: Yeni yıla futbolla başlamak

    Futbolun beşiği İngiltere’de Noel’den 1 gün sonrasına denk gelen ve “Boxing Day” adı verilen 26 Aralık’ta ve yılın ilk günü olan 1 Ocak’ta futbol maçları yapılması çok eski bir gelenek. Premier Lig’de atılan goller yeni seneyi müjdeliyor. Türkiye liglerinde de 1 Ocak maçlarının 60’lı yılların başından itibaren ayrı bir yeri var.

    Avrupa’da 1 Ocak uzun zamandır şöyle başlıyor: Önce Viyana Filarmoni Orkestrası yeni yıl konserini veriyor, ardından Premier Lig demir alıyor. Avusturya’nın başkentinde çalınan valsler ve polkalarla futbolun beşiği İngil­tere’de atılan goller yeni seneyi müjdeliyor.

    İngiltere’de yılın ilk günü futbol oynanması eski bir gelenek ve aslında herşey bir bayramdan kaynaklanıyor. Hıristiyan âleminin her sene büyük bir coşkuyla kutladığı Noel’de, Müslüman ülkelerde­kiler dışında dünya ligleri tatile giriyor. İşte İngiltere’de ve bir zamanlar İngiliz sömürgesi olan ülkelerde 26 Aralık bir zamanlar önemli bir tarihti. Noel’den 1 gün sonrasına denk gelen ve “Boxing Day” adı veri­len bu gün bir bayram olarak kutlanıyor, soylular yardımcı­larına hediyelerini veriyorlardı. O zamanlar hediyeler ahşap kutulara konuyordu. Yine 26 Aralık’ta kiliselere özel kutular konuyor ve yardıma muhtaç insanlar için para toplanıyordu.

    Spor_1
    1920 Noel’inde oynanan Brighton-Crystal Palace maçında tribünler.

    Boxing Day, ayrıca futbolun miladı olarak kabul ediliyor; zira İngiltere’de ilk maç 26 Ara­lık 1860’ta yapılırken, lig ancak 1888’de başlayabilmişti. Sosyal yaşamın oldukça kısıtlı olduğu, insanların kendilerine ortak eğlenceler aradığı bir zaman diliminde idareciler futbolun gücünün farkındaydı. İlk sezon­da 26 Aralık’ta yapılan maçlar bir geleneği doğuracak; ertesi yıl federasyon yeni bir uygula­maya giderek Noel arifesine de maç koyacaktı. Buna göre ezeli rakipler iki gün arayla oynuyor; tam bir futbol bayramı yaşanı­yordu.

    Zamanla ligdeki takımlar arttı, başka şehirlerin temsil­cilerinin sayısı da katlandı. Ku­lüpler artık bir kentten diğerine gitmek durumundaydı. Resmî tatil yüzünden seyahat zorlaştığından 24 Aralık’ta kimse oynamak istemiyor ve 1965’te buna son veriliyordu. Tabii ayrıca dinî gerekçelerle sahaya çıkmayanlar vardı. Bunlardan Swindon Town oyuncusu Harold Fleming ve Sunderland’in yıldızı Arthur Bridgett millî takım için de ter dökmüştü.

    Boxing Day’de maç yapma geleneğiyse hız kesmeden devam etti. 1963’ün 26 Aralık’ı ayrıca bir gol bayramıydı. Tüm liglerde 39 müsabakada fileler 157 defa sarsılırken, bunların 66’sı 1. Lig’de (günümüzün Pre­mier Lig’i) atılmıştı. Maç başına 6.6’lık gol ortalaması inanıl­mazdı. Fulham, Ipswich’i 10-1, Burnley ise Manchester Uni­ted’ı 6-1’lik skorla bozguna uğ­ratmıştı. İki gün sonra Ipswich Burnley’e 4, Manchester United da Fulham’a 5 atacaktı…

    Spor_2
    10 maçta 66 golün atıldığı 1963 Boxing Day’inde Fulham, Ipswich’i 10-1’lik skorla sahadan silmişti. Maçta 4 gol atan Graham Leggat, gol yemekten sıkılan Roy Bailey’ye yardım ederken…

    Eskiden 1 haftada takımlar 3 maça çıkarken, şimdi takımlar yaklaşık 10 günde 3 defa sahne alıyor ve muhakkak 1 Ocak’ta da futbol oynanıyor. Bu zorlu fikstürde kazanılan-kaybedi­len puanlar, sezon sonunda ki­min şampiyon olacağını, kimin düşeceğini belirleyebiliyor.

    Peki bir zamanlar bizim ülkemizde de yeni yılın ilk gününde top oynanıyormuş desem şaşırır mıydınız?

    1914-15 sezonuna kadar İs­tanbul Ligi’nin günü Pazar’dı. Hıristiyanların ve azınlıkların tatil günü futbol oynanırdı. İşte ilk defa 18 Aralık 1914’te İstan­bul Ligi, Müslümanların tatil günü Cuma’ya taşındı. 1 Ocak da takvimdeki sıradan bir yap­raktı; hâliyle maç yapılabilirdi. Bu topraklarda Miladi Tak­vim’in 1 Ocak 1926’da resmen yürürlüğe girmesinden sonra kutlanmaya başlayan yılbaşı, 1935’te resmî tatil olmuştu. An­cak futbol sahalarında heyecan devam ediyordu. Sadece İstan­bul değil, İzmir’de de yapılan lig maçları da dikkati çekiyordu. Millî Lig’in 1959’da başlamasıy­la birlikte futbol dünyamızda da yepyeni bir heyecan başlıyordu.

    Spor_3
    1956’nın Boxing Day’inde oynanan Londra derbisinde Arsenal, Chelsea’yi 2-0 yenmişti.

    1 Ocak 1961’de İstanbul’da Kasımpaşa-Karagümrük, İz­mir’de Vefa-İzmirspor müca­deleleri başladığında saatler 12.00’yi gösteriyordu. 2 saat sonra da Beşiktaş-Galatasaray derbisi başlamıştı. Bahri Altın­tabak’ın golü sarı-kırmızılıları o gün zirveye taşımıştı. Müsabakayı radyoda anlatan Halit Kıvanç, ertesi gün Milli­yet’te yayımlanan yazısında döktürmüştü: “Dünyanın en eski mesleğinin hangisi oldu­ğu tartışılıyormuş. Doktor ‘hiç münakaşaya lüzum yok’ demiş, ‘en eski meslek doktorluktur. Havva anamız Âdem babamızın belkemiğinden yaratıldığı gün doktorluk başladı’. Mimar ‘o bir efsane’ diye cevap vermiş, ‘dün­yanın ilk hâli taş, toprak, kaya, dağ, gelişi güzel bir manzara arzediyordu. İşte dünyayı biçime soktuğu için mimarlık en eski meslektir’. Bu sefer politikacı itiraz etmiş: ‘Taş, topraktan evvel insanları düşünelim. Dünyanın ilk insanları tam bir karışıklık içinde yaşıyorlardı. Bunları bir cemiyet nizamına sokmakla, politikacılık en eski meslek oldu’. Bu ana kadar söze karışmayan futbol hakemi birden yerinden fırlamış: ‘Evet’, demiş, ‘dünyanın ilk hâlinde tam bir karışıklık hü­küm sürüyordu. Ama o karışık­lığı kimin çıkarmış olduğunu hiç düşündünüz mü? Yaaa… ceddim olan ilk futbol hakeminin eseri idi bu kargaşalık…”

    1 Ocak 1962’de bu defa ezelî rakipler Fenerbahçe ile Galata­saray, Mithatpaşa Stadyumu’nda kozlarını paylaşmıştı. 13.45’te başlayan maçı yine Halit Kıvanç anlatmış, golü yine Bahri at­mıştı. Seneler sonra Türk Hava Yolları’ndan emekli olacak Bahri Altıntabak, yılbaşı derbilerinin golcüsü olarak nam salacaktı.

    Spor_4
    Premier Lig’de 22 Aralık 2018’de oynanan Huddersfield Town – Southampton maçında Southampton tribünleri.

    O döneme artık İstanbul’a tek büyük stadyum yetmiyordu. Bu gerekçeyle inşa edilen Ali Sami Yen’in galası hüzünlü başlamış­tı. Türkiye’nin Bulgaristan ile oynadığı hazırlık maçında çıkan yangında 1 kişi hayatını kaybet­miş, 20 Aralık 1964’teki düğün, cenazeye dönmüştü. Aylar sonra Belediye ile Beden Terbiyesi anlaşıyor; stadyum lig maçlarına tahsis ediliyordu. Bir zamanlar Mecidiyeköy’ün incisi olan futbol yuvasında kramponlar, çim sahayla ilk defa tanıştığında ise takvimler 1 Ocak 1966’yı göste­riyordu.

    Spor_5
    Türkiye’de 1 Ocak derbilerinin golcüsü Galatasaraylı Bahri Altıntabak’tı.

    Kaderin cilvesi, mabedin kapılarını açtığı ilk günde Gala­tasaray sahne almamıştı. Beykoz ile Ankaragücü arasındaki randevuyu İstanbul temsilcisi kazanırken, fileleri havalandıran Niyazi’ydi. Gazeteleri, futbolcu­ların okşadığı “halı gibi yumuşak çim” haberleri süslüyordu. İyi bakılmayan Dolmabahçe Stad­yumu’nun zeminindeki kellik­lerle, hava koşullarını müteakip oluşan gölcükler o dönemin bir klasiğiydi.

    1 Ocak 1966’da Ali Sami Yen’e ayak basan ilk büyük kulüp Beşiktaş oldu. Günün ikinci karşılaşmasında Kartal, Hacet­tepe’yi tek golle geçerken, mikrofonda tahmin edebileceğiniz gibi yine Halit Kıvanç vardı. O gün Namık Sevik, çiçeği burnundaki stadyumu şöyle yazmıştı: “Fut­bolcu sahayı yadırgadı, seyirci yanındaki arkadaşını bulamadı. Hırslandı elini attı, şişe yok. Hakeme savrulacak minder yok. Küfür yok. Sakatlanma yok. Yok, yok, yok… Sanki Avrupa’da maç seyrediyormuş gibi oluverdik hepimiz”.

    1967’nin ilk günü yine bir derbi heyecanı yaşanıyordu. Halit Kıvanç’ın 1 Ocak’ta anlattığı her maçtaki gibi tabelada 1-0 yazıyordu. Fenerbahçe Beşik­taş’ı Abdullah Çevrim’in attığı golle geçerken, her iki takımda da Türk olmayan futbolcular hafiften yadırganmıştı. Evet, o tarihlerde müsabakaları yabancı hakemler yönetiyor, fakat genel­de bizimkiler oynuyordu. 1966’da yapılan değişiklikle takımlar iki yabancıyla sahaya çıkabiliyordu. Kanarya’da iki Yugoslav, Kar­tal’da ise bir Macar sahne almış­tı. Nereden nereye geldik…

    Yılbaşı, ligde son defa 1978’de kutlandı. Hem de ligin tüm takımları sahne almıştı. Lider Fenerbahçe Bolu’da kaybeder­ken, Milliyet gazetesi “Yeni yıl sarı-lacivertlilere uğur getirme­di” manşetini atmıştı. Son şam­piyon Trabzonspor Samsun’da 2 golle gülmüş; sezon sonunda ise Kanarya, evinde Boluspor’la berabere kalarak ipi bordo-ma­vililerin önünde göğüslemişti. Eski âdet uzun süre unutuluyor, 2015’in ilk gününde bu defa Türkiye Kupası’nda santralar yapılıyordu. Karadeniz fırtınası, Manisa’da 37 yıl önceki gibi 2-0 kazanıyordu.

    Spor_6
    2015’in yılbaşı gününde oynanan kupa maçında Trabzonspor Manisa’da 2-0 kazanmış, açılış golünü Serdar Gürler atmıştı

    İlk maç, ilk futbol stadı: Sandygate

    Spor_Kutu2
    Dünyanın ilk futbol takımı Sheffield’ın logosu.

    1860’ın Boxing Day’iydi. Sheffield’daki Sandygate Stadyumu’nda birtakım adamlar bir topun peşinden koşturu­yordu. O tarihte kimselerin bilmediği bu oyun neydi? Bazılarınıza güç gelse de sorunun cevabı basit; bugün milyar­larca insanın uğrunda yatıp kalktığı, trilyonlarca doların etrafında döndüğü futbol. 24 Ekim 1857’de İngiltere’nin Sheffield kentinde biraraya gelen iki kafadar bir kulüp kurmuştu. Onlardan Nathaniel Crestwick genel sekre­ter ve kaptan olurken, William Prest asbaşkanlık koltuğuna oturuyordu. Çok geçmeden kırmızı-siyahlılar kendi oyunlarını oynamaya başlıyordu. Kurallarını koyuyor, futbolun abecesini yazıyorlardı.

    Dünyanın ilk futbol kulübü olan Sheffield F.C. 3 yıl kadar yalnızları oyna­mış, 4 Eylül 1860’da Hallam’ın dünyaya gözlerini açmasıyla ansızın bir rakibe kavuşmuştu. İki ekip 26 Aralık 1860’da kozlarını paylaşıyor, tecrübesini konuş­turan Sheffield tarihin ilk maçını 2-0’lık skorla kazanıyordu. Bugün her iki kulüp de mücadelesine alt liglerde devam ediyor. Evet, bugün zerre kadarlar; ancak onların attığı minicik adımın artık nerelere vardığı aşikar. Bu maçın oynandığı ve aslen 1804’te kriket için inşa edilen, bugün kapasitesi sade­ce 1.300 olan Sandygate, Guinness Rekorlar Kitabı’nda ilk futbol stadyumu olarak kabul ediliyor. Sheffield F.C.’nin ise kapısında dünyanın en eski futbol takımı yazıyor. Hem FIFA hem de İngilte­re Futbol Federasyonu onları ilk olarak kabul ededursun, her 24 Ekim’de onlar konuşuluyor. En azından senede 1 gün!

    Spor_Kutu1
    1860’ta yapılan Sandygate, Guinness Rekorlar Kitabı’na göre dünyanın ilk futbol stadyumu.
  • İngiltere’nin futbol kralı, Manchester United’ın ilahı

    Ekim ayında 86 yaşındayken ölen Bobby Charlton, yalnızca Manchester United’ın değil futbol tarihinin gelmiş geçmiş en büyük futbolcularından biriydi. 1958’de 8 takım arkadaşının öldüğü korkunç uçak kazasından önce koltuğunu değiştirmese hayatta kalamayacak ve belki de Manchester United tarihten silinecekti. Bir büyük ustanın kariyeri.

