Yazar: Ahmet Yurttakal

  • Esaret altında kahramanlık Kore’de esir düşen 244 Türk

    Esaret altında kahramanlık Kore’de esir düşen 244 Türk

    Askerî antropolog Dr. Aynur Onur Çifci, Ben Türk adlı kitabında Kore’deki Türk esirlerin hikâyesini anlatıyor. Türk, Amerikan ve İngiliz arşivlerinden elde edilen askerî belgelere ve esir düşen Türk askerlerle yapılan mülakatlara dayandırılan araştırma, üstün esaret performansları örnek gösterilen Türk askerleriyle ilgili filmlere konu olacak detaylar içeriyor.

    Esaret altında kahramanlık
    BEN TÜRK
    Aynur Onur Çifci
    Timaş Yayınları, 2020
    368 sayfa

    Kore Savaşı’nda esir düştükten sonra Kuzey Kore’deki kamplarda 4-32 ay arası esaret hayatı yaşayan 244 Türk askerinin üstün esaret performansları, ABD ordusunun 1955’te yayımladığı ve günümüzde halen kullanılan Muharip Kuvvetler için Davranış İlkeleri Rehberi’ne emsal teşkil etmişti. Resmî kaynaklara göre Kore Savaşı süresince (Kuzey) Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti (KDHC) ve Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) kuvvetleri tarafından esir edilen 7.190 Amerikan askerinin yaklaşık yüzde 38’i, 1,148 İngiliz askerinin ise yüzde 15’i esir kamplarında öldü. Fakat aynı esir kamplarında tutsak olan 244 Türk askeri arasında kampta ölen olmadı. Buna ek olarak, yine resmî kaynaklara göre, Çin Halk Gönüllü Ordusu’nun esir kamplarında yürüttüğü zorunlu komünist endoktrinasyon sonucunda Amerikalı esirlerin yüzde 15’i ve İngiliz esirlerin ise yüzde 12’si esaretleri boyunca düşmanlarıyla işbirliği yaptılar. Savaş sonunda 21 Amerikalı ve 1 İngiliz karşı tarafa iltica etti. Buna karşın, savaş sonunda iltica eden Türk askeri olmadı. Esir kampında düşmanla işbirliği yapan bir Türk çavuş ve bir Türk er diğer Türk esirlerin kampta kurdukları divan-ı harpte yargılandı; ağır şekilde darp edildi ve esaretlerinin sonuna kadar göz hapsinde tutulmuştu. Bu iki Türk işbirlikçi savaş bittiğinde silah arkadaşları tarafından öldürülecekleri korkusuyla Amerikan Ordusu’ndan himaye istediler.

    Amerikan Kara Kuvvetleri’nin talebi üzerine George Washington Üniversitesi’nin Psikolojik Savaş Departmanı tarafından Türk esirler üzerine yapılan bir araştırma, yaşları 21-35 arası değişen 244 Türk esirden 6’sının subay (2 yüzbaşı, 3 üsteğmen ve 1 teğmen), 3’ünün astsubay (2 başgedikli ve 1 üstçavuş) ve 235’nin vatani görevini yerine getiren erbaş ve erler olduğunu günyüzüne çıkarmıştı. 244 Türk esirin yüzde 57’si hiç okula gitmemişti; okuma-yazma bilmiyorlardı. Yüzde 4’ü profesyonel askerken yüzde 96’sı er-erbaştı. Fakat ABD’deki yayınlarda Amerikan millî ve askerî prestijini onarmak için Türk esirlerin tıpkı Amerikan Deniz Piyadeleri gibi özel bir askerî eğitimden geçirilmiş “profesyonel” ve “elit” askerler oldukları iddiası yayılmıştı.

    Esaret altında kahramanlık
    Kore Savaşı esirleri

    ABD Kara Kuvvetleri, hazırladıkları raporlarda Türk esirlerin üstün esaret performansının güçlü bir disiplin, emir-komuta zinciri ve birlik ruhuna dayandığını anlatıyordu. Amerikalı askerî doktorlar Türk esirlerin hastalarına birer bebek gibi baktıklarını, subay-astsubayların er-erbaşı koruyup kolladıklarını ve er-erbaşın da subay-astsubaya mutlak surette itaat ettiklerini yazıyorlardı.

    Kitabın ismine de ilham olan “Ben Türk”, Kore Savaşı’na katılan Türk askerlerinin, özellikle de esirlerin, muharebe alanında ve esir kamplarında yaşadıkları çaresizlik ve gurur gibi acı-tatlı birçok duyguyu içinde barındıran bir ifade olmuştu. Kore’deki Türk personelin büyük çoğunluğu İngilizce bilmiyordu. Amerikalı bir doktor ameliyat masasında yatan Türk askerine İngilizce canının yanıp yanmadığını sorduğunda Türk askeri bu soruya “Ben Türk” diye cevap vermişti. Ağır yaralı bir Türk askeri ona yaklaşan bir Amerikalı askerden yardım isterken ağzından çıkan tek söz “Ben Türk” olmuştu. Yüzbaşı Hamit Yüksel’in anılarında ifade ettiği üzere “millî şerefe halel getirmemek” Türk esirler için muharebe alanında olduğu gibi esir kamplarında da önemli bir meseleydi. Bu nedenle yazar, Türk esirlerin kimliklerinden güç alarak ölüme ve siyasî endoktrinasyona meydan okudukları esaret hayatlarını anlattığı çalışmasına “Ben Türk” ismini uygun gördüğünü ifade ediyor.

