Yazar: Ahmet Kuyaş

  • İlk günden itibaren düşmanı defetmeyi ve bağımsızlığı düşündü

    İlk günden itibaren düşmanı defetmeyi ve bağımsızlığı düşündü

    İtilaf Devletleri’nin 1. Dünya Savaşı bitiminde Türklere pek hayat hakkı tanımayacağını savaşın sonlarına doğru biliyordu. Başkentteki siyasi hava ve gelişmeleri yakından takip eden Mustafa Kemal, bu süre zarfında bir dizi temaslarda bulundu ve kararını verdi. Mustafa Kemal’in 13 Kasım 1918’de İstanbul’a gelişinden, 16 Mart 1919’da Samsun’a gidişine kadar geçen sürede yaptıkları-yaşadıklarının analizi. 

    Mustafa Kemal Paşa, daha İstanbul’a gelmeden, yani henüz Adana’da Yıldırım Ordular Grubu komutanı olarak bulunduğu sırada İtilaf Devletleri’nin, özellikle de Britanyalıların Türklere pek hayat hakkı tanıma niyetinde olmadıklarının bilincine varmıştı. Bu konuda uyarıcı olan gelişme, Britanyalıların savaş sırasında ele geçiremedikleri Musul’u Mondros Bırakışması’nın imzalanmasından sonra işgal etmeleri olmuştur. 

    Mustafa Kemal Paşa, Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığını devraldığı Mareşal Liman von Sanders ile, Adana, 31 Ekim 1918
    Yıldırım Orduları Grubu komutanlığı  Mustafa Kemal Paşa, Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığını devraldığı Mareşal Liman von Sanders ile, Adana, 31 Ekim 1918. 

    İleri bir tarihte işin dönüp dolaşıp silahlı çatışmaya dayanması olasılığını gözönünde bulunduran Mustafa Kemal Paşa, 7. Ordu’ya kuzeye, Çukurova’ya çekilme emri verdi. Aynı olasılığı öngören Britanyalılar da, bu geri çekilmeyi engelleyebilmek için İskenderun’u işgal etmek istemişler ve İstanbul’daki Ahmet İzzet (Furgaç) Paşa başkanlığındaki hükümete bunu kabul ettirmişlerdi. Olay, bilindiği gibi, iki paşa arasında bir telgraf atışmasına neden olmuş ve Mustafa Kemal Paşa görevinden istifa etmiştir. 

    Daha sonra İstanbul’a doğru yola çıkan Mustafa Kemal Paşa’nın, yolculuğu sırasında iki kişiyle görüştüğünü biliyoruz. Bunlar, Katma’da (günümüzde Suriye’de) karşılaştığı Ayıntab (Gaziantep) eşrafından Ali Cenânî Bey, Eskişehir’de de Mutasarrıf Zekâi (Apaydın) Bey’dir. Bu görüşmelerin ikisinde de değinilen konu silahlanmaydı; silaha gereksinim vardı, zira gelecekte ciddi bir vuruşma söz konusu olabilirdi. 

    1918’in Kasım ayı başlarında birkaç güne sığan bu gelişmeler, Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul yolculuğuna çıktığında ve İstanbul’a vardığında düşünüp yaptıklarının, 1919 Mayıs’ında Samsun’a giderken ve Samsun’a çıktıktan sonra düşünüp uyguladıklarına tıpatıp benzer olduğunu gösteriyor. Paşa’nın iki aşamada da ilk tercihi, iki tarafça da kabul edilebilir bir barışa siyasal bir çabayla, karşılıklı görüşme yoluyla kavuşmaktı. Yani silahlı harekâta hazır olunacak, ama silahlara ancak diplomasi yolu tıkanırsa başvurulacaktı. Unutmamak gerekir ki Sivas Kongresi kapandığında, Heyet-i Temsiliye Anadolu’nun Ermeni, Fransız ve Yunan işgali altında olmayan bütün yörelerine egemen durumdaydı. Değişik bir biçimde söyleyecek olursak, Anadolu’nun Eylül 1919’daki durumu, Nisan 1920’dekinden farklı değildi. Ama tercih, savaş ilân edip işgal altındaki bölgelere karşı taarruza geçmekten yana değil, seçim yaptırıp İstanbul’da ulusal iradeye dayanan bir hükümet kurarak 1. Dünya Savaşı’nın galipleriyle pazarlığa girişmekten yana kullanılacaktı. 

    doc00995120190218154954-(1)
    Yıldırım Gazi Mustafa Kemal Paşa Mustafa Kemal Paşa, Milli Mücadele’den dört yıl önce 1915’te Çanakkale muharebelerinde “Gazi” olmuş, 1. Dünya Savaşı’ndaki son görevi olan Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı’nda da “Yıldırım” sanını almıştı. 1918 sonu-1919 başında İstanbul’da ve Anadolu’da onun “Yıldırım Gazi Mustafa Kemal Paşa” yazılı kartposttalları satılıyordu. 

    Mustafa Kemal Paşa’nın 1918 sonlarında böylesi bir pazarlığa girişecek bir hükümette yer almayı çok istediğini biliyoruz. Henüz Adana’ya bile gitmeden, daha Halep’teyken hem padişaha hem de Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’ya bu isteğini bildirmiş, ama olumlu bir yanıt alamamıştı. İstanbul’a geldikten sonra da bu doğrultuda çaba sarfedecekti gerçi; ama başkente vardığı 13 Kasım 1919’da karşısına çıkan durum, bu çabaların meyve vermesine hiç de müsait olmayan özellikler taşıyordu ve bu özellikler birkaç ay içinde daha da olumsuzlaşacaktı. 

    Başkentte durum 

    Mustafa Kemal Paşa İstanbul’a geldiğinde başkent politikasında söz sahibi olma yarışındaki güç odaklarının en ağırlıklı olanı Saray, yani Sultan VI. Mehmet Vahdettin’di. Bırakışma öncesinde kurulan Ahmet İzzet Paşa Kabinesi’nin İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) mensubu Bakanları da kapsayan bir ulusal koalisyon hükümeti olmasına ses çıkarmayan Sultan, Kasım ayında İzzet Paşa’yı sıkıştırmaya başlamış, kimin Bakan olup kimin olmayacağına Anayasa’yı çiğnemek pahasına karışarak, sonunda İzzet Paşa’nın istifa etmesine neden olmuştu. Bu tutum karşısında Meclis-i Mebusan’dan herhangi bir itiraz gelmediği gibi, bazı mebusların ve bu arada Meclis-i Ayan Başkanı Ahmet Rıza Bey’in Sultan’ın bu tür kararlarını tevil etmeye çalıştıkları bile görülmüştü. Nitekim İzzet Paşa’nın halefi Ahmet Tevfik (Okday) Paşa, kabinesini kurup Meclis’ten güven oyu istemeye hazırlandığı sırada İstanbul’a gelen Mustafa Kemal Paşa, birçok mebusla görüşüp yeni hükümete güvenoyu vermemelerini söylemiş, ancak Paşa’nın ikna ettiğini sandığı mebuslar gene de Tevfik Paşa Kabinesi’ne güvenoyu vermişlerdi. Kısacası, Meclis-i Mebusan’ın pek ağırlık koyacak hali kalmamıştı. 

    isgal006-2
    İngilizler Beyoğlu’nda  İstanbul’da İngiliz askerinin Pera Palas Oteli önünde süngülü yürüyüşü. 

    Meclis-i Mebusan’ın Sultan karşısında pısırıklık derecesindeki bu tepkisizliğinin birkaç nedeni vardır. Bunların başında, Anayasa konusunda en duyarlı olan İTC’nin, Meclis’te ve siyaset sahnesinin görünür düzeyinde bir güç odağı olmaktan çıktığını sayabiliriz. Bir kere Cemiyet, o günlerde resmen yoktu. 1-5 Kasım 1918 tarihlerinde yapılan son kongresinde kendi kendini dağıtma kararı almış, kongrenin ikinci gününün akşamında da önderlerinin önemli bir kısmı yurtdışına kaçmıştı. Öte yandan İTC, haklı ya da haksız, ülkeyi savaşa sokmakla, savaşın feci sonuçlarını yaratmakla ve savaş sırasında işlenen birçok suçun faili olmakla suçlanıyordu. Bu durumda ne İttihatçıların sesi çıkabiliyor ne de son kongrelerinin son gününde bazı üyelerinin kurduğu Teceddüt Fırkası’nın sesi duyuluyordu. 

    Bugün bu durumun İTC’nin sonu olmadığını biliyoruz tabii. Trabzon’da örgütlenen Muhafaza-i Hukuk Cemiyeti’nin ve Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti’nin Erzurum şubesinin kurucularının İttihatçı, hatta bazılarının İttihatçıların İstanbul’da örgütledikleri Karakol Cemiyeti üyesi olduklarını; Doğu Karadeniz’e Güney Rusya ve Ukrayna’dan kaçan Rumların yerleştirilmesine karşı çeteler kurup savaşmaya başlayanların da İttihatçı, hatta Teşkilât-ı Mahsusa üyesi olduklarını biliyoruz. Bunlar İstanbul’da da varlardı; ama siyaset sahnesinin görünür düzeyinde sesleri duyulmuyordu. Hatta ne Sultan VI. Mehmet Vahdettin’in iyice cesaretlenip Meclis-i Mebusan’ı Anayasa’ya aykırı olarak yeni seçim çağrısı yapmadan feshettiğinde (21 Aralık 1918) ne de Tevfik Paşa Hükümeti’nin seçimlerin barış sonrasına ertelendiğini duyurduğunda (4 Ocak 1919) sesleri çıktı. İTC örgütünün Anadolu’daki gibi İstanbul’da da çok güçlü olduğu, ancak 11 Nisan 1919’da, Ermenilerin katledilmesinden suçlu bulunarak asılan Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in cenazesini milliyetçi bir gövde gösterisine dönüştürdüğünde anlaşılacaktı. 

    1918 sonlarında Meclis-i Mebusan’ın Saray karşısında gösterdiği pısırıklığın başka bir nedeni de, İTC’nin sesinin soluğunun kesildiği bir ortamda Saray’dan başka ciddî bir siyasal güç odağının olmayışıdır. İTC’nin baş düşmanı Hürriyet ve İtilâf Fırkası (HİF), Mondros Bırakışması ertesinde hemen toparlanamamış, Ocak 1919’da kendine gelir gibi olmuşsa da hem tutarlı bir politikası olmaması hem Balkan ve Dünya Savaşları sonrasında birçok üyesini yitirilen topraklarda bırakmış olması hem de ilk kurucularından Damat Ferit Paşa’nın kimsenin sözünü dinlemeyen bir tek adam olma tercihi, partiyi zayıf kalmaya mahkûm etmişti. Gerçi HİF üyeleri 1919 ilkbahar ve yazında Anadolu’da yer yer etkinlik gösterecek ve İttihatçıların başı çektiği bazı girişimleri bir süreliğine de olsa köstekleyeceklerdi ama; başkentteki etkinlikleri Bakanlık ve yüksek memurluk kapmaya çalışmakla sınırlı kalacak, içlerinden ancak bazıları bu çabalarında başarılı olacaktı. 

    Şunu da unutmamak gerekir ki, Sultan VI. Mehmet Vahdettin ve eniştesi Damat Ferit Paşa’nın politikalarının millî çıkarlarla çeliştiği iyice anlaşıldığı sıralarda birçok HİF mensubu da Millî Mücadele’ye katılacaktır. Örneğin, saltanatın kaldırılmasına ilişkin ilk önergeyi hazırlayan ve Lozan’da İsmet Paşa’nın sağ kolu olacak olan Rıza Nur Bey, 1911’de HİF’nı kuranların başında geliyordu. 

    doc01014220190223105440
    İngiliz komutanı esirler karşıladı  İşgalin ilk günü (13 Kasım 1918) İstanbul’a ayak basan General Sir Henry Fuller Maitland’ı Galata rıhtımındaki tören yürüyüşünde sivil giysili İngiliz esirleri karşıladı. 

    Mustafa Kemal Paşa İstanbul’a geliyor 

    İstanbul’a gelişi bazı gazeteler tarafından birinci sayfadan duyurulan Mustafa Kemal Paşa, geldiğinin ikinci günü Sultan VI. Mehmet Vahdettin’le Cuma selamlığından sonra görüşmüştü. Gelişinin üzerinden daha bir hafta geçmeden ise Minber ve Vakit gazeteleri kendisiyle kısa söyleşiler yapmışlar ve bunlar da gazetelerin ilk sayfasında yer almıştı. Kısacası, Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’a gelişi hiç de sıradan bir olay gibi geçmemişti. Üstelik Paşa, her ne kadar Minber gazetesindeki söyleşisinde doğrudan doğruya siyasetle uğraşmadığını söylemişse de hemen siyasete karışmış ve bir yanda İzzet Paşa’yı yeniden başbakanlığa gelmesi için ikna ederken, diğer yanda da Meclis-i Mebusan’a gitmiş ve birçok mebusla görüşüp kendilerinden Tevfik Paşa Kabinesi’ne güvenoyu vermemelerini istemişti. Tabii İzzet Paşa’nın kurmasını istediği yeni hükümette Harbiye Nezareti’ne getirilmeyi istiyordu. 

    Mustafa Kemal Paşa’nın o günlerde bir Bakanlık elde etmesi halinde ne yapmak istediği, neler yapabileceğini sandığı konularında pek bir bilgimiz yok. Bu konulara ilişkin olarak çok sonradan söyledikleri ise pek inandırıcı değildir. 

    Burada ilk üzerinde durmamız gereken nokta, Vakit gazetesine verdiği söyleşide ne kadar bağlı olduğunu vurguladığı meşrutiyet rejimi konusunda Sultan’ın neler düşündüğü ve ne yaptığıdır. Mustafa Kemal Paşa’nın VI. Mehmet Vahdettin’in 1909 Anayasa değişiklikleriyle ortaya çıkan ulusal egemenlik rejiminden hiç hoşlanmadığını, eline geçen ilk fırsatta bundan kurtulmak isteyeceğini o günlerde bilmediğini hayal bile edemeyiz. 13 Kasım akşamı gittiği Pera Palas otelinde kendisini ilk ziyarete gelen yakın arkadaşı Rauf (Orbay) Bey’in henüz beş gün önce Sultan’ın ağzından işittiği ve “milletin koyun sürüsü, Sultan’ın da çoban olduğu”na ilişkin sözleri kendisine nakletmemiş olacağını da düşünemeyiz. Ayrıca, verdiği söyleşilerden birinde güvenilmesi gerektiğini söylediği Meclis-i Mebusan’a Tevfik Paşa kabinesinin güvenoyu almasından sonra hâlâ güveniyor olduğunu sanmak da pek akla yatkın değildir. Kaldı ki, Mustafa Kemal Paşa’nın kurulacak bir hükümette yer almak için çalıştığına ilişkin söylentiler Meclis-i Mebusan’ın dağıtılmasından ve seçimlerin barış sonrasına ertelendiğinin duyurulmasından çok daha sonra, Mart 1919 sonlarına kadar sürmüştür. Hareket Ordusu’nun fikir babası olmasa da isim babası olan bir adamın, fiilî bir mutlakiyet ortamında ve İtilâf güçlerinin gölgesinde yapacağı Bakanlıktan gerçekten olumlu bir şeyler ummuş olabileceği çok su götürür. 

    isgal004
    İngiliz işgalciler ve Türk çocuğu İngiliz bahriye askerleri Tophane’de geçit töreninde. İşgal günlerinde şehrin sokaklarında benzer manzaralara sık sık rastlamak mümkündü. Arka planda görülen ve 1955’te yol genişletmesinde yıkılan müşirlik binasının altındaki dükkanlarda İngiliz ve Fransız askerler için bar ve kafeler açılmıştı. İşgal askerlerinin geçişini kalpaklı kaputlu bir Türk çocuğu izliyor. 

    Kanımızca Mustafa Kemal Paşa, Bakanlık arayışından çok çabuk, İstanbul havasını koklar koklamaz vazgeçmişti. Ama hakkında Bakan olacağına ilişkin söylentilerin yoğunlaşması çok işine geliyordu, çünkü bu, sık sık Sultan’la yaptığı Selâmlık görüşmeleriyle birlikte, kendisine bir tür dokunulmazlık sağlıyordu. Yani adının İzzet Paşa gibi başbakanlığı sırasında Britanyalılara ödün üzerine ödün vermiş ya da eski keskinliğinden eser kalmamış ve sürekli Fransızlarla ilişki halinde olan Ahmet Rıza Bey gibileriyle birlikte anılması, Mustafa Kemal Paşa’ya çok geniş bir hareket alanı sağlıyordu. Zira Britanyalıların 7. Ordu nedeniyle büyük kuşkuyla baktığı, Şubat 1919’da Musul kuzeyinde bulunan ve kısa bir süre sonra XIII. Kolordu’ya dönüştürülecek olan 6. Ordu’ya atanmasını istediği, sonunda da adını önemli mevkilere kesinlikle getirilmemesi gerekenler listesine koydukları Mustafa Kemal Paşa’nın da Ali İhsan (Sabis) ve Yakup Şevki (Subaşı) Paşalar gibi Malta’yı boylama tehlikesi vardı. Nitekim Damat Ferit Paşa’nın bir aralık onun da adını Malta’ya gidecekler listesine koydurduğunu, Mareşal Fevzi Çakmak’ın güncesinden öğreniyoruz. 

    İstanbul’da durmadan en üst düzeydeki siyaset adamlarıyla görüşen, en yakın arkadaşı ve kendisi gibi İttihatçı Ali Fethi (Okyar) Bey’le birlikte gazete çıkaran, bu yetmiyormuş gibi Fethi Bey’i tutuklanmasından sonra hapishanede ziyaret eden, sık görüştüğü eski arkadaşlarından bir diğeri de gene eski İttihatçı, o sıraların Teceddüt Fırkası kurucusu Tevfik Rüştü (Aras) Bey’di. Üstelik Tevfik Rüştü Bey’le olan dostluğu nedeniyle, hakkında Teceddüt Fırkası’na girdiğine ilişkin, Paşa’nın hemen tekzip ettiği haberler de çıkmıştı. İşte Saray’la olan ilişki ve İzzet Paşa ya da Ahmet Rıza Bey’le olan görüşmeler bu temasları ve bazı başka gizli temasları dengeliyordu. 

    İttihatçılar’la ilişkiler 

    1923 Nisan ayında yayımlanan kısa bir demecinde Mustafa Kemal Paşa, İTC’nden, “vaktiyle zaten birçoğumuz o cemiyetin müessis ve âzasından bulunuyorduk” diye sözetmiştir. Ancak Cumhuriyet döneminde İTC’nin tarihimizde oynadığı rol çok küçümsenmiş, Millî Mücadele sürecinden ise büyük çapta dışlanmıştır. Bunun birçok nedeni arasında en önemli olanı, Mustafa Kemal Paşa’nın hem İstanbul’dayken hem de Anadolu’ya geçtikten sonra birlikte çalıştığı İttihatçıların bazılarının Büyük Millet Meclisi döneminde eski önderlerine, özellikle de Enver Paşa’ya sadık kalarak kendisine muhalefet etmiş olmalarıdır. Bunların başında Albay “Kara” Vasıf Bey ve diğer bazı Karakol Cemiyeti üyeleri gelir. Halbuki Yusuf Hikmet Bayur, güvenilir bir kaynak olan Atatürk. Hayatı ve Eseri adlı kitabında Karakol Cemiyeti merkez örgütünden Vasıf Bey ile Binbaşı Ali Rıza Bey’in Mustafa Kemal Paşa’yla İstanbul’da en çok görüşenlerden olduklarını yazar. Bu kişilere o sıralarda yarbay olan “Çolak” Kemalettin Sami Paşa’yı da eklemek gerekir. Yalnız, Mustafa Kemal Paşa’nın Kasım 1919’da kurulan bu gizli örgüt üyeleriyle kesin olarak ne zaman ciddî temaslarda bulunduğu konusunda pek bir bilgimiz yok. Ancak iki olasılıktan söz edebiliyoruz. 

    Birinci olasılık, Mustafa Kemal Paşa’nın “Kara” Vasıf Bey ve diğerleriyle temasa ancak Samsun’a gideceği belli olduktan sonra geçmiş olacağıdır. Bu durumda sözkonusu temasların Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’daki faaliyeti sırasında İstanbul’la olan iletişimine ilişkin olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim Amasya Tamimi’nden sonra İstanbul’daki önemli birçok kişiye gönderilen mektuplar Vasıf Bey aracılığıyla gitmiştir. Öte yandan, bu kişiler arasında olan Halide Edip (Adıvar) Hanım da Ateşten Gömlek’te, verdiği yanıtları Kemalettin Sami Bey vasıtasıyla gönderdiğini söyler. Diğer bir Karakol Cemiyeti üyesi “Yenibahçeli” Şükrü (Oğuz) Bey ise, Mustafa Kemal Paşa’nın tayini hakkında Harbiye Nazırı Şakir Paşa’nın aklını çelenin ve tayine ilişkin Bakanlar Kurulu toplantısında çoğunluğu tayinden yana sağlayabilmek için Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin görüşünü belirleyenin Karakol Cemiyeti’nin etkinlikleri olduğunu yazar. 

    doc01013220190222181411
    Pera Palas’taki odada kaldı Mustafa Kemal’in Pera Palas’ta kaldığı oda hizmetdışı tutularak bir müze havasında düzenlenmiştir. 

    İkinci olasılık ise, temasların tayinden önce başladığı, yani Anadolu’ya gizlice geçme planlarının yapıldığı ama Mustafa Kemal Paşa’nın bundan kimseye bahsetmediği yönündedir. Nitekim Kâzım Karabekir Paşa, XV. Kolordu Komutanı olarak İstanbul’dan ayrıldığı 12 Nisan 1919’da Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya gitme konusunda henüz ikna olmadığı kanısındadır. 

    Birinci olasılığı daha güçlü bulmakla birlikte, ikinci olasılık konusunda da ciddi düşünmek gerektiğini söylememiz lâzım. Zira elimizde bugüne kadar pek kullanılmamış, ama güvenilirlik açısından hiç kuşku uyandırmaması gereken bir tanıklık var. Refet (Bele) Paşa, tanınmış gazeteci Ali Naci (Karacan) Bey’in yaptığı ve 2 Mayıs 1924’te Akşam gazetesinde yayımlanan söyleşide, 9. Ordu Müfettişliği’ne tayin emri çıktığı sıralarda Mustafa Kemal Paşa’yla Anadolu’ya geçmenin yollarını araştırmakla meşgul olduklarını söylemiştir. 1924 ilkbaharında Refet Paşa’yla Mustafa Kemal Paşa’nın aralarının pek iyi olmadığını düşünecek olursak, bu tanıklığın sağlamlığını sorgulamak pek doğru olmaz. Sonuç olarak, tanınmış bir paşayla Jandarma Genel Komutanlığı’ndan yeni ayrılmış bir albayın o günlerde Anadolu’ya geçmeyi tasarlarken, Britanyalıların hoşlanmayacağı gizli kapaklı işler çevirmek için kurulmuş Karakol Cemiyeti’yle temasa geçmiş olmaları da gayet mümkündür.

    9. Ordu Müfettişliği

    Mustafa Kemal Paşa’nın 9. Ordu Müfettişi sıfatıyla Anadolu’ya gönderilmesinde iki etkenin rol oynadığını söyleyebiliriz. Bunların birincisi başarılı bir asker olması nedeniyle tanınmış bir kişilik olması, ikincisi de siyasetçi – buna “diplomat” da diyebiliriz – yanı, yani siyaset dünyasında farklı birçok kimseyle iletişim kurmakta gayet becerikli olmasıdır. Bu sayede hem İttihatçı önderlerle arasının iyi olmadığının herkesçe bilinmesine karşın önce İstanbul’da, sonra da Anadolu’da İttihatçılarla birlikte çalışabilmiş hem de HİF çevresinden birçok kişinin kendisine güvenmesini sağlamıştır. Hem bütün çevreler kendisini aralarında görmek istemişler hem de bu çevrelerin hepsinde kendilerinden olduğunu savunacak kişiler bulunmuştur. Tabii, talihinin de yaver gittiğini unutmamak gerekir. Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’nın babası İsmail Fazıl Paşa, kendi oğlu kadar sevdiği Mustafa Kemal Paşa’yı dünürü Mehmet Ali Bey’le tanıştırmış olmasa bugün nasıl bir tarih yazardık, bilemeyiz. Ama Mustafa Kemal Paşa’nın eski Sarıyer Belediye Başkanı ve 1. Damat Ferit Paşa Kabinesi’nde İçişleri Bakanı olan Mehmet Ali Bey’e karşı bir İttihatçı ve uzlaşmaz meşrutiyetçi sertliği göstermediğini de unutmamak gerekir. Bu sayede Damat Ferit Paşa’yla tanışabilmiş ve onu da aradığı adam olduğuna ikna edebilmiştir.

    Yukarıda da gördüğümüz gibi Mustafa Kemal Paşa, bir ara Anadolu’ya gizlice geçmeyi düşünmüştür gerçi ama, taşraya geniş yetkilerle donatılmış olarak gitmeyi tercih ettiği de su götürmez. İşte bu temasları, Mustafa Kemal Paşa’ya her şeyden önce bu olasılığı sağlamıştır. Öte yandan, Samsun ve çevresindeki olayları yatıştıracak yüksek rütbeli bir subaya gereksinim duyulduğunda, bazı kapıları sürekli aşındıran ve kendisi hakkında yeni bir hükümette yer alacağına ilişkin çeşitli dedikodular çıkan Mustafa Kemal Paşa’dan kurtulmak, birçoklarının işine de gelmiştir. Böylece, eski Bakanlardan Ahmet Reşit Rey’in anılarında söylediği gibi, Damat Ferit Paşa ve HİF çevrelerinin bir yanda Anadolu’da herhangi bir karışıklığa izin vermeme, diğer yanda da Mustafa Kemal Paşa’yı İstanbul’dan uzaklaştırma istekleriyle, Mustafa Kemal Paşa’nın geniş yetkilerle donatılma isteği, birbirlerinden çok farklı, hatta taban tabana zıt amaçlar taşımakla birlikte, aynı atamayla gerçekleşecektir: “[Damat Ferit Paşa’nın,] mütârekeden sonra Düvel-i Müttefika’nın hakkımızdaki teaddiyâtından hâsıl olan teessürünü, ihtimal ki yeis ve inkisâr ile, izhâr eden Mustafa Kemal Paşa’nın hal ve kaalinden vehme düşerek murâkabesinden âzâde kalmak için müşarünileyhi fermân-ı âlî ve Umum Müfettiş unvanı ile Anadolu’ya göndermesi aradığı maksatla taban tabana zıt bir hareketti”.

    Ancak, bu atamada Damat Ferit Paşa ve çevresindekilerin bilgisizlikleri dolayısıyla etekleri tutuşarak aceleci davrandıklarını da düşünebiliriz. Bilindiği gibi Doğu Karadeniz’deki olayların yatıştırılması İstanbul’daki işgal yetkililerince sert bir dille istenmiş, Osmanlı Hükümeti’nin bunu başaramaması halinde bölgeye Britanya askerlerinin çıkarılacağı tehdidi savurulmuştu. Gerçekte ise bu tehdit tümüyle kurusıkıydı; zira Britanyalıların o sıralarda Anadolu üzerine büyük bir kuvvet sürebilecek halleri yoktu. Ama o günlerde Anadolu’da bulunan Ali Fuat ve Kâzım Karabekir Paşalar’ın farkında oldukları bu blöfü, Damat Ferit Paşa yutmuştu; zira hem İtilâf Devletleri’nin içinde bulunduğu sıkıntılardan haberi yoktu hem de büyük çaplı bir İtilâf ordusunun Türk çetecileriyle savaşmak için Anadolu’ya çıkması bütün politikasını iflas ettirirdi. Sultan VI. Mehmet Vahdettin’in Mustafa Kemal Paşa’yı yolcu ederken sarfettiği “devlete yapacağın hizmet” sözcükleriyle kastettiği de bu politikaydı işte.

    Untitled-1
    Şişlideki ev Mustafa Kemal Paşa’nın 1918-1919 kış-bahar aylarında oturduğu Şişli’deki ev. Cumhuriyetin ilanından sonra penceresinin üzerine ‘Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın bu evde oturduğuna ilişkin levha konulmuş. önündeki caddeye de ‘Halaskârgazi’ adı verilmiştir. 

    Sultan da, başbakanı da, olağan koşullarda bir genel seçim yapılması halinde Meclis-i Mebusan’da adı olmasa bile zihniyeti İttihatçı olan, yani hakimiyet-i milliye taraflısı bir çoğunluk oluşacağının farkındaydılar. Bu ise, istedikleri devlet yapısının, hükümdarın meclis karşısında daha güçlü olduğu bir yapının kurulmasına engeldi tabii. Mutlakiyet rejimine dönmenin artık sözü bile edilemeyeceğine göre, İTC’nin temsil ettiği çevrelerin başka bir biçimde ezilmesi ve ancak bundan sonra seçime gidilerek istenen yapıyı sağlayacak bir meclis oluşturulması gerekiyordu. İTC çevrelerini ezebilecek tek güç ise İtilâf Devletleri, özellikle de Britanyalılardı. Zaten daha savaş sırasında İTC önderlerini savaş suçlusu ilân etmişler, Kasım başında yurtdışına kaçmamış olanları da tutuklayıp Malta’ya götürmüşlerdi. 

    Bazı çevrelerde işin aslı anlaşılmış olsa da, toplumdan ciddi bir direniş gelmeyeceği de beklenebilirdi; çünkü 1. Dünya Savaşı’na girme kararı ve bunun doğurduğu son derece olumsuz sonuçlar genel bir memnuniyetsizlik havası yaratmıştı İttihatçılara karşı. Ama Britanyalıların Anadolu’ya çıkıp, topraklarına Güney Rusya ve Ukrayna’dan kaçan Rum göçmenlerin yerleştirilmesine karşı direnen Türklerle savaşa tutuşması kamuoyunda büyük bir infial uyandırır, aynı Britanyalılarla iyi geçinme politikasını tümüyle imkânsız kılardı. Ayrıca bu, İTC’nin yeniden güçlenmesine yarardı, zira direniş örgütlerinin neredeyse tümü İttihatçılardan oluşuyordu. 

    Sonuç

    BASINDA İLK İŞARET

    ‘Büyüklerimiz: Mustafa Kemal Paşa’

    20 Mart 1919 tarihinde yayımlanan Büyük Mecmua’da çıkan bir yazı, hem Mustafa Kemal’i işaret ediyor hem de millete umut veriyordu. Yazan Mehmet Zekeriya (Sertel) idi. 

    Mondros Mütarekesi sonrasında yayın hayatına başlayan Büyük Mecmua, 3. sayısında Mustafa Kemal Paşa ile ilgili bir yoruma yer vermişti. “Büyüklerimiz- Mustafa Kemal Paşa” başlığını taşıyan yazı, o dönemde devlet katında bilinen ama halk arasında adı çok duyulmamış Mustafa Kemal’i bir anlamda kamuouyuna takdim ediyordu. Derginin bu sayısı 20 Mart 1919 tarihinde yayımlanmıştı ve o sırada İstanbul işgal altındaydı; Yunanlılar henüz İzmir’e çıkmamıştı. Mustafa Kemal’in Samsun yoluna çıkmasına ise iki ay vardı. Yazının altındaki M. Z. harfleri dergiyi çıkaranlardan Mehmet Zekeriya (Sertel) idi: 

    “Fransız gazetelerini karıştırdığınız zaman Ceneral Foş [Fransız mareşali Ferdinand Foch] içün kalbinizde bir hürmet ve muhabbet doğduğunu hissedersiniz. Milletinizle âtiniz (geleceğiniz) ve mukadderatınızla hiç alakası olmayan bu adam, sizin nazarınızda başka bir şahsiyet olarak görünür ve siz bilâ-tereddüt (tereddütsüz) büyük bir adam karşısında bulunduğunuzu hissedersiniz. 

    Dört sene Hindenburg [Alman komutan ve devlet adamı] içün de bütün millet aynı hissi taşımadı mı? Büyüklere hürmet ve muhabbet insanların ezeli bir ihtiyacıdır. Her millet kendisine tap(ıl)acak bir tip, hürmet edilecek bir şahsiyet yaratır ve ona öyle meziyetler, öyle faziletler atfedilir ki, gençlik önünde imtisal edilecek (örnek olunacak) taabbüd (kulluk) derecesinde sevilecek bir şahsiyet bulmakta güçlük çekmez. İşte gerek Foş [iki satır sansür tarafından çıkarılmış] bütün Fransızlık, bugün Foş’a taabbüd ediyor dense caizdir. 

    Her millet gibi biz de şüphesiz büyük ve yüksek şahsiyetlerin doğması ihtiyacını hissediyoruz. Fakat fertçe olduğumuz gibi cemiyetçe de o derece mütevazıyız ki, içimizden layık olanları dahi olduğundan fazla değil, olduğu kadar bile göstermekten ihtiraz ederiz (çekiniriz). Gazeteci olmak itibariyle biliyorum ki bir gazeteci ecnebi bir adamı yükseltmekte hiçbir mahzur görmez de kendi büyük adamlarımızı layık oldukları hürmet ve muhabbetle takdimde (sevgiyle sunuşta) tefahura hamledilir (böbürlenmeye yorulur) endişesiyle muhteriz görürüz. Onun içindir ki biz, yaşayan adamlarımız içinde hiç kimseye layık oldukları hürmet ve muhabbeti gösteremedik. Medyun (borçlu) olduğumuz minnet ve şükran vazifesini yapamadık. Onları metheder, gençliğin ve milletin nazarında büyütürken âdeta kendimizi methediyormuş gibi ihtirazla hareket ediyorduk. İşte bizim tanınmış büyük adamlarımızın nedreti (nadir oluşu), kısmen bundandır. 

    doc00995020190218154915
    ‘Mustafa Kemal namını unutmayalım’ Büyük Mecmua’nın 20 Mart 1919 tarihli sayısında, “Gençlik ‘Mustafa Kemal’ nâmını da hafızalarına ilave etmeli” deniyordu. 

    Bütün milletler harpte yükselen simaları birer dâhi mertebesine çıkardıkları hâlde biz çok büyüklük gösteren nadir kumandanlarımızı bile tanımıyoruz. Hatta resmî tebliğlerimiz bile bize bunların isimlerini vermekten ihtiraz ettiler. Halbuki bizim de … [sansür bir ismi çıkarmış] ve Foş derecesinde değilse bile bize göre çok yüksek simalarımız zuhur etmemiş (ortaya çıkmamış) değildir. Ez cümle Mustafa Kemal ve Cevad Paşalarla [iki satır sansür tarafından çıkarılmış]. 

    Bu hafta üçüncü devr-i senevisine (yıldönümü) müsadif olan (rastlayan) ve fakat bulunduğumuz elîm vaziyet saikasıyla (acıklı durum sebebiyle) tes’id müyesser olamayan (kutlanamayan) Çanakkale muharebesi, bize birçok muvaffakiyetlerden ma’ada (başarıdan başka), bir de “Mustafa Kemal” kazandırmıştı. Osmanlı tarihinin en şerefli bir sahifesini işgal edeceğine şüphe olmayan Çanakkale muvaffakiyeti, orada çarpışan Türklük ruhunu Türklük fedakârlığını ispat ettiği gibi bir de Mustafa Kemal gibi büyük bir kahramana mâlik (sahip) olduğumuzu gösterdi. Tarih Çanakkale vak’asını kaydederken hiç şüphesiz Mustafa Kemal ve Cevad Paşaların isimlerini de altın hurûfla (altın harflerle) yazacaktır. 

    Mustafa Kemal genç, azimkâr, metîn bir kumandandır. Çanakkale’de ordu nevmid (mutsuz) bir vaziyete düştüğü zaman ümidini bozmamış ve imanından aldığı kuvvetle ordunun da maneviyatını yükseltmişti. Büyüklerini tanımak mecburiyetinde olan gençlik “Mustafa Kemal” nâmını da hafızalarına ilave etmeli ve halaskârlarımızdan birinin de o olduğunu unutmamalıdır. 

    M. Z (Mehmet Zekeriya (Sertel) / Büyük Mecmua, Sayı 3, 20 Mart 1919, sayfa 44 

  • Mondros Bırakışması: Bir hezimetin anatomisi

    Mondros Bırakışması: Bir hezimetin anatomisi

    Rauf Bey’i Mondros’a yollayan kurnaz şarklı kafası, meslekten diplomatların yerine geçirdikleri Rauf Bey’e de kötülük yaparak Bırakışma’nın bir hezimet olmasının yolunu yapmıştır. Mondros Bırakışması bir hezimettir ama, bize “İyi ki Rauf Bey gönderilmiş” bile dedirtebilir. Nitekim Rauf Bey’in alternatifi Damat Ferit Paşa’ydı!

    Osmanlı Devleti, Mondros Bırakışması görüşmelerine panik halinde, doğru dürüst hazırlanmadan ve yanlış bir kişi göndererek oturmuştur. İtilâf Devletleri’nin savaş sırasında yaptığı ve Bolşeviklerin Ekim Devrimi’nden sonra açıkladığı gizli paylaşım planları, Osmanlı devlet adamlarını çok korkutmuştu. Bu nedenle, bu çevrelerde savaştan ne kadar çabuk çekilirlerse o kadar iyi barış koşulları elde edeceklerine ilişkin bir eğilim oluşmuştu. Ancak Osmanlılar müttefiklerine ihanet etmek istememiş ve ayrı bir barış seçeneği çok ilgi görmemişti.

    Bulgaristan’ın 29 Eylül 1918’de bırakışma yapıp savaştan çekilmesi işin rengini değiştirdi. Hem bir müttefik savaşı bırakıyordu hem de bir an önce İtilâf Devletleri’ni tatmin etmek gerekiyordu. Zira Fransız ve İngilizler, Bolşeviklerin gizli anlaşmaları açıklamasından sonra bir bildiri yayımlayarak Osmanlıların savaştan vazgeçmesi durumunda İstanbul’un kendilerine bırakılacağını beyan etmişlerdi. Yani bir an önce bırakışma yapmak ve İtilâf Devletleri’nin mümkün olduğunca suyuna gitmek gerekiyordu.

    Mondros Bırakışması: Bir hezimetin anatomisi-1
    Bırakışmayı imzalayan Türk heyeti
    Önde solda, Bahriye Nazırı Rauf Bey (Orbay). Yanında Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Reşat Hikmet Bey. Arkada ise soldan sağa Bahriye yaveri Sait Bey, Tevfik Bey ve heyetin kâtipliğini yapan Âli Bey (Türkgeldi).

    Bu konuda atılan ilk adım, Hüseyin Rauf (Orbay) Bey’in, 13 Ekim’de istifa eden Talât Paşa Kabinesi’nin yerine gelen Ahmet İzzet Paşa Kabinesi’nde Bahriye Nazırı yapılmasıdır. Birçok üst rütbeli kişi dururken bu albayın bakan yapılması, bırakışma görüşmelerine İngiliz Akdeniz Donanması Komutanı Amiral Arthur Calthorpe’un katılacak olmasındandır. İngiliz denizcinin karşısına bir Osmanlı denizcisi, üstelik kahraman bir denizci çıkarılacaktı. Bilindiği gibi Rauf Bey, Balkan Savaşı’nda yüzümüzü güldüren neredeyse tek subaydır: Komutasındaki Hamidiye zırhlısıyla harikalar yaratmıştı. Üstelik Rauf Bey, bütün Osmanlı deniz subayları gibi İngilizce biliyordu.

    Bu tutuma “şark kurnazlığı” diyecek olanlara pek kızamam sanırım. Zira Rauf Bey’in yukarıda saydığımız niteliklerinin yanısıra herhangi bir diplomatik başarısı yoktu o zamana kadar. 1918 Mart’ında Trabzon’da toplanan ve Ermenistan ve Gürcistan’ın Rusya’yla yapılan Brest-Litovsk Barış Antlaşması’na uymalarını sağlamaya çalışan konferansta Osmanlı delegesiydi (bkz. #tarih, sayı 45). Yani galip tarafı temsil ediyordu; küçük ve güçsüz iki ülkenin temsilcileriyle karşı karşıyaydı; konferans da zaten başarıyla sonuçlanmamıştı.

    Mondros Bırakışması: Bir hezimetin anatomisi-6
    İmzaların atıldığı gemi
    Britanya Kraliyet Donanması’na hizmet eden ve iki Lord Nelson sınıfı ön dretnot zırhlıdan biri olan Agamemnon zırhlısı, Mondros Bırakışması’nın imzalandığı gemi oldu. Agamemnon, İngiltere’nin Akdeniz filosunun amiral gemisiydi.

    Ancak, bütün bunlardan Rauf Bey’i küçümsediğimiz gibi bir sonuç çıkarılması yanlış olur. Rauf Bey’in, gayet başarılı bir asker, Millî Mücadele’ye çok önemli katkıda bulunmuş büyük bir vatansever, İttihat ve Terakki silâhşörlerinin kanlı tedhiş eylemlerine şiddetle karşı çıkan ılımlı bir politikacı olarak benim gözümde de değeri büyüktür; ama bu nitelikler, insanı iyi bir diplomat, iyi bir müzakereci yapmaya yetmez. Sonuç olarak Rauf Bey’i Mondros’a yollayan kurnaz şarklı kafası, meslekten diplomatların yerine geçirdikleri Rauf Bey’e de kötülük yaparak Bırakışma’nın bir hezimet olmasının yolunu yapmıştır.

    Mondros Bırakışması metninin nasıl bir hezimet olduğu ve nelere yol açtığını gözden geçirmeden önce söylenmesi gereken bir nokta daha var ki, o günlerdeki durumun ne kadar vahim olduğunu gösterdiği gibi, bize “İyi ki Rauf Bey gönderilmiş” bile dedirtebilir. Nitekim Mondros’ta Osmanlı Devleti’ni kimin temsil edeceğinin tartışıldığı günlerde, Rauf Bey’in alternatifi Damat Ferit Paşa’ydı! Türkiye’nin daha çok Millî Mücadele’nin, Anadolu’daki kongreler sürecinin baş düşmanı olarak tanıdığı Ferit Paşa, daha o günlerde