    Yeşil sahaların gördüğü en büyük yeteneklerdendi. Sağ, sol fark etmez, kaleyi gördüğünde füzeyi gönderirdi. Hep zindeydi; dayanıklılığı o tarihler için eşsizdi. Orta sahada da döktürdü; forvette de. Man­chester United’ın mabedi Old Trafford’u “Düşler Tiyatrosu”na çeviren oydu; dünyanın en büyük takımlarından birinin ruhuydu.

    21 Ekim’de Ada’dan gelen bir haber, sadece İngiltere’de değil, tüm dünyada futbolseverleri üzdü. Bu oyuna gönül veren milyonların, adını duyduğunda önünü iliklediği Bobby Charlton 86 yaşında vefat etti. Bir Ekim gü­nünde 1937’de başlayan öyküsü, başka bir Ekim gününde bitti.

    Aslında her şey, zamanın ruhu yüzünden meşin yuvarlağın peşine düşemeyen futbola âşık bir kadının anne olmasıyla başla­mıştı. 4 kardeşi de futbolcu olan Elizabeth “Cissie” Charlton, bu oyuna hiç ilgi duymayan bir ma­denciyle evlenmişti. Uzun boylu o adamın lakabı “Boksör Bob”du; sahayı değil ringleri seviyordu.

    SporTarihi-2
    Yeteneği daha okul takımındayken fark edilen Bobby Charlton, Manchester United’da oynamak üzere imza attığında 15 yaşındaydı.

    Cissie, kardeşleriyle futbol oynamak istiyordu. Topa onlar gibi vurabiliyor, onlar kadar hızlı koşabiliyordu; fakat ona biçilen rol belliydi: kardeş, eş ve anne olmak. Buna rağmen tüm ömrünü futbol sahasın­da geçirmişti. Wembley’de de aynı tadı almıştı, madencilerin kapışmasında da. Küçük çocuk­ların top koşturmasını izlerken de mutluydu, ailesine destek verirken de… Cissie’nin evi adeta bir futbol kreşiydi. Oğullarının da başka şansı olmamıştı. O meşin yuvarlak, alınlarının yazısıydı, ailenin yazgısıydı. Cissie başta büyük oğlu Jack’e düşkünken, küçük Bobby’nin topla yaptıkları annesinin gönlünü çelmişti. O kadar yetenekliydi ki…

    Abisi Jack dayılarının peşin­den Leeds United’a giderken, Bobby’nin yeteneği daha okul takımındayken farkediliyor­du. Manchester United’a imza attığında 15’indeydi. Bir taraftan askerlik yapıyor, haftasonlarıy­sa kırmızı-beyazlılar için top oynuyordu. Shrewsbury’deki askerlik arkadaşlarından Duncan Edwards da takım arkadaşıydı. Oldukça genç bir kadroyla Ada futbolunda devrime hazırlanan Matt Busby’nin öğrencilerine “Busby’nin Bebekleri” deniyordu.

    İskoç hocanın elinde pişen bu iki askerlik arkadaşı, bugün “Kırmızı Şeytanlar”ın tarihini anlatıyor. Biri kulübün her şeyi olurken, diğerinin mezartaşında 1958 yazıyor.

    SporTarihi-1
    Hem orta sahada hem forvette harikalar yaratan Charlton’ın fiziksel dayanıklılığı o tarihler için eşsizdi

    Futbol tarihinin en kara günlerinden biridir 6 Şubat 1958. Şampiyon Kulüpler Kupası’nda Charlton’ın iki golüyle Kızılyıldız’ı eleyen Manchester United, yarı finale kalmıştı. Dönüş yolunda Münih’te yakıt ikmali yapan uçak nazlanıyordu; sanki o demir kuş bir türlü uçmak istemiyordu. Yolcuların sinirleri bozulmaya başlamıştı. Uçakta bulunan fut­bolcular da endişeliydi. Takımın gol makinesi Tommy Taylor’la delifişeği David Pegg, kaleci Den­nis Viollet ve Bobby’nin yanına giderek yer değiştirmek istedi­ğinde kader ağlarını örüyordu. Arkadaşlarını rahatlatmak için koltuklarını verenler hayatta kalacak, yerlerini değiştiren­ler tabuta konacaktı… Pilotun üçüncü denemesinde yeterince yükselemeyen uçak pistten çık­mış, bir eve çarpmıştı. Uçaktaki mürettebat dahil 44 kişiden 21’i ölmüştü. Ölenler arasında “Bus­by’nin Bebekleri” de vardı.

    Charlton, jübilesinden yıllar sonra Manchester United müze­sini dolaşırken takım arkadaş­larını bir bir anlatıyor, gözleri doluyor, ancak Edwards’tan bahsederken ağlıyordu. Edwards için “o kaza olmasa, dünya Pele’yi değil onu konuşacaktı” diyor, kendisinin onun tırnağı bile olmadığını vurguluyordu.

    Kazanın şokuyla futbol topuna daha bir sıkı sarılan Charlton, durmadan çalışıyordu. Takımın can çekiştiği günlerde yardımcı antrenör Jimmy Murphy idareyi eline almıştı. 2 ay hastanede kal­dıktan sonra sağlığına kavuşan Busby’nin yönetimindeki Man­chester United ise ancak yıllar sonra şaha kalkacaktı. Kazadan sonra sezonun devamı tabii ki hüsrandı. Yarısı yokolan kırmı­zı-beyazlılar Şampiyon Kulüpler Kupası yarı finalinde Milan’a elenmiş, ligde de yola devam ettikleri toplama takımla şampi­yonluk yarışından uzaklaşmıştı. Wembley’deki Federasyon Kupa­sı finali belki yaralara sürülecek bir merhem olacaktı ancak o da olmadı; maçı Bolton Wanderers kazanmıştı.

    SporTarihi-3
    Manchester United takımını taşıyan uçak Münih’te düştüğünde takvimler 6 Şubat 1958’i gösteriyordu. Bobby Charlton, 8 takım arkadaşını kaybettiği kazadan şans eseri yaralı kurtulmuştu.
    SporTarihi-3b

    Buna rağmen İskoç hocanın önderliğinde küllerinden tekrar doğan camia, Charlton’ın önderli­ğinde yükselişe geçiyordu. Kuzey İrlanda’dan getirilen George Best ve İtalya’da tutunamayan İskoç Denis Law’un takıma katılmasıy­la “Kırmızı Şeytanlar” kanatlanı­yordu.

    Tüm bunlar yaşanırken, takımın yıldızı Charlton ailesiyle konuşmuyordu. Bir gün kuru temizlemecide tanıştığı kadına âşık olması üzerine ipler tama­men kopmuştu. Norma’yla annesi anlaşamıyordu. Gol makinesinin bir tercih yapması gerekiyordu. Ya sevdiği kadını seçecekti ya da ona tapan kadını. 1961’de Nor­ma’yla evlenmesi bardağı taşıran son damla oldu. Annesinin biricik meleği, ailenin en yeteneklisi uçup gitmişti. Kardeşi de yıllarca onunla konuşmayacak, ancak annelerinin ölümünden sonra yakınlaşacaktı.

    1958’de millî takımda da oyna­maya başlayan Charlton, ülkesini 4 yıl sonra da Dünya Kupası’nda temsil etmişti. Arjantin filelerini havalandırsa da Brezilya’ya çare bulamamıştı. 1962’de Sambacılar turnuvayı kazanırken, İngilte­re’nin gülmesine sadece 4 sene vardı.

    Manchester United ise o korkunç kazadan sonra bir kupa kaldırabilmek için tam 5 sene bekleyecekti. 1963’teki Federas­yon Kupası’nı, 1965’te gelen lig şampiyonluğu takip etti. Son de­rece çekişmeli geçen bir sezonun ardından Leeds United’ı averajla geride bırakan kırmızı-beyaz­lılar zafere ulaşmıştı. Düşman kardeşlerden Bobby gülerken, Leeds United savunmasının bel­kemiği olan abisi Jack ağlamıştı.

    Ertesi yıl Dünya Kupası İngil­tere’deydi. Alf Ramsey, Charlton biraderleri de kadroya almıştı. Uruguay, Meksika ve Fransa’nın olduğu grubu lider bitiren İn­giltere yoluna devam ediyordu. Meksika ağlarını sarsan Bobby, Arjantin’le oynanan çeyrek finalde susmuş, Geoff Hurst’ün golü İngiltere’yi son dörde taşımıştı. Portekiz’e karşı yarı finalin yıldızı şüphesiz Bobby’ydi. Onun 2 golüyle kazanan İngiltere, finale yükselmişti.

    Wembley’de rakip Federal Almanya’ydı. Normal süresi 2-2 biten maçın uzatmalarında yaşanan bir pozisyon, aradan geçen bir ömre rağmen hâlâ tar­tışılıyor. Hurst’ün kaleciyi geçen şutu üst direğe vurup çizgiyle raks ediyor, Azerî yan hakem Tevfik Bahramov gol deyince, evsahibi öne geçiyordu. Son anlarda yine sahne alan Hurst hat-trick yapıyor, 4-2’lik skorla İngiltere şampiyon oluyordu. Seremonide Kraliçe 2. Eliza­beth’in kaptan Bobby Moore’a Dünya Kupası’nı takdim ettiği kare, spor tarihinin unutulmaz­ları arasına giriyordu.

    SporTarihi-4
    Bobby Charlton, 1968 Şampiyon Kulüpler Kupası finalinin 53. dakikasında Benfica ağlarına ilk golü gönderiyor. Normal süresi 1-1 biten maçı uzatmalarda 4-1 Manchester United kazanacak, bir gol daha atan Charlton sahanın yıldızı olacaktı.

    Charlton’ların küçüğü için hasat mevsimi ertesi yıl da sürüyordu. 1967’de şampiyon olan Manchester United, aynı başarıyı tekrarlamak için tam 26 yıl bekleyecek; Busby’den sonra bir başka İskoç, Alex Ferguson’ın yönetiminde hanedana dönü­şecekti.

    1968 Şampiyon Kulüpler Ku­pası finali, Wembley’deydi. Ra­kip, Portekiz’in devi Benfica’ydı. 10 yıl önceki uçak kazasından kurtulanlardan iki futbolcu sahadaydı: Bill Foulkes ve kaptan Charlton. Normal süresi 1-1 biten karşılaşmanın uzatmalarında coşan Manchester United, 4-1’lik skorla zafere ulaşmıştı. İki gol atan Charlton dışında Best ve Brian Kidd de ağları sarsmıştı. O gün mavi formayla oynayan “Kırmızı Şeytanlar” böylece Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kazanan ilk İngiliz takımı olmuştu. Birkaç hafta sonra düzenlenen Avrupa Şampiyona­sı’nda Sovyetler Birliği’ni yenen İngiltere üçüncü olurken, açılış golü yine Charlton’dandı.

    1970 Meksika Dünya Ku­pası’nda unvanını koruma peşindeki İngiltere gruptan rahat çıkmıştı. Tecrübeli teknik direktör Alf Ramsey, Charlton’ı dinlendirerek ondan verim al­maya çalışıyordu. Çeyrek finalde rakip yine Almanya’ydı. O ka­vurucu sıcakta futbolun beşiği 2-1 öndeyken, istikrar abidesini oyundan çıkaran Ramsey belki de hayatının hatasını yapmıştı. Uzatmalarda Panzerler kazanı­yor, İngiltere evine dönüyordu. Dönüş yolunda hocasına millî takım kariyerini noktaladığını açıkladığında, daha 32’sindeydi. O gün itibarıyla İngiltere için en çok oynayan oydu, en çok gol atan yine oydu (Önce 1973’te Bobby Moore onun 106 maç­lık rekorunu tarihe gömecek; ardından 2015’te de 49 gollük rekoru Wayne Rooney tarafın­dan kırılacaktı).

    SporTarihi-5
    Manchester United’ın sahası Old Trafford’un önündeki takımın efsanevi üçlüsü Bobby Charlton (top elinde olan), Denis Law ve George Best heykeli. Üçlünün selamladığı yerde ise takımın efsanevi hocası Sir Matt Busby’nin heykeli var.

    Manchester United 1970’lerde düşüşe geçmeye başlamıştı. 35’i devirmiş kaptan artık yıllara meydan okuyamıyordu. Futbola resmen nokta koymadan jübi­lesini Celtic karşısında yapan Charlton, o gün George Best’e sarılamamıştı. Yıllarca yanyana oynamış ancak hiç geçineme­miş şişkin egolu adamlardan Kuzey İrlandalı, kaptanının jübilesine gelmemişti.

    28 Nisan 1973’te Bobby Man­chester United, Jack ise Leeds United formasıyla son maçına çıkmıştı. Kırmızı Şeytanlar’ın formasını 758 defa terleten kap­tanın rekorunu sonradan Ryan Giggs kıracaktı.

    Bobby Charlton daha sonra Preston North End’de oyun­cu-menajer olarak mutfağın diğer tarafına geçti. Yeşil saha­lardaki serüvenini sonlandıran istikrar abidesi, BBC’de yorum­cu oluyordu. Sonradan mücev­her ticareti ve seyahat işlerine de giren Charlton, Çin, Amerika, Kanada, Avustralya ve İngilte­re’de futbol okulları açtı. Kanser araştırmaları yapan hastaneler­den kara mayını mağdurları için çalışan organizasyonlara, birçok yardım faaliyetine katkıda bulundu Charlton. 1984’te Bus­by’den boşalan koltuğa oturarak her şeyini borçlu olduğu kulü­bün yönetim kuruluna girdi; 2008’e kadar bu görevde kaldı. 1994’te adının başına Sir unvanı eklenen futbolcu, ne zaman maç izlemeye gitse kameraların ilk çektiği kişi olmaya devam ediyordu.

    İngiltere’nin talip olduğu her spor olayına destek veren, Manchester United’ın her kupa sevincinde bir anda ekranda beliren Sir’ü kibri yüzünden sevmeyen de çoktu. Son yılların­da demansla boğuşan Charlton, kuvvetle muhtemel attığı golleri bile hatırlamadan son nefesi­ni verdi. 1958’de arkadaşına uçaktaki yerini vermese, belki Manchester United tarihten si­linecek, belki de İngiltere hiçbir zaman Dünya Kupası’nı kaldıra­mayacaktı.

    İngiltere’nin futbol kralı, Manchester’ın ilahı artık kitap­larda, belgesellerde, filmlerde yaşayacak. Old Trafford’u bir futbol mabedine dönüştüren, bu oyunun gördüğü en büyük aktörlerden biri asla unutulma­yacak.

    SporTarihi-6
    Bobby Charlton, Old Trafford’da kendi adını taşıyan tribünün önünde.