    Esaret altında kahramanlık
    Askerlere veda Kore Savaşı’na gitmek için İzmir’den trene binmeye hazırlanan askerlerin ardından koşan bir kadın ve çocuk. 1950 sonbaharı.

    Kitapta Türk esirler hakkında filmlere konu olacak birçok hikâye ve anekdot var. Bu hikayelerden biri Kuzey Koreli askerlerin esir aldıkları BM askerlerinin üstlerindeki değerli eşyalara el koymasıyla başlıyor. Kunu-ri Muharebeleri’nde esir düşen ve Türk esirlere 8 ay boyunca liderlik edecek olan Üsteğmen İsmail Oknas kendisini binlerce kilometre uzaktaki evine bağlayan tek obje olan altın evlilik yüzüğünü vermediği için Kuzey Koreli askerler Üsteğmen’i parmağını kesmekle tehdit etmişlerdi. Üsteğmen Oknas sert ve gözükara bir karaktere sahipti; geri adım atmayı sevmezdi. Türk esirlerden Sıhhiye Onbaşı Veli Atasoy sağduyu göstererek genç Üsteğmen’e “Kumandan, senin ölün değil, dirin lazım hanımına” demiş ve onu altın yüzüğü vermeye ikna etmişti. 

    Sıhhiye Onbaşı Atasoy, tutsak edildikten sonra cephe gerisinden esir kamplarına nakil sürecinde ve esir kamplarında yüzlerce esirin sağlık durumlarıyla yakından ilgilenmiş, hastaları ayırarak karantina uygulamasına gitmiş ve bit salgınına karşı başarılı bir mücadele yürütmüştü. Esir takaslarındaki sorgularında çok sayıda Türk, Amerikalı ve İngiliz esir, hayatlarını Sıhhiye Onbaşı Atasoy’a borçlu olduklarını ifade etmişlerdi. Atasoy, Kore’deki Türk er ve erbaş arasında Üstün Hizmet Madalyası (Legion of Merit) ile ödüllendirilen yegâne kişi oldu.

    15 yaralı ve hasta Türk esir, 1953 Nisan’ında, geriye kalan 229 esir ise Ağustos-Eylül aylarında gerçekleştirilen esir takaslarında özgürlüklerine kavuştular. Bazıları askerî uçaklarla, büyük çoğunluğu ise Jutlandia gemisi ile Türkiye’ye döndüler.

    Esaret altında kahramanlık
    Sıhhiye Onbaşı Veli Atasoy (önde solda), sağında ise Türk esirlere 8 ay liderlik eden Üsteğmen İsmail Oknas görülüyor.
  • ‘Gün ağarıyor lâkin kan yağıyor kan…’

    ‘Gün ağarıyor lâkin kan yağıyor kan…’

    Safiyyüddin Efendi’nin 1. Dünya Savaşı hatıratı, dönem literatüründe örneği az görülen bir samimiyetle, dolaysız şekilde kaleme alınmış. Anlattığı olaylar, verdiği subay isimleri, bazı emir ve raporları birebir yansıtması açısından kıymetli bir eser.

    SÜVARİ TEĞMEN SAFIYYÜDDIN EFENDİ’NİN ÇANAKKALE VE KAFKAS CEPHESİ HARP HATIRATI, HAZIRLAYAN: EREN ERGÜL; YEDİTEPE YAYINEVİ; 208 SAYFA, 18 TL.

    Cephede muharebelere dair yaşananlar, harp raporlarında resmî anlatımların dışına çıkmaz. Yaşananları en iyi şekilde yansıtan metinler şüphesiz ki harbe katılan askerlerin kaleme aldıkları günlük ya da hatıratlardır. Tarihimizin en önemli harplerinden biri ve günümüz Türkiye’sinin şekillenmesinde önemi yadsınamaz olan Çanakkale muharebelerine dair yazılmış birçok hatırattan biri Süvari Teğmen Safiyyüddin Efendi’nin hatıratıdır.

    Yeditepe Yayınevi’nden çıkan, Eren Ergül’ün hazırladığı Süvari Teğmen Safiyyüddin Efendi’nin Çanakkale ve Kafkas Cephesi Harp Hatıratı ismi ile yayınlanan hatıraları önemli kılan bir diğer husus ise muharebelerde süvariler ve süvarilerin rolü üzerine önemli bilgiler vermesidir.

    Safiyyüddin Efendi, Çanakkale ve Kafkas cephesi hatıralarını, 1. Dünya Savaşı daha devam ederken, Kafkas cephesinden tebdil-i hava için döndüğü Bursa’daki evinde “Askerlik Hatıralarımdan Bir Yaprak” adıyla yazmaya başlamıştır. Tuttuğu notlar ihtiyat zabit namzedi olarak askerlik vazifesine başladığı 31 Temmuz 1914’den 1 Şubat 1918 tarihine kadar olan süreyi kapsamaktadır.  

    Hatırat iki bölümden oluşmaktadır: Birinci bölümde gönüllü olarak askere yazılışı, eğitimi ve Çanakkale muharebelerinde yaşadıkları yer almaktadır. İkinci bölümde Kafkas Cephesi’nde, Bitlis ve Muş’un Ruslardan geri alınması sırasında yaşananları anlatmaktadır. Hatıratını anlamlı kılan bir diğer husus da kendisi ile ilgili rapor ve belgelere yer vermesidir.

    Teğmen Safiyyüddin Efendi, 7 Mayıs 1915’te Çanakkale cephesine gelmiş, Esat Paşa’nın emriyle 3. Kolordu karargah muhafız süvari takımında göreve başlamıştır. Kolordu emrinde olan Safiyyüddin Efendi her geçen gün artan subay zayiatı nedeni ile karargahtan cephe hattına atanacak; 11 Haziran 1915’te 45. Alay 3. Tabur yaverliğine, daha sonra Süvari Takımı’na, son olarak da 20 Eylül 1915’te 47. Alay 1. Tabur yaverliğine getirilecektir. Bu son görev yeri Arıburnu cephesinde en şiddetli muharebelerin yaşandığı Kanlısırt siperlerindeydi. Bu ismiyle müsemma kanlı siperlerde taarruzlara katılmış, yaşadıklarını “Dökülen kırmızı kanlar sanki semaya aksetmiş, gökyüzü kızıllaşmış…”ifadeleriyle hatıratına kaydetmiştir. Bu ifadelerin devamında da bu savaşın hasım taraflar için ifade ettiği anlamı şu şekilde açıklar:

    31 Temmuz 1914’den 1 Şubat 1918’e yaşanan hadiseleri akratan hatıratın orijinal sayfaları.

    “… Vatanın selameti uğruna secde-i Rahman’a yatanlarla, Haç’ın kirli ve paslı süngülerine sinesini açan gazilerin ‘Allah! Allah!’ nidaları ayyuka çıkıyor idi. Gece oldu, ateş kesilmiyor. Efrâdım ayak üzerinde gözyaşları döküyordu. Garip bir hâldir ki bu gece bütün atlar sürekli kişniyorlar idi. Ey ulu Tanrı, çıkan can, dökülen kan, sönen yuvalar, kalan yetimlerin yakınmalarına bir nihayet ver. Allah’ın azametinden, Peygamber’in ruhaniyetinden istimdâd. Mehtab dinlenmeye çekiliyor, gökyüzü matem örtüsünü sıyırtmak istiyor. Gün ağarıyor lâkin kan yağıyor kan”.

    Bir başka betimlemesinde ise Büyükanafarta köyü içinde top mermileri ile şehit olan iki askerin vücudundan ayrılmış iki baş ve kırık iki bacağı, kılıçları ile çeşme önünde bir mezar kazarak defnettiğini yazar. Safiyyüddin Efendi’nin hatıratı, savaşın sosyal yönlerini açıklaması açısından da önemlidir. “Çanakkale Cephesi’nde açlık var mıydı, yok muydu?” meselesi onun anlatımlarında da karşılığını bulmaktadır. Paylaştığı yemek mönüleri, askerin cephede sıkıntı çekmediğine bir örnektir. Öğle yemeğinde et, kabak, patlıcan, domates salatası, karpuz; ya da köfte, bamya ve salata onun saydığı mönülerden birkaçıdır.

    Safiyyüddin Efendi savaş sonrası 1922’de, Ayasofya’da polis merkezinde görev yapmıştı.

    Safiyyüddin Efendi, 18 Ocak 1916’da cepheden ayrılır. Çataldere’de bulunan anıt ve şehitliğin önünde döktüğü gözyaşları ile yaptıkları tören, derin bir duygusallık içerir: “Sabah saat 10’da Karayörük Deresi’nde alay içtima etti. Şühedanın ruhlarına Fatihalar ithâf edildi ve abide civarında hatm-i şerif okunarak son gözyaşlarımızı muhterem şehidlerimizin kabirleri üzerine dökerek yine başta Birinci Tabur olmak üzere hareket edildi”.

    Hatırat Çanakkale ve Kafkas cephelerinde askerin yaşantısı ve muharebe atmosferi kolaylıkla anlaşılabilecek şekilde, yalın ve samimi bir üslupla kaleme alınmıştır. Anlattığı olaylar, verdiği subay isimleri, bazı emir ve raporları birebir vermesi açısından kıymetli bir eser olup, harpte yaşayıp gördüklerini dolaysız bir şekilde okuyucuya aktarmıştır. Safiyyüddin Efendi savaş sonrası nahiye müdürlüğü, İstanbul’da polis merkez memurluğu, Trabzon ve Mudanya’da tapu müdürlüğü görevlerinde bulundu. 1 Nisan 1948 tarihinde Mudanya’da vefat etti.