Yazar: Ali Murat Hamarat

  • Bir kulüpten daha fazlası: ‘Şeytanların takımı’ Milan

    Bir kulüpten daha fazlası: ‘Şeytanların takımı’ Milan

    “Şeytan” lakaplı Milan. Juventus ve Inter’le beraber İtalyan futbolunun üç atlısından biri. Şampiyonlar Ligi’nin en başarılı ikinci takımı sıfatıyla dünya futbolunun da en fiyakalı aktörlerinden. Bu ay 125. yaşını kutlayan kırmızı-siyahlı kulübün başarılarla, iniş- çıkışlarla ve skandallarla dolu tarihi, İtalyan futbolunun tarihsel gücünü de anlatıyor.

    Aslında her şey ekmek peşinde İngiltere’den İtalya’ya taşınan bir avuç insanın futbol oynamak istemesiyle başlamıştı. Onlar sevdalarını Ada’dan Çizme’ye taşıyıp ilk ateşi yakmışlardı. Bunlardan biri de Herbert Kilpin’di. 1870’te Nothingham’da doğan bu çocuk, önce yurtdışında futbol oynayan ilk İngiliz olacak, ardından büyük bir kulübün kurulmasına öncülük edecekti. 1899’un sonunda “Milan Futbol ve Kriket Kulübü” olarak kapılarını açan bugünün devi, doğum gününü 16 Aralık olarak kabul etse de kimi araştırmalar 13 Aralık’ta kurulduğunu gösteriyor.

    Spor-1
    Milan’ın babası olarak kabul edilen Herbert Kilpin, yurtdışında futbol oynayan ilk İngiliz’di.

    Kulübün “Rossoneri” lakabı, “kırmızıyla siyah” anlamına geliyordu ve renklerinden doğmuştu. 12 kurucudan biri olan ve birçokları tarafından Milan’ın babası olarak görülen Kilpin, tercihlerini şöyle anlatmıştı: “Şeytanların takımı olacağız. Renklerimiz ateş gibi kırmızı, rakiplerimize aşılayacağımız korku gibi siyah olacak.” İşinsanı İngiliz Alfred Edwards ilk başkan seçilirken, Kilpin takımın oyuncu-menajeriydi. 1901’de şampiyonlukla tanışan kırmızı-siyahlılar, 1906 ve 1907’de aynı başarıyı tekrarlıyordu (1916’da ölen Kilpin uzun süre unutuldu; 1990’larda amatör bir tarih tutkunu sayesinde Milano’da bulunan mezarı 2010’da kentin en önemli insanlarının bulunduğu özel bölüme taşındı).

    Milan’da başarılara rağmen herkes mutlu değildi. Kulübün sadece İtalyan oyuncuları oynatmasına karşı çıkan 44 üye 1908’de ayrılacak ve başka bir kulüp kurulacaktı: “Bu harika gece bize renklerimizi bahşediyor: Yıldızlı bir gecede siyah ve mavi. Bize artık Internazionale denecek. Çünkü biz dünyanın kardeşleriyiz.” Böylelikle Inter takımı kuruluyordu; yani maviyle siyah: “Nerazzurri”.

    30’lu yıllar İtalya’daki siyasi iklim dolayısıyla, spor alanında da Milano kentinin iki yakasında değişikliklere yol açtı. Faşist rejim kentin isminin İtalyancası yerine İngilizcesini kullanan kırmızı-siyahlılara “Milano” adının kullanılmasını dayatırken, Inter başka bir takımla birleşmek zorunda kalmıştı. Savaşın bitiminden sonra ezeli rakipler bugün bildiğimiz adlarına tekrar kavuşuyordu.

    1950’lerde önce Milan güçlendi; sonra ülkenin en zenginlerinden Angelo Moratti’nin başkan olmasıyla Inter’de de rönesans başladı. Milano’nun rekabeti Çizme sınırlarını aşınca, Şampiyon Kulüpler Kupası’nda da İtalyan modası yaşanmaya başladı. O kupayı İtalya’ya ilk defa 1963’te Milan getirmişti. Benfica’yı Wembley’de devirdiklerinde, goller José Altafini’den gelmişti. Ezeli rakibinden bayrağı devralan Inter, 1964 ve 1965’te üstüste iki defa bu en büyük futbol organizasyonunda taçlandı.

    Spor-2
    Spor-3
    Milan’a 1901’de ilk şampiyonluğu getiren takım ve 2022’deki son şampiyonluğa imza atan ekip (en üstte).

    1980, Milano’nun iki yakası için geceyle gündüz gibiydi. Mavi-siyahlılar şampiyonluğa ulaşırken, kırmızı-siyahlılar tarihinde ilk kez küme düşmüştü. İlk kurulduklarında bahsedilen şeytana uymuşlardı: Şike yaparak maç sonuçlarını belirleyenlerden Milan ve Lazio takımları, Serie B’nin yolunu tutmuştu.

    Bu skandal sonrasında Milan, Serie A’ya dönse de kasa tamtakırdı; birileri devreye girmese iflas yakındı. Taraftarın açtığı “ya Berlusconi ya ölüm” pankartları 20 Şubat 1986’da hayat buluyor, ünlü medya patronu kulübü satın alıyordu. Berlusconi’ye göre Milan bir takımdan çok daha fazlasıydı; çok daha iyi pazarlanmalıydı. Kısa sürede kulübün satışa sunduğu ürünleri katlanacak, kombine bilet satışları patlayacak ve artan yayın gelirlerinin de sayesinde geliri %100 artacaktı.

    Patronun yaptıkları, başka coğrafyalara örnek olacaktı. Tesislerden içeri psikolog giriyor; futbolcular beslenme uzmanıyla tanışıyordu. Kulüpte profesyoneller için sürekli yeni roller ortaya çıkıyor; Milan bir futbol takımından çok, bir uluslararası şirket gibi yönetiliyordu. Hasat mevsimi yakındı…

    Spor-4
    Milan’ın bir dönemine damga vuran efsane ekip… Arkada soldan sağa futbolcular Marco van Basten, kaptan Franco Baresi, Frank Rijkaard, Ruud Gullit. Önde solda teknik direktör Arrigo Sacchi; sağda kulübün sahibi Silvio Berlusconi, Şampiyon Kulüpler Kupası’yla poz veriyor.

    Teknik direktörlük koltuğuna Arrigo Sacchi’yi oturtan kulüp, 3 Hollandalı sayesinde kanatlanmıştı. Frank Rijkaard-Ruud Gullit-Marco van Basten üçlüsü sayesinde ziyadesiyle kupa toplayan kırmızı-siyahlılar artık cazibe merkeziydi. Hattâ Gullit için oteldeki piyanonun başına oturup şarkı söyleyen Berlusconi, maestroyu böyle ikna etmişti. Bir zamanlar gemilerde şarkı söyleyerek hayatını kazanan medya devi, gözüne kestirdiği yıldız için serenat yapacak kadar renkliydi. Başkanlığının ilk 10 senesinde kazanılan 5 Serie A; 4 İtalya Süper Kupası; 2’si Şampiyon Kulüpler 1’i Şampiyonlar Ligi olmak üzere 3 Kupa 1; 3 Süper Kupa; 2 Kıtalararası Kupa inanılmazdı. Sacchi’den sonra Fabio Capello ve Carlo Ancelotti gibi kulübenin efendisi olan iki büyük usta teknik direktörle çalışmak meyvelerini vermişti. Başbakanlık koltuğuna ilk olarak 1994’te oturan Berlusconi artık siyaset sahnesindeyken, sağ kolu Andrea Galliani, Milan’ın görünen yüzüydü.

    2003’te devler arenasında bir kere daha taçlanan kırmızı-siyahlılar, 2005’te İstanbul’da Liverpool karşısında 3-0 öne geçtiği finali penaltılarda kaybetmişti. Ertesi yıl patlayan, İtalyan futbolunda atom bombası etkisi yaratan Calciopoli Skandalı’ndan sonra Inter ligi tekeline alıyor; Milan ise ezeli rakiplerinin başarılarını gıptayla izliyordu.

    2007’deki Şampiyonlar Ligi’ni yine kazanan camia, o tarihten beri devler arenasında zafere hasret. 2011’deki lig ve Süper Kupa şampiyonlukları, Berlusconi’nin gördüğü son başarılardı. 13 Nisan 2017’de Berlusconi’nin 31 yıllık dönemi 29 kupayla noktalanıyor, Çinli Li Yonghong asırlık çınarı satın alıyordu. Ondan Amerikalılara geçen Milan, bugün RedBird yatırım grubuna ait. 2022’de 19. lig şampiyonluğunu kazanan kırmızı-siyahlılar, 2.5 yıldır kupaya hasret.

    INTER VE MILAN

    Asırlık rekabet: ‘Burjuva-emekçi’

    Spor-Kutu-1
    Bir Milano derbisi öncesi futbolcular seremonide.

    Milan ve Inter aynı kenti temsil ediyorlar, aynı stadı paylaşıyorlar, ortak bir tarihten yola çıkıyorlar. Çokça aynı, biraz farklı! Milano derbisi, ayrıca “Derby della Madonnina” olarak biliniyor. Bu rekabet, ismini şehrin simgesi olan katedralin tepesinde yer alan Meryem Ana Heykeli’nden alıyor. Bir zamanlar Inter “burjuva”, Milan “emekçi”ydi. Interliler stada motosikletleriyle giderdi; Milanlılar toplu taşımayla. 1908’de başlayan rekabette bugüne kadar 240 resmî maç yapılmış. Inter’in 91, Milan’ın ise 80 galibiyeti var. Milan uluslararası, Inter ise ulusal sahnede daha başarılı. Müzeye bakınca Milan’ın 49, Inter’in 46 kupası görülüyor.

    SAN SIRO STADYUMU

    Milano’nun ortak futbol mabedi

    Milano’nun iki yakası bir ömürdür aynı stadyumu paylaşıyor. 19 Eylül 1926’da kapılarını bir derbiyle açan San Siro’daki ilk buluşmada Inter, ev sahibi Milan’ı 6-3 yenmişti. Stat henüz Milan’a aitti. 1935’te sahip değişmiş, kentin gözbebeği olacak futbol mabedi belediyeye geçmişti. Milan artık kiracıydı. 1947’de Inter de San Siro’ya taşınıyor, onlar da belediyeye kira vermeye başlıyordu.

    Spor-Kutu-2
    1947’den bu yana Milan’la Inter’in paylaştığı San Siro Stadyumu’nda gece.

    1950’lerde 100 bine çıkarılan kapasite, sonradan güvenlik gerekçesiyle 85 bine düşürülmüştü. Kentin iki takımında oynasa da aslında Inter efsanesi olan, teknik direktörlüğünde de bir dönem Beşiktaş’ı çalıştıran Giuseppe Meazza’nın adı ölümünden sonra stadyuma verilmişti. Artık Interliler Meazza diyordu, Milanlılar San Siro… 1996’da stadyumda açılan müzede her iki kulübün tarihi sergileniyordu.

    Stadyumun tarihinde, çok yakın geçmişte hayatı zindana çeviren pandeminin de bir rolü var. Şampiyonlar Ligi’nde Atalanta’nın son 16’da Valencia’yı farklı yendiği karşılaşma, 10 Mart 2020’de burada oynanmıştı. Bergamo nüfusunun üçte biri o gün oradaydı. 1 ay sonra kentte 7 bin pozitif vaka vardı, ölü sayısı 1.000’i aştı. Hastalığın İtalya’da en ağır yaşandığı yer bu kuzeydeki bölgeydi ve San Siro’da oynanan maç bunu tetiklemişti.

    3 KUŞAK, ONLARCA BAŞARI

    Dededen toruna Maldini’ler…

    Aslında her şey 1932’de doğan Cesare Maldini’nin 1954’te Milan’a imza atmasıyla başlamıştı. Kırmızı-siyahlılarda 4 şampiyonluk gören futbolcu, ayrıca 1963’te kaptan olarak Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kaldırmıştı; ama asıl, oğlu camianın efsanesi olacaktı. Takvimler 20 Ocak 1985’i gösteriyordu. O dönemlerde tat vermeyen Milan, Udinese deplasmanındaydı. Baba Maldini bir yandan araba kullanıyor, diğer taraftan da yıllarını verdiği kulübün maçını radyodan dinliyordu. Bir an kulaklarına inanamadı. Henüz 16 yaşındaki oğlu Paolo bir anda oyuna dahil olmuştu.

    Spor-Kutu-3a
    Cesare Maldini, Milan altyapısında oynayan oğlu Paolo ile. 1963’te Cesare, 2003’te Paolo, Avrupa’nın kulüpler düzeyindeki en büyük kupasını kazanan kadroda yer alarak bu başarıyı gösteren tek baba-oğul oldular.

    Hemen arabasını kenara çeken baba, arkadan gelenlere el etmeye başlıyordu. Sonunda birisi durmuştu. Arabasına oturttuğu şoföre maç dinletiyor, ısrarla “Maldini mi diyor?” diye soruyordu. Derken o an geliyor, spiker soyadını telaffuz ediyordu. Rüya değil gerçekti; oğlu yıllarca kaptanlığını yaptığı Milan’da sahaya girmişti!

    Oğul Maldini kısa süre içinde takıma yerleşecek ve babası gibi Avrupa’nın en büyük kupasını kaptan olarak kaldıracaktı. 7 lig şampiyonluğu, 2’si Şampiyon Kulüpler, 3’ü Şampiyonlar Ligi’nde olmak üzere toplam 5 kupa 1 zaferi, muhteşem özgeçmişinin önemli duraklarıydı. Sol bek başlamış, sonradan savunmanın ortasında şiir yazmıştı.

    Spor-Kutu-3b

    Paolo Maldini’nin büyük oğlu Christian da aynı babası gibi hem sol bek hem de stoperdi.
    Geçen yıl futbolu bıraktığında 27 yaşındaydı. Hanedanın en küçüğü Daniel ise bugün Berlusconi ailesinin sahibi olduğu Monza için ter döküyor. 23 yaşındaki orta saha oyuncusu, Ekim ayında İtalya Millî Takımı’nın formasıyla tanıştı; tıpkı dedesi ve babası gibi.

    Paolo Maldini’nin büyük oğlu Christian da aynı babası gibi hem sol bek hem de stoperdi.
    Geçen yıl futbolu bıraktığında 27 yaşındaydı. Hanedanın en küçüğü Daniel ise bugün Berlusconi ailesinin sahibi olduğu Monza için ter döküyor. 23 yaşındaki orta saha oyuncusu, Ekim ayında İtalya Millî Takımı’nın formasıyla tanıştı; tıpkı dedesi ve babası gibi.