    Aile değil futbol klanı

    Bobby Charlton’ın ağabeyi Jack, savunma oyuncusuydu. Tüm kari­yerini Leeds United’da geçiren stoper, bu takımın formasını 629’u ligde olmak üzere 762 defa terletmişti. Toplam 95 gole imzasını Jack Charlton, İngiltere adına 35 defa sahne almış; bu karşı­laşmalarda da 6 defa ağları sarsmıştı. 1967’de yılın futbolcusu seçilen Jack Charlton, bir lig, bir Federasyon Kupası, bir Lig Kupası, iki Fuar Şehirleri Kupası kazanmıştı. Futbolu bıraktıktan sonra teknik direktörlüğe başladı ve İrlanda’yı iki defa Dünya Kupası’na götürdü; o takımla 1990’da yaşadığı çeyrek final, hocalık kariyerinin zirvesiydi.

    SporTarihi-KUTU1
    Futbola aşık bir kadın olan Elizabeth ”Cissie” Charlton, İngiliz Milli Takımı’nda oynayan iki oğlu Bobby ve Jack’in fotoğrafı önünde gururla poz veriyor.
    SporTarihi-KUTU2
    Newcastle United efsanesi Jackie Milburn, Bobby Charlton’un dayısıydı.

    Dayılardan Jack Milburn ise 1908’de doğmuştu. Futbolcu ailenin en büyüğü oydu. Zamanın iyi sol beklerindendi. Uzun süre Leeds United’da oynamış, Bradford’da emekliye ayrılmıştı. 1910’da dünyaya merhaba diyen George ise ka­riyerini Leeds United ve Chesterfield’da geçirmişti. Meşin yuvarlağın peşine dü­şen üçüncü dayı Jim’di. 1919’da doğan Jim, Leeds United formasıyla 220 maça çıkmış, 17 gol atmıştı. O da sol bekti. Kardeşlerin en küçüğü olan Stanley de 1926’da doğmuş, Chesterfield ve Lei­cester’da uzun yıllar görev yapmıştı.

    Bu futbol klanının en yeteneklisi ise Jackie Milburn’dü. Newcastle United’a üç Federasyon Kupası kazandıran santrfor, uzun süre kulüp tarihinin en golcü ismi oldu. 1988’de Alan Shea­rer’ın rekorunu kırdığını görmeden 64 yaşında ölen yıldızın cenaze töreni için toplanan onbinler, ona duyulan sevgi­nin özetiydi. Külleri, sayısız gole imzasını attığı, Newcastle’ın yuvası St James’ Park’a serpiştirildi. Efsanenin adı bugün yine aynı stadyumda yaşıyor; kentin değişik yerlerinde onun için dikilen heykeller bizi selamlıyor.

  • Göğsümüzü kabartanlar, 1 asırdır hiç unutulmayanlar

    Sporun bir milletin gelişmişlik düzeyini gösterdiğine inanan Mustafa KemalAtatürk, cumhuriyetin ilanının ardından başlattığı topyekun seferberlikte beden eğitimini de ihmal etmemişti. Attığı tohumlar çok geçmeden meyve verecek; Yaşar Erkan’Lar, Halet Çambel’ler, Naim’lerden “Filenin Sultanları”na uzanan yolun köşetaşları olacaktı.

    Dünya 20. yüzyılın başlarından itibaren spor ve beden eğitimi alanlarında da bir dönüşüm geçiriyordu. Son zamanlarını yaşayan Osmanlı Devleti ise bu gelişmeleri uzaktan takip etmekteydi. Cumhuriyetin ilanının ardından, sporu bir milletin gelişmişlik düzeyini gösteren unsurlardan biri olarak gören Mustafa Kemal, diğer bütün inkılaplarla birlikte spor konusunda da öncü rol üstlenecekti.

    Aslında olimpiyat serüvenimiz cumhuriyetten önce başlamıştı. 1908′ de Londra’ya gönderilen Aleko Mulos ve 1912′ de Stockholm Oyunları’na katılan Vahram Papazyan ile Mıgırdiç Mıgıryan, bu serüvenin ilkleriydi. Muhafızgücü’nün 1920′ de Mustafa Kemal’in emriyle Ankara’ da kurulması, Türk İdman Cemiyetleri İttifakı’nın 1922′ de açılması, İsveç Kraliyet Askerı Beden Eğitimi ve Jimnastik Akademisi’nde eğitim alan Selim Sırrı (Tarcan) Bey’in Beden Terbiyesi Mektebi için kolları sıvaması cumhuriyetin ilan edilmesinin öncesindeydi.

    Spor_1
    Mustafa Kemal Atatük ve İsmet İnönü, 1927’de düzenlenen 2. Gazi Koşusu’nu izliyor.

    Ekim sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Sahanın en yalnız mevkiinde 28 yıl boyunca tek başınaydı

    italyan futbol efsanesi, dünya futbol tarihinin en önemli kalecilerdenden Gianluigi Buffon, geçen ay “Bana her şeyi verdiniz. Size her şeyi verdim” sözleriyle 28 yıllık kariyerine nokta koydu. Parma’da başladığı kariyerine yine Parma’da son veren Buffon, sadece italya’da değil, uluslararası büyük turnuvalarda da aşılması zor rekorları elinde tutuyor.

    Futbolun en yalnız mevkiidir kalecilik. Gözüpek oyuncu, orada takımı için bedenini siper ederken yanında kimse yoktur. Bir yandan da dünyanın en nankör mesleklerinden biridir. Kurtardıklarınızdan çok, yediğiniz hatalı gollerle hatırlanırsınız. Üstelik yıllarca, hatta bir ömür boyunca…

    Ancak bazıları da vardır ki, üç direk arasında devleşir; başkaları için mucize kabul edilebilecek sayısız kurtarışı, güneşli bir günde yürüyüş yapmak kadar sıradan bir olay gibi gösterir. Geçen ay “Buraya kadar dostlar! Bana her şeyi verdiniz. Size her şeyi verdim” sözleriyle 28 yıllık kariyerine nokta koyduğunu açıklayan İtalyan futbolunun efsanevi kalecisi Gianluigi Buffon bunlardan biriydi.

    Kimilerine göre tarihin en iyi kalecisi olan Buffon, 1978’de Floransa yakınlarındaki Carrara’da dünyaya gözlerini açmıştı. Sıkıntılı bir doğumdu. Kordon dolanması yüzünden doktorlar kalıcı hasardan endişe etse de korkulan olmamış, hayata tutunan bebek henüz 9 aylıkken yürümeye başlamıştı.

    Aileden sporcuydu. Annesi, zamanında disk atmada İtalya rekorunu kırmış şampiyon bir atletti. Ablaları voleybolcu, dayısı ise basketbolcuydu. Bir zamanlar halterci olan babası ise ailenin diğer fertlerinin yanında sönük kalmıştı. Kalecilik genlerinde vardı; dedesinin kuzeni Lorenzo Buffon, Inter ve Fiorentina’nın ardından, Milan’ın da filelerini savunmuş bir efsaneydi. Boynuz kulağı geçecek, ailenin iki numaralı file bekçisi “müseccel marka” olacaktı.

    Spor-5
    Pek çok yorumcuya göre tarihin en iyi kalec!s! olan Buffon, ona “Süpermen” unvanını kazandıran kurtarışlarından birini yaparken…

    Eylül sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • 15 kilo sosisten milyonlara futbolda rekor transferler

    Futbolda yaz aylarında heyecan, sahalardan transfer hareketlerine kayar. Her geçen yıl aklın sınırlarını daha da zorlayan transfer ücretleri, kulüplerin ve futbolseverlerin başlıca gündemi. Oysa durum her zaman böyle değildi. Bugün milyon Dolarların konuşulduğu piyasada, bir zamanlar ağırlığınca karidese veya bira dolu bir fıçıya satılan oyuncular da vardı.

    Futbolun en heyecanlı dönemlerinden biri başladı. Her yıl iki defa sosyal medyada paylaşım rekorlarına neden olan, tirajları yükselten transfer sezonu bereketiyle birlikte geldi. Bir tarafta son günü ekran başında nöbet tutarak geçirenler, öbür tarafta ellerinde hesap makinesi, adı “muhasebeci”ye çıkanlar… Arka planda ise nasıl uygulandıkları tartışmalı olsa da artık futbolun olmazsa olmazı hâline gelmiş Bosman Kararı, fair-play kuralı, harcama limitleri…

    Her şey Jean Marc Bosman adında sıradan bir futbolcunun Belçika’dan Fransa 2. Ligi’ne transfer olmak istemesiyle başlamıştı. O günlerde vasat bile denemeyecek bu orta saha oyuncusunun adının ölümsüzleşmesine neden olan olaylar zinciri, 1990 yazında sözleşmesinin sona ermesiyle gündeme gelecekti.

    Belçika’nın ilk şampiyonu olan RFC Liege oyuncuya aylık 750 euro önermişti. O da Fransız ekibi Dunkerque’le anlaşmıştı. Ancak bir sorun vardı. O zamanki transfer yönetmeliklerine göre futbolcuya 400 bin Euro fiyat biçen eski kulübü, imzanın atılmasına engel oluyordu. Mesele mahkemeye taşınmış, 5 yıllık hukuk savaşının ardından Avrupa Adalet Divanı, 15 Aralık 1995’te hiçbir geliri ve işsizlik sigortası olmayan futbolcuya 700 bin Euro tazminat ödenmesine karar vermişti. Tabii asıl kritik nokta bu değildi. Bu kararla futbol, bir “ekonomik sektör” olarak görülmeye başlanmış; oyuncuların sözleşmeleri bittiğinde özgürce istedikleri kulübe transfer olmalarının önü açılmıştı.

    Yıllar önce bu kararın alınmasını sağlayan Bosman, tazminatının çoğuyla mahkeme masraflarını ödemek zorunda kaldı; ancak onun açtığı kapı, futbol piyasasındaki tüm dengeleri değiştiren bir yola çıkacaktı. Altyapısı güçlü kimi kulüpler yıldızlarını kaybetmiş; büyüklerle küçükler arasındaki uçurum yükselmeye başlamıştı. Büyük balıklar küçük balıkları yutarken, oyuncular kazanacaktı.

    Spor Tarihi - ANA
    Türk futbol tarihinin en çok bonservis parası ödenen futbolcusu Cenk Tosun. Ancak bu yaz Real Madrid’e transfer olan Arda Güler (üstte), eğer başarılı olursa bonuslarla onu geçecek.

    Ağustos sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Holokost’tan sağ çıktı 35’inde altını boynuna taktı

    Tarihe olimpiyat altını kazanan en yaşlı kadın jimnastikçi olarak geçmişti Ágnes Keleti. Kimbilir 2. Dünya Savaşı araya girmese, olimpiyat madalyalarının sayısı 11’den fazla olacaktı. Ocak ayında 103. yaşını kutlamaya hazırlanan “yaşayan en yaşlı olimpiyat şampiyonu”, başına gelen her türlü felakete rağmen hayata gülümseyerek bakmaya devam ediyor.

    Gençliğinde tek hayali vardı: Çellist olmak isti­yordu. Macaristan Müzik Akademisi’nde çalacak kadar yetenekliydi. Ancak bir gün Camille Saint-Saëns’ın ölümsüz eseri “Hayvanlar Karnavalı”nın en bilinen bölümü olan “Kuğu”yu çalacakken donakalınca tüm hayatı değişti. Müzikte ülkesinin en iyilerinden biri olma fırsatını kaçıran o genç kadın, sonradan bambaşka bir alanda yükselecek; toplama kampından kaçtıktan sonra Olimpiyat’ta altın madal­yaları boynuna takacaktı.

    Bugün 102 yaşında olan Ágnes Keleti, Macaristan tarihinin gelmiş geçmiş en başarılı kadın olimpik sporcusu. Bu asırlık çınarın spor tarihi bakımından önemi ise olimpiyat tarihinin en yaşlı şampiyonu olması. Kendi deyişiyle “aynaya bakmadığı için” genç kalmayı başarıyor.

    resim_2024-09-01_023154319
    Macaristan tarihinin en başarılı olimpik sporcuları arasında gösterilen jimnastikçi Ágnes Keleti, Olimpiyat altınını takan en yaşlı sporcu olmuştu.

    Hakkında kitaplar yazılan efsane jimnastikçinin öyküsü 9 Ocak 1921’de Budapeşte’de başladığında Macaristan henüz krallıktı. 1911’de evlenen Fe­renc-Rózsi Klein çiftinin ikinci çocuğuydu Ágnes. Zengin bir ailede doğmuştu; babası bir fabrikanın ortağıydı. Ferenc Klein, Ágnes’i Budapeşte’deki tek Yahudi spor kulübü olan VAC’a yazdırdığında küçük kızı 4 yaşındaydı. Burada jimnastiğe başlayan Ágnes, bir yandan da çello çalıyordu. İki tutkusu­nun peşinden aynı anda koşan ufaklık çok yetenekliydi. Bir avuç çimenlikten gemi güvertesine, boş bulduğu her yerde amuda kalkıyor; arta kalan her anda çellosunun başına oturuyordu.

    Bu sırada Adolf Hitler’in iktidara gelmesinin ardından Avrupa’daki Yahudiler için koşullar giderek kötüleşmeye başlamıştı. Macaristan Kral Nai­bi Miklós Horthy’nin antisemitist politikaları, Yahudiler için hayatı zorlaştırıyordu. 1937’de 16 yaşın­dayken ilk ülke şampiyonluğunu kazanan Ágnes, o günlerde hâlâ Klein soyadını taşıyordu. Kökeni yüzünden başına gelecekler­den habersiz yaşayıp giderken 1939’da Almanya Polonya’ya gir­mesiyle 2. Dünya Savaşı başladı.

    resim_2024-09-01_023159738
    Yıllara meydan okuyan Keleti, halen gençleri imrendirecek jimnastik hareketlerini yapabiliyor.

    Hayatta kalmak için…

    1940’ta Macaristan’ı uluslararası arenada temsil etmeye hazırla­nırken, Yahudilik ilk defa karşısı­na bir engel olarak çıktı Ágnes’in. Takım arkadaşı ve baş rakibi Margit Csillik, federasyona onun Yahudi olduğunu hatırlatmış, faşist İtalya’yla yapılacak yarış­malarda takıma alınmamasını sağlamıştı. Federasyon, onun ül­kenin en iyi jimnastikçilerinden biri olmasını önemsememişti.

    Harp yüzünden 1940’ta Olim­piyat Oyunları yapılamamış; uluslararası alanda spor dur­muştu. O zamanlarda soyadını Klein’dan Keleti’ye çeviren genç kadın, antisemitist kanunlardan kaçmaya çalışıyordu. Ancak ertesi yıl Macaristan’da Yahu­dilerin spor yapması resmen yasaklandı. Ágnes bir süreliğine jimnastiği sadece rüyalarında görecekti.

    19 Mart 1944’te Naziler’in Macaristan’ı işgal etmesiyle bu topraklardaki Yahudiler için de geri sayım başladı. Budapeşte’nin değişik mıntıkalarına dağılan Klein ailesi, birarada değildi artık. Babası bir yerdeydi, annesi ve kardeşi başka bir yerde. Ágnes önce bir köyde, ardından şehirde kalmıştı. Nazilerle işbirliği içindeki aşırı sağcı Ok Haç Partisi üyelerinin amcasını ve kuzenini götürmesine engel olamayan Keleti, tüm malvarlığını Juhász Piroska isminde bir yabancının adını taşıyan belgeleri almak için feda etti. Bu kimlik sayesinde hayatta kalabilecekti. O hiç tanı­madığı kadına dair tüm bilgileri ezberlemekle kalmamış, onun adıyla sınava bile girmişti.

    O sıralarda kulaktan kulağa bir söylenti dolaşmaya başlamış­tı. Yeni evli kadınların toplama kamplarına yollanmayacağı söyleniyordu. Hayatta kalmak için her yolu denemeye kararlı olan Ágnes, bunun üzerine eski jimnastikçi István Sárkány ile gizlice evlendi. Ancak kocasının şansı yaver gitmedi, yakalanıp bir toplama kampına yollandı.

    Sárkány, anılarında yazdığına göre, ilk gönderildiği kamptan kaçarken bir Alman askerine denk gelmişti. Üstünü arayan asker, onun 1936 Berlin Olimpi­yat Oyunları’ndan kalma rozetini görünce duraksamıştı. Jimnas­tikçi olduğunu söylediğinde ise hiç beklemediği bir cevap ala­caktı Macar sporcu: Karşısında kendisine silah doğrultan asker de bir zamanlar jimnastikçiydi. Alman asker bir patates uzat­mış, onu bir hamlede vurmak yerine atına binip uzaklaşmadan önce Sárkány’e vakit kazandır­mak için Mauthausen Toplama Kampı’na yönlendirmişti. Kamp birkaç ay sonra Amerikan Ordu­su tarafından kurtarıldığında, Sárkány 33 kiloya düşmüştü. Yine de başka bir askere rastlasa 2009’a kadar uzun bir hayat sür­mesi büyük ihtimalle mümkün olmayacaktı.

    resim_2024-09-01_023205785
    Keleti, 1952 Helsinki Olimpiyat Oyunları’nda kürsünün en üst basamağında.

    Azmin zaferi

    Savaşın son zamanlarında Budapeşte’de Nazi sempati­zanı bir Macar subayın evinde hizmetçilik yapan genç kadın ise sokaklarda ceset toplamakla görevlendirilmişti. Sabahın ilk ışıklarından itibaren ölüleri toplu mezarlara taşıyordu. Toprakları­nın bağımsızlığa kavuşması, bir dönüm noktası olmuştu. Artık Juhász Piroska adını kullanma­sına gerek kalmayan sporcu, yeniden antrenmanlara başla­mış, jimnastiğe tüm benliğiyle sarılmıştı. Azmi sayesinde spora verdiği 5 yıllık arayı bir çırpıda kapatacaktı.

    spor tasrihi
    Keleti, “yaşayan en yaşlı Olimpiyat şampiyonu” unvanının sahibi.

    1947 Balkan Oyunları’nda altınları toplayan jimnastikçi, bir balerin gibiydi. Hareketleri şurup gibi akıyor, izleyenleri büyülüyordu. Ertesi yıl Londra’da düzenlenen Olimpiyat’ta sahne almak en büyük hayaliydi; fakat geçirdiği sakatlık yüzünden bu rüyası gerçekleşmeyecekti. 1949’da Dünya Üniversite Oyun­ları’nda 4’ü altın olmak üzere 6 madalya kazandığında, ismi hâlâ Ágnes Sárkány idi; ertesi yıl boşanacak, Ágnes Keleti efsanesi de böyle başlayacaktı.

    Olimpiyat sahnesine çıka­bildiğinde 31 yaşına gelmişti. Jimnastik gibi çok küçük yaş­larda başlanan ve erken bıra­kılan bir spor için bir hayli yaşlı sayılıyordu. Buna rağmen, 1952 Helsinki Olimpiyat Oyunları’nda Macaristan’ı başarıyla temsil etmiş; 1’i altın olmak üzere 4 ma­dalya kazanmıştı. Uzmanlığı yer hareketleri ve asimetrik para­leldeydi. Yer hareketlerinde 1952 ve 1956’da olimpiyat altını almış, asimetrik paralelde ise 1954’te dünya, 1956’da da olimpiyat şam­piyonu olmuştu.

    1952’de kazandığı ilk olimpi­yat madalyalarından sonra ise artık dur-durak tanımamıştı. Bir taraftan jimnastiği sevdirmek için ülkesini karış karış dolaşı­yor, diğer yandan antrenmanlara tüm gücüyle devam ediyordu. 1954 Dünya Şampiyonası, Roma Olimpiyat Stadyumu’nda yapıl­mıştı. Kızgın güneş sporcuları kavururken, o döktürmüştü. 10 yıl önce her gün ayrı bir cehen­nemi yaşayan Keleti için im­kansız diye bir şey yoktu. Zaten Holokost’tan kurtulmuş, spora 5 yıl ara verdikten sonra en üst seviyeye çıkmayı başarmış o kadın için biraz güneş yanığının ne önemi olabilirdi ki…

    Takım arkadaşla­rından Olga Tass’ın aktardığına göre, her antrenmandan sonra yaptığı hataları yazan Keleti, mükemmelin peşindeydi. Kazandığı ma­dalyalar tesadüf değildi.

    1956’da Macaristan ayaklan­mıştı. Komünist öğrenci birliği­ne dahil olmayı reddeden genç­lerin oluşturduğu örgütün yasaklanmasıyla birlikte ülkenin değişik şehirle­rine sıçrayan kıvılcım, 23 Ekim’de yangına dö­nüştü. Sovyetler Birliği ayaklanmayı bastırmak için 4 Kasım’da Maca­ristan’a girmiş; binler ölmüş, onbinler ülkeden kaçmıştı. Macaristan kafilesi, 22 Kasım’da baş­layan 1956 Melbourne Olimpiyat Oyunları’na bu koşullar içinde gitti. Organizasyon öncesi bir sa­katlıkla boğuşan Keleti, düzelince kafiledeki yerini almıştı. Heyeca­nının bir nedeni de Avustralya’ya iltica eden ablasını yıllar sonra ilk defa görecek olmasıydı.

    35 yaşında olimpiyatta 4 altın, 2 gümüş kazanması üzerine, tarihe “Olimpiyat altını kaza­nan en yaşlı kadın jimnastikçi” olarak geçecekti. Yer hareketle­rinde Béla Bartók’un müziğiyle sergilediği performans izleyen­leri büyülemişti. Hatta Kraliçe 2. Elizabeth’i temsilen Melbour­ne’de olan Prens Philip’in ricası üstüne o ve takım arkadaşları performanslarını tekrarlamıştı.

    Organizasyonun sonunda 43 arkadaşıyla birlikte Avust­ralya’ya iltica etti. Başta aklı annesinde kalsa da, onu da bir süre sonra yanına alacaktı.

    resim_2024-09-01_023338237
    Macar efsanenin doğumgünü hediyesi, Dezső Dobor ve Sándor Dávid tarafından ona adanan kitaplar oldu.

    Ailenin kaderi

    1957’de İsrail’e yerleşen Keleti, yeni kurulmuş ülkenin jimnas­tik alanında gelişmesinde büyük rol oynayacaktı. Hem sporcuları hem de antrenörleri yetiştiren olimpiyat efsanesi, aynı zaman­da üniversitede hocalık yapı­yordu. İsrail’de tanıştığı Róbert Bíró’yla 1959’da evlenen Kele­ti’nin iki de oğlu olmuştu. İtalya Jimnastik Millî Takımı’nı 1960 Olimpiyat Oyunları’nı hazırla­yan Keleti, Macaristan’a tekrar ayak bastığında ise takvimler 1983’ü gösteriyordu. Bir zaman­lar ölümden döndüğü toprak­larda ona gösterilen ilgi, oğlu Rafael’in dediği gibi “ömrünü uzatmıştı”.

    Finlandiyalı Lydia Wide­man’ın 2019’daki ölümünden sonra yaşayan en yaşlı olimpiyat şampiyonu olan Keleti, 2004’te Macaristan tarihinin en önemli 12 sporcusu listesine seçildi. 2017’de İsrail Ödülü’yle onurlan­dırılan efsanenin adını taşıyan bir asteroid bile var. Krisztián Sárneczky tarafından 2005’te keşfedilen 265594 numaralı ast­reoid Keletiágnes ismini taşıyor.

    resim_2024-09-01_023342386
    Keleti, 1949’da Vasas Spor Merkezi’nde antrenman sırasında. Takım arkadaşlarının anlattığına göre Keleti, her antrenmandan sonra bütün hatalarını yazarak mükemmelin peşinde koşuyordu.

    11 Olimpiyat madalyası bulu­nan, 1972 Münih’in yıldızı Mark Spitz’ten sonra en başarılı Ya­hudi olimpik sporcu olan Keleti, önümüzdeki Ocak ayında 103. yaşını kutlamaya hazırlanıyor. Olimpiyat tarihinde kadın jim­nastikçiler arasında 18 madalya kazanan Sovyet Larisa Latynina ve 11 madalyalı Çekoslovak Věra Čáslavská’dan sonra en çok ma­dalya kazanan kişi o; Macaristan tarihinde en çok olimpiyat ma­dalyası kazanmış sporcu da…

    Macar eskrimciler Aladár Gerevich, Pál Kovács ve Rudolf Kárpáti, ondan daha fazla altın aldıysa da savaş ve sakatlık yüzünden iki olimpiyat kaçıran Keleti’nin çok daha fazlasını başarabileceğini herkes bili­yor. Film gibi bir hayata bütün bu başarıları sığdıran olimpik sporcunun uzun yıllar ülkesinde tanınmaması ise bir dönemin politik ikliminin özeti gibi. Geç­mişten bahsetmekten pek hoş­lanmayan efsane sporcunun, “Hadi gelecekten konuşalım. Güzel olması gereken gelecek; geçmişe bir şey yapamayız ancak gelecek ellerimizde” demesi ise yüzünden eksik olmayan gülümsemenin sırrı olsa gerek.

    resim_2024-09-01_023346434
    103.yaşını kutlamaya hazırlanan Keleti, altın madalyalarıyla.
  • Devler ülkemize gelecek galip İstanbul’da taç giyecek

    Devler ülkemize gelecek galip İstanbul’da taç giyecek

    Şampiyonlar Ligi’nde finalin adı kondu: Inter-Manchester City. İtalyanlar 13 yıllık hasreti dindirmeyi, İngilizler ise ilk kupalarını almayı hedefleye dursun, devler arenasında perde 10 Haziran’da İstanbul’da iniyor. Şampiyon Kulüpler’den Şampiyonlar Ligi’ne, Kupa 1’in 68 yıllık öyküsü ve unutulmayan kahramanları…

    Milyarlarca futbolseveri ekran başına kilit­leyen Şampiyonlar Ligi’nde büyük final geldi (10 Haziran). Bir endüstrinin can damarı devler arenasında Inter ve Manchester City İstanbul’da, Atatürk Olimpiyat Stadyumu’n­da karşı karşıya geliyor. 1955’te Şampiyon Kulüpler Kupası adıyla başlayan organizasyon, 1992’den beri Şampiyonlar Ligi adıyla anılıyor. Statüsü değişse de, bu büyük heyecana litera­türde “Kupa 1” de deniyor.

    Aslında Avrupa’da farklı ülkelerin futbol temsilcileri ilk defa 1890’larda buluşmaya baş­lamıştı. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun takımlarını biraraya getiren Challenge Cup, 1897’den 1911’e kadar sürmüş; şinitzel diyarının temsilcileri turnuvayı tahakkümleri altına almıştı. Kimilerinin “ilk gayri­resmî Dünya Kupası” saydığı, çay imparatoru Sir Thomas Lipton’un adını taşıyan orga­nizasyonda ise 1909 ve 1911’de İngilizler, İtalyanlar ve İsviçre­liler kapışmıştı.

    Devler İstanbul
    İlk Şampiyon Kulüpler Kupası finali 1956’da Real Madrid’le Reims arasındaydı. İspanyollar kazanmıştı. 

    Orta Avrupa’nın şampiyo­nası Mitropa Kupası 1927’de başlamış; organizasyonun ilk yılında Avusturya, Macaris­tan, Yugoslavya ve Çekoslo­vakya’dan ikişer ekip rekabet etmişti. Bu ülkeleri, lig şam­piyonlarının yanında ya lig ikincileri ya da kupa sahipleri temsil etmişti. Zamanla katı­lımcı sayısı artmış, İtalyan ve İsviçre takımları da arenada yerini almıştı. Buradaki seviye olağanüstüydü. 1930’daki ilk Dünya Kupası’nın yarı finalisti Yugoslavya; 1934’ün şampiyonu İtalya, finalisti Çekoslovakya ve yarı finalisti Avusturya; 1938 şampiyonu İtalya’yla finalisti Macaristan kulüpler düzeyinde boy göstermişti.

    Şampiyon Kulüpler Kupası’nın 1955’teki doğumundan sonra gölgede kalan organizasyon, 1958’de Tuna Kupası adını almış, 1992’de sona ermişti. 6 defa mutlu sona ulaşan Macaristan temsilcisi Vasas, turnuvanın en başarılı takımıydı. 

    Yaşlı Kıta’da bunlar olurken, Güney Amerika’da da dünya futboluna ilham verecek gelişmeler yaşanıyordu. 1916’da bugün Copa América olarak bildiğimiz Güney Amerika Şampiyonası start almış ve 1927’de Fransız Futbol Federasyonu Başkanı Henri Delaunay bundan esinlenerek Avrupa kıtasının da kendisine ait bir turnuvası olması gerektiği fikrini ortaya atmıştı. O tarihte daha UEFA kurulmamış; Dünya Kupası’nın temeli atılmamıştı. FIFA, Delaunay’in teklifini elinin tersiyle iterek önce 1930’daki ilk Dünya Kupası’nın hazırlıklarına başlamıştı. İlk Avrupa Futbol Şampiyonası ise 30 yıl sonraya, 1960’a kalacaktı. 

    Devler ülkemize gelecek galip İstanbul’da taç giyecek
    1999 Şampiyonlar Ligi finalinin unutulmaz sonu… Normal sürenin sonunda önde olan Bayern Münih, uzatmalarda yediği iki golle kupayı Manchester’a kaptırmıştı. 

    Turnuvayı doğuran makale 

    Avrupa’da kulüpler düzeyinde bir turnuva fikrine ilham veren iki köşetaşından ilki yine Güney Amerika’dan gelmişti. 1948’de Güney Amerika şampiyonları bir turnuvada buluştular. Libertadores Kupası’nın öncülü olan bu organizasyonu yerinde takip eden L’Équipe muhabiri Jacques Ferran gördüklerini editörü Hanot’ya anlatmış ve kafalardaki ilk ışığı yakmıştı. 1954 Dünya Kupası finalisti Macaristan Millî Takımı’nın çoğunluğunu oluşturan Honved takımının aynı yılın sonunda Wolverhampton Wanderers (Wolves) tarafından devrilmesi ise ikinci köşetaşı olacaktı. İngiliz basınının kendi takımlarını “dünya şampiyonu” ilan etmesi üzerine, Hanot bir makale yazmıştı. Fransız gazeteci, “dünya şampiyonu” denebilmesi için Wolves’un deplasmanlara gitmesi gerektiğini, Milan veya Real Madrid gibi köklü ekiplerle de oynaması gerektiğini vurguluyordu. 

    Devler İstanbul
    Son şampiyon Real Madrid kupa kaldırırken

    UEFA’nın 1955’te nihayet, ısrarla Avrupa’nın en iyi kulübünün belirlenmesi gerektiğini söyleyen Hanot’ya kulak vermesiyle Şampiyon Kulüpler Kupası doğdu. Bu turnuvada lig şampiyonları sahne alacaktı. Tabii istisnalar da mevcuttu. Yeni organizasyonun muzafferleri, kendi liglerinde aldıkları sonuçtan bağımsız olarak bir sonraki sezona otomatik olarak katılabiliyordu. Bu şartlarda aynı ülkeden iki takım yarı finalde buluşsa da, finalde karşılaştıklarını görmek için 2000’deki Real Madrid-Valencia maçını beklemek gerekecekti. 

    İlk santra 

    Şampiyon Kulüpler Kupası’nda ilk düdük 4 Eylül 1955’te çalındı; Sporting Lizbon’la Partizan arasındaki mücadelede taraflar yenişememişti (Tesadüf bu ya, 3-3 biten karşılaşmada iki gol atan Milos Milutinovic’in yolu sonradan ülkemize de düşecek, usta futbolcu Beşiktaş ve Altay’da teknik direktörlük yapacaktı). İlk şampiyon ise Reims’i deviren Real Madrid olmuştu. Beyaz Şimşekler sonra da üstüste 5 defa taçlanarak organizasyona damgasını vurmuştu. Yaptıkları, adeta yapacaklarının ıspatıydı. 

    1960’lara Benfica fırtınası damgasını vurdu. Efsane hocaları Bela Guttmann’ın idaresindeki Kartallar, Real Madrid’den sonra Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kaldıran ilk takım olacaktı. Portekizlilerden bayrağı alan ise Milano’ydu. Milan’la Inter, tıpkı Benfica gibi 1960’larda ikişer defa taçlanmıştı. Milano’nun fiyakalı çocuklarından önce Milan kurulmuş, sonradan kulüpte İtalyanların tahakkümünden sıkılan 44 üye, “Internazionale” diyerek kapısı herkese açık yeni bir kulübe hayat vermişti. 

    Devler İstanbul
    Tarihin en sürpriz şampiyonlarından Celtic, 1967’de Lizbon’da sahaya çıkarken… Lizbon Aslanları olarak anılan 11 Glasgowludan oluşan takım, Inter’i devirmişti. 

    1966’da Real Madrid, tekrar mutlu sona ulaştı. İspanyol devi, Yugoslav ekibi Partizan’ı yenerken efsane 10 Numara Paco Gento da altıncı kupasını kaldırıyordu; unutulmaz solak geçen sene öldüğünde kulübün onursal başkanıydı. Tarihte ona yaklaşanlar olduysa da 57 yıldır unvanını koruyor; bir gün Kupa 1’i altıncı defa kazanacak ondan başka bir futbolcu olacak mı merak ediliyor. 

    1967’de Britanya ilk şampiyonuna kavuştu. Ancak bu onura ilk ulaşan İngilizler değil İskoçlardı. Sürpriz bir şekilde finale ulaşan Celtic, Portekiz’de Inter’i devirerek tarih yazmıştı. 11 Glasgowlu çocukla bunu başaran hocaları Jock Stein’ın yaptığı inanılmazdı. Evet, daha devir eskiydi, fakat Yaşlı Kıta’nın genç turnuvasında güçlü ekiplerde yabancı futbolcular çoktandır oynuyordu. 

    88-92 Devler İstanbulSPOR_dk-3
    Real Madridli Gento, Kupa 1’i 6 defa kazanan tek futbolcu unvanını 57 yıldır koruyor. 

    Ertesi yıl unvan İskoçya’nın güneyine gitmiş; Manchester United, Şampiyon Kulüpler’i kazanan ilk İngiliz ekibi olmuştu. 1958’de çeyrek final maçından dönerken Münih’te geçirdiği uçak kazasında yokolma tehlikesi atlatan kulüp, 10 yıl sonra aynı organizasyonda taçlanmıştı. 

    1970’lerin başında Hollanda ortasında ise Almanya fırtınası esmişti,.. Feyenoord’dan bayrağı alan Ajax, “Total Futbol” manifestosunu dünyaya ezberletecekti. Üstüste üç defa şampiyon olan Amsterdamlılara Bayern Münih nazire yaparken, iki ülke bir de 1974 Dünya Kupası finalinde kozlarını paylaşmış, Panzerler kendi evlerinde kazanmıştı. 

    1977’den itibaren Şampiyon Kulüpler, adeta İngiltere Federasyon Kupası’na dönüştü. Liverpool, Nottingham Forest ve Aston Villa, Yaşlı Kıta’nın en büyüğü olarak öne çıktılar. Kraliçe’nin çocuklarının 9 yılda 7 defa zafere ulaşması adeta şaka gibiydi. 29 Mayıs 1985’te Juventus ile Liverpool arasındaki final maçında Heysel Stadyumu’nda yaşanan facia, bu serinin sonu oldu. Final maçının başlamasından önce Liverpool taraftarlarının İtalyanlara saldırması, çıkan panik sonucu bir duvarın çökmesi ve taraftarların tel örgülere sıkışması sebebiyle 39 taraftar öldü. Bu trajedi İngilizleri uzun süre Avrupa’dan uzaklaştırdı; Ada’nın tahakkümü de böylece son buldu. 

    1986’da Steaua Bükreş, 1991’de de Kızılyıldız penaltılarla zirveye çıktı. Şampiyonanın mutlu sonla biten peri masallarına bu iki takımdan başka belki bir de 1990’larda altyapısıyla şaha kalkan Ajax eklenebilir. 1992’de statüyle oynayan UEFA, eleme usulüyle son 8’e kalan takımları iki gruba ayırmış, liderler finalde buluşmuştu. O yıl Barcelonalı Ronald Koeman’ın Sampdoria filelerini havalandıran unutulmaz frikiği, İspanya’ya 26 yıl aradan sonra kupayı getirmişti. 

    1992-93 sezonunda statü aynı kalsa da bir anda markanın ismi değişti: “Şampiyonlar Ligi”. Marsilya bu ligin ilk şampiyonuydu. UEFA, elindeki altın yumurtlayan tavuğun farkındaydı. 1997’de katılımcı sayısı artmış, ikinciler de organizasyonda boygösterebilmişti. İki yıl sonra ülkeler dörder takımla devler arenasında sahne alabildiler. 2003’te de ikinci grup aşaması terkedildi, son 16’dan itibaren eleme usulüne dönüldü.

    Devler İstanbul
    1985 Şampiyon Kulüpler finali futbol tarihinin en karanlık günlerinden biriydi. Heysel Stadyumu’nda oynanan maç öncesi Liverpoollu holiganlar Juventus taraftarına saldırmış, çıkan panikte bir duvarın çökmesiyle 39 kişi hayatını kaybetmişti. 

    Kupanın abonesi Real Madrid hesabı 1998’de açmış, sonrasında da dur-durak bilmemişti. 32 yıl beklemek belli ki onları iyice iştahlandırmıştı. Ertesi yıl Barcelona’nın mabedi Camp Nou’da oynanan final, bir Hollywood senaristinin kaleminden çıkmış gibiydi. Mario Basler’in attığı golle Bayern Münih, Manchester United karşısında öne geçmişti. Heyecan kasırgasında top sürekli direkten dönüyor, skor tablosu bir türlü değişmiyordu. Kızılca kıyamet, verilen üç dakikalık uzatmada kopmuştu: 

    Korner için kalesinden koşarak gelen Peter Schmeichel mucizenin başlangıcıydı. Ya atacaklar ya da ağlayacaklardı. David Beckham’ın ortasıyla çarşı-pazar karışmış, solak Ryan Giggs’in sevmediği sağ pabucuyla cılız vuruşu Teddy Sheringham’a asist olmuştu. Skor artık 1-1’di. Uzatmalara gidiliyor derken, 101 saniye sonra kullanılan ikinci bir köşe atışında tarih yazılmıştı. Sheringham’ın aşırdığı topu süper yedek Ole Gunnar Solskjaer’ın tamamlaması İngilizler için rüya, Almanlar için kabustu. Kırmızı Şeytanlar, Alman devine pabucunu ters giydirirken, futbolseverlere “yok artık” dedirtmişti. 

    Devler İstanbul
    Real Madrid başkanı Florentino Perez, kulübün Şampiyon Kulüpler ve Şampiyonlar Ligi’nde kazandığı 14 kupayla. 

    Devler arenasının kuruluşundan sonra Barcelona 4, Milan ve Bayern Münih 3’er kez mutlu sona ulaşsa da Şampiyonlar Ligi’nin de en başarılı ekibi Real Madrid olmaya devam ediyor. Beyaz Şimşekler, 1993’ten bu yana tam 8 defa kupayı kaldırdı. Son olarak 2022’de zafere ulaşan İspanyol ekibinin hocası Carlo Ancelotti de tam bir kupa koleksiyoneri. Oyunculuğunda 2, hocalığında ise 4 defa Kupa 1 şampiyonluğu yaşayan İtalyan çalıştırıcı, bu organizasyonun en başarılı teknik direktörü. 

    Kupa 1’de toplam 14 şampiyonluğu bulunan Real Madrid bir gün geçilir mi? İmkansıza yakın. 

    Devler İstanbul
    Şampiyonlar Ligi’nin en golcü oyuncusu Cristiano Ronaldo‘yu (solda), ezeli rakibi Lionel Messi (sağda) takip ediyor. 

    En golcüler 

    Cristiano Ronaldo – 140 gol (21 Manchester United, 105 Real Madrid, 14 Juventus)
    Lionel Messi – 129 gol (120 Barcelona, 9 PSG) 
    Robert Lewandowski – 91 gol (17 Dortmund, 69 Bayern Münih, 5 Barcelona) 
    Karim Benzema – 90 gol (12 Lyon, 78 Real Madrid) 
    Raul – 71 gol (66 Real Madrid, 5 Schalke) 

    En çok kazanan takımlar

    Real Madrid: 14 (1956, 1957, 1958, 1959, 1960, 1966, 1998, 2000, 2002, 2014, 2016, 2017, 2018, 2022) 
    Milan: 7 (1963, 1969, 1898, 1990, 1994, 2003, 2007) 
    Bayern Münih: 6 (1974, 1975, 1976, 2001, 2013, 2020) 
    Liverpool: 6 (1977, 1978, 1981, 1984, 2005, 2019) 
    Barcelona: 5 (1992, 2006, 2009, 2011, 2015) 

    Şampiyonlar Ligi’nde finaller kenti İstanbul 

    10 Haziran’da İstanbul, ikinci defa Şampiyonlar Ligi finaline evsahipliği yapacak, Manchester City ile Inter, kozlarını 74.753 kişi kapasiteli Atatürk Olimpiyat Stadyumu’nda paylaşacak. Aslında UEFA tarafından Türkiye’ye bu onur 2020 için bahşedilmişti. Ancak tüm dünyayı vuran COVID-19 pandemisi yüzünden final seyircisiz olarak Lizbon’da oynanmıştı. Kentin hakkı 2021’e kaydırılsa da salgın koşulları yüzünden yine İstanbul’da buluşulamamıştı. 

    Daha önce 2009 UEFA Kupası finali Şükrü Saracoğlu Stadyumu’nda, 2019 Süper Kupa randevusu da Vodafone Park’taydı. Kadıköy’de Galatasaray ve Beşiktaş’ta bir dönem görev yapan Mircea Lucescu’nun çalıştırdığı Şahtar Donetsk gülerken; Dolmabahçe’de Liverpool penaltılarla kazanmıştı. 

    İstanbul, şüphesiz Liverpool tarihinde büyük öneme sahip. Kırmızılar 2005’ten bu yana ne zaman bir maçta geri dönse, İngiliz basınında bu şehir konuşuluyor, o ruhun altı çiziliyor. 

    25 Mayıs 2005’te Atatürk Olimpiyat Stadyumu’ndaki finale Milan, mutlak favori olarak çıkmıştı. En son 1990’da İngiltere’de şampiyon olabilen Liverpool için bu kadarı bile büyük başarıydı. Kaptan Paolo Maldini ateşi yakmış, Hernan Crespo’nun iki golüyle yarı sonunda tabelada 3-0 yazmıştı. İş bitti derken, devre arasında başlayan İngilizlerin kültleşmiş marşı “You’ll never walk alone” fitili ateşlemişti. Diğer kaptan Steven Gerrard’ın başlattığı geri dönüşte Vladimir Smicer farkı bire indirmiş, Xabi Alonso da skoru eşitlemişti. Kalesinde devleşen Jerzy Dudek, penaltılarda da sihrini konuşturunca işlem tamamdı. Tesadüf bu ya, Kırmızılar adına son atışı kullanmak da Smicer’e kalmıştı. Kulüpte son maçına çıkan Çek yıldız kupayla veda etmişti. 

    Şampiyonlar Ligi tarihinin en güzel maçı İstanbul’da oynanmıştı. Çimlerde yaşananlar tek kelimeyle destandı. O günkü mucize unutulmazdı! 

    Devler İstanbul
    2005’te Liverpool’un İstanbul’da taçlandığı an.
  • Nazilerden kurtuldu Benfica’nın Béla’sı oldu!

    Macar teknik direktör Béla Guttmann, kariyerine 13 ülkede 22 takım, 2 Şampiyon Kulüpler Kupası, Macaristan Portekiz-Brezilya’da şampiyonluklar ve onlarca kupa sığdırdı. 4-2-4 taktiğiyle futbolun alfabesini değiştirdi. Toplama kampından kaçısından Benfica’ya ettiği bedduaya, çalkantılı bir dönemin futbol efsanesi.

    Macaristan’ın, besteci Bartók’tan sonra dün­yaya armağan ettiği ikinci Béla… Futbolda devrim kabul edilen 4-2-4 taktiğinin yaratıcısı bir teknik direktör… Takımına 4 ülkede şampiyonluk yaşatan, Benfica’yı üst üste 2 defa Şampiyon Kulüpler Kupa­sı’na kavuşturan, Eusébio’yu Portekiz’e getirerek ülkenin çim sahalardaki yazgısını değiştiren bir düşünürdü Béla Guttmann.

    82 yıllık yaşamında, futbo­lun abecesini değiştirmekle kalmamış; toplama kampından kaçışından eski takımına ettiği “lanet”e, dünya tarihinin kritik sayfaları arasında dolaşan müthiş bir maceraya da imza atmıştı.

    Hikaye 1899’da Budapeşte’de dans öğretmenliği yapan Yahudi bir ailede başlamıştı. Meşin yuvarlağın peşine Törekvés’in altyapısında takılan delikanlı, 20’sinde geldiği MTK Budapeş­te’de iki şampiyonluk kazanmış­tı. Ancak dinî mensubiyeti gün geçtikçe başına daha fazla bela oluyordu. Macaristan Kral Naibi Miklós Horthy’nin antisemitist politikalarını sertleştirmesiyle, Viyana’ya taşınmaktan başka çaresi kalmamıştı. Hem defans hem de orta sahada oynayan futbolcu, 1922’de tamamı Yahu­dilerden oluşan Hakoah Wien’de forma giymeye başlamıştı. Göğ­sünde Davut yıldızı bulunan ma­vi-beyazlılar siyonist hareketin temsilcisiydi. O takımın tam 7 oyuncusu Holokost’ta hayatını kaybedecekti…

    resim_2024-08-26_012644618
    Futbol tarihinin en iyi teknik direktörlerinden Béla Guttmann.

    1924 Olimpiyat Oyunları, Gut­tmann’ın kariyerindeki dönüm noktalarından biri olmuştu. Kamp için Paris’in göbeğindeki Monmartre’ı seçen yöneticiler gece hayatının güzelliklerinin peşinden koşarken, odalarında farelerin cirit attığı, gürültülü otelde gözlerine uyku girmeyen oyuncular isyan etmiş; Gutt­mann ve arkadaşlarının tepki olarak yakaladıkları fareleri yöneticilerin kapılarına asması ise affedilmemişti. Guttmann bu hadise nedeniyle bir daha millî takım kadrosuna alınma­yacaktı.

    Öte yandan ertesi yıl onu Hakoah ile kavuşacağı bir şam­piyonluk heyecanı bekliyordu. Guttmann bu şampiyonlukla bir mucizenin parçası olmuş; bu küçük takım, yeryüzünün en önemli futbol ülkelerinden Avusturya’da ipi göğüslemeyi başarmıştı.

    1926, Guttmann’ın hayatında yeni bir sayfa açacaktı. Takı­mının Amerika turu sırasında Yeni Dünya’nın cazibesine kapılan futbolcu, kıta değiştir­meye karar verecek; 6 yıl kaldığı ABD’de farklı takımlarda forma giyecekti. Bu fasılanın sonunu ise, milyonlarca insan gibi onun da her şeyini kaybetmesine neden olan Büyük Buhran (1929) getirecekti.

    Guttmann bu ümitsizlik anında yine cebindeki jokere sarılmıştı: Futbola… Yaşlı kıtaya ayak basar basmaz tekrar Ha­koah’ya dönmüş, çok geçmeden teknik direktörlük koltuğuna oturmuştu. 41 yıl sürecek ve Porto’da noktalanacak hocalık serüveni, böylece 1933’te Viya­na’dan start almıştı.

    resim_2024-08-26_012649819
    1961’de Barcelona’yı yenerek ilk Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kazanan Benfica takımı.

    Holokost’a çalım!

    Çıraklık dönemini Viyana’da tamamlayan taze hoca, kalfa­lığını Macaristan’da yapmış; 1939’da doğduğu toprakların takımı Újpest’i şampiyonluğa taşımıştı. Kulüpler düzeyinde Avrupa’nın en iyi takımlarını buluşturan Mitropa Kupası’nı kazanması, onu markalaşmaya doğru götürüyordu ki dünya düzenini altüst eden 2. Dünya Savaşı patlak verdi.

    Savaşın gölgesinde çıkarılan antisemitist kanunlar, Macaris­tan’daki Yahudiler için hayatı zorlaştırıyordu. Ancak, sonra­dan kendisi de toplama kampına gönderilecek Újpest Başkanı Lipót Aschner’in maddi-manevi desteğini alan Guttmann, bir süreliğine bu gelişmelerden fazla etkilenmemişti. Teknik direktörlük koltuğuna veda etmek zorunda kal­mıştı belki ama, takım­da idari görev üstlenmiş; ülkenin dörtbir yanında kulüp adına futbol­cuları izlemeye başlamıştı.

    spor trihi png

    Yine de bu günler uzun sürme­yecekti. 1944’ün Mart ayında Naziler ta­rafından işgal edilen ülkede, önce Yahudilere göğüslerinde sarı yıldız taşıma zorunluluğu getirildi. Ardından Yahudiler, Guttmann’ın 1939’da Mitropa Kupası’nı kaldırdığı stadyumun yakınlarında kuru­lan getto’da toplandı. Sonunda 400 binin üzerinde insanı ölüm kamplarına taşıyacak trenler hareket etmeye başladı.

    O günlerde 45 yaşında olan Guttmann evli değildi ama, Mariann Moldován isimli Hı­ristiyan bir kadınla beraberdi. Bu ilişki sayesinde, Auschwitz’e gönderilip hemen katledi­len babası Abraham ve ablası Szeren gibi ölüm trenlerine ilk binenlerden olmamıştı. Zira Mariann’ın erkek kardeşi Pál, onu çatı katında saklamayı kabul etmişti. Pál, tutuklandı­ğında tüm baskılara rağmen eniştesinin yerini söylememişti. Guttmann tüm bu olup biten karşısında çaresiz hissediyordu. Sonunda bir çalışma kampında görev yapmak için gönüllü oldu.

    Gittiği yer Auschwitz’e kıyas­la korunaklı sayılırdı. En azın­dan bir süreliğine… Şansına, 20 yıl önce birlikte futbol oynadığı meslektaşı Ernő Egri Erbste­in da kamptaydı ve kampın başındaki gardiyan ile Erbstein 1. Dünya Savaşı’nda birlikte görev yapmışlardı. Bu nispeten “rahat” günler çok sürmedi. 1944 sonlarında Kızılordu’nun Budapeşte’ye yaklaş­tığı haberi ulaşınca, Guttmann’ın da bulunduğu çalışma kampındakilerin başka bir yere akta­rılmasına karar verildi. Gidecek­leri yerde başla­rına ne geleceği meçhuldü. Erbstein, asker­lik arkadaşının yardımıyla bir kaçış planı yaptı. Bindik­leri trenin camından atlayan 5 kişi özgürlüklerine kavuştu. Guttmann, yıllar sonra verdiği bir röportajda önünden atlaya­nın aktör Sándor Gál olduğunu söyleyecekti. Ne onlarla birlikte atlayan diğer iki kişiyi ne de meslektaşının askerlik arkada­şını tanıyordu. Artık Macaristan Millî Takımı’nda oynamasının ya da Újpest’i şampiyonluğa ta­şımasının toplama kamplarında hiçbir anlam ifade etmediğini öğrenmişti.

    Futbol tarihinin yönünü de­ğiştiren firarın mimarı Erbstein ise kaçtığı kaderin ağlarına 5 yıl sonra takılacaktı. Savaştan son­ra yine Torino’da görev yapar­ken, o efsane takımın yokolduğu 4 Mayıs 1949 uçak kazasında ölen 31 kişiden biri de o olacaktı.

    resim_2024-08-26_012800081
    Guttmann, hocalık kariyerine 2 Şampiyon Kulüpler Kupası, 10 lig şampiyonluğu sığdırmıştı.

    Yeni hayat

    Ölümün elinden mucizevi bir şekilde kurtulan Guttmann, savaştan sonra yeni hayatına Macaristan’da başladı. Savaş bitmişti ama bu sefer de kıtlık başgöstermişti. Öyle ki Bük­reş’in Yahudi cemaatinin takımı olan Ciocanul’ün başındayken, maaşını sebze-meyve olarak tahsil etmek zorunda kalmıştı.

    Guttmann, 1947’de Újpest’i Macaristan şampiyonluğuna taşıdıktan sonra Budapeşte ta­kımı Kispest’in başına geçmişti. Ancak takımın genç yıldızı Ferenc Puskás, babasının yerini bu adamın almasından hiç hoş­lanmamış; Guttmann’a hayatı zindan ederek bir süre sonra da ayağını kaydırmıştı. Kispest’in kaybı, dünya futbolunun kazan­cı olacaktı. Puskás Macaristan’ı şaha kaldırırken, Guttmann da dünyaya açılacaktı.

    Bir sonraki durağı Milan’da şampiyonluğa yürürken çıkan bir kriz, koltuğundan olması­na yol açmıştı. Tevatüre göre Macar futbol efsanesi, bundan sonra her gittiği kulüpte sözleş­mesine “liderken kovulamaya­cağı” hükmünü koydurmuştu. 1956’da Macaristan Ayaklan­ması’nın Sovyetler tarafın­dan bastırılmasından sonra Brezilya’ya yelken açmıştı. Macaristan Ordusu’nun takımı Honvéd’le Güney Amerika turnesine çıkan teknik direk­tör, oyuncularını Budapeşte’ye geri gönderirken kendisi São Paulo’nun başına geçmişti. Orada da şampiyonluk kazan­makla kalmamış, oynattığı 4-2-4 taktiğiyle kısa süre sonra Brezilya’ya 1958 Dünya Kupa­sı’nı getirmişti.

    São Paulo’dan sonra Por­tekiz’e ayak basan Guttmann, 1959’da bir şampiyonluk da Porto’ya kazandırmıştı. Herkes orada kök salmasını bekleye­dursun, hoca sezonun ikin­cisi Benfica’ya imza atmıştı. Lizbon’daki ortam, tam istediği gibiydi. Macar hocadan yeni bir takım oluşturması bekle­niyordu. Takıma “gençlik aşısı” için 20 tecrübeli futbolcusuyla yollarını ayıran camiada ise soru işaretleri dolaşıyordu. Ünü kulaktan kulağa yayılsa da, teknik direktörün yarattığı efsanenin kağıt üzerinde kalıp kalmayacağı merak konusuydu.

    Neyse ki maya tutmuş, sıfırdan kurulan bu genç kadro, hocanın Brezilya’da olgunlaş­tırıp sahanın her santimine yerleştirdiği hücum felsefesiy­le birleşerek ligi tahakkümü altına almıştı. 1960’da Benfica mutlu sona ulaşacak, ertesi yıl kırmızı-beyazlılar hem unvan­larını koruyacak hem de Barce­lona’yı 3-2’lik skorla devirerek Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kazanacaktı.

    Bu rüyanın tek eksiği iyi bir golcüydü. O da bir berberde bulunmuştu. Guttmann bir gün saçlarını kestirirken, yan koltukta oturan meslektaşı José Carlos’un Afrika’da bir maçta izleyip anlata anlata bitiremediği Eusébio’yu takıma almayı aklına koymuştu. Mo­zambikli santrfor, önce Ben­fica’nın ardından Portekiz’in yazgısını değiştirecekti.

    resim_2024-08-26_012805226
    Fakat 1944’te Macaristan’ın Nazilerce işgal edildiği günlerde bu başarılar hiçbir anlam ifade
    etmeyecekti.

    ‘Lanet’ meselesi

    Béla Guttmann’ın futbol dünya­sının “nefesi en kuvvetli” üyesi olarak anılmasına neden olan hadise, 1962’de yaşanmıştı. O yıl Şampiyon Kulüpler Ku­pası finali Amsterdam’da oynanıyordu. Daha önce bu organizasyonda 5 defa taç­lanan rakipleri Real Mad­rid’de zamanında Guttmann’ı kulüpten kovduran Puskás’ın hat-trick’ine rağmen, Portekiz­liler maçı 5-3 kazanmış; iki gol atan Eusébio yıldızlaşmıştı.

    Kurt hoca bu başarının ar­dından ücretine zam istemişti. Ancak kulüp istediği rakama yanaşmayınca Guttmann, Por­tekiz Kupası finali öncesinde öfkeli bir şekilde ülkeyi terket­mişti. İddiaya göre, giderken “Benfica bir asır Avrupa’da zafer görmeyecek” diye beddua etmeyi de ihmal etmemişti.

    1963’te laneti başlamıştı. Şampiyon Kulüpler Kupası finalinde Benfica, Eusébio’yla öne geçse de kazanan Milan olmuştu. Ertesi sene Avusturya Millî Takımı’nı çalıştırma­ya başlayan efsane ise iyi bir grafik yakalasa da 6 maç sonra görevine veda etmişti. Söylen­tilere göre kararında antisemi­tizm rol oynamıştı.

    1965’te Benfica yine Şam­piyon Kulüpler Kupası’nın finalindeydi. Kırmızı-beyaz­lılar bu sefer Milano’nun diğer temsilcisi Inter’e kaybetmişti. Ertesi sezon yeniden Benfi­ca’nın başına geçen usta, orada o kadar kısa süre kalmıştı ki “laneti kaldıracak zaman bula­mamıştı”.

    resim_2024-08-26_012829951
    Guttmann’ın berberde ününü duyup transfer ettiği büyük golcü Eusébio, Portekiz’in çim sahalardaki kaderini değiştirecekti.

    Yeşil sahaların Evliya Çe­lebi’si bundan sonra artık bir orada bir buradaydı. Servette, Panathinaikos derken, yavaş yavaş futboldan kopmaya baş­lamıştı. 1968’de Benfica üçüncü defa Kupa 1’de avucunu yalar­ken, bu defa zafer uzatmalarda Manchester United’ın olmuştu. Austria Wien’de idari görevler alan Guttmann ise 1974’te 75 yaşındayken Porto’da kariyeri­ne nokta koymuştu.

    Viyana’da son nefesini ver­diğinde takvimler 28 Ağustos 1981’i gösteriyordu. 1962’de “lanetlenen” Benfica ise aradan geçen 60 yılda oynanan 8 finalde laneti bozmayı halen başaramadı.

    Peki efsane hoca gerçekten böyle bir beddua etmiş miydi? 2017’de Guttmann’ın biyogra­fisini yazan David Bolchover’a göre hayır! İlk defa 1968’in Mart ayında Portekiz’de çıkan A Bola gazetesinde geçen ifade, teknik direktörün 5 ay önce artık ya­yımlanmayan bir Alman dergisi olan Sport-Illustrierte’ye verdiği röportaja dayandırılmıştı. Ger­çek olsun olmasın, tarihin en devrimci hocalarından birine atfedilen bu lanetin bozulup bozulmayacağı halen merak ediliyor. Futbol tarihinin en büyük efsanelerinden biri, 60 yıldır Kartallar’ın üzerinde bir kara bulut gibi durmaya devam ediyor.

    Benfica ise belki de yeşil sahaların biricik Béla’sının başlarına açtığı beladan kurtul­mak için, 2009’da 110. yaşgünü şerefine hocayı iki Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kucaklarken gösteren bir heykelini stadyu­muna dikti. Ne olursa olsun, kulübü Avrupa’nın en büyüğü yapan Guttmann’dı…

    resim_2024-08-26_012835706
    Benfica’nın stadında bulunan Guttmann heykeli, efsane hocanın yaş günü için dikilmişti.
  • Şili futbol için her şeyi yaptı çünkü hiçbir şeyi kalmamıştı

    1960’ta tüm zamanların en büyük depremi tarafından vurulan Şili, felaketin iki yıl ardından 1962 Dünya Kupası’na evsahipliği yaptı; yıkıntıların arasından bir umut ve dirayet öyküsü çıkardı. Bu mucizenin mimarı Carlos Dittborn, rakiplerini 15 dakikalık bir konuşmayla geride bırakmış; ardından sağlığından ve hayatından olma pahasına çalışarak “hiçbir şeyi olmayan” ülke için “her şeyi” yapmıştı.

    Tüm zamanların kaydedilmiş en büyük depremi, 22 Mayıs 1960’da Şili’yi vurdu. Merkezüssü Valdivia olan 9.5 büyüklüğündeki afette 1.000-6.000 kişi hayatını kaybetti; depremin ardından oluşan tsunami dalgaları Japonya, Avustralya ve Yeni Zelanda’ya kadar ulaştı.

    Ülke, bu büyük felaketle ağır yara almadan önce, 1962 Dünya Kupası’nın Şili’de düzenlenmesine karar verilmişti. Ancak 2 milyon kişinin etkilendiği deprem, tüm planları değiştirdi. Birçokları, turnuvanın başka bir ülkeye alınması gerektiğini dillendirmeye başladı. Zira organizasyonun evsahibi olacak şehirlerden Talca, Concepción, Talcahuano ve Valdivia perişan hâldeydi. Devlet Başkanı Jorge Alessandri insanların moralini yüksek tutmak istiyordu; fakat korkunç yıkımdan sonra futbola ayırabileceği kaynak kalmamıştı.

    Bu şartlarda, Kupa’nın kaderi Organizasyon Komitesi Başkanı Carlos Dittborn’un gerçekleştireceği mucizeye kalmıştı. Neyse ki bu onun için ilk olmayacaktı. Dittborn, hikayenin en başında, şampiyonanın pek az kişinin şans verdiği Şili’de oynanması için
    de mucize denebilecek bir sonuca imza atmıştı.

    image-133
    1962 Dünya Kupası şampiyonu Brezilya’nın eski orta saha oyuncusu Zito’nun gol sevinci…

    Bir ülkenin mucizesi

    Dünya Kupası’nın 1954’te İsviçre ve 1958’de İsveç’te oynanmasının ardından, Güney Amerikalılar artık FIFA’ya Avrupa’dan çıkılması için baskı yapmaya başlamıştı. 1962 Kupası ya kendi kıtalarında olacaktı ya da boykot başlatacaklardı… En güçlü adayları Arjantin’di. Federal Almanya, FIFA’nın ricası üzerine talebini geri çekerken, 1954’te Şili de turnuvaya talip olduğunu ilan etmişti. Ancak birçok kişiye göre bu, Arjantin yalnız kalmasın diye açıklanmış sembolik bir adaylıktan başka bir şey değildi.

    Arjantin’in sadece Buenos Aires’te bile en az 40 bin kişiyi sığdırabileceği 5 stadyumu vardı. Altyapıları derseniz, Şili’den fersah fersah daha gelişmişti. Ulaşım ağları milyonlarca kişiyi kaldırabilecek düzeydeydi.

    1962 Dünya Kupası’nın evsahibi olma onurunun kime bahşedileceğine karar vermek için taraflar, 1956’da Lizbon’da düzenlenen 30. FIFA Kongresi’nde buluştu. 10 Haziran’da mutlak favori Arjantin’in sunumunu yapan Raul Colombo, kendisinden emindi. 70 dakika kadar konuşmuş, ülkelerine gelecek futbolseverleri ağırlamak için yapılacak yeni otelleri bile etraflıca anlatmıştı. Sunumunu “Turnuvayı hemen yarın düzenleyebiliriz. Her şeyimiz var” diyerek noktalamıştı.

    Colombo’nun arkasından ise sıra Dittborn’a gelmişti. Aynı zamanda Güney Amerika Futbol Konfederasyonu’nun da (COMNEBOL) başkanı olan genç idareci müthiş bir İngilizceyle konuşmasına başladı. Daha sonra Şili’nin en köklü gazetelerinden El Mercurio’ya o günü şöyle anlatacaktı:

    “Colombo’nun harika konuşması 1 saat 10 dakika sürdü. Ardından ben sahneye çıktım. Sadece 15 dakikaya ihtiyacım vardı. Herhangi bir belge göstermedim, sadece kısaca kim olduğumuzu açıkladım ve FIFA Tüzüğü’nün 2. maddesinin lafzına ve ruhuna başvurdum. Buna göre yönetim organının işlevi, az gelişmiş ülkelerde futbolu teşvik etmek için Dünya Kupası’nı kullanmaktı.”

    Amerika’da ekonomi okuyan Dittborn, kısa konuşmasını FIFA Tüzüğü’nün bu maddesine dayandırırken ülkesindeki istikrarın, farklı inançlara ve ırklara gösterdikleri saygının altını çizmiş; Şili’nin FIFA’nın turnuva ve kongrelerine sürekli katıldığından dem vurmuştu. Tevatüre göre sunumunu o meşhur cümleyle noktalamıştı: “Her şeyi yapacağız; çünkü hiçbir şeyimiz yok!”

    Oğlu Pablo yıllardır bu cümlenin aslında bir mit olduğunu iddia ededursun, Arica’da sonradan inşa edilen ve Dittborn’un adını taşıyan stadyumda da karşımıza çıkan slogan, Şili’nin şiarı hâline geldi. El Mercurio sadece manşet atmamış, tarihin en şiddetli depreminin ardından ayağa kalkan bir ulusun mottosunu oluşturmuştu. Tüm dünyaya en zor anlarında ilham veren cümle, böylece doğmuştu.

    Tarihî konuşma, 11’e karşı 32 oyla, 1962 Dünya Kupası’nı düzenleme onurunu Şili’ye kazandırmıştı. Birçoklarının gözünde bu bir mucizeydi.

    İkinci mucize

    Depremin ardından Devlet Başkanı Alessandri, Dittborn’u yalnız bırakmıştı. Ancak Dittborn kararlıydı; ne pahasına olursa olsun turnuva Şili’de yapılacaktı. Bu artık onun için hayat-memat meselesi hâline gelmişti. Gecesini gündüzüne katmış, FIFA ve uluslararası federasyonlardan gelen destekler sayesinde bir mucizeye daha imza atmıştı. Organizasyon planlandığı gibi 8 kentte düzenlenmese de yola 4 şehirle devam edilmiş; sadece Çekoslovakya’yla Yugoslavya arasındaki yarı final 10 bin kişilik bir stadyumda oynanmıştı. Ancak turnuva, felakete rağmen devam etmişti.

    Dittborn ise dur-durak bilmeden çalışırken sağlığından olmuştu. Organizasyonun mimarı, 1962 Dünya Kupası’nın başlamasına 1 ay kala öldüğünde sadece 41 yaşındaydı.

    Kimi kaynaklar ölüm nedeni için kalp krizi demişti, kimileri pankreatit. Kesin olan tek şeyse, 28 Nisan 1962’de son nefesini veren idarecinin, Kupa öncesinde doktorların uyarılarına kulak asmamış olmasıydı.

    Dittborn’un ölümünden 13 gün önce tamamlanarak turnuvaya yetiştirilen ve Dünya Kupası tarihinde kornerden atılan tek gole (Kolombiyalı Marcos Coll, Sovyetlerin efsane kalecisi Lev Yaşin’e atmıştı) evsahipliği yapan Arica’daki stadyum, bugün hâlen Dittborn’un ismini taşıyor.

    60 yılı aşkın süredir dillere pelesenk olan “Her şeyi yapacağız; çünkü hiçbir şeyimiz yok” sözü ise bugün çok uzaklarda bir coğrafyada bize umut aşılıyor. Devletin yetersiz kaldığı bir başka “asrın felaketi”nde birbirlerine sarılan insanlara, bu toprakların gördüğü sayısız savaş ve afette olduğu gibi yeniden ayağa kalkılabileceğini hatırlatıyor.

    Bizim umudumuz var; her şeyi yapacağız. Tüm olumsuzluklara rağmen yine de başaracağız.

  • Pelé: Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!

    Pelé: Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!

    Uzun süredir sağlık durumundan endişe edilen Pelé’yle ilgili kötü haber 29 Aralık’ta geldi. Milyarları peşinden sürükleyen oyunun ilk büyük uluslararası yıldızı, 82 yaşında hayata gözlerini kapadı. Tarihe geçen başarıları, unutulmaz hareketleri ve futbol tarihine kazandırdıkları benzersizdi.

    Bir yanıyla omzunda taşıdığı çarmıhın altında kalan kusurlu bir fani, öbür yanıyla yeşil sahaların gördüğü ilk ilah. Bir tarafta üç Dünya Kupası zaferi, 1.279 gol, çimlerde yazılmış sayısız şiir; öbür tarafta her zaman güçlüden yana duruşuyla özellikle yeşil sahalara veda ettikten sonra giderek karikatürleşen bir figür… Bir yanda Edson, diğer yanda Pelé…

    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!
    Muhteşem final Dört Dünya Kupası’nın üçünde zafere ulaşan Pelé, 1970 finalinde ilk golünü kutluyor.

    Milyarları peşinden sürükleyen futbolun ilk süper yıldızıydı Pelé. İlki 1958’de, ikincisi 1962’de, sonuncusu da 1970’te televizyonda naklen yayınlanan ilk turnuvada olmak üzere üç Dünya Kupası’nı kucaklamıştı. Topa vurmayı yaklaşık yarım asır önce bıraksa da futbolun kerteriz noktası, her tartışmanın demirbaşı olarak kalmayı sürdürmüştü. Bir anlamda, müzikte Johann Sebastian Bach neyse, futbolda da Pelé oydu. Kendisinden sonra gelen tüm meslektaşlarına ilham vermiş, onların ufkunu açmıştı. Yeşil sahalarda gördüğümüz birçok inanılmaz hareketi ilk o yapmıştı.

    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!
    Fizik kurallarını yıkan bir ilah
    Yeşil sahaların gördüğü ilk ilah Pelé, fizik kurallarına aykırı rövaşatalarından birine imza atıyor.
    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!
    Pelé Brezilya formasıyla…

    23 Ekim 1940’ta Três Co­rações’te doğan bu çocuğun, başta kendi ülkesi olmak üze­re tüm dünyayı sarsacağını kimse bilemezdi. Edson Aran­tes do Nascimento adında­ki o bebek; yeşil sahaların ilk süperstarı olacaktı. Çok fakir bir köyde doğan, nüfusta adı ve doğum tarihi bile yanlış ya­zılan bu genç, tüm yeryüzünü fethedecek, sonradan herkese ismini ezberletecekti.

    Tevatüre göre Nijerya, de­vam eden içsavaşı bile durdur­muştu onu görebilmek için. Ne de olsa savaş sonra da de­vam edebilirdi ama, Pelé her gün Lagos’a gelmezdi! (Nijer­ya’da gerçekten içsavaş onun için durmuş muydu derseniz… Efsanelerin her daim doğruyu anlatmadığını bilsek de onla­ra inanmanın ayrı bir büyü­sü var).

    Pelé, futbolcu bir babanın oğluydu. Santrfor olan babası Dondinho, dizindeki sakatlık­tan sonra bir türlü eski gücü­ne kavuşamamıştı. Bir sağda bir solda geçirdiği kariyerin­de, yıldızı hiç parlayamamıştı. Annesi Celeste ise onu doğur­duğunda sadece 18 yaşındaydı.

    Bir gün okuldayken, kendi­sini en sevdiği oyunculardan Vasco da Gama’nın kalecisi Bilé’ye benzetmiş, ancak dili sürçüp “Pilé” deyiverince bu lakap üzerine yapışmış, dilden dile yayılırken “Pelé”ye dönüş­müştü. O zamanlar farkında olmasalar da İbranice “muci­ze” anlamına gelen bu keli­me, adeta efsanenin doğuşunu müjdeliyordu.

    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!
    Yıldızının parladığı an
    1958 Dünya Kupası öncesi henüz kimsenin tanımadığı 17 yaşındaki Pelé, Kupa’nın sonunda zaferine ağlıyor (üstte). Hayallerini süsleyen kupa (altta) Pelé efsanesini başlattı.
    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!

    Pelé’nin düzgün bir çift ayakkabısı bile yoktu. Top ye­rine, içi gazete kağıtlarıyla doldurulmuş çoraplar, grey­furtlar kullanıyordu. Ancak çıplak ayakla oynadığı oyun, bir yandan tekniğini de gelişti­riyordu. Küçük Edson, bu hü­nerlerini bir zamanlar Brezil­ya forması giyen Waldemar’ın çalıştırdığı Bauru minik takı­mında sergilemiş, yıldızı ilk defa salon futbolunda parla­mıştı.

    Waldemar’la birlikte San­tos’un kapısından içeri girdik­lerinde Pelé henüz 15’indey­di. Millî takımda oynadığı 18 maçta 18 gol atan hocası ço­cuğa kefil olmuştu. Hattâ daha da ileri gitmiş, onun dünya­nın en iyi futbolcusu olacağı kehanetinde bile bulunmuştu. İdmanlarda döktüren gençle hemen sözleşme imzalanmış­tı. 7 Eylül 1956’da daha ilk ma­çında golle tanışan forvetin 16. yaş gününe 6 hafta vardı.

    Ertesi yılın başında takı­mın vazgeçilmezi hâline gelen Pelé, gol kralı olduğunda ba­sın ona “Siyah İnci” lakabını yakıştırdı. Arjantin karşısın­da millî takım formasıyla ilk kez tanıştığında, takvimler 7 Temmuz 1957’yi gösteriyordu. Brezilya, mabedi Maracana’da 2-1 kaybetmişti ama, takımın tek golünü atan henüz 17’sini bile bitirmemiş bu delikanlıy­dı. Sambacıların tarihinin en genç yaşta golle buluşan fut­bolcusu unvanı 65 yıldır ona ait.

    İsveç’te doğan güneş

    Dünya Kupası’na ilk defa İs­veç’te katılan Pelé, henüz reşit değildi. Turnuva öncesi takı­mın deneyimli yüzleri, dizin­den hafif bir sakatlığı bulunsa da 17 yaşındaki gencin 1958 Dünya Kupası kadrosuna mu­hakkak alınması gerektiği­ni hocaları Vicente Feola’ya söylemişti. Belki de bu sayede Stockholm’ün yolunu tutmuş­tu.

    O günlerde Brezilya kam­pını birçok gazeteci ziyaret ediyordu. Onlardan biri de Ha­lit Kıvanç’tı. Dünya Kupası’nı bu topraklara sevdiren büyük usta, köşede oturan iki oyuncu görmüştü. Orta sahanın beyin­lerinden Zito’yu tanıyordu da yanındaki çocuğu bilmiyordu. Herkes Zito’yla konuşurken o, yanındaki gençle sohbet et­meyi tercih etmişti. Brezilyalı bir gazeteci sayesinde sadece Portekizce konuşan bu genç­le iletişim kurabilmiş, bir süre konuşmuşlardı. Ekim ayında yitirdiğimiz duayen, o anı şöy­le anlatıyordu: “Daha sonra o çocuk 1958 Dünya Kupası’nın yıldızı olacaktı. Ben de Pelé ile röportaj yapan ilk uluslararası gazeteci…”

    Grupta ilk iki maçta sahne almayan delikanlı, Sovyetler Birliği karşısında sahaya çık­mış, bir de asist yapmıştı. Çey­rek finalde Sambacılar Gal­ler’i tek golle geçerken, ağları bulan Pelé’ydi. Güney Ameri­kalılar yarı finalde Fransa’yı 5-2’lik skorla devirirken, ço­cuk bu sefer hat-trick yapa­caktı!

    Finalden önceki seremoni­de İsveç Kralı 6. Gustav rakip futbolcularla tokalaşıp o gün itibarıyla Dünya Kupası tari­hinin en genç oyuncusu olan ufaklığın suratına pek bak­mazken; yanındaki Sambacıla­rın yıldızı Garrincha’nın elini sıkmak için sabırsızlanıyordu. İlk düdükten sonra, o çocuğun sahada rüzgâr gibi eseceğini, iki de gol atacağını tahmin et­memişti kimse. İsveç’i 5-2’lik skorla deviren Brezilya, tari­hindeki ilk Dünya Kupası’na ulaşırken, Pelé efsanesi res­men başlıyordu.

    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!
    Kariyerinin çoğunu geçirdiği Santos’un formasıyla…
    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!
    Dünya Kupası’nı bu topraklara sevdiren Halit Kıvanç, 1958 Dünya Kupası öncesi henüz kimsenin tanımadığı Pelé’yle röportaj yapan ilk uluslararası gazeteci olmuştu.

    Aynı yıl Santos, Paulista Ligi’nde şampiyonluğa ulaşır­ken, 58 defa ağları havalandı­ran Pelé de gol kralıydı. 1959 onun için rüya gibi geçmişti. 127 golde onun imzası var­dı. Avrupa’nın devleri Real Madrid, Manchester United ve Juventus yıldızın peşine düşmüştü, fakat kimse onu alamıyordu. Sonunda 1961’de Brezilya Cumhurbaşkanı Jâ­nio Quadros, Pelé’yi “ulusal hazine” ilan edecek ve genç yıldızın yurtdışına transferi böylece devlet eliyle yasakla­nacaktı.

    Ertesi yıl Dünya Kupa­sı Şili’de oynanacaktı. Pelé Meksika karşısında hem asist yapmış hem de ağları hava­landırmıştı; ancak rüya bir anda kabusa dönüşmüştü. Çe­koslovakya maçında sakat­lanan Pelé, şampiyonada bir daha sahaya çıkamadı. Güney Amerikalılar bu sefer Garrin­cha’nın önderliğinde samba­ya devam etti. Çekoslovakya’yı deviren Brezilya, İtalya’dan 24 yıl sonra üstüste ikinci Dünya Kupası’nı kaldırdı.

    1962’de Santos, Güney Amerika’nın kulüpler düze­yindeki en büyük organizasyo­nunu ilk defa kazanırken Pelé adı yine manşetlere taşınmış­tı. Libertadores Kupası’nda Santos, Peñarol’ü devirirken, iki gol ona aitti. Güney Ame­rika’yla Avrupa şampiyonunu biraraya getiren Kıtalararası Kupa’da rakip, Pelé’ye veri­len “Siyah İnci” ve “Kral” la­kaplarını sonradan devralan Eusébio’nun sürüklediği Ben­fica’ydı. İki maçı da kazanan Brezilya ekibi müzesine yeni bir parça eklerken, iki karşı­laşmada beş gol atan Pelé en iyinin kendisi olduğunu dün­yaya haykırmıştı. Ertesi yıl Li­bertadores Kupası’nda Santos unvanını korurken, oynadı­ğı her maçta fileleri havalan­dıran forvet yine tarihe geç­mişti. 1963’te bu defa Milan’ı yenerek, Kıtalararası Kupa’yı kaldırmışlardı.

    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!
    Sayıyla 1000, yazıyla bin gol
    Pelé, 19 Kasım 1969’da Vasco da Gama’ya karşı oynadığı maçta, 1000. golüne imza atınca ortalık karışmış, Pelé bu golle adını yeşil sahaya futbol toplarıyla yazdırmıştı.

    1966’daki Dünya Kupası’n­da Bulgaristan ağlarını hava­landırdığı anda, üç şampiyo­nada da gol atan ilk futbolcu olan Pelé’ye karşı formül bu­lunmuştu. Turnuva, ona sa­hanın her köşesinde yapılan gaddar faullerle özetlenebilir­di. Sonunda sakatlanan forvet, Macaristan karşısında forma giyememişti. Portekiz’le oyna­nan son grup maçına gelindi­ğindeyse hesap netti: Samba­cılar rakiplerini farklı yen­meliydi. João Morais’in ona yaptığı faulün cezası hapisti, fakat savunma oyuncusu atıl­mamış, süper yıldız seke seke müsabakayı tamamlamıştı. Son iki turnuvanın muzaffer ülkesi 3-1 yenilince, gruptan çıkamamıştı. “Bir daha Dünya Kupası’nda oynamayacağım” diyen yeşil sahaların kralı ise, sonradan kararını değiştire­cekti…

    1000. gol

    19 Kasım 1969’da Santos, Vas­co da Gama’ya karşı oynuyor­du. Maracana Stadyumu’nda toplanan 10 binler solukla­rını tutmuştu. O güne kadar 999 defa fileleri sarsan efsane, acaba o büyülü gole ulaşabi­lecek miydi? 33. dakikada Re­ne’nin yaptığı faul, Santos’a bir penaltı kazandırmıştı. Sa­atler 23.11’i gösteriyordu. Be­yaz noktaya gelen Pelé meşin yuvarlağı ağlarla buluşturdu­ğunda, saha ana-baba günü­ne dönmüştü. Çimlere inen taraftarları muhabirler takip etmişti. Pelé kaçıyor, yüzlerce insan peşinden kovalıyordu.

    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!
    Sakatlanacağı 1962 Dünya Kupası öncesinde bir maçta…

    Oyun durmuştu. Zaten kimsenin maçla ilgilendiği yoktu. Omuzlara alınan yıldız, üzerine giydiği “1000” yazılı formayla Maracana’yı turlu­yordu. Hayat ancak yarım saat sonra normalde dönmüş, mü­cadeleyi 2-1 Santos kazanmış­tı. Karşılaşmadan sonra askerî cuntanın lideri Emílio Garras­tazu Médici’nin huzuruna çı­kan Pelé’ye altın bir top hediye edilmişti.

    1970 Dünya Kupası yakla­şıyordu. Oyuncularından emin olan teknik direktör Saldan­ha, artık 30’una merdiven da­yayan süper yıldızı turnuvada oynatmak istemiyordu. Cunta­nın lideri Médici’nin en sevdi­ği futbolcu olan Dario’yu kad­roda düşünmeyen hoca koltu­ğundan olacak, Pelé’nin eski takım arkadaşı Mário Zagallo, Brezilya’nın başına geçecekti.

    İlk naklen ve renkli Dünya Kupası

    Herkesin 15 dakikalığına meş­hur olabileceği dünyada Andy Warhol’un deyimiyle “15 asra bedel şöhret”e imza atan Pelé, 1962’de Amerika’nın uzaya gönderdiği Telstar uydusu sa­yesinde yeryüzünün dörtbir köşesinde izlenen ilk Dün­ya Kupası’nın yıldızı olmuştu. Birçokları beyaz camda renkli olarak gördükleri büyücüye o an âşık olmuştu. Meksika’nın çimlerinde Brezilya’nın sarı forması milyonların hafızası­na kazınırken, o ve arkadaşları güle oynaya zafere ulaşmıştı. Brezilya üçüncü defa Jules Ri­met Kupası’nı kazanmış, sta­tüye göre heykelcik sonsuza dek onların olmuştu.

    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!
    Bir kuşağın sevgilisi
    Kariyerinin çoğunu Santos formasıyla geçiren Pelé, kariyerine ABD’de Ertegün ailesinin takımı Cosmos’da veda etmişti. Katıldığı son Dünya Kupası olan 1970’i ise omuzlarda noktalamıştı (altta)
    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!

    Meksika, Pelé’nin dördün­cü Dünya Kupası’ydı. “Kral” kendisinden şüphe edenlere cevabı sahada verdi. Oyna­dığı dört turnuvada da ağla­rı sarsan yıldızın Meksika’da gol atmadığı üç sekans tarihe geçti: Çekoslovakya karşısında orta sahadan attığı şut filele­ri bulsa, belki birçok belgesel bu anla başlardı. Yerçekimi­ne meydan okuyarak vurduğu kafayı çıkaran İngiliz Gordon Banks asrın kurtarışına imza atmış, tarih onu böyle yazmış­tı. Yarı finalde Uruguay kale­cisi Ladislao Mazurkiewicz’e attığı çalım ise dehasının zirve noktalarındandı. Topa değme­den rakip kaleciyi geçmeyi ba­şarmıştı.

    Finalde Sambacılar İtal­ya’ya fark atarken perdeyi 10 numara açtı. Bu, onun 12. Dünya Kupası golüydü. Sadece açılışı yapmamış; kapanışta da asiste imza atmıştı. Tarihin en güzel gollerinden biriydi bu. Topu rakibine göstermeyen bir takımın sanat eseriydi. Ne­redeyse tüm takım paslaştıktan sonra Pelé, Carlos Alberto’ya “al da at” demişti. Brezilya bu demekti; sahada şiir yazmak onların işiydi.

    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!
    Pelé’nin ikonik karesi…

    Ertesi yıl Yugoslavya karşısında son kez millî takım formasını giyen yıldız, o formayla 92 maçta 77 gole imza atmış oldu. Sambacılar Pelé’yle Garrincha’nın yanyana oynadığı hiçbir karşılaşmada sahadan boynu bükük ayrılmamıştı.

    Kariyerine ABD’de Ertegün Ailesi’nin takımı Cosmos’da veda eden Pelé, hiç takım çalıştırmamış; 1995’te Spor Bakanı olmuştu. Ülkesinde yeşil sahalarda görülen yozlaşmaya karşı savaşmış, 1998’de istifa etmişti. UNESCO İyiniyet Elçisi, kartvizitinde yazan sayısız unvandan biriydi.

    Bir kuşağın sevgilisiydi Pelé. Maradona diye haykıran sayısız çocuğun babasına bu oyunu sevdirendi. Tüm dünyanın naklen izlediği ilk Dünya Kupası sayesinde ölümsüzleşmiş, futbolu güzelleştiren birçok karenin baş figürü olmuştu. Üç Dünya Kupası kaldıran yıldızının emekliliğinden sonra Brezilya, aynı başarıyı sadece iki kez tatmıştı. Guinness Rekorlar Kitabı’na göre, attığı 1.279 gol de cabası…

    Fakat her daim kıyaslandığı Maradona bir asiyken, o öyle değildi. FIFA’ya yakınlığı nedeniyle kolay hedefti. Zira “patronun adamı”ydı; kurumsaldı. Meşhur polemiğin diğer tarafına bakarsak da uyuşturucu kullanmamış: insanlara ateş etmemiş, eliyle gol atmamış, mafyayla iş tutmamıştı.

    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!
    Sokaklarda toplanan on binler, Pelé’nin Brezilya bayrağına sarılı tabutunu selamlıyor.

    Futbol, birçok Güney Amerika ülkesinde olduğu gibi Brezilya’da da ezilen halk için bir çıkıştı. Belki de onun sayesinde, ülkesindeki diktatörlük zaman kazanmıştı (Diğer yanda Socrates ise yeşil sahaların en büyüklerinden biri olmasının yanısıra, en müthiş zaferini sahada değil cuntaya karşı sandıkta kazanacaktı).

    Sonuçta ne Sağcıydı ne Solcu, sadece futbolcuydu! Hem de bir tarihe kadar en iyisi oydu. Belki de hâlâ o.

    EKRANDA PELE

    Belgeselden kurmacaya kahramanın yolculuğu

    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!
    Netflix’in 2021 yapımı “Pelé” belgeseli.

    Tarihin gördüğü en büyük Brezilyalı yıldızın hayatı defalarca filmlere, kitaplara konu oldu. François Rei­chenbach tarafından hakkında çekilen belgesel için, 1977’de Sérgio Mendes’le bir albüm kaydetmişliği de vardı.

    Netflix’teki “Pelé” belgeselinde (2021), daha önce bilinmeyen birçok görüntü eşliğinde takım arkadaşları ve siyasetçiler de Pelé’yi anlatıyordu. Ben Nicholas-David Tryhorn ikilisinin imza attığı yapım, yıldız futbolcunun hayatını Dünya Kupası ekseninde anlatıyor.

    Yıldızlaştığı 1958 Dünya Kupası’nın değil de sakatlandığı 1962 Dünya Kupası’nın anlatılması; Pelé’nin yokluğunda Brezilya’yı zafere taşıyan Garrincha’nın isminin bile anılmaması ise dikkati çekici. Belgesel, askerî darbe sonrasını anlatırken her zaman iktidarlara yakın olan efsanenin sanki seyirci tarafından yargılanmasını istememiş.

    Beyazperdede sahne aldığı “Zafere Kaçış” (1981) ise şüphesiz tarihin en çok bilinen futbol filmlerinden biri. Sylvester Stallone, Michael Caine ve Max von Sydow gibi usta aktörlere, Bobby Moore, Osvaldo Ardiles ve Kazimierz Deyna gibi unutulmaz futbolcularla birlikte Pelé de eşlik ediyordu.