2014’te yürürlüğe giren istanbul Sözleşmesi’ni ilk kabul eden ve parlamentosunda onaylayan ülke Türkiye, 2021’de bir geceyarısı kararnamesiyle Sözleşme’den çekildi! Metinde bahsi bile geçmeyen LGBT konusu bahane edilmiş, kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetlerinde “erkeklerin eli” tekrar rahatlamıştı. Cezasızlandırmanın tescil edilmesi…
Son aylarda ülkemizde özellikle kadınlara yönelik şiddetin ve işlenen cinayetlerin akıl almaz boyutlara ulaşması, “İstanbul Sözleşmesi” adıyla bilinen metni tekrar gündeme taşıdı. Avrupa Konseyi bünyesinde, kadına yönelik şiddetle mücadele konusunda hazırlanan ve 2011’de açıklanan İstanbul Sözleşmesi’ni ilk kabul eden ve parlamentosunda onaylayan ülke Türkiye oldu ve bir anlamda sözleşmeye adını vererek yine bir ilke imza attı. Tam adı “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi” olan İstanbul Sözleşmesi, 11 Mayıs 2011’de imzaya açıldı; 1 Ağustos 2014’te yürürlüğe girdi.
Ancak bilindiği gibi yaklaşık 7 yıl sonra, 19 Mart 2021’de geceyarısı yayımlanan cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle, Sözleşme’den çekilen ilk ve tek ülke yine Türkiye oldu!
Türkiye’nin bu tutumu, hem ülke içinde hem de Avrupa’da büyük şaşkınlık, hayalkırıklığı ve tepkiye yol açmıştı. Sözleşme aynı sözleşme, hem bunu ilk onaylayan hem de bundan çekilen aynı iktidardı.
Peki ne olmuştu da, Sözleşme’nin hazırlanmasında çok istekli davranan, kilit ve öncü rol oynayan AK Parti iktidarı bu şekilde radikal bir geri dönüş yapmıştı? 2020’de kimi vekiller, “o dönem imzalanması yanlıştı”, “neye oy verdiğimizi bilmeden el kaldırdık” diyecek kadar “patetik” açıklamalar yapacaktı.
46 Avrupa ülkesinin taraf olduğu Sözleşme, kadına yönelik şiddet ve hane içi şiddetin önlenmesi konusunda çok kapsamlı bir içerik taşıyor; mağdurların korunması, suçluların cezalandırılması için yapılması gereken hukuki ve idari düzenlemeleri sıralıyordu. Hattâ kimi maddeler sadece hane içinde şiddet gören kadınları değil, şiddete uğramaları hâlinde erkekleri de koruyordu!
20 Mart 2021’de Resmî Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile Sözleşme’nin Türkiye bakımından feshedilmesine karar verildi. Karar Türkiye’nin bir çok yerinde protesto edildi.
Sözleşme’den çıkma gerekçesi, iktidar sözcüleri tarafından “Türkiye’nin toplumsal ve aile değerleriyle bağdaşmayan eşcinselliği meşrulaştıran ve normalleştiren gizli gündem”e dayandırıldı. Hattâ Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı, Sözleşme’den çıkma kararının gerekçesinde “Türkiye’nin toplumsal ve ailevi değerleriyle bağdaşmayan eşcinselliği normalleştirmeye çalışan bir kesim tarafından manipüle edilmesi…” diyecekti.
Oysa Sözleşme’de, LGBT eğilimlerini hukuk normu olarak belirlemeye veya teşvik etmeye dönük tek bir hüküm veya madde yoktu! LGBT’nin adı bile geçmezken, “cinsel yönelim” kavramı sadece Sözleşme’nin 4. maddesinde şu şekilde yer alıyordu: “Şiddet ile mücadelede, din, dil, ırk vb. pek çok unsurla birlikte, toplumsal cinsiyet ve cinsel yönelime dayalı şiddetin de kabul görmemesi gerekir.”
Olmayan maddeler üzerinden koparılan fırtına neticesinde, kadın ve çocukları korumak için hazırlanan en kapsayıcı, bağlayıcı, çözüm odaklı Sözleşme, hayalî takıntılara ve siyasi de, kadın ve çocukları korumak için hazırlanan en kapsayıcı, bağlayıcı, çözüm odaklı Sözleşme, hayalî takıntılara ve siyasi mülahazalara kurban edilmişti.
“İstanbul Sözleşmesi”, bugün adıyla-sanıyla bir ironiyi ve artık günümüzde giderek artan kadın cinayetleriyle bir trajediyi yansıtıyor.
Amerikan askerlerine “vize” vermeyen TBMM, bundan tam 21 yıl önce, üstelik çok ciddi dış ve iç baskılara rağmen, Türkiye’nin ve bölgenin geleceğini değiştirecek bir karar aldı. Kimilerinin beklediği gibi bir ekonomik kriz yaşanmayacak, aksine Türkiye’nin itibarı yükselecek, AB ile müzakere sürecini başlatacak reformların önü açılacaktı.
Küresel sonuçları bakımından, Türkiye’nin yakın siyasi tarihinin en önemli ve çarpıcı olayı hiç kuşkusuz Türkiye topraklarının, Irak’ı işgal etmek için saldıracak ABD ordusu tarafından kullanılmasını öngören 1 Mart Tezkeresi’nin 2003’te TBMM’de reddedilmesidir. 3 Kasım 2002 seçimlerinde tek başına iktidara gelen, başbakanlığını Abdullah Gül’ün üstlendiği AkParti iktidarının en fazla zorlandığı kriz; ekonomi, Kıbrıs, Avrupa Birliği süreci gibi zor ve çetrefilli dosyalar bir yana, yaklaşan Irak savaşı ve 1 Mart Tezkeresi konusundaydı.
Irak’ta dünya barışını tehdit eden kimyasal ve biyolojik silahlar bulunduğunu iddia eden ABD, Irak’a bir askerî müdahalede kararlıydı ve kuzeyden kara harekatı için Türkiye topraklarından geçiş izni ve lojistik destek istiyordu. Savaşı önlemenin tek yolu, Irak’ın BM denetçilerine kapılarını açması ve işbirliği yapmasıydı. Ancak, Saddam Hüseyin buna kesinlikle yanaşmıyordu.
ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Elizabeth Jones Ankara ziyaretinde diplomatik nezaketi de hiçe sayarak “Tezkereyi reddederseniz ekonominizi mahvederiz” diye Türkiye’yi tehdit etmişti.
Başbakan Gül, bir yandan Saddam Hüseyin’i işbirliği yapmaya ikna etmek için yoğun bir diplomasi atağı başlatırken,diğer taraftan da ülke içinde tüm siyasi partilerle geniş bir istişare mekanizması kurdu. Bu esnada ABD yönetimi, Amerikan askerlerinin Türkiye’den geçişine izin verecek tezkerenin Meclis’te bir an önce kabul edilmesi için baskının dozunu arttırıyordu. ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney sık sık arıyor ve “Gemilerimiz yolda. Daha fazla bekleyemeyiz. Tezkereyi bir an önce çıkarın” diyerek Ankara’yı sıkıştırıyordu. Ancak diplomatik nezaket kurallarını hiçe sayan asıl ve açık tehdit, 2002 Şubat ortalarında Ankara’yı ziyaret eden ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Elizabeth Jones’tan gelecekti:
Meselenin bir çok boyutu vardı. Fiili boyutlarından bir ise, Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ten gelen ve çok önemli bir noktaya işaret eden yazıydı: “Tezkere geçerse, yabancı askerlerin bulunduğu yerlerde, gidiş-dönüş güzergahı olan illerde Olağanüstü Hâl ilan etmemiz gerekir. Başka türlü muhtemel sorunların üstesinden gelemeyiz”. Bu, 6-7 ilde sıkıyönetim ilanı demekti. Olağanüstü Hâl uygulaması yeni kalkmıştı. Gül, yakın çalışma arkadaşlarıyla yaptığı toplantıda kaygılarını şöyle paylaşacaktı: “Olağanüstü Hâl’i yeniden uygularsak, yoluna koymaya başladığımız AB süreci biter. Askerin siyasette gücü artar. Özgürlükçü politikalardan güvenlikçi politikalara savruluruz. Başlattığımız reform süreci durur”.
AkParti de farklı görüşler vardı. Partinin önde gelen kimi isimleri, Bakanların çoğunluğu tezkere karşıtı bir çizgiye gelmişti.
Abdullah Gül, tezkerenin TBMM’de görüşülmesinden birkaç gün önce Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Uğur Ziyal’ı çağırdı ve tezkerenin kabulü veya reddinin Türkiye açısından siyasi, ekonomik ve askerî sonuçlarının ne olacağına dair kısa ve öz bir rapor hazırlamasını rica etti. Ziyal’in sunduğu rapor, tüm AkParti milletvekillerine dağıtıldı.
Artık yolun sonuna gelinmişti. 1 Mart’ta heyecan doruktaydı. Türkiye’de ve başta ABD olmak üzere tüm dünyada herkesin gözü-kulağı TBMM’ydi.
Tezkerenin Meclis’te görüşüldüğü gün, Türkiye tarihinin en büyük savaş karşıtı gösterisi Ankara’da yapıldı. ‘Savaş Karşıtı Platformu’nun düzenlediği mitinge onbinlerce kişi katıldı.
Oylamaya 533 milletvekili katıldı. 250 ret, 264 kabul 19 çekimser oy çıktı. AkParti 97 fire vermişti. Ajanslar önce sonucu, “Tezkere kabul edildi” diye flaş haber olarak geçtiler. Ancak, kısa sürede bunun ret anlamına geldiği ortaya çıktı; zira Anayasa’nın 96. Maddesi’nde öngörülen salt çoğunluğa ulaşılamamıştı.
Çıkan sürpriz sonucun yol açtığı gergin ve kaygılı ortam bir süre sonra değişti. ABD elbette çok kızmış, tepkisini Ankara’ya değişik kanallardan iletmişti. Ancak kimilerinin beklediği gibi bir ekonomik kriz yaşanmayacak, aksine Türkiye’nin dünyadaki itibarı yükselecek, AB ile müzakere sürecini başlatacak reformların önü açılacaktı.
Başbakan Gül’ü telefonla arayan Rusya Cumhurbaşkanı Putin, “Sizi tebrik ediyoruz. Tezkerenin reddiyle, Türkiye saygınlığını tüm dünyaya gösterdi” diyecekti. Bu gelişme özellikle AB açısından da çok önemliydi. Zira, AB içinde Fransa ve Almanya gibi önemli ülkelerin, Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkma gerekçelerinden biri de şuydu: “Türkiye üye olursa, AB içinde ABD’nin Truva Atı olur. ABD’nin taleplerine ve yönlendirmelerine göre hareket eder”. Tezkerenin reddiyle bu algı kırılacak, Türkiye ile AB arasındaki üyelik müzakerelerinin başlatılmasında bunun önemli bir etkisi olacaktı.
Avrupa Birliği’nin oluşumunda büyük pay sahibi olan Jacques Delors, Türkiye’de maalesef “Batı ve Hıristiyan kulübü”nün sözcüsü olarak tanıtıldı, yansıtıldı. Kendi kulüpçülüklerini sürdürmek için Avrupa’dan medet umanların yazdıklarının aksine, “Türkiye’ye tavır almak, AB’yi Hıristiyan kulübüne dönüştürme riski taşır” demişti.
Geçen yılın son haftasında 98 yaşında hayatını kaybeden Jacques Delors, bugünkü Avrupa Birliği oluşumunun, hem fikirsel hem de uygulamadaki en önemli figürüydü. Vizyonu, tutkusu ve çalışkanlığıyla en fazla iz bırakan liderlerden biri oldu. “Modern Avrupa’nın mimarı olarak” adını tarihe kazıdı.
1985-1995 arasında AB Komisyonu’nun başkanlığını yürüten Delors, her kafadan ayrı bir sesin çıktığı Avrupa Birliği’ni usta bir orkestra şefi gibi yönetti. Tek para birimi Euro, tek pazar, Schengen Ortak Vize Sistemi, Erasmus Öğrenci Değişim Programı, onun imzasını taşıyan eserlerden sadece birkaçı…
Delors’un ölümü Libération ve Le Monde’da manşet oldu.
Türkiye’nin de 14 Nisan 1987’de AB’ye yaptığı tam üyelik başvurusu, Delors dönemine denk düştü. Delors’un Türkiye’nin adaylığı ve AB üyeliğine dair görüş ve tutumu geçmişte çok tartışıldı. Ve akıllarda esas olarak Delors’a atfen dolaşıma sokulan “AB’nin bir Hıristiyan Kulübü olduğu” ve bu nedenle Türkiye’nin üyeliğine karşı çıktığı cümlesi kaldı. Vefatının ardından da Türk basınında -hangi çizgide olursa olsun- bu şekilde anıldı.
Oysa, Delors’un ağzından hiç böyle bir söz çıkmamıştı. Peki nasıl oldu, ne oldu da bugüne kadar süren böyle bir yanlış algı oluştu?
O dönem Brüksel’de görev yapan Türk gazetecilerden biri olarak, gerçeğin ve hadisenin perde arkasının en yakın tanığıyım. Her şey Delors’un 1989 Eylül’ünde Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi önünde yaptığı konuşma ile başladı. Delors, 17 sayfalık konuşmasının 8. sayfasında şöyle bir cümle kullanıyordu: “Tarihçi Fernand Braudel, Avrupa’nın Hıristiyan dini, rasyonel düşünce biçimi, bilim ve teknik gelişimi, devrim ve sosyal hakkaniyet arzusuyla hep birlikte aynı kadere bağlandığını ortaya koydu.” Delors tarafından Avrupa’nın kültürel kimliğinde Hıristiyanlığa atıf yapılması kimi Türk gazeteciler açısından bir yargıda bulunmak için yeterliydi.
Konuşmasının ardından düzenlenen basın toplantısında Delors, bu konuya ilişkin bir soruya da şu cevabı verdi: “Okuduğum kitaplarda, Avrupa’nın kültürel açıdan Hıristiyanlığın, Roma Hukuku’nun ve Yunan hümanizmasının bir ürünü olduğunu gördüm.” İşte o sözler bazı gazeteciler için bir itiraftı. Diğer meslektaşlarımızın hakkını yemeyelim, “Delors AB’nin bir Hıristiyan Kulübü olduğunu kabul etti” başlığı Fehmi Koru’ya aittir. Burada daha çarpıcı olan ise, Türkiye’de kendisini “ulusalcı, milliyetçi, muhafazakar, İslâmcı” olarak niteleyen neredeyse tüm Sol ve Sağ kesimlerin bunu doğru kabul edip “işte Avrupa’nın gerçek yüzü bu” diye ortalığı birbirine katmasıydı.
Delors’a 1997 Mayıs ayında, İsveç’in Malmö kentinde düzenlenen Avrupa Sosyalist Partiler toplantısında, o yaptığı konuşmanın Türkiye’de “Avrupa Birliği bir Hıristiyan Kulübüdür. Bu yüzden Türkiye’nin üyeliğine karşıyım” şeklinde yansıdığını söylediğimde çok şaşıracak ve şöyle diyecekti: “Bunu reddediyorum. Biz Hıristiyan bir Avrupa kurmuyoruz. Başta dinî açıdan olmak üzere, Türkiye’ye yapılacak her türlü ayırımcılığa karşıyım. Türkiye ile ortak bir geleceğimiz var ve bu geleceği birlikte kuracağız.”
Bu röportaj Milliyet gazetesinde bu şekilde yayımlandığında, Fehmi Koru Zaman gazetesinde Taha Kıvanç takma adını kullandığı “Kulis” köşesinde “Yaşlılık Kötü Şey” başlığıyla uzun bir yazı yazacak ve Delors’un yaşlandığı için o zaman söylediklerini hatırlamadığını ileri sürecekti! Koru ayrıca, “Öyle sanıyorum ki, Ahmet Sever, kendisiyle bir daha karşılaştığında, Strasbourg konuşmasını kendisine hatırlatacaktır” diyecekti.
Türkiye’ye karşı tavır almak, Avrupa Birliği’ni Hıristiyan kulübüne dönüştürme riski taşır” sözleri Le Monde’da haber olmuştu.
Ben de 17 Haziran 1997 tarihli Milliyet gazetesindeki köşemde, “Fehmi Koru’ya açık mektup” başlığıyla uzun bir yazı kaleme aldım. Delors’a Strasbourg’taki konuşmasını hatırlattığımı, sözlerinin Türkiye’de, “AB Hıristiyan kulübüdür” şeklinde algılandığını söylediğimde bunu kesin bir dille reddettiğini ifade ederek şunları yazdım:
“Fehmi Koru Delors’a ‘sen bunadığın için daha önce söylediklerini hatırlamıyorsun’ diyor. Şimdi Avrupa’nın kültürel kimliğinde Hıristiyanlığın da yer aldığı yalan mı? Bu gerçeği yok mu sayacağız? Ama burada önemli bir çizgi var: Avrupa’nın temelindeki unsurlardan birinin Hıristiyanlık olduğunu söylemek başka şey, buradan yola çıkarak, ‘Avrupa’nın Müslümanlara kapalı bir Hıristiyan Kulübü’ olduğunu ileri sürmek başka şey… Her şeyden önce bir kompleksimizden kurtulmamız gerekiyor. Avrupalının ağzından bir Hıristiyan lafı çıkmaya görsün, bundan hemen kendimize dönük bir ‘dışlama payı’ çıkarıyoruz. Sanırsınız ki, Türkiye, ekonomide, demokrasi ve insan haklarında tüm koşulları yerine getirmiş; Avrupa, bizi sadece Müslüman olduğumuz için içine almak istemiyor. Ayrıca, bir gazeteci olarak, bir konuşmayı aktarırken, ne kolay tırnak içine alıyoruz. Delors, iki nokta üst ste tırnak aç, ‘AB, Hıristiyan Kulübüdür’ tırnağı kapat dedi. Delors, ‘Ben böyle bir şey söylemedim’ dediğinde de yanıt hazır: ‘O anlama gelen sözler söyledin’. Hem biraz da kendimize bakalım. Müslümanlık Türk kültürel kimliğinin bir parçası değil mi? Refah Partisi’ni geçtim, Türkiye’de Avrupa bayrağını taşıyan Başbakan Çiller bile, ‘Avrupa’ya cami ve ezanı sokacağız’ diye haykırmıyor mu?”
98 yaşında ölen Jacques Delors, bugünkü Avrupa Birliği oluşumunun, hem fikirsel hem de uygulamadaki en önemli figürüydü.
Ancak tabii olan olmuş ve o sarfetmediği sözler Delors’un üstüne yapışıp kalmıştı.
Oysa Delors, daha sonraki yıllarda Türkiye ve İslâm hakkındaki görüşlerini net biçimde aktaracak; 2007’de yayımlanan Trajik ve Muhteşem Avrupa isimli kitabında, Avrupa’nın çoğul bir kimliği olduğunu, kültürel kimliğin siyasi bir ilke haline getirilemeyeceğini, Avrupa’nın farklılıkları biraraya getiren kimliği içinde İslâm’ın da yer aldığını vurgulayacaktı. Dahası, 27 Mayıs 2009 tarihinde Paris’te verdiği bir konferansta, Türkiye’nin üyeliğine olumsuz bakan Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ve Alman Başbakanı Merkel’e hitaben şunları söyleyecekti: “Türkiye’ye ‘hayır’ denmesine kesinlikle karşıyım. Türkiye’ye karşı tavır almak, Avrupa Birliği’ni Hıristiyan kulübüne dönüştürme riski taşır.”
Bu beyanat da Türkiye’de hiçbir yankı bulmadı; zira hüküm verilmişti bir kere.
AYLA ALGAN (1937-2024)
Türk sanatında iz bırakan emek ve ışık dolu bir yaşam
86 yaşında aniden ölen usta sanatçı sadece başarılı bir oyuncu değil, aynı zamanda eğitimci, yönetmen ve şarkıcı olarak da hayatımızda yer aldı. En ağır rolleri daima yoğun emekle sırtladı, Türkiye prömiyerlerinde sundu. Dürrenmatt’ın “Fizikçiler” oyunundaki yorumuyla efsaneleşen oyunculuğu onu ışıltılı yıldızlar katına yükseltti.
Ayla Algan’ı 4 Ocak’ta yitirdik. 86 yaşındaki sanatçı İstanbul Drama Sanat Akademisi’nde verdiği derslerle hem tiyatro hem de dizi oyuncuları yetiştiriyordu.
Algan, 1960’larda olgunluk dönemine ulaşan Türk tiyatrosu için bir armağan, benzeri zor bulunur bir başrol oyuncusuydu. Paris’te Versailles Lisesi’nde okumuş, eşi yönetmen Beklan Algan’la birlikte New York’taki Actors Studio’da eğitim görmüştü. Ülkemize 1960’ta dönüşlerinde Muhsin Ertuğrul genç çifte kollarını açmış, onları İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun vazgeçilmezleri yapmıştı. Alganlar’ın, oyuncu ve yönetmen olarak ortaya koydukları yetkinliğin tanığıyım…
Ünlü aktris, eğitmen, yönetmen ve şarkıcı Ayla Algan’ı 4 Ocak’ta kaybettik.
Ayla Algan, ağır rolleri yoğun emekle sırtlayarak Türkiye prömiyerlerinde sunmayı sürdürdü. Katkıda bulunduğu “ilk”lerden yalnızca kendi bildiklerimi sıralayayım. 1963-64’teki ilk profesyonel Brecht oyunu Sezuan’ın İyi İnsanı, tutucu zorbalar tarafından saldırıya uğramış ve kısa süre sonra kaldırılmıştı. Ayla, Türkiye’de sahneye çıkan ilk “Shen-Te/Shui-Ta” karakteriydi.
Onu 1 yıl sonra, Brecht’in Üç Kuruşluk Opera’sının Tuncay Çavdar’ın sahnelediği Kent Oyuncuları yapımında Müşfik ve Yıldız Kenter, Şükran Güngör ile birlikte görüyoruz. Gangster Mac’in sevgilisi Polly’deki -Brecht müziğinin gerektirdiği gibi yorumlanmış- şarkılarıyla ve güçlü oyunculuğuyla ustalar karşısına yaman bir “rakip” olarak çıkan sanatçıyı aynı oyunda tam 3 kez izlemiş olmanın mutluluğunu şimdi daha çok duyuyorum.
1965’te İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda Türkiye prömiyeri yapılan Dürrenmatt’ın Fizikçiler oyunundaki yorumuyla efsaneleşen oyunculuğu Ayla’yı ışıltılı yıldızlar katına yükseltmiştir. Aynı dönemde dünya prömiyeri yapılan Oktay Rifat’ın Çil Horoz’unda yine öndedir…
1970’te Ayla’yı, Genco Erkal ve arkadaşlarının kurdukları Dostlar Tiyatrosu’nda izliyoruz. Alain Decaux’nun Rosenbergler Ölmemeli başlıklı yapıtında casusluk suçuyla ABD’de mahkemesi yapılan ve idam edilen Rosenberg çiftini, hayranlık uyandırıcı yorumlarla canlandıran Ayla ve Genco’nun başarısı tiyatro tarihimize kazınmıştır.
Ayla, Paris’in ünlü Olympia’sında sahneye çıkan ilk Türk şarkıcıdır (1971)…
1984’te Bilsak Tiyatro Atölyesi’nde, 1988’de Tiyatro Araştırma Laboratuvarı’nda (TAL) çalışmalar yapılır. Ayla, 1989’da Uluslararası Tiyatro Enstitüsü’nün (ITI) İstanbul kongresinde, La Mamma’nın kurucusu Ellen Stewart’ın sahnelediği, St. İrene Kilisesi’nde sunulan müzikli “Yunus Emre” gösterisinin yıldızlarındandır. 13. İstanbul Tiyatro Festivali’nin açılışı için Rumelihisarı’nda Genco Erkal’ın düzenlediği ve tiyatromuzun “büyük kadınları”nı buluşturduğu “Nâzım’a Armağan” gösterisinde Ayla Algan da vardır…
Tiyatro, sinema ve dizi sanatçısı, yönetmen, şarkı ustası, tiyatro eğitimcisi, oyuncu koçu, güzel insan Ayla Algan’ı hep o sıcacık anlarda anımsayacağım.
(16 Ocak 2024 tarihli Cumhuriyet gazetesinden kısaltılarak alıntılanmıştır.)
MEHMET EYMÜR (1943-2024)
Çok fazla konuştu, ama birçok sırrı yanında götürdü
Yazdığı MİT raporları, siyasilerle ve üst düzey bürokratlarla girdiği polemiklerle bilinen Mehmet Eymür, istihbarat dünyasının en “renkli” isimlerindendi. İşkence yaptığını gizlemeyen Eymür, 12 Mart sürecine bizzat damgasını vurmuştu.
Türk istihbarat tarihinin en tartışmalı isimlerinden biri olan eski MİT Kontrterör Daire Başkanı Mehmet Eymür, 15 Ocak’ta 81 yaşında öldü. Babası MİT’in önemli isimlerinden Mazhar Eymür’dü. Baba mesleğine genç yaşta, öğrenciyken başladı. 1965’te girdiği MİT’te 12 Mart döneminde parladı. Adı daha sonra hep birlikte geçecek olan Hiram Abas’la birlikte 1. Ordu Komutanı Faik Türün’ün emrinde çalıştı ve ünlü Ziverbey Köşkü’nün işkencecilerinden biri oldu. Dönemin Sol gençlik liderlerinin katledildiği operasyonlara bizzat katıldı.
12 Eylül’den sonra Kenan Evren’in damadı Erkan Gürvit tarafından ASALA’ya karşı operasyonlar için görevlendirildi. Daha sonra ‘Babalar operasyonu’ olarak bilinen yeraltı dünyasına yönelik tutuklamaları yönetti. Yazdığı raporlar da büyük sansasyon yarattı.
1. MİT Raporu basına sızdırıldı ve aralarında Mehmet Ağar’ın da bulunduğu bir takım polis şefleri, mafya ile bağlantılı olmakla suçlandı. Yine basına sızdırılan 2. MİT Raporu’nda Abdullah Çatlı’nın devlet içindeki bir grup tarafından kullanılmasına yer verildi. Bu raporların ardından açığa çıkan güvenlik bürokrasisi içindeki çeteler, Abdullah Çatlı’nın öldüğü Susurluk skandalı ile gözle görülür hâle geldi. Eymür, Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’ı birçok operasyonda kullandığını kabul etti. Ancak bu operasyonların yurtdışında yapıldığını ileri sürdü.
Art arda patlayan skandalların ardından ABD’de görevlendirildi. Alaattin Çakıcı’nın yakalanması üzerine Türkiye’ye çağırıldı ve emekli edildi. Emekliliğe bir süre direnen Eymür, yeniden ABD’ye döndü. Bu dönemde Analiz adlı bir kitap yazdı, kurduğu ATİN adlı site ile devlet-mafya bağlantılarına yönelik birçok iddiada bulundu.
Doğu Perinçek ile sık sık sert polemiklere giren Mehmet Eymür, katıldığı son televizyon programında işkenceyi de savunmuştu! Mehmet Eymür, bir istihbaratçıdan beklenmeyecek kadar çok konuşmasına rağmen, birçok sır ve günahla blrlikte bu dünyadan göçtü.
YÜKSEL UZEL (1950-2024)
Klasik Türk Müziği’nin önemli sanatçılarından Yüksel Uzel 7 Ocak’ta öldü. 1975-1997 arasında aktif olan Uzel, müzik dünyasına İstanbul Belediye Konservatuarı korosuyla adım attı. Sahne hayatı 1978’de Büyük Maksim Gazinosu’yla başladı ve 5 yıl sonra ilk albümü olan “Bir Seni Bir Gülü Öptüm”ü çıkardı. Müzik hayatı devam ederken sinemaya da atılan Uzel, 1987’deki “Islak Sokak” filminde başroldeydi. Sağlık sorunlarıyla uğraşan Uzel, 1997’de sahne hayatına son verdi; 2004’te Güney Afrika’ya yerleşmişti.
SÜREYYA BERFE (1943-2024)
Ocak ayında Urla’da ölen usta şair, erken dönem kariyerinde Süreyya Kapınak ismini kullandı. Hukuk ve felsefe bölümlerinde öğrenim gören yazar, İkinci Yeni Akımı’nın son temsilcilerindendi. Milliyet Sanat, Varlık, Gösteri, Papirüs dergilerinde şiirleri yayımlanan Berfe, daha sonra İkinci Yeni Akımı’nı eleştiren bir duruş sergiledi. Çeşitli yayınevlerinde çalıştı, reklam yazarlığı yaptı, 1972’de Asyalı dergisini çıkardı. Berfe’nin şiirleri, hayatı boyunca birçok ödüle layık görüldü.
SADULLAH CELEN (1960-2024)
Sinema hayatı, “Züğürt Ağa” filminde yönetmen yardımcılığıyla başlayan Sadullah Celen 3 Ocak’ta öldü. Genç yaşta kaybettiğimiz yapımcı-yönetmen Celen, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Bölümü’nden mezun oldu. Kariyeri boyunca birçok belgesel, film ve dizinin yönetmenliğini yaptı. “Fatih-Harbiye”, “Yedi Numara”, “Sıcak Saatler”, “Elimi Bırakma”, “Güneşin Kızları” ve “Benim Güzel Ailem” gibi bir zamanların en çok izlenen dizileriyle hep akıllarda kalacak.