  • Daum: Futbolda sıradışı ve başarılı olmanın sembolü…

    Daum: Futbolda sıradışı ve başarılı olmanın sembolü…

    1953 doğumlu Christoph Daum, 306’sı Türkiye’de 900’den fazla resmî karşılaşmada teknik direktör olarak görev yapmış müstesna bir hocaydı. Deliydi, dâhiydi. Başardıkları, devrim niteliğindeydi. Spor dünyasının bugünkü birçok ikonundan farklı olarak zaafiyetleri vardı; insandı. Yardıma ihtiyacı olanlara da her zaman elini uzatan bir insan.

    Önce Christoph Daum, ardından Sven-Göran Eriksson… Ağustos ayının son günlerinde ajanslara önce bizden biri gibi gördüğü­müz Alman hocanın, ardından da İsveçli teknik direktörün ölüm haberi düştü.

    Yolu buradan geçen sayısız yabancıdan biriydi Daum. İstik­lal Marşı’nı söylemeye çalışırdı, lösemili çocukları ziyareti haber değeri taşımazdı. Bambaşka bir diyardan gelmiş, “yarı buralı” olarak gitmişti.

    1953’te, o devirdeki Doğu Almanya’da doğdu. Zwickau’da dünyaya gelen o çocuk, 6 yaşında babasını kaybedince, annesiyle Berlin Duvarı’nın dikilmesinden önce Federal Almanya’ya taşın­mıştı. Daha ufacıkken ötekiydi; ağır Saksonya aksanını değiş­tirmek, hayatında verdiği ilk sa­vaştı. Yerleştikleri Duisburg’da futbola âşık olan Christoph, 10 yaşında şehrin takımının her maçına gitmeye başlamıştı. Cebinde 5 parası olmadığından, stadyuma kaçak giren çocuk­lardan biriydi. Birçok yaşıtına kıyasla, futbol konusunda da çok yetenekli değildi. Adını Alman­ya’da bile birçoklarının duyma­dığı ekiplerde meşin yuvarlağın peşine düşse de vasatı aşamıyor, orta saha oyuncusu olarak nam salamıyordu.

    spor-2
    Christoph Daum, 1992’de şampiyonluk kutlamalarında. Almanya’da şampiyonlara kupa olarak çanak veriliyor.

    Köln’deki spor akademisinde okurken, kentin yedek takımın­da forma giyen delikanlının ilk işi öğretmenlikti. Bir yan­dan okulda ders veriyor, diğer taraftan yeşil sahalarda başarılı olmayı düşlüyordu. Akademiyi başarıyla bitiren Daum, futbol­culuk kariyerinin sonlarında teknik direktörlük lisansını da almıştı (Alman hoca 900’den fazla resmî maça çıkacak, bunla­rın 306’sı Türkiye’de olacaktı).

    1980’lerin başında Köln alt­yapısında çalışmaya başlayan Daum, birçok futbolcu yetişti­riyordu. Kısa sürede A Ta­kım’ın hocası Hannes Löhr’ün yardımcısı olmuştu. Takımın başına önce emanetçi sıfatıyla geçmiş, ardından kalıcı olmuştu. Köln’ün hocası olduğunda henüz 33’ündeydi. Doğru-dürüst bir futbolculuk kariyeri olmayan bir genç, Bundesliga’da kulübedey­di. Bu, o günler için şüphesiz bir devrimdi.

    Kısa sürede Almanya’nın ünlü hocalarına meydan oku­maya başlayan Daum, takımını 1988’de üçüncülüğe taşımıştı. Ertesi yıl da Bayern Münih’in ardından ikinci sırayı aldılar. ZDF ekranlarında Uli Hoeness ve Jupp Heynckes gibi ülkenin tar­tışılmaz iki futbol figürüne karşı sesini yükselttiği gün, milyonlar yeşil sahaların Spartaküs’üyle karşı karşıya olduklarını anla­mıştı. O yayın sayesinde Bun­desliga’nın olmasa da gönüllerin şampiyonuydu artık.

    Genç çalıştırıcı zamanın ruhunun farkındaydı. Tele­vizyon da onun arkasındaydı. Ciddiye alınmak için herkesten daha başarılı olmak zorun­daydı. Sürekli kendini aşmalı ve gündemde kalmalıydı. Sivri dili biraz da bundandı. 1989-90 sezonunda Bundesliga’da yine ikinci olan Köln, UEFA Kupası’n­da yarı finalde Juventus’a elense de yönetim onunla yola devam etmemişti. Daum ise yeni yuvası Stuttgart’ta daha ileri gidecek, 1992’de şampiyonluğu elde edecekti.

    16 Mayıs 1992’de Bundesli­ga’da son haftaya üç takım aynı puanda başlamış, 90 dakika sonunda bir şampiyon çıkmış­tı. Üstüne belgeseller çekilen Alman futbolunun kıyamet gü­nünde, santra öncesinde ikinci sırada yer alan Stuttgart foto­finişte ipi göğüslemişti. Daum sonradan yıllarca çalıştıracağı Bayer Leverkusen’i altederek za­fere ulaşırken, rakibin başındaki Reinhard Saftig 1994’te önce Kocaelispor, ardından Galata­saray’ın hocası olacaktı. Daum deseniz, zaten aynı yılın Ocak ayında Beşiktaş’a imza atacaktı.

    imago 22465560
    Stuttgart’ın şampiyon olduğu 16 Mayıs 1992’de, üç takım aynı puanda başlamış, santra öncesi ikinci sırada yer alan Daum’un talebeleri, hocalarının sonradan çalıştıracağı Bayer Leverkusen’i devirerek zafere ulaşmıştı.

    Şampiyonlar Ligi elemelerin­de yaşanan bir hadise, Hoca’nın karizmasını çiziyordu. İlk maçta Leeds United’ı 3-0’lık skorla deviren Almanlar rövanşa rahat gitmişti. İngiltere’de 4-1’lik skor­la kaybettiklerinden, deplasman golü kuralıyla yollarına devam edeceklerdi. Fakat olmayacak şey olmuş, Daum fazla yabancı oynattığından hükmen mağ­lup ilan edilmişlerdi. Tarafsız sahadaki üçüncü maçı kazanan İngilizler yoluna devam ederken, kısa süre sonra da Alman hoca kovulmuştu. Kuvvetle muhte­mel, bu hadise yaşanmasa ülke­mize ayak basmayacaktı Daum.

    1994’ün başında Beşiktaş’ın teklifini kabul eden Daum, bir Türkiye Kupası, bir de lig şampiyonluğuna imza atmıştı. Siyah-beyazlıların kulübesine ilk geçtiği günlerde oynanan bir Fenerbahçe maçında, soyunma odasına tekerlekli sandalyede oturan bir taraftar sokan deli dâhi, motivasyon konuşmasını o gence yaptırmıştı. Sınırları zorlamaya bayılıyordu; fakat asla -bu topraklarda son yıllarda moda olduğu şekilde- rakibine belaltı vurmuyordu.

    spor-3
    Daum’un 33 yaşındayken Köln’ün teknik direktörü olması (1986), o zamanlar Almanya’da adeta bir devrimdi.

    1996’da Almanya’ya dönüp Leverkusen’in başına geçen Daum, takımı kanatlandırmıştı. Sezon sonu elde ettikleri ikin­cilik, kulüp tarihinin en büyük başarısıydı. Üçüncülük, ikincilik derken 1999-2000 sezonunun son haftasına lider girdiler. Dep­lasmanda kazanırlarsa, şampi­yon olacaklardı. Ancak Leverku­sen 2-0 kaybedince, Bayern yine zafere ulaşıyordu.

    Kulüple sözleşmesi bittiğinde, “Panzerler”in komutanı olacak Daum artık bambaşka bir statü­deydi. Almanya’nın sevgilisiydi. Tartışılmazdı. Ta ki o sırada patlayan bir habere kadar…Ho­eness’in iddiası üstüne kokain kullandığı tespit edilince, ka­riyeri tepetaklak olmuştu. Lever­kusen sonrasında tekrar Beşik­taş’ın başındaydı. Almanya’daki kokain davası sürdüğünden sürekli iki ülke arasında mekik dokuyor, zor günler geçiriyordu. Açığını bulan Bayern lobisiyle savaşını kaybedecek, ancak bambaşka bir diyarda yürekleri fethetmeye devam edecekti.

    spor-4
    Alman futbolunun unutulmaz çalıştırıcısı Daum, Bayer Leverkusen maçında, 1999.

    Siyah-beyazlılardan Avustur­ya’ya geçen Alman hoca, Austria Wien’de lig-kupa dublesi yap­mıştı. Sezon sezonunda kulüpten ayrılan Daum, yine Türkiye’ye dönüyor, bu sefer Boğaz’ın diğer tarafına imza atıyordu. Başkan Aziz Yıldırım, onu Fenerbah­çe’nin başına geçirmişti. Daha önce tribünlerin uyuşturucu yüzünden tepki verdiği isim, kısa sürede pek sevilmişti. 3-0’lık İstanbulspor mağlubiyetiyle başlayan sezon zaferle bitecekti. İkinci sezonunda da Galatasa­ray’ın önünde ligde ipi göğüs­leyen sarı-lacivertliler, Türkiye Kupası finalinde ezeli rakipleri­ne 5-1 mağlup olmuştu. Üçüncü sezonunda da son haftaya lider giren Daum, Denizli’de şampi­yonluğu kaybedince ülkesine dönmek durumunda kalacaktı. Türk futbolunun en uzun 16 da­kikasının sonunda Galatasaray taçlanmıştı. Denizli’de sahaya atılan yabancı maddeler yüzün­den maçın devamlı durması unutulmazdı.

    2006’nın sonunda yine çok sevdiği Köln’deydi. Ertesi yıl Angelica’yla stadın santra yuvar­lağında evlenen Daum, 2009’a kadar bu takımı çalıştırdıktan sonra yine Fenerbahçe’nin başı­na geldi. Sezona Süper Kupa’yla giren Fenerbahçe, lige de fırtına gibi başlamıştı. Avrupa’da da alınan iyi sonuçlar vardı. Türkiye Kupası’nı finalde Trabzon’a kay­beden sarı-lacivertliler, Alman hocanın idaresindeki dördüncü sezonda da son haftaya lider girmişti. Bursaspor’un bir puan önündeki sarı-lacivertlilere Trabzonspor karşısında galibiyet gerekiyordu. Fakat 1-1’lik skor bir türlü bozulmuyor, Bursaspor ipi göğüslüyordu. Sonrasında Eintracht Frankurt, Brugge, Bur­saspor derken, Daum Romanya Millî Takımı’nda sahalara veda edecekti.

    spor-5
    Christoph Daum’la yardımcısı Roland Koch, Beşiktaş’ı çalıştırırken, 1997…

    2011’de cilt kanseri teşhisi konan Daum, ilk savaşını ka­zanmıştı. Bir röportajda “Neden ben? Bu soruyu hiç kendinize sordunuz mu?” sorusuna, “Hayır, asla. Neden ben olmayayım? Milyonlarca insan yaşıyor bu durumu. Bu aslında içinizde bulunan ve sizi tekrar yerin di­binden ayağa kaldıracak şey. Ve eğer bir kere kanserli çocukların tedavi edildiği bir kliniğe gittiy­seniz, gerçekten kötü kaderin ne olduğunu öğreniyorsunuz. Benim çok güzel bir hayatım vardı ve hemen yarın mutlu bir şekilde ölebilirim” diyordu. 2022’de akciğer kanseri olan Daum, son nefesine kadar futbol yazmaya, yorumlamaya devam etti. Leverkusen’de hocalık yapan oğlu Marcel’in şampiyon­luğa ulaştığını gördükten 3 ay kadar sonra 24 Ağustos 2024’te hayatını kaybetti.

    Deliydi, dâhiydi. Teknik direktörlüğünde başardıkları devrimdi. Spor dünyasının bu­günkü birçok ikonundan farklı olarak zaafiyetleri vardı; insandı. Yardıma ihtiyacı olanlara da her zaman elini uzatan bir insan. Türk futbolunun zayıf karnını hemen görmüş, birçok fiziği iyi forveti yanyana oynatmaktan çekinmemişti. Sivri diliyle, arı kovanına çomak sokmaktan çekinmeyen kişiliğiyle Alman futbolunun en aykırı rengiydi.

    spor-6
    Fenerbahçe’ye iki şampiyonluk kazandıran Daum, sarı-lacivertlilerin kulübesindeyken…

    1948-2024

    Eriksson: İsveçli futbol gezgini

    Daum’dan 2 gün sonra 26 Ağustos’ta ölen Sven-Göran Eriksson, İskan­dinavya’nın yetiştirdiği en büyük teknik direktördü. Tıpkı Alman meslektaşı gibi va­satı aşamayan bir futbolculuk kariyerinden sonra kulübeye geçmiş, orada yaptıklarıyla dünyanın dörtbir tarafında çalışmıştı.

    Bir zamanların sağ beki, hocalığa 29’unda Degerfors’ta adım attıktan sonra geldiği Göteborg’da bir peri masalı yazıyordu. Ligde takımını sürekli yukarı taşıyan Eriksson, 1982’de imkansızı başarmıştı. Lig ve kupa şampiyonluklarını, Hamburg’a karşı UEFA Kupası zaferi kovalamıştı. İsveç’te yeşil sahalarda tam profesyonellik 1979’da baş­ladığından, oyuncuların çoğu aynı zamanda başka işte çalışıyordu.

    Portekiz devi Benfica’nın başına geçti­ğinde 34 yaşındaydı. Ligde şampiyonluğa ulaşan öğrencileri, UEFA Kupası’nı finalde Anderlecht’e kaybetmişlerdi. Böylece iki farklı takımla üstüste taçlanarak tarihe geçme fırsatını kaçıran İsveçli hoca, ligdeki ikinci şampiyonluğundan sonra İtalya’ya, Roma’ya geçti.

    Çizme’de hemen başarılı olamadı ama, 1986’da sarı-kırmızılılara İtalya Kupası’nı kazandırdı. Fi­orentina aktarmalı tekrar gittiği Benfica’da müzeye yeni parçalar ekleyecek olan Eriksson, bu sefer 1990’da Şampiyon Kulüpler Kupası’nda final gördüyse de kazanan Milan olmuştu.

    Bir sonraki durağı Sampdoria’da yine İtalya Kupası’nı kaldıran İsveçli, kariyerinin en başarılı dö­nemini Lazio’da yaşadı. Başkent ekibine 1 lig, 2 İtalya Kupası, İtalya Süper Kupası, 1 Kupa Galipleri Kupası, 1 de Süper Kupa kazandırmıştı.

    spor-kutu-1
    Eriksson, Göteborg idmanındayken (üstte). Eriksson İngiltere’nin hocasıyken, David Beckham’la birlikte (altta). İsveçli hoca İngiltere’yle iki Dünya Kupası, bir de Avrupa Şampiyonası heyecanı yaşamış, çeyrek finallerde elenmişti.
    spor-kutu-2

    2001’de futbolun beşiğinden gelen teklifi kabul ettiğinde tarihe geçiyordu. İngiliz Millî Takımı’nın ilk yabancı hocası olmuşlu. Harika başlamış, talebeleri Dünya Kupası elemelerinde Münih’te Almanya’yı 5-1’lik skorla parçalamıştı. Ancak görev yaptığı 3 büyük organizasyonda da çeyrek finalde elendiler; 2002 Dünya Kupası’nda Brezilya’ya, Euro 2004 ve 2006 Dünya Kupası’nda da penaltılarla Portekiz’e boyun eğdiler.

    2007’de bugünlerinin çok uzağındaki Manchester City’nin başına geçen Eriksson, dertlere der­man olamıyor, Meksika ve Fildişi Sahilleri millî takımlarında hünerlerini sergiliyordu. Ada’da şansını son bir defa Leicester’da denemiş, Çin’de takımlar çalıştırdıktan sonra futbol haritasında bir yeri olmayan Filipinler’de, 2019’da kariyerini noktalamıştı.

    Tam bir taktik dehasıydı, oyuncularıyla kurduğu pozitif ilişki hep anlatılırdı. Beraber çalıştığı futbolculardan Roberto Mancini, Simone Inzaghi ve Diego Simeone, onun yolundan gidecek, teknik direktörlüklerinde önemli başarılar elde edecekti…

    2024 başında hastalanan İsveçli efsane, en fazla 1 yıl ömrü kaldığını söylüyordu. Ölmeden önce son dileği, hayatı boyunca tuttuğu Liverpool’u bir maçlığına çalıştırmaktı. 23 Mart’ta Ajax’la oynanan ve iki takımın efsanelerini biraraya getiren karşılaşmada muradına eren Eriksson’un veda mesajı unutulmazdı: “İyi bir hayatım oldu. Sanırım hepimiz öleceğimiz günden korkuyoruz ama hayat aynı zamanda ölümdür. Onu olduğu gibi kabul etmeyi öğrenmemiz gerekiyor. Umarım beni elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışan iyi bir adam olarak hatırlarsınız. Üzülmeyin, gülümseyin. Her şey için teşekkürler… Antrenörlere, oyunculara, taraftarlara… Kendinize ve hayatınıza iyi bakın.”

  • Viyana’da doğdu, ama Türkiyeli rekortmen oldu…

    Viyana’da doğdu, ama Türkiyeli rekortmen oldu…

    20.yüzyıl başlarında Avrupa’da kurulan ve sadece Yahudi sporculardan oluşan spor kulüplerinin en ünlüsü Viyana’daki Hakoah’tı. Kurucusu ve birçok sporcusu Nazi toplama kamplarında can verecek kulüpteki atletlerden biri de, babası Türk vatandaşı olan Alfred König’ti. Türkiye’ye gelecek, ismini değiştirecek ve unutulmaz rekorlara imza atacaktı.

    Spor, 19. yüzyılın sonunda Avusturya’da “yumuşak ve zayıf getto Yahudisi” imajından kurtulmanın ara­cı olarak da görülüyordu. Bu anlayış doğrultusunda jimnastik toplulukları kurulurken, birçok Yahudi sporcu kendilerine açık olan karma kulüplerde spor yap­maya başlamıştı.

    Bununla yetinmeyen döne­min siyonist liderleri, gençleri biraraya getirecek, Yahudi özbi­lincini güçlendirecek ve sadece Yahudilerden oluşan bir spor ku­lübü kurulmasını istiyordu. Max Nordau’nun 1898’deki Siyonizm Konferansı’nda dile getirdiği “Kaslı Yahudilik” teorisi kısa sürede hayat bulacak, araların­da İstanbul’un da olduğu birçok yerde kulüpler kurulacaktı.

    İşte onların en ünlüsü Viya­na’da kapılarını açan Hakoah kulübüydü. Kentte o günlerde yaklaşık 200 bin Yahudi yaşıyor­du. Şarkı sözü yazarı Fritz Löhner Beda’yla bir dişçinin 16 Eylül 1909’da kurduğu kulübün adı İbranice “güç” demekti. Futbol, eskrim, hokey, atletizm, yüzme ve güreş branşlarında faaliyet gösteren mavi-beyazlılar kısa sürede ünleniyordu.

    Hakoah’taki Viyanalı spor­culardan biri ise, 1913’te Avus­turya’da doğmuş ama hayatının önemli kısmını Türkiye’de geçirmiş Alfred König veya diğer adıyla Ali Ferit Gören’di! Aslın­da her şey, baba Jakob König’in 1882’de İstanbul’da dünyaya gelmesiyle başlamıştı. Tüccardı; sonradan Avusturya’ya taşın­mıştı. Oğlu Alfred, Viyana’da doğmuştu. Kısa sürede atletizme sevdalanacak delikanlı, Hakoah forması giyiyordu. Kısa mesafe koşularında uzmanlaşan König, 1932’de 400 metrede Avustur­ya gençler şampiyonu olmuştu (Kaderin cilvesi, ezeli rakibi olan vatandaşı Felix Rinner sonradan Nazi subayı olacak, Almanya’nın ülkesini ilhak ettiği gün emrin­deki 40 SS askeriyle Başbakanlık binasını alacaktı).

    spor-3
    Ali Ferit Gören (Alfred König) 1932’de Hakoah formasıyla (sağdan ikinci).

    30’lu yıllardan itibaren Avus­turya’da nazizmin yükselme­siyle birlikte yasalar değişiyor, babasının Türk vatandaşlığı, Alfred’in durumunu tartışmalı hâle getiriyordu. Gençlerde elde ettiği dereceler silinen König, olimpiyatta yarışıp yarışamaya­cağından emin değildi.

    1935’te Yahudi sporcuların katıldığı Makabiyat Oyunları’nda 2’si altın olmak üzere 4 madalya alan sprinter bir yol ayrımınday­dı. Ya Hakoah’ta yoluna devam edip 1936 Berlin Olimpiyat Oyunları’na gitmeyecekti ya da sporun şahikasında boy gösterip kulübünden atılacaktı. Olimpi­yata gitmeyi tercih eden König, 200 metre seçmelerinde başarılı olamayıp elenmişti.

    Anschluss’tan (Almanya’nın Avusturya’yı ilhakı) sonra ha­yatı cehenneme dönen binlerce Yahudi’den biri olan König, 1938 ortalarında Türkiye’ye iltica etti (Resmî belgelerde bu tarih 22 Temmuz 1938 olsa da spor­cu birkaç ay evvel gelmişti). 20 Mayıs’ta Ankara’da düzenlenen yarışmalarda İstanbul Karması adına yarışan atlet 2 birincilik kazanmıştı.

    spor-1
    1939’da Balkan Şampiyonası’nda 200 metrede 3. olan Ali Ferit Gören (en soldaki). O yarışta altın madalyayı Muzaffer Baloğlu kazanmıştı.

    Kısa süre içinde Türkiye formasını terletmeye başlayan atletin artık yeni bir ismi vardı: Ali Ferit Gören! Müsabakalar­da bu adı kullansa da günlük yaşamında Alfred König olmaya devam ediyordu.

    1938 yazı sonunda Belgrad’da Balkan Oyunları organizasyonu vardı. Yeni ismiyle yarıştığı Belg­rad’da 400 metrede birinci olan Gören, yeni ülkesine altın madal­ya getirmişti. Ayrıca 49.4 sani­yeyle imza attığı Türkiye rekoru, yaklaşık 17 sene kırılamaya­caktı. Yetenekli sprinter, 4×400 metrede Türkiye rekorunu kıran takımın da bir parçasıydı.

    spor-2
    Alfred König, 1938’de Türkiye’ye gelmeden önce Avusturya’daki bir yarışta.

    1939’da yine Balkan Oyun­ları’na giden atlet, 400 metre­deki unvanını korumuştu. 200 metredeyse Muzaffer Baloğlu ipi göğüslerken, o üçüncü gelmişti. Atina’dan 4 madalyayla Tür­kiye’ye dönen Gören, ertesi yıl askere alındı. 1944’te İstanbul’da Tamara Hanım’la evlendi; babası ise Viyana’da vefat etmişti. Baba­sının doğduğu şehir oğluna yuva olurken, oğulun doğduğu şehir babaya mezar olmuştu.

    Sonraki yıllarda bir yandan ticaretle de uğraşmaya başlayan Ali Ferit Gören, diğer taraftan Kuleli Askerî Lisesi’nde öğret­menlik yaptı, sporcu subaylar yetiştirdi. 1979’da Cumhurbaş­kanı Fahri Korutürk’ün başarılı sporcuları ağırladığı resepsiyona davet edilen Gören, ancak 68 ya­şında onurlandırılmıştı. Bu onun Türkiye’de devlet tarafından layık görüldüğü tek üst düzey kabul ve onurdu.

    1980 darbesinden hemen önce İtalya’ya yerleşen emekli atlet, 1987’de Roma yakınlarında öldüğünde 74 yaşındaydı. Avus­turya’da doğmuş ama ömrünün çoğunu Türkiye’de geçirmişti.

  • Millî forma tercihleri farklı ama hepsi Türkiye asıllı…

    Millî forma tercihleri farklı ama hepsi Türkiye asıllı…

    Türkiye’den Avrupa’ya göçedenlerin çocuklarının üst seviye liglerdeki futbol macerası 1970’lerde başlamıştı. Türkiye kökenli futbolcu sayısı arttıkça, kimin hangi millî takımı seçeceği tartışma konusu oldu. Ancak bugün Almanya doğumlu Hakan Çalhanoğlu’nun Türkiye, İlkay Gündoğan’ın ise Almanya kaptanı olması büyük bir zenginliğe işaret ediyor.

    Ekmek peşinde 1960’lar­da Almanya’ya göçeden binlerce insan, artık başta alışmakta güçlük çektik­leri bu ülkenin vatandaşı. Bugün Almanya’da yaşayan Türk nüfus 3 milyonu aşmış durumda. Kimileri aradan geçen yıllara rağmen hâlâ uyum sağlayamıyor; Almanya onlar için “acı vatan” olmaya devam ediyor. Birçoğu ise çokkültürlü bir yaşamın içinde hayatlarını devam ettiriyor.

    Kimi Türkler ise “altın bile­zikleri” sayesinde iki ulusta da gündem oluyor. Futbolla sadece kendilerine değil, ailelerine, çevrelerine de başka bir yaşam inşa ediyor. “Futbol havzası” olarak anılan, daracık bir bölgede yaşayan milyonlar, yanyana şehirler… Futbol literatüründe “Bin Derbiler Diyarı” olarak da ta­nımlanan Ruhr Bölgesi’nde, 4.435 kilometrekarelik bir alanda 5 milyon kadar insan yaşıyor. Önce Polonyalıların geldiği bu bölge, ardından Yunanlar, İtalyanlar, İspanyollar, Türkleri konuk ve yerli etmiş. Birbirlerine çok yakın mesafedeki kulüpler, kıyasıya rekabetler…

    Bölgedeki işçilerin yazgısı, Dortmund’un bugünkü renkle­riydi: Biranın sarısı, kömürün ka­rası… Uzun bir süre Almanya’nın itici gücü olan havzada zamanla maden ve demir-çelik sanayisi tasfiye ediliyor, 2018’de de son kömür ocağı kapatılıyordu. An­cak bölge, yıllarca birçoklarının ekmek kapısı olmuştu. Buraya tek başına taşınan İlkay’ın dedesi, sonradan ailesini de yanına almıştı. Böylece 1979’da Alman­ya’ya ayak basan İrfan Gündoğan da 11 yıl sonra doğan oğluna İlkay adını verecekti.

    Evlendikten sonra Almanya’ya göçeden Hüseyin Çalhanoğlu ise bir taraftan yeni yaşamına tu­tunmaya çalışıyor, diğer yandan futbol tutkusundan kopmamak için bir takım oluşturuyordu. 1992’de arkadaşlarıyla kurduğu Turanspor Mannheim’in ka­pısından, zamanla ismini tüm dünyanın öğreneceği oğlu Hakan da girecekti.

    Spor-1
    Alman ve Türk futbol taraftarları, 25 Haziran 2008’de İsviçre’nin Basel kentinde oynanan Almanya-Türkiye Euro 2008 yarı final maçını izlemek için Berlin’de.

    Tabii onlardan öncesi de vardı. 1960’larda Almanya’ya giden ailelerin çocukları futbol altyapı eğitimlerini bu ülkede almaya başlamıştı. İzmir’de doğan Erhan Önal, 1976’da Bayern Münih for­masıyla sahne aldığında Bundes­liga’da oynayan ilk Türk göçmen çocuğu olmuştu. “Papaz” lakaplı savunma oyuncusu, 1979’da Türk millî takımına seçilmiş, 1982’de de Fenerbahçe’ye kiralık gelmişti. Sonrasında yıllarca formasını giyeceği Galatasaray’da vazgeçil­mez olan Erhan Önal ve İstan­bul’da doğup Berlin’de büyüyen forvet İlyas Tüfekçi, yeşil saha­larda tersine göçü başlatacaktı. Onların açtığı kapıdan başta Erdal Keser’ler, Uğur Tütüne­ker’ler, Savaş Koç’lar olmak üzere sayısız futbolcu girip Türkiye’de top koşturacaktı. Yine 1980’le­rin sonunda Türkiye’ye gelen Mustafa Yücedağ ise Hollanda patentliydi.

    Spor-2
    Almanya’nın kaptanı İlkay Gündoğan’ın kökleri Balıkesir’e dayanıyor (üstte). Bayburtlu bir aileden gelen, Almanya doğumlu Hakan Çalhanoğlu ise Türkiye’nin kaptanı (altta).

    Yeri gelmişken hatırlanmalı: Sadece Avrupa’da değil, Avust­ralya’da doğan çocuklar da bu topraklarda futbol oynamıştı. 1995-2002 arasında Galatasaray kadrosunda bulunan Ufuk Talay; Avustralya Genç Millî Takımı’n­da görev yaparken ondan 11 yaş küçük olan Ersan Adem Gülüm yıllarca Beşiktaş’ta oynamış, Tür­kiye adına 7 defa sahaya çıkmıştı.

    Spor-3

    Futbolun beşiği İngiltere’den ithal ettiğimiz oyuncular da vardı. Colin Kâzım Richards, hem Fenerbahçe hem Galatasaray for­masını giymiş, Türkiye’yi temsil etmişti. Londra’da Kıbrıslı Türk bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelen Kâmil Ahmet Çörekçi de altyapı eğitimini İngiltere’de al­dıktan sonra Türkiye’ye gelecek, birçok takımda boy gösterecekti.

    İlk Mehmet Scholl’la anlamış­tık, her Mehmet’in illa Türkiye için ter dökmeyeceğini. Aslen Mehmet Yüksel adıyla doğan o çocuk, sevgiyi öz babasından değil, üvey babasından görmüştü. Annesinin sonradan evlendiği adamın soyadıyla yeşil sahalarda parlamış, Karlsruher aktarmalı geldiği Bayern Münih’te yıldız­laşmıştı. 8 Bundesliga, 1 Şampi­yonlar Ligi, 1 Kıtalararası Kupa, 1 de UEFA Kupası zaferinde rol oynayan orta saha oyuncusu, 1996’da da Almanya’yla Avru­pa şampiyonluğu yaşamıştı. Belki de onun öyküsü, federasyon yetkililerinin kulağına küpe ol­muştu. Başka diyarlarda büyüyen çocukları Türkiye için oynamaya ikna etmek, başlı başına me­saiydi artık. İkna edilenlerden Nuri Şahin, tesadüf bu ya, ilk millî maçında doğduğu ülkeye, Almanya’ya karşı sahne almıştı. 8 Ekim 2005’te Atatürk Olimpiyat Stadyumu’nda oynanan hazırlık karşılaşmasında ay-yıldızlılar adına perdeyi açan Halil Altın­top’un da gurbetçi olması mani­dardı. Fatih Terim’in oyunun son dakikalarında sahaya sürdüğü Nuri daha 17 yaşındaydı. Gence­cik maestro ağları bulduğunda ondan mutlusu yoktu!

    Peri masalı gibi başlamıştı Nuri’nin Türkiye macerası. Dort­mund, Real Madrid, Liverpool formalarını da giyen orta saha oyuncusunun yaptığını yıllar sonra Kenan Yıldız tekrarlayacak, ay-yıldızlı formayla ilk golünü Almanya’ya atacaktı. O günlerde Bundesliga’da sahne alan en genç futbolcu özelliğine sahip Nuri’yi bize kaptıran Panzerler, ondan 40 gün sonra doğan Mesut Özil’i pamuklara sarıyordu.

    Spor-4
    İzmir’de doğan Erhan Önal, 1976’da Bayern Münih formasıyla sahne aldığında, Bundesliga’da oynayan ilk Türk göçmen çocuğu olmuştu.

    Harika bir kulüp kariyerine sahip olan Nuri’nin millî takım serüveni sıradanken, Almanya’yı seçen Mesut 92 maça çıkacak, ayrıca Dünya Kupası’nı kaldıra­caktı. Bunun etkisiyle uzun süre o coğrafyadaki Türk asıllı çocuk­ların çoğunluğunun ilk tercihi Almanya olacaktı. Tabii istisnalar da vardı…

    18 Kasım 2023’te Berlin’de yapılan hazırlık maçında Türkiye, Almanya’yı 3-2’lik skorla de­virirken, ağları havalandıran Kenan Yıldız, iki ülke hattında tartışmalara neden olmuştu. Regensburg’da doğan delikanlı, henüz 18’indeyken doğduğu ve yetiştiği ülkeyi üzmüştü. Bayern Münih altyapısından Juventus’a transfer olan kanat oyuncusun­dan sonra çocukluk arkadaşı Can Uzun da uzun uğraşlardan sonra Türkiye’yi seçmişti. Euro 2024 için açıklanan geniş kadroya alınan Can, sonradan takımdan çıkarıldı.

    Spor-6
    Almanya’da doğan Nuri Şahin, Türkiye formasını ilk defa Almanya karşısında giymiş, sonradan oyuna girip bir de gol atmıştı. 20 numaralı oyuncuyu kutlayanlardan sağdaki Hamit Altıntop ve arka plandaki Serhat Akın da Almanya’da doğumluydu.

    Türkiye kadrosunda yer alan kaptan Çalhanoğlu ve Kenan dışında, Cenk Tosun, Kaan Ayhan ve Salih Özcan da Almanya doğumlu. Mert Müldür Avustur­ya’da, Ferdi Kadıoğlu ve Orkun Kökçü ise Hollanda’da doğdu.

    Gelin, bugüne dek Türkiye kadrosunda yer almış, altyapı eği­timini yurtdışında alan futbolcu­lardan bir ilk 11 hazırlayalım:

    Kaleci / Sinan Bolat Kayse­ri’de doğan Sinan, 5 yaşındayken ailesiyle Belçika’ya göç etti. Futbo­la Genk altyapısında başlayan file bekçisi, Standart Liege için oynarken Şampiyonlar Ligi’nde gol de atmıştı. Devler arenasında penaltı dışında akan oyunda file­leri havalandıran ilk kaleci oydu. (12 millî maç, 1 gol).

    Sol bek / Ferdi Kadıoğlu Hollanda’yı alt yaş kategorile­rinde temsil eden Ferdi, 2018’de Fenerbahçe’ye geldiğinde, henüz 18’indeydi. Orta sahadan zaman­la beke evrilen oyuncu, bitmek tükenmek bilmeyen enerjisiyle dikkati çekiyor. Bir sonraki dura­ğına rekor bir bonservisle gitmesi bekleniyor. (20 millî maç, 1 gol).

    Sağ bek / Ümit Davala Mann­heim’da doğan Ümit, memleket futboluna Afyon’da merhaba demiş, 1996’da Galatasaray’a gelmişti. Sarı-kırmızılı takımda gösterdiği performansla Milan’a transfer olan oyuncu, Werder Bremen’den emekli olmuştu. (41 millî maç, 4 gol).

    Defans / Erhan Önal Yeşil sahalarımızın “Papaz”ı Erhan Önal, İzmir’de doğmuş, 7’sinde ailesiyle Almanya’nın yolunu tutmuştu. Münih Türkgü­cü’nden kentin devi Bayern’e transfer olan savunma oyuncu­su, Fenerbahçe ve Galatasaray formalarını giymişti. (12 millî maç, 1 gol).

    Defans / Kaan Ayhan Gel­senkirchen’de dünyaya gelen Kaan, futbola kentinin takımı Schalke’de başlamıştı. İtalya’da Sassuolo’da 3 sezon geçirdik­ten sonra 2023’te Galatasaray’a gelen 29 yaşındaki oyuncu, tam bir joker. Sağ bek, stoper ve ön libero pozisyonlarında da görev yapabiliyor. (63 millî maç, 5 gol).

    Orta saha / Nuri Şahin Bugün Borussia Dortmund’un teknik direktörü olan Nuri, o takımın altyapısında futbola merhaba demiş, kulübün efsanelerinden biri olmuştu. Feyenoord’da kira­lık geçirdiği 2007-08 sezonun­dan sonra parlayan solak yıldız, Real Madrid, Liverpool, Werder Bremen formalarını da giydikten sonra Antalyaspor’da yeşil saha­lara veda etti. (52 millî maç, 2 gol).

    Orta saha / Hakan Çalhanoğlu Karlsruhe’de parlayan Hakan, Hamburg’da gösterdiği per­formansla Bayer Leverkusen’e transfer olmuştu. 2017’de İtalyan devi Milan’a giden maestro, 2021’de kırmızı-siyahlıların ezeli rakibi Inter’e imza atarak Çizme’de büyük bir sansasyon yarattı. (90 millî maç, 19 gol).

    Orta saha / Yıldıray Baştürk Wattenscheid altyapısında yeti­şen Yıldıray, Bochum aktarmalı geldiği Bayer Leverkusen’de Şampiyonlar Ligi finali oyna­mıştı. Hertha Berlin ve Stuttgart formalarını giydikten sonra İngiltere’de Blackburn’de futbolu bıraktı. 2002 Dünya Kupası’nda Hasan Şaş’ın Brezilya’ya attığı golün asisti ondandı. (49 millî maç, 2 gol).

    Orta sağ-sağ kanat / Hamit Altıntop Wattenscheid altyapı­sında yetişen Hamit, ikizi Halil’le birlikte bir dönem ses getirmişti. Schalke’den Bayern Münih’e, oradan da Real Madrid’e transfer olan Hamit 2012’de Galatasaray’a geldi. Uzaktan şutları, bitmek bilmeyen enerjisiyle dikkati çe­ken yıldız, bugün millî takımlar sorumlusu. (82 millî maç, 7 gol)

    Orta sağ-sol kanat / Kenan Yıldız İtalyan devi Juventus’ta oynayan Kenan, yıllardır Al­manya’nın gündeminde. Bayern Münih altyapısından ayrıldığı gün haberdi; Türkiye’yi seçip ay-yıldızlı formayla Almanya ça­talına plaseyi gönderdiği gün ise manşet! Euro 2024’te iyi perfor­mans göstermese de, yaşıtı Arda Güler’le birlikte millî takımımı­zın geleceği olarak görülüyor. (12 millî maç, 1 gol).

    Forvet / Cenk Tosun Eintracht Frankfurt’un futbola armağanı olan Cenk, Türkiye’de önce Gazi­antepspor’da oynadı. 2014’te Be­şiktaş’a gelen nam-ı diğer Tosun Paşa, attığı muhteşem golleri müteakip rekor bir bonservis­le İngiliz ekibi Everton’a gitti. Halen Beşiktaş kadrosundaki santrfor, alt yaş kategorilerinde Almanya’yı temsil ettikten son­ra Türkiye’yi seçmişti. (53 millî maç, 21 gol).

    Elbette bir de, Türkiye’yi değil, futbola başladıkları ülkenin millî formasını tercih edenler vardı. 2014’te Almanya formasıyla Dünya Kupası’nı kaldıran Mesut Özil, Isparta’da doğup Alman­ya formasıyla Türkiye’ye karşı oynayan Mustafa Doğan ve 14 kez Panzerler için sahne alan Serdar Taşçı ay-yıldızlı formayı seçme­mişti. Tıpkı Galatasaray’la geçen sezon şampiyonluğa ulaşan Kerem Demirbay, 4 defa Alman­ya forması giyen Suat Serdar ve Euro 2024 kadrosundaki Emre Can ile Deniz Ündav gibi.

    31 defa Avusturya namına oynayan Viyana doğumlu Veli Kavlak, millî takımdaki tek golünü de Türkiye’ye atmıştı. Avusturya adına ilk defa 2002’de Volkan Kahraman sahne alırken, onu Muhammed Akagündüz, Ümit Korkmaz, Cem Atan, Ekrem Dağ, Yasin Pehlivan, Yüksel Sa­riyar, Ercan Kara ve Yusuf Demir takip etti. Ramazan Özcan da Euro 2008 ve 2016’ya yedek kaleci olarak gitmişti.

    Spor-5
    1980’lerde Fenerbahçe ve Galatasaray’da oynayan İlyas Tüfekçi, 1979- 1981 arasında top koşturduğu Stuttgart formasıyla.

    İsviçre formasıyla 62 maça çıkıp 34 gol atan Kubilay Türk­yılmaz, Alexander Frei’dan sonra ülke tarihinin en golcü ikinci oyuncusu durumunda. Bir zamanlar Galatasaray formasını terleten Eren Derdiyok da İsviçre adına 60 maçta 10 gol atmıştı. Bir kez U21’de Türkiye için oynayan Gökhan İnler, sonradan nihai ka­rarını verecek ve doğduğu ülke­nin formasını 89 defa terleterek İsviçre için en çok oynayan Türk kökenli futbolcu olacaktı. Bugün millî takımın hocası olan Murat Yakın 44, kardeşi Hakan ise 87 defa İsviçre için görev yaptı.

    6 çocuğunu geride bırakıp İs­tanbul’dan İsviçre’ye giden Emi­ne Hanım’ın oğullarıydı Murat’la Hakan. Kocası Leman Gölü’nde boğulan sağlık memuru, gurbet­te yaşam mücadelesine devam ediyordu. Basel’de kaynakçılık yapan Mustafa Yakın’la evlenen Emine Hanım, 1974’te Murat, 1977’de de Hakan’ı doğuracaktı. Babalarının evi terketmesinden sonra annelerinin desteğiyle futbola tutunan Yakın kardeşler, müthiş bir kariyere sahip oldular. Murat teknik direktör olduk­tan sonra harikalar yaratırken, kardeşi Hakan geçen yıl İstan­bulspor’u çalıştırdı.

    Spor-7
    Almanya millî formasını seçen Mesut Özil, 2014’te Dünya Kupası’nı kaldırmıştı.

    İsveç formasıyla 49 maça çıkıp 3 gol atan Jimmy Durmaz, kariye­rine Türkiye’de devam ediyor. Bir ara Galatasaray kadrosunda da yer alan orta saha oyuncusunu son olarak Gençlerbirliği forma­sıyla izlemiştik. Yine onun gibi Süryani olan Kennedy Bakırcıoğ­lu 14 millî karşılaşmada oynadı. 2013-2016 arasında 21 defa İsveç için ter döken Erkan Zengin, Türkiye’yi alt yaş kategorilerinde temsil etmişti.

    Euro 2016 elemelerinde 12 Ekim 2014’te yapılan İsveç-Lih­tenştayn mücadelesinde perdeyi Erkan Zengin açmış, Jimmy Dur­maz skoru ilan etmişti. Belki o günün unutulmazı, golleri yiyen kalecinin adının Cengiz Biçer ol­masıydı. Türk asıllı file bekçisi İs­viçre’de doğmuş, Lihtenştayn’da futbola başlamıştı. Samsunspor, Mersin İdmanyurdu, Göztepe, Yomraspor, Kastamonuspor ve Gümüşhanespor kadrolarında da yer alan 37 yaşındaki eldiven kariyerine devam ediyor.

    Spor-8
    44 defa formasını giydiği İsviçre Millî Takımı’nın bugünkü teknik direktörü Murat Yakın ve bir antrenmanda kendisini bisikletiyle ziyarete gelen annesi Emine Yakın.
  • Yaşlı Kıta’nın genç turnuvası: Avrupa Futbol Şampiyonası

    Yaşlı Kıta’nın genç turnuvası: Avrupa Futbol Şampiyonası

    Avrupa futbolunun millî takımlar düzeyinde en büyük organizasyonu 14 Haziran’da Almanya’da başlıyor. Türkiye’nin de katılacağı Euro 2024 şampiyonu, 14 Temmuz’da final maçıyla belli olacak. Portekiz, Çekya ve Gürcistan’la aynı grupta yer alan ay-yıldızlılar, 1960’tan beri bu şampiyonada 6. defa boy gösterecek. 64 yılın unutulmazları…

    Avrupa Futbol Şampiyo­nası, Dünya Kupası’ndan 30 yıl sonra düzenlen­meye başlasa da, fikir aslında daha önce ortaya atılmıştı. 1927’de Fransa Futbol Federas­yonu Başkanı Henri Delaunay, Avrupa’nın da kendisine ait bir turnuvası olması gerektiğini savunuyordu. Dünya futbolunun patronu, FIFA Başkanı Jules Ri­met teklifi elinin tersiyle iterken, kendi organizasyonunun peşine düşmüştü. 28 Mayıs 1928’deki FIFA Kongresi’nde ilk Dünya Ku­pası’nın 1930’da düzenlenmesine karar veriliyor; bu onur bağım­sızlığının 100. yılını kutlamaya hazırlanan Uruguay’a bahşedi­liyordu.

    1954’te UEFA’nın (Avrupa Futbol Federasyonları Birliği) kurulmasından sonra Danimar­kalı Ebbe Schwartz başkanlık koltuğuna otururken, Delaunay genel sekreter olmuştu. Fran­sız yöneticiye göre nasıl Güney Amerika Futbol Konfederasyo­nu’nun Güney Amerika Şampi­yonası, FIFA’nın Dünya Kupası varsa, Yaşlı Kıta’nın da kendisine ait bir organizasyonu olmalıydı. 1955’te ölen Delaunay, fikrinin hayata geçtiğini göremeyecekti.

    Delaunay’in oğlu Pierre, hayatı boyunca Jules Rimet’nin gölgesinde kalan babasının düşünü gerçekleştirmeye kararlıydı, ancak bu pek ko­lay olmayacaktı. Kimileri maç takviminin çok dolu olduğunun altını çizerken, İngiltere Futbol Federasyonu Başkanı Sir Stanley Rous organizasyonun aşırı ticari bulunmasından endişeliydi. Yine de 27 üyenin 15’i turnuvanın lehi­ne oy verdi. Şampiyona 1960’ta başlayacak, 4 yılda bir düzenle­necekti (günümüze kadar bunun tek istinası pandemi döneminde yaşandı; covid-19 nedeniyle Euro 2020, 2021’de yapıldı).

    6 Temmuz 1960’ta Avrupa Uluslar Kupası adıyla başlayan organizasyonun ismi 1968’de Avrupa Futbol Şampiyonası olarak değişti. 1996’dan bu yana ise, düzenlendiği tarihin önüne eklenen “Euro” ibaresiyle anılıyor (Daha 1927’de Avrupa Futbol Şampiyonası fikrini ortaya atan ilk UEFA Genel Sekreteri de unutulmamıştı. Arthus-Bert­rand’ın tasarladığı 42 santimetre uzunluğundaki 6 kilogramlık Henri Delaunay Kupası, 12 orga­nizasyonda kullanıldıktan sonra EURO 2008’de ise biraz değişik­liğe uğradı, biraz da büyütüldü).

    1960’taki ilk turnuvanın elemelerinde 17 takım kozlarını paylaşmıştı. Turnuvaya başta karşı çıkan Federal Almanya, İtalya ve İngiltere gibi köklü ülke­ler yoktu. Bugünden farklı olarak elemeler değişik tarihlerde oy­nanıyordu; eşleşmeler arasında aylar vardı.

    Kaderin cilvesi, Türkiye’nin karşısına 1923’te tarihindeki ilk millî maçı yaptığı Romanya düşmüştü. 2 Kasım 1958’de Bük­reş’teki ilk randevu oldukça sert geçmiş, kaptan Turgay Şeren ilk yarıda sakatlanmıştı. Tabelada yazan 3-0’lık sonuç ağırdı. 26 Nisan 1959’daki rövanşta Lefter 2 gol atsa da rakip tur atlamıştı.

    2. turda Romanya-Çekoslo­vakya, Fransa-Avusturya, Por­tekiz-Yugoslavya eşleşmelerinin maçları yapılabilirken, General Franco idaresindeki İspanya, Sovyetler Birliği’ne gitmeyi reddedince elendi ve ilk yarı finalist Sovyetler oldu. Diğer eşleşme­lerden Yugoslavya, Fransa ve Çekoslovakya zaferle çıktılar. Artık 24 takımın mücadele ettiği organizasyona, 1960’ta sadece bu 4 ülke katıldı. Zamanla ekiplerin sayısı arttı; 1980’de 8, 1996’da 16 takımın mücadele ettiği şampi­yonada 2016’dan bu yana 24 ülke kozlarını paylaşıyor.

    Organizasyonun en başarılı ülkeleri 3’er defa zafere ulaşan Almanya ve İspanya. Katıldığı 5 turnuvada 14 defa fileleri sarsan Cristiano Ronaldo, şampiyonada en çok gol atan oyuncu unvanını koruyor.

    İşte 10 kareyle turnuvanın unutulmazları…

    1960

    ‘Pazartesi’ coşkusu

    1960’taki ilk turnuvanın yarı final randevularında, evsa­hibi Fransa’yı 5-4’lük skorla deviren Yugoslavya finalist olurken, Sovyetler Birliği de Çekoslovakya’yı 3-0’la geç­mişti. Bu maçın en unutulmaz anı, Sovyetler’in kalecisi Lev Yaşin’in şanından korkan Josef Vojta’nın penaltıyı auta atmasıydı. Kariyeri boyunca 150’den fazla penaltıyı kurtardığı iddia edilen file bekçisi, ülkesinin en büyük teminatıydı. 10 Temmuz’daki Yugoslavya-Sovyetler Birliği finali ise normal süresi 1-1 bitince uzatmalara taşındı; 113. dakikada Viktor Ponedelnik son sözü söyledi. Moskova saatiyle Pazartesi gününün ilk saatlerinde biten finalden sonra ülkede atılan manşetler şöyleydi: “Pazartesi, Pazar­tesi attı.” Evet, “Ponedelnik” Rusça “Pazartesi” demekti!

    Spor-Tarihi-1
    İlk Avrupa Şampiyonu Sovyetler Birliği kadrosu.

    1976

    ‘Panenka penaltısı’: Görülmemiş bir atış

    Yugoslavya’daki 1976 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda Çekoslovakya, turnuva tarihinde penaltılarla tayin edi­len ilk final maçını kazanıp Avrupa şampiyonu olarak taçlanmıştı. Normal süresi 2-2 biten mücadelenin uzat­ma dakikalarında tabela değişmeyince, seri penaltılara geçiliyordu. Almanların yıldızı Uli Hoeness kaçırıyor, son atışı kullanan Antonin Panenka topun dibine girdi­ğinde zaman donuyordu. O güne kadar görülmemiş bir atışa imza atarak topu kalenin ortasına yollayan futbol­cu, markalaşacak bir modayı başlatıyordu.

    Spor-Tarihi-2
    Antonin Panenka, ilk ‘Panenka penaltısı’yla ülkesine kupayı getiriyor.

    1980

    Papa’yı görmesi yetti

    1980’de turnuva İtalya’daydı. Federal Almanya kazanır­ken, Horst Hrubesch finalde Belçika karşısında yıldız­laşmıştı. Futbolun zarif oynandığı günlerde, gücün tem­silcisiydi “Çirkin Kral”. Hava toplarının mutlak hakimi, amatör kümeden 1. lige 24’ünde, millî takıma ise ancak 28’inde yükselebilmişti. Türkiye’de futbol rönesansı­nı başlatacak Jupp Derwall’in pek güvendiği santrfor, 1980’deki şampiyonada bir türlü gol atamıyor, sürekli izin alarak ortadan kayboluyordu. En son seferinde du­rumdan şüphelenen Derwall oyuncusunu otelin kapı­sında beklemiş, futbolcusunun “onu gördüm hocam, Papa’yı gördüm” dediğini duymuştu. Bu motivasyonla finale çıkan Hrubesch, Jean-Marie Pfaff’ı 2 defa avlaya­rak kupayı getirmişti.

    Spor-Tarihi-3
    Finalde 2 gol atarak Almanya’yı şampiyonluğa taşıyan Horst Hrubesch.

    1988

    Tarihe geçen gol: van Basten’in volesi

    Federal Almanya’da düzenlenen 1988’deki turnuva, Berlin Duvarı’nın gölgesinin yansıdığı son turnu­vaydı. Finalde Hollanda, Sovyetler Birliği’ni yenerek tarihindeki ilk büyük zaferini kazanmıştı. Frank Rijkaard- Ruud Gullit- Marco van Basten’den oluşan Portakallar’ın efsanevi üçlüsü, önce Almanya’da döktürecek, ardından yeniden buluştukları Mi­lan’da kupalara ambargo koyup dönemin unutul­mazları arasına gireceklerdi. 1988 Avrupa Futbol Şampiyonası’nın gol kralı da olan van Basten’in fi­nalde dar açıdan attığı vole hâlâ jenerikleri süslüyor; dünya döndükçe hatırlanacağa benziyor.

    Spor-Tarihi-4
    Marco van Basten’in volesi Rinat Dasayev’in üstünden ağlara gidiyor.

    1992

    ‘Plajlardan gelenler’ diye küçümsendiler

    İskandinavya’daki ilk Avrupa Futbol Şampiyonası 1992’de İsveç’te düzenlendi; kupa Danimarka’ya git­ti. Finalde Almanya’yı devirerek zafere ulaşan Dani­marka’nın kalesinde devleşen Peter Schmeichel peri masalının kahramanıydı. Birçoklarının, turnuvaya son anda katıldıkları için “plajlardan geldiler” dediği Danimarka, yoğun kanaatin aksine çok motive ol­muştu ve zafere ulaştı.

    Spor-Tarihi-5
    Danimarka zaferini kutlarken…

    1996

    Türkiye turnuvaya ‘merhaba’ diyor

    İngiltere’de düzenlenen Euro 1996, Türkiye için bir milattı. Daha önce 1954 Dünya Kupası’na katılan ülkemiz, o zamandan beri büyük organizasyonlara hasretti. İlk defa turnuvaya giden ay-yıldızlılar tarihe geçerken, Ahmet Çakar da aynı şampiyonada maç yöneten ilk Türk hakemi olmuştu. Milliler ilk sınavında Hırvatistan’a son dakikalarda teslim olurken, pozis­yonda Goran Vlaović’i “düşürmeyen” Alpay Özalan sonradan fair-play ödülü alacaktı. Portekiz’den sonra son şampiyon apoletli Danimarka’ya da yenilen Fatih Terim’in öğrencileri ne puan alabilmişti ne de gol ata­bilmişti. İlk Avrupa Şampiyonası maceramız tatsızdı; fakat ülke futbolunda devrim yaşanması yakındı…

    Spor-Tarihi-6
    Alpay’ın rakibini düşürmediği o an.

    2000

    İçimizdeki İrlandalılar!

    1999’un Kasım ayıydı. Birlik ve be­raberliğe en çok ih­tiyaç duyduğumuz günlerdi. Ekonomik kriz, iki deprem, sel derken yüzler gül­meyi unutmuştu. İşte bu koşullarda İrlanda’yla Euro 2000’e gitmek için play-off’ta buluşuyor­duk. İki maçın sonunda turnuvaya gitme hakkını kazanan Türkiye’de milyonlar mutluydu. Karşılaşmadan sonra coşan teknik direktör Mustafa Denizli, literatüre müthiş bir hediye veriyordu. Bir zamanlar yakın arkadaşı olan Hıncal Uluç’a ithafen söylediği “içimizdeki İrlandalılar” deyimi böyle doğ­muştu. Futbol sahasında edilen laf, kısa sürede birçok alanda kullanılacaktı. 2000 yılındaki turnuvayı Fransa kazanacak, Türkiye çeyrek final oynayacaktı.

    650888100
    Mustafa Denizli, İrlanda maçında.

    2004

    Yunanistan mucizesi

    Portekiz’de düzenlenen Euro 2004’e Türkiye ka­tılamamıştı. Play-off’ta karşımıza çıkan ve Türk basınının “Çek bir Letonya” manşetleriyle küçümsediği Baltık ülkesi turnuvaya giderken, biz yine büyük bir organizasyonu ek­randan izlemiştik. Ancak Avrupa Şampiyonası’nın sonun­da daha büyük bir sürpriz yaşanacaktı. Kimsenin şans vermediği Yunanistan zafere ulaşırken, Alman teknik direktör Otto Rehhagel’in oynattığı savunma futbolu öne çıkmıştı. Sonradan Galatasaray’a transfer olacak Çek Mi­lan Baros gol kralı olurken, Komşu’nun kaptanı Theodoros Zagorakis en iyi oyuncu seçilmişti.

    Spor-Tarihi-8
    2004’ün sürpriz şampiyonu Yunanistan.

    2008

    Kabustan rüyaya…

    Euro 2008’in rengi Türkiye’ydi. Yarı finalde Almanya’ya son dakikada boyun eğen ay-yıldızlılar gösterdiği performansla akıllara kazınmıştı. Portekiz yenilgisiyle turnuvaya başlayan Fatih Terim’in öğrencileri, uzatmalarda gelen İsviçre galibiyetiyle nefes almıştı. Çekler karşısında son 15 dakikaya iki farklı geride giren millîler, kazanmayı başarınca gruptan çıkmıştı. Çeyrek finaldeki Hırvatistan randevusunda yaşananları, usta bir Hollywood senaristi bile yazamazdı. 119. dakikada Ivan Klasnić ağları bulduğunda üzülmüş, 122’de havalara uçmuştuk. Semih’in şutu bizim için rüyaydı, onlar için kabus. Sonrası malum penaltılar, milyonlar için sanki bir film şeridindeki anlar; o zaferden sonra koşan futbolcular…

    Spor-Tarihi-9
    Çeyrek final zaferinden sonra millî futbolcular.

    2021

    Son şampiyon İtalya

    Avrupa Futbol Şampiyonası’nın 60. yılını onurlan­dırmak adına 11 ülkede 11 şehirde düzenlenen son turnuva, her açıdan istisnaydı. Pandemi yüzünden 2021’de oynanabilen, buna rağmen Euro 2020 adıyla anılan organizasyonun galasında İtalya, Türkiye’yi 3-0’lık skorla devirmişti. Bir dönem Galatasaray’ı çalıştıran Roberto Mancini’nin idaresinde gök-ma­vililer kupaya uzanırken, yarı finalde İspanya’yı, fi­nalde de İngiltere’yi penaltılarla yenmişti. O takımın “Savunma Bakanı” Leonardo Bonucci turnuvanın en iyi 11’ine seçilecek, kış transfer döneminde de Fener­bahçe’ye gelecekti.

    Spor-Tarihi-10
    İtalya zaferini kutluyor.
  • 100 yıllık hasretten sonra olimpiyatlar yine Paris’te…

    100 yıllık hasretten sonra olimpiyatlar yine Paris’te…

    Yaz Oyunları, 100 yıl aradan sonra tekrar Paris’e dönüyor. Daha önce 1900 ve 1924’te olimpiyatların düzenlendiği Paris; sporun şahikasına 3 defa evsahipliği yapan Londra’dan sonra bu onurun bahşedildiği ikinci şehir olacak. Paris 2024 Olimpiyatları, tarihte cinsiyet eşitliğinin sağlandığı ilk olimpiyat organizasyonu olma özelliği taşıyor.

    Bu sene 26 Temmuz’da başlayacak Paris 2024, tarihte cinsiyet eşitli­ğinin sağlandığı ilk Olimpiyat Oyunları olarak anılacak. 1896’da düzenlenen ilk mo­dern olimpiyatta kadınlara izin verilmediği, katılmak isteyen­lerin önüne engeller dikildiği düşünülürse; hem katedilen yola sevinmemiz hem de bunun bu kadar uzun sürmesi üzerine düşünmemiz gerekir.

    1896’da Atina’da maraton koşmak isteyen kadın spor­cu Stamata Revithi olimpiyat köyüne geldiğinde, yetkililerin eli-ayağı birbirine karışmıştı. 30 yaşındaki kadına izin çık­mamış, o da yarışmanın ertesi günü parkuru kendi kendine tamamlamıştı. Oyunlar tari­hinin ilk sivil itaatsizlik eylemi sayesinde 1900’de düzenlenen ikinci olimpiyatta kadınların önü açılmıştı. Paris’teki orga­nizasyonda bütün branşlarda sadece 22 kadın boy göstermiş­ti. Zira başlangıçta kadınlar için “uygun görülen” sadece 4 dal vardı.

    Spor-AliMurat-1
    Paris, üçüncü defa düzenleyeceği Olimpiyat Oyunları’nı bekliyor.

    Paris 1900

    Atina’dan sonra 2. olimpiyat Paris’teydi. Aslında modern oyunların babası Baron Pierre de Coubertin’in dileği gerçek­leşse, Fransa tarihin ilk olimpi­yatını 1896’da düzenleyecekti. 23 Haziran 1894’te Sorbonne Üniversitesi’nde Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ni kuran Coubertin, başkanlığı Yunan Demetrius Vikelas’a bırakmıştı. Delegeler, ilk organizasyonu düzenleme onurunu, oyun­ların anavatanı Yunanistan’a bahşetti.

    Vikelas, 1896 Atina Olim­piyatları’ndan sonra koltuğu­nu Coubertin’e devretmişti. Fransız aristokratın doğduğu şehirde düzenlenen 1900’deki ikinci olimpiyat biraz sahip­siz kalmıştı. Bir organizasyon komitesi yoktu. Hangi yarış­maların resmî, hangilerinin gösteri amaçlı yapıldığı da biraz muammaydı; bu konu sonradan da karara bağlanamayacaktı. “Güvercin vurma”, balıkçılık, atla yüksek ve uzun atlama, balonculuk, kriket, kroket, otomobil ve motosiklet yarışla­rı, sadece 1900 Paris’te rast­lanan etkinliklerdi. Oyunlar, 1900 Dünya Ticaret Fuarı’nın bir parçası olarak görülmüş, organizasyonun geleceğinden endişe duyulmuştu. Couber­tin yıllar sonra olimpiyatların yaşamasının mucize olduğunu söyleyecekti. Katılımcı sayısı da tartışmalıydı. Başta kabul edi­len görüşe göre 997 sporcunun boy gösterdiği organizasyonda 720 kişi Fransızdı ve 85 spor etkinliği bulunuyordu. 2021’de Uluslararası Olimpiyat Komi­tesi (IOC) verilerini güncelliyor, Paris 1900’te 95 müsabakada 1.226 kişinin sahne aldığını kabul ediyordu.

    Spor-AliMurat-2
    23 Haziran 1894’te kurulan Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin ilk başkanı Yunan Demetrius Vikelas (ortada oturan) olmuştu. Solundaki Baron Pierre de Coubertin ise genel sekreterdi.
    Spor-AliMurat-3
    1900’de teniste altın madalya kazanan Charlotte Cooper ferdî bir yarışmada olimpiyat şampiyonu olan ilk kadındı.

    Eyfel’in gölgesi altında 14 Mayıs’ta başlayan heyecan 28 Ekim’e kadar sürdü. Pazar günleri yapılacak yarışmalara izin çıkması, bir anda ortalığın karışmasına neden oluyor; kararı özellikle Amerikalılar protesto ediyordu. Katoliklerin ibadet gününde nasıl başka bir şey yapılabilirdi?

    Osmanlı Devleti’nin katılma­dığı organizasyonun en başarılı ülkesi Fransa’ydı. Madalya ye­rine birçoklarına kupa verilir­ken, profesyonellerin katıldığı eskrim müsabakalarında kaza­nan Albert Robert Ayat, birin­cilik ikramiyesi olarak ayrıca 3 bin Frank kazanmıştı.

    Alvin Christian Kraenzlein, 60 metre, 110 metre engelli, 200 metre engelli ve uzun atlamada 1. olarak, tek olimpiyatta 4 zafer kazanan ilk sporcu olmuş­tu. Uzun atlamayı 1 santimle kazanan Kraenzlein, Ame­rikalı takım arkadaşı Meyer Prinstein’ı kandırarak başarı yolundaki her yolun mübah olduğunu dünyaya hatırlattı. 2 atlet seçmelere katıldıktan sonra Pazar günü yarışmama konusunda anlaşmışlardı. Ya­hudi olan Prinstein anlaşmaya uyarken, Hıristiyan Kraenzlein piste çıkıp rakibinin derecesini 1 santimle geçti. Müsabakadan sonra çıkan münakaşada, teva­türe göre Prinstein’ın yumruğu muzaffer rakibinin suratında patlamıştı.

    Spor-AliMurat-4
    Amerikalı yüzücü Johnny Weissmuller, 1924 Paris Yaz Olimpiyatları’nda 3 altın madalya kazandıktan sonra Hollywood’a transfer olmuş ve Tarzan filmleriyle ölümsüzleşmişti. Fotoğraf, 1941 yapımı “Tarzan’ın Gizli Hazinesi” filminden.
    Spor-AliMurat-5
    Paris 1924 için hazırlanan bir poster.

    Oyunların sembolü olan ma­ratonu, evsahibi ülkeyi temsil eden Michel Théato kazanırken, tartışmalar yıllarca sürecekti. Amerikalı atletler geçilmedik­lerini ve Fransızlar’ın kestirme yolları kullanarak birinci gel­diklerini söylemişlerdi. Ameri­kalılar çamurlu bir şekilde fini­şe gelirken, Fransızlar’ın yarışı tertemiz bitirmesi hakikaten dikkati çekmişti. Yıllar sonra yarışın galibi Théato’nun Fran­sız değil Lüksemburglu olduğu ortaya çıkacaktı. Lüksemburglu çocuk, Paris’te bir fırıncının çıraklığını yaparken, yaşadığı ülke adına yarışıp maratonu kazanmıştı. Fransızların millî marşı Marseillaise, aslında bir Lüksemburglu için çalınmıştı.

    Eşi Hermann ve yeğeni Ber­nard’la yelkende 1. olan Hélène de Pourtalès, olimpiyatlarda boy gösteren ilk kadın oldu. ABD’de doğan İsviçreli kontes, zafere ulaşan takımın bir parçasıydı. İngiliz tenisçi Charlotte Cooper ise tek kadınlarda mutlu sona ulaşarak ferdî olimpiyat madal­yası alan ilk kadın olarak tarihe geçti. Cooper ayrıca karışık çift­leri de partneri Reginald Doherty ile birlikte kazanmıştı.

    Paris 1924

    1924’te dünya sporunun zirvesi yine Paris’ti. Olimpiyatlar 24 yıl sonra bir defa daha Baron Coubertin’in şehrine geliyordu. 4 Mayıs’ta başlayan organizasyon 27 Temmuz’da noktalandı. Resmî açılış töreni 5 Temmuz’da yapı­lan organizasyon beklenen gişe başarısını sağlayamamıştı. Yak­laşık 10 milyon Frank harcanan olimpiyatları izleyen 60 bin kişi yüreklere biraz su serpse de, 4.5 milyon Frank kadar zarar vardı.

    1.000’e yakın gazetecinin iz­lediği spor bayramında 44 ülke buluşmuştu. Olimpiyat mot­tosu citius, altius, fortius (daha hızlı, daha yüksek, daha güçlü) ilk defa o zaman kullanılmaya başlandı. Amerikalı Johnny We­issmuller, yüzmede 3 altın alıp Hollywood’a transfer olacaktı. Tarzan filmlerinin unutulma­zı ününü Paris’e borçluydu. Yüzmede üçüncü olan Gert­rude Ederle ise 2 sene sonra Manş’ı aşan ilk kadın olarak tarihe geçecekti; üstelik kanalı geçen en hızlı erkekten 2 saat daha hızlıydı! (çocukluğunda geçirdiği kızamıktan işitme güçlükleri yaşayan Ederle 1940’larda tamamen sağır ola­cak ve hayatını sağır çocuklara yüzme öğretmeye adayacaktı). Sporcular ilk defa olimpiyat köyünde kaldılar. 100 metrede altın madalya kazanan İngiliz Harold Abrahams ile 400 met­rede 1. olan İskoç misyoner Eric Liddell tarihte yerlerini alacak; ikisinin yıllar sonra (1981) “Ateş Arabaları-Chariots of Fire” adıyla beyazperdeye aktarılan öyküsü gözleri dolduracaktı. ABD’nin tüm altınları topladığı tenis ise 1988’e kadar oyunların mönüsünde yer almayacaktı. Fransa 1924’ün asıl kahraman­ları ise Finlandiyalı atletlerdi. Paavo Nurmi 5, takım arkadaşı Ville Ritola 4 altın madalya kazanmıştı.

    PARİS 1924

    Spor-AliMurat-Kutu-2

    Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk olimpiyat macerası…

    Paris 1924, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin 41 sporcuyla temsil edildiği organizasyondu. Kafilemiz 19 futbolcu, 11 atlet, 5 güreşçi, 3 bisikletçi, 2 halterci ve 1 eskrimciden oluşuyordu. Kafile başkanı Galatasaray’ın kurucu­larından Ali Sami Yen’di. Kurtuluş Savaşı sonrasında tanınma mü­cadelesi veren ülkeyi yönetenler, bu organizasyonu önemli bir fırsat olarak görüyordu. “Olimpiyatlara katılmaya ne gerek var?” diyen çatlak seslere kulak verilmiyor, kıt kaynaklar seferber ediliyordu. Paris 1924’e katılım için resmî davet 20 Şubat 1923’te gelmiş, cumhuriye­tin ilan edilmesinden hemen sonra 2 Kasım 1923’te de Türkiye Millî Olimpiyat Cemiyeti ilk toplantısını yapmıştı. Ancak futbol, güreş, at­letizm, eskrim ve bisiklet dallarında boy gösteren Türkiye, madalya alamayacaktı.

    Aslında bu toprakların olimpi­yat serüveni 1908’de başlamıştı. Londra’daki organizasyona özel izinle katılan Aleko Mulos, adını kitaplara yazdırmıştı. İstanbul’a gelen Coubertin, Selim Sırrı’dan (Tarcan) bir olimpiyat komitesi kurmasını rica etmişti; bu, ancak 2. Meşrutiyet’in ilanından sonra kurulabilecekti.

    1912 Stockholm Olimpiyat Oyunları öncesinde gazetelere ilan veren Selim Sırrı Bey, sporculara bu organizasyona katılma çağrısında bulunuyordu; ancak bir sorun vardı: Hazine’den ödenek verilmesi im­kansızdı; katılmak isteyenlerin kendi imkanlarıyla gitmeleri gerekiyordu. Robert Kolej’li Vahram Papazyan ve Mıgırdiç Mıgıryan, Selim Sırrı’nın desteğiyle İsveç’in başkentinde yerini alacaktı. Mıgıryan varlıklı bir aileden gelirken, Papazyan’ın parasını denkleştirmek için Arna­vutköy’deki Rum Tiyatrosu’nda bir piyes sahnelenmişti. Stockholm’de, olimpiyata katılan her ülkenin bay­rağı vardı; Osmanlı bayrağı dışında! Buna tepki gösteren atletlerden Papazyan, soluğu elçi Ahmet Bey’in yanında almıştı. Sefir, muhtemelen bir Ermeni’nin vatanını bu kadar sevmesine inanamıyordu. Atletiz­min 5 disiplininde sahne alan Mıgır­yan, sağ ve sol elle gülle atmada 7., bildiğimiz gülle atmada 19. olmuştu (sadece Stockholm’de düzenlenen etkinlikte sporcular 3 defa sağ, 3 defa sol elleriyle gülle atmışlar, iki elleriyle yaptıkları en iyi derecenin toplanmasıyla sıralanmışlardı). 800 ve 1.500 metrede yarışan Papaz­yan ise dereceye girememişti.

    Olimpiyattan sonra bir tartışma da yaşandı. Selim Sırrı’nın “26 ülke­nin en seçkin çocukları oradaydı, bir tek bizden kimse yoktu” yazması üstüne tepki gösteren arkadaşı Şavarş Krisyan, kendisine Marm­namarz (Beden Eğitimi) dergisinde cevap veriyor; bu atletlerin Osman­lıları temsil ettiklerini, üzerlerinde Osmanlı hilali olduğunu, Osmanlı sporcuları olarak alkış topladıklarını vurguluyordu.

    Spor-AliMurat-Kutu-1
    1924 Paris Olimpiyat Oyunları’na katılan Türkiye kafilesi.
  • Daha kırılacak çok rekor, alınacak çok madalya vardı

    Daha kırılacak çok rekor, alınacak çok madalya vardı

    24 yaşındaki Kenyalı atlet Kelvin Kiptum, 11 Şubat 2024’te geçirdiği trafik kazasında hayata veda etti. Çocuk yaşta atletizme merak saran ve ilk antrenmanlarını ormanda çıplak ayakla koşarak yapan Kiptum, yalnızca 10 ay süren maraton kariyerine tarihin en iyi 7 derecesinden 3’ünü sığdırmayı başarmıştı. Yarım kalmış bir hayatın ardından.

    Olimpiyat tarihinin en başarılı sporcusu olan yüzücü Michael Phelps’in 8 altınla tarih yazdığı 2008 Pekin Yaz Oyunları’ndan sonra öldüğü­nü düşünün… Ya da aynı organi­zasyonda dünya rekorlarıyla dal­ga geçen Usain Bolt’un o yıldan sonra bir daha yarışamadığını… İşte maratonda dünya rekort­meni olan Kenyalı atlet Kelvin Kiptum’un 11 Şubat 2024’teki zamansız vefatı birçoğumuza benzer duygular hissettiriyor.

    Sadece 10 aylık maraton ka­riyerine tarihin en iyi 7 derece­sinden 3’ünü sığdıran Kiptum, 2 Aralık 1999’da dünyaya gelmişti. Denizden 2.600 metre yüksek­likteki Chepkorio köyünde doğan, tam adı Kelvin Kiptum Cheruiyot olan bebek, mesafe tanımadan koşacak, yaptıklarıyla tüm dün­yada manşet olacaktı.

    Spor_Tarihi_1
    Maraton dünya rekortmeni Kelvin Kiptum bir zafer sonrası Kenya bayrağıyla.

    Küçükken ailesinin sığırlarını güden Kelvin, 13’ünde atletizme merak sardı. Ormanlarda çıplak ayakla koşuyor, giderek hızla­nıyordu. Aynı yıl Kenya’nın 5. büyük kenti olan Eldoret’teki yarı maratona (yaklaşık 22 kilometre) katılan ufaklık 10. olmuştu.

    Bir antrenörü yoktu, yaşadığı yerin yakınlarında antrenman yapan bir grubun parçasıydı. Te­sadüfen Gervais Hakizimana’yla tanışması hayatını değiştirecek­ti. Ruanda 3.000 metre engelli rekortmeni olan Hakizimana, Kenya’da idman yaparken peşine takılan gençlerden biri de Kiptum’du. Kendisine ant­renman sunması için tecrübeli sporcunun başının etini yiyen delikanlı muradına eriyor, Haki­zimana’nın Kenya’dan ayrılma­sından sonra da onunla iletişime devam ediyordu.

    2018’de Eldoret’teki yarı ma­ratonu kazanan genç atlet, ertesi yıl dünyaya açıldı. Lizbon Yarı Maratonu’nda 5. olan ve adından söz ettirmeye başlayan Kenyalı, derecelerini sürekli geliştirse de bir türlü 1. olamıyordu. Ancak zaten onun başka planları vardı; artık maraton koşacaktı.

    2020’de dünyayı vuran Co­vid-19 pandemisi Kiptum için bir fırsat yaratmıştı. O sıralarda Kenya’da bulunan Ruandalı antrenör Hakizimana, yaşadığı Fransa’ya dönemiyordu. Kip­tum’un 10 gün içinde koştuğu 2 yarı maratonu izleyen Hakizi­mana, onunla resmen çalışmaya başladı.

    Spor_Tarihi_2
    2023 Chicago Maratonu’ndaki dünya rekoru derecesi önünde poz veren Kiptum ve Ruandalı antrenörü Hakizimana, aynı trafik kazasında hayatlarını kaybetti.

    Kiptum, atletizmin 42 ki­lometre 195 metrelik simgesi maratona ilk kez Valencia’da merhaba dediğinde, takvimler 4 Aralık 2022’yi gösteriyordu. İlk maratonunu koşan Kenyalı, 2 saat 1 dakika 53 saniyeyle parkur rekorunu kırarken, tarihin en hızlı 4. derecesine imza atmıştı.

    4.5 ay sonra Londra Mara­tonu’nu vatandaşı Eliud Kip­choge’nin parkur rekorunu 72 saniye geliştirerek 2 saat 1 dakika 25 saniyeyle kazanan Kiptum dur-durak bilmiyordu. Gelişen ayakkabı teknolojisinin yardı­mı aşikardı; fakat bu genç atlet rakiplerinden çok farklıydı.

    8 Ekim 2023’te Chicago’da 2 saat 35 saniyeyle tarih yazan Kiptum dünya rekoru kırar­ken, Kipchoge’ye tam 34 saniye fark atmıştı. Maratonda iki saat bariyerini yıkmasına kesin gö­züyle bakılan Kenyalı, antrenörü Gervais Hakizimana’yla beraber trafik kazasında son nefesini verdiğinde sadece 24’ündeydi.

    Cenazesinde Kiptum’un fo­toğrafını taşıyan 7 yaşındaki oğlu milyonları duygulandırırken, ister istemez aklımızda şu soru canlanıyor: Ya o gün arabasına binmeseydi?

    Spor_Tarihi_3
    Kelvin Kiptum’un cenaze töreninde, fotoğrafını 7 yaşındaki oğlu taşıdı.

    Trafik kurbanı şampiyonlar

    Spor_Tarihi_Kutu_1
    Belçikalı atlet Ivo Van Damme 1976’da öldüğünde 22 yaşındaydı.

    Ivo Van Damme, 1970’lerin harika sporcularındandı. 16 yaşına kadar futbol oynayan Belçikalı, sonra atletizme yönelmişti. 1976 Avrupa Salon Atletizm Şampiyonası’nda 800 metrede şampiyon olarak dikkatleri çekmiş, aynı yıl Montréal’de düzenlenen Olimpiyat Oyunları’nda ülkesini temsil etmişti. Hem 800 hem de 1.500 metrede gümüş madalya kazanan sporcu geleceğe umutla bakıyor, evlenme planları yapıyordu. 29 Aralık 1976’da geçirdiği trafik kazasında henüz 22 yaşındayken hayatını kaybetti. Ertesi yıl gazetecilerin başlattığı “Memorial Van Damme” etkinliği, zamanla atletizmin en saygın buluşmalarından birine dönüşecekti. 1975 doğumlu Murat Canbaş ise 7 yaşında jimnastiğe sevdalanmış, yaşıtlarının arasında güneş gibi parlamıştı. İlk uluslararası altınını aldığında henüz 11 yaşındaydı. 6 Mayıs 1994’te kız arkadaşıyla bir trafik kazasında öldüğünde sadece 19’undaydı. Kısacık yaşamına bir Dünya, bir Avrupa, 5 Balkan ve 11 Türkiye şampiyonluğu sığdıran ve 70’ten fazla madalya kazanan sporcu, özellikle atlama beygirinde uzmanlaşmıştı. Murat Canbaş’ın adı, memleketi Bolu’da bir cadde ve spor salonunda yaşatılıyor.

    Spor_Tarihi_Kutu_2
    Jimnastikçi Murat Canbaş (1975-1994) ilk altınını aldığında henüz 11 yaşındaydı.
  • Teniste ‘cinsiyetler savaşı’: Kaybeden erkeğin dramı

    Teniste ‘cinsiyetler savaşı’: Kaybeden erkeğin dramı

    1973’te oynanan bir tenis maçı kadın tenisçiler için önemli bir dönüm noktasıydı. O yılların önemli kadın raketlerinden Billie Jean King, kadınlarla aralarında doğal güç farkı olduğunu savunan ve kadın tenisçilere meydan okuyan Bobby Riggs’i 30 bin kişinin tribünden izlediği tarihî maçta 3-0 yenip perişan etmişti.

    Feminist hareketin 2. dalga­sının, yaşamın her alanında cinsiyet savaşı verdiği, ABD Anayasası’na ‘Eşit Haklar Deği­şikliği’ni ekleme mücadelesine giriştiği ama Kongre’nin erkek zihniyetini değiştiremediği 1973 yılında, tenis kortları çok önemli kapışmalara sahne olmuştu.

    Bir zamanlar erkekler tenisinin bir numarası olan 55 yaşındaki Bobby Riggs, kadınlarla aralarında doğal güç farkı olduğunu savunu­yor, bunu ispatlamak için de o yıl­ların en önemli kadın raketlerden Billie Jean King’i düelloya davet ediyordu. Gelen ret cevabı üstüne teklif bu sefer kadın tenisinin 1 nu­marası Margaret Court’a gitmişti. Teklifi kabul eden Avustralyalı’ya sadece bu gösteri maçı için verilen 20 bin dolar, o yıl Avustralya Açık ve Roland Garros şampiyonu oldu­ğu için kazandığı toplam ödülden fazlaydı.

    kadin_dosyasi_14
    Kadın ve erkek arasında güç farklılığı olduğunu savunurken kadınları aşağılayan Bobby Riggs, bir kadın tarafından 3-0 mağlup edildi.

    1973’ün Anneler Günü’nde oynanan karşılaşmayı 5 bin kişi korttan, milyonlar CBS ekranından izlemişti. Court çok da ciddiye al­madığı maçı kaybedince, birileri­nin ekmeğine yağ sürülmüştü.

    Bu sonuç üzerine esmeye başlayan kadınlara dönük aşa­ğılayıcı rüzgarı dindirmek Billie Jean King’e düştü. Bobby Riggs’in teklifini başta reddeden Amerikalı kadın tenisçi, birkaç ay sonra mil­yonların gözü önünde şov yapa­caktı. 20 Eylül 1973’teki maça King’i Kleopatra gibi, eski köle kıyafeti giyinmiş dört kaslı erkek taşımış­tı. O unutulmaz maça Houston Astrodome’da şahit olan 30 bin kişi vardı. Ekranları başındaki 50 milyon insan da kadınları daha önce defalarca aşağılayan Riggs’in bir kadın karşısında perişan olma­sını izlemişti.

    Bugün ‘cinsiyetler savaşı’ olarak adlandırılan ve yarım yüzyılı de­virmesine rağmen spor tarihinin unutulmazlarından biri olarak kabul edilen maçı güle oynaya 3-0 kazanan King, şöyle konuşmuştu: “Eğer yenilsem, bu sonuç kadınları 50 yıl geriye götürecekti. Yoksa benim için 55 yaşında bir erkeği yenmenin bir heyecanı yok. Tek heyecanlı tarafı tenise ilgi göstere­cek yeni insanlar.”

    Daha önce erkeklerle aynı para ödüllerini kazanmak için ayakla­nan 8 kadın raketin en ünlüsü olan Billie Jean King, maçtan sonraki canlı yayında 3 ay önce kurdukları Kadınlar Tenis Birliği’nin (WTA) de reklamını yapmıştı.

    WTA sayesinde tenisçi kadın­lar, birçok sporun aksine yıllardır erkeklerle eşit para kazanıyor; Grand Slam turnuvalarında aynı ödül veriliyor.

    kadin_dosyasi_13
    Billie Jean King, maç öncesinde rengarenk bir tahtta 4 erkek tarafından taşınırken, kendini izleyen kalabalığa el sallıyor, 20 Eylül 1973.
  • Beckenbauer: Efsane libero, futbolun büyük ‘İmparator’u

    Beckenbauer: Efsane libero, futbolun büyük ‘İmparator’u

    Bayern Münih’i Bayern Münih yapan, libero mevkiini tüm dünyanın hafızasına kazıyan, Almanya’yla hem oyuncu hem de teknik direktör olarak Dünya Kupası’nı kazanan Franz Beckenbauer 7 Ocak’ta öldü. Lakabı “imparator” (kaiser) olan, sahayı adeta yukarıdan idare eden Beckenbauer, yeşil sahaların gördüğü en büyük futbolculardan biriydi.

    Aslında her şey 2. Dünya Savaşı’nın noktalanma­sından birkaç ay sonra Münih’te başlamıştı. 11 Eylül 1945’te doğan Franz Anton, daha 25’ine gelmeden “kaiser” (impa­rator) unvanıyla anılır olacaktı. Onun kişisel tarihini, ardından Alman ve dünya futbol tarihini değiştirense bir tokat olmuştu! Bir altyapı maçında 1860 Münih formasını giyen yaşıtından tokat yiyen küçük Franz, doğduğu kentin takımına gitmeyeceğine yemin etmişti. O zamanlar 1860, Münih’in incisiydi, Bayern’in ise esamisi okunmuyordu.

    Bayern altyapısına 14’ünde giren Beckenbauer, başta forvet­ti. Sonradan orta sahaya çekilen delikanlı, A Takım formasıyla tanıştığında 18’ine gelmişti. O zamanlar 2. Küme tozu yutan takıma eklenen 3 genç oyuncuy­la birlikte Bavyera’da dengeler bozulacak; Bayern şaha kalkar­ken, 1860 yerinde saymaya baş­layacaktı. O harika üçlüden Sepp Maier kaleciydi, Gerd Müller ise santrfor. 2. Lig’de 146 gol atan kırmızı-beyazlılar, 1965’te güle oynaya Bundesliga’ya yüksel­mişlerdi.

    Aralarında ilk millî olan ise Beckenbauer’di. 1965’te ilk defa Federal Almanya için sahne alan dönemin orta saha yıldızı, ertesi yıl takım arkadaşları Maier ve Müller’le millî takımda da bulu­şacak, “Panzerler” lakabını sağır sultan bile duyacaktı.

    1966 Dünya Kupası’nda Al­manlar final oynarken, kadroda kupa şampiyonu Bayern’den iki oyuncu vardı: Beckanbauer ve Maier. Finalde Beckenbauer’den çekinen İngiltere’nin hocası Alf Ramsey, en iyi futbolcusu olan Bobby Charlton’ı 20 yaşında­ki futbolcuyu marke etmekle görevlendirmişti. Wembley’de İngiltere uzatmalarda zafere uzanırken, Almanya dünya şampiyonluğu için 8 yıl daha bekleyecekti.

    Spor_1
    Bayern’i Bayern yapan üçlü: Önde golcü Gerd Müller, ortada kaleci Sepp Maier,
    arkada İmparator Beckenbauer.

    1966 ve 1967’de kupayı kaza­nan Bayern ise tarihindeki ikinci şampiyonluğa 1969’da ulaşmıştı. Takımın gol makinesi Mül­ler’in lakabı “bombacı”ydı; fakat aslında birçokları ona “ulusun bombacısı” (bomber der nation) diyordu. Bild gazetesi 1969’daki şampiyonluktan sonra Becken­bauer’i ise “ulusun imparatoru” (kaiser der nation) ilan edecekti. 1971’de Viyana’da oynanan bir maç öncesinde Hofburg Sara­yı’nda adaşı İmparator Franz Joseph’in büstünün yanında çektirdiği fotoğraf, yayımlandığı andan itibaren çok konuşula­caktı.

    1970 Dünya Kupası’nda Pan­zerler üçüncü olurken, Becken­bauer’in yarı finali sakat sakat tamamlaması unutulmazdı. As­kılı omzu, azminin ispatıydı. Er­tesi yıl Almanya’nın kaptanı olan İmparator, bu sıfatla ilk maçına da İstanbul’da çıkacaktı. 1972’de kazanılan Avrupa şampiyonlu­ğunu, 2 yıl sonra Dünya Kupası şampiyonluğu takip etmişti. Münih Olimpiyat Stadyumu’nda kupayı o kaldırırken, takım ar­kadaşı Maier de yanıbaşındaydı. Artık muzaffer kadronun üçte biri Bayern’liydi.

    Bavyeralılar, Şampiyon Ku­lüpler Kupası’nı tahakküm altına alıp üst üste üç defa kazanır­ken, kaptan hep oydu. Geriden oyun kuran, icabında gemisini kurtaran libero, yıllara meydan okuyordu. 1976’da penaltılarla Avrupa şampiyonluğunu Çekos­lovakya’ya kaybeden Alman­ya, 1977’de İmparator’u Yeni Dünya’ya kaptırmıştı. Ahmet Ertegün’ün takımı Cosmos’un yaptığı cömert teklifi kabul eden Beckenbauer ABD’ye gitmiş; Pelé’yle beraber oynamıştı. New York’a taşınmak demek, Alman Millî Takımı’na da veda etmek demekti. 103 maçta 17 gol atan kaptan, Panzerler defterini ka­pattığında henüz 31 yaşındaydı.

    Spor_2
    1974 Dünya Kupası finalinden sonra kaptan Beckenbauer kupayı kaldırıyor. Yanında kaleci Sepp Maier var.

    Daha sonra Hamburg’a dönen Beckenbauer, 1982’de Bundesli­ga’da son kez zirveye çıkacaktı. Cosmos’ta futbolculuğa nokta koyan Beckenbauer’in teknik direktörlük kariyeri de kupalar­la dolacaktı. 1986’da Arjantin’e Dünya Kupası finalini kaybeden Almanya, 4 yıl sonra rövanşı aldığında Beckenbauer, Mario Zagallo’dan sonra bu kupayı hem oyuncu hem de hoca olarak kazanan ikinci kişi olmuştu. Marsilya ve Bayern’i şampiyon­luğa ulaştıran İmparator, ayrıca Alman devini 1996’da UEFA Kupası’na da taşımıştı. Bu, onun son büyük başarısıydı.

    Vergi kaçırma iddiaları, isminin daha sonraları yolsuz­luk dosyalarına karışması onu sevenlerin ağzında kekremsi bir tat bıraksa da İmparator hep bir şekilde temize çıktı. Önce oğlunu, ardından biricik dostu Müller’i kaybeden Beckenba­uer’in son yılları çok acıydı. Sürekli tekleyen kalbi, görme­yen gözüyle haberlere konu olan efsane 7 Ocak 2024’te öldüğünde tüm dünyada manşetleri süslü­yor, ardından milyonlar gözyaşı döküyordu.

    Tüm kariyeri boyunca kupa kaldırmaktan yorulmayan Beckenbauer, Bayern Münih ve Almanya demek. Vesikalık fotoğrafını futbol kitaplarına, libero tanımının yanına koymak gerek.

    Spor_3
    Bayern Münih, 1970’lerde üst üste üç defa Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kazanmıştı. Beckenbauer, Marienplatz’ta kupayı taraftarlara gösteriyor.
  • Zagallo: Dünya Kupası’nın Brezilyalı futbol rekortmeni

    Zagallo: Dünya Kupası’nın Brezilyalı futbol rekortmeni

    Brezilya futbolunun efsanelerinden, “Profesör” Mário Zagallo 93 yaşında öldü. Brezilya Millî Takımı’nın oynadığı 7 Dünya Kupası finalinin 6’sında oradaydı: Birinde asker, ikisinde futbolcu, üçünde hoca olarak. Özgeçmişinde 4 Dünya Kupası şampiyonluğu, 1 ikinciliği, 1 de dördüncülüğü yazıyordu. Hem sanatçı hem savaşçı bir futbol ustası…

    Dünya Kupası denince sizin de aklınıza Pele veya Maradona mı geliyor? İstatistiklere bakarsa­nız Brezilyalı, yeryüzünün en büyük futbol organizasyonunda 3 defa taçlanan tek oyuncu. Onun karşılaştırıldığı Arjantinli ise ülkesinin futbol tarihini belirliyor. Oysa başka biri var ki, özgeçmişinde 4 Dünya Kupası şampiyonluğu, 1 ikinciliği, 1 de dördüncülüğü var. İşte Dünya Kupası’nın bu en büyük kazana­nı, geçen ay 93 yaşında hayatını kaybetti.

    Mário Jorge Lobo Zagallo, Brezilya’da dünyaya geldiğin­de takvimler 9 Ağustos 1931’i gösteriyordu. Lübnan asıllı bir aileden geliyordu. Brezilya’ya yerleştikten sonra soyadını de­ğiştiren Zakour’lar, Zagallo’lar olmuştu. Babasının işleri için aile Rio de Janeiro’ya taşındı­ğında, kader ağlarını örmeye başladı. Her Brezilyalı gibi mahallede meşin yuvarlağın peşine düşen çocuk, sonradan futbolun en büyük mabetlerin­den Maracanã’nın dikileceği yerde top oynuyordu. Tesadüf bu ya, 1950 Dünya Kupası için inşa edilen stadyuma ilk defa ayak bastığında henüz 18’in­deydi; ancak o gün futbolcu değildi. Babasının muhasebeci olmasını istediği delikanlı, kardeşinin araya girmesiy­le futbola ilk olarak America Kulübü’nde başlamıştı. 1950’de Flamengo’nun genç takımına giren orta saha oyuncusu, aynı yıl Uruguay’ın ülkesini yenip şampiyon olduğu 16 Temmuz’da Maracanã’da asker olarak görev yapıyordu. Zeytin yeşili kamuf­lajı, kaskı, botlarıyla merhaba dediği o stadyumda daha sonra defalarca futbolcu olarak sahne alacak, Dünya Kupası’nda defa­larca zirveye çıkacaktı…

    Biraz çelimsizdi fakat saha görüşü eşsizdi. Sol kanattan oyunu yönlendiriyor; takım topu kaybettiğinde ilk geri koşan o oluyordu. O kadar yetenekli oyuncunun yanında bir zanaatkar gibiydi; o dönem sahalarda sanatçı çoktu fakat savaşçı pek yoktu.

    Spor_Tarihi_1
    Saha görüşü eşsiz bir futbolcu olan Zagallo sol kanattan oyunu yönlendirir; takım topu kaybettiğinde ilk geri koşan olurdu.

    1958, onun için unutulmaz bir yıldı. Mayıs’ta ilk defa millî formayı giyen futbolcu, ertesi ay Dünya Kupası’ndaydı. İs­veç’teki turnuvaya favori olarak giden Sambacılar, gruptan rahat çıkmıştı. Çeyrek finalde Galler’i henüz Brezilyalılar’ın bile tanımadığı 17 yaşındaki Pelé’yle geçen Güney Ame­rikalılar’ın yıldızları Didi’yle Vavá’ydı. Finalde evsahibini topa tutan Vicente Feola’nın öğrencileri 5-2 kazanırken, Zagallo dördüncü gole imzasını atmıştı.

    Turnuvadan sonra piyasası artan Zagallo, Botafogo’ya imza atmıştı. Maddi olarak daha iyi teklifler alsa da öğretmen eşi orada çalıştığından başka bir kente taşınmak istememişti. Brezilya için beraber oynadığı Garrincha, Nilton Santos ve Di­di’yle artık takım arkadaşıydı.

    Şili’de düzenlenen 1962 Dünya Kupası’na, son şampiyon Brezilya yine favori gidiyordu. Grupta ilk maçta Meksika’yı ye­nerlerken açılışı Zagallo, kapa­nışı Pelé yapmıştı. Fakat Çekos­lovakya karşısında dünyanın en iyi oyuncusu sakatlanınca, turnuvada kimsenin oynaması­nı beklemediği Amarillo sahne almıştı. Garrincha ve Vavá’nın golleriyle yoluna devam eden Sambacılar unvanlarını koru­muştu.

    Zagallo 1964’te futbolculuk kariyerine noktayı koyduğunda, Dünya Kupası’nda 33 maçı, 5 golü, 2 de şampiyonluk yazıyor­du. Botafogo’da futbolu bırakan yeşil sahaların profesörü, ku­lübeye de orada adım atacaktı. Yıllarca beraber oynadığı arka­daşlarını çalıştırmaya başlayan Zagallo, henüz 35’indeydi. Millî Takım için de çok beklememiş, 1 sene sonra da Brezilya’nın başına geçmişti; ancak bu ilk deneyimi kısa sürecekti.

    Spor_Tarihi_2
    1958 Dünya Kupası’nı kazanan Brezilya kadrosu. Oturan futbolculardan soldan üçüncü Pelé, beşinci Zagallo.

    1970 Dünya Kupası yaklaş­maktaydı. Brezilya’nın başında João Saldanha vardı. Pelé’yi turnuvada oynatmak istemeyen teknik direktör, ülkeyi yöneten askerî cuntanın lideri Emílio Garrastazu Médici’nin en sevdi­ği futbolcu Dario’yu da kadroda düşünmüyordu. Şampiyona ön­cesinde taşlar yerinden oynu­yor, Saldanha’nın yerine Zagallo getiriliyordu. Zagallo, bir za­manlar beraber oynadığı Pelé’yi hiç tereddüt etmeden kadroya aldı (“Herkesin 15 dakikalığına meşhur olabileceği” dünyada Andy Warhol’un deyimiyle “15 asra bedel şöhrete” imza atan Pelé, 1962’de ABD’nin uzaya gönderdiği Telstar uydusu sayesinde yeryüzünün dörtbir köşesinde izlenen ilk Dünya Kupası yıldızı olmuştu).

    Spor_Tarihi_3
    Teknik direktör Zagallo bir Brezilya maçında saha kenarında.

    Futbol tarihinin belki de en güçlü takımıydı 1970’in Bre­zilya’sı. Pelé dışında Jairzinho, Rivellino, Gérson, Tostão ve kaptan Carlos Alberto gibi yıldızlar topluluğunu yönetmek hiç kolay değildi. Klasik 4-2-4 taktiğini değiştiren Zagallo, o zamanlar için oldukça modern 4-3-3 dizilişiyle zafere ulaşır­ken, Uruguaylı Alberto Suppi­ci’den sonra 38 yaşında Dünya Kupası kazanmış en genç ikinci teknik direktör olacaktı. Oyun­culuktan sonra hocalığında da Dünya Kupası kazanan ilk ki­şiydi. Onun başardığını sadece Franz Beckenbauer ve Didier Deschamps tekrarlayabilecekti.

    1974 Dünya Kupası’na da Brezilya’nın başında giden Zagallo, takımına bu sefer final oynatamadı; Polonya’ya yenilip dördüncülükte kalmışlardı. Millî Takım’a veda eden Pro­fesör, ülkesinden sonra Arap Yarımadası’na açılıyor; Kuveyt, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde de çalışı­yordu.

    İlerleyen yaşıyla beraber “ihtiyar kurt” olarak anılmaya başlayan Zagallo, 1991’de başka bir görevdeydi. Daha sonra Fenerbahçe’nin başına geçecek Carlos Alberto Parreira’nın yardımcısı olmayı kabul eden futbol emektarı, 1994’te penal­tılarla Dünya Kupası’nı kazanan Brezilya’nın ikinci adamıydı.

    Spor_Tarihi_4
    1970 Dünya Kupası sonrasında omuzlara alınan Zagallo.

    Parreira’nın ayrılmasın­dan sonra yeniden Breziya’yı çalıştırmaya başlayan Zagal­lo, 1997’de Copa America ve Konfederasyonlar Kupası’nı kazanan kadronun başınday­dı. O yıl “dünyanın en iyi millî takım antrenörü” seçilen Za­gallo, 1998 Dünya Kupası’na bir defa daha Brezilya’nın teknik direktörü olarak gidiyordu. Finale kadar sorunsuz şekilde ilerleyen takımı, şampiyonluk için evsahibi Fransa’yla kar­şılaşacaktı. Paris’teki unutul­maz düello öncesinde takımın yıldızı Ronaldo’nun geçirdiği sağlık sorunları, ihtiyar kurdun kolunu-kanadını kırmıştı. Ünlü forvet sponsorların baskısıyla sahada yerini alsa da hayalet gi­biydi. Zinedine Zidane’ın damga vurduğu karşılaşmada Avrupa­lılar rahat kazanırken, Zagallo kariyerinde ilk defa bir Dünya Kupası finalini kaybediyordu.

    2002’de son bir defa emanet­çi sıfatıyla Brezilya’yı çalıştıran efsane, artık 70’ini devirmiş­ti. 2003’te yine Brezilya’nın yardımcı antrenörü olsa da bu sefer de formül tutmamış, 2006 Dünya Kupası’nda yine Fran­sa’ya teslim olmuşlardı.

    Spor_Tarihi_5
    Brezilya’nın dünyaca ünlü futbol mabedi Maracanã’da oynanan 2014 Dünya Kupası finali öncesi aşağıdaki pozu vermiş.

    Uğurlu rakamı 13’tü. 1955’te Ocak’ın 13. gününde evlenen Zagallo, hep 13 Temmuz 2013’te emekli olacağını söylüyordu. Ölmeden, çok sevdiği Bota­fogo tarafından heykelinin de dikildiğini gören Profesör, son nefesine kadar futboldan kopmadı. Brezilya’nın gördü­ğü 7 Dünya Kupası finalinin 6’sında oradaydı: Birinde asker, ikisinde futbolcu, üçünde hoca olarak.

    Aslında Zagallo demek, Dün­ya Kupası demekti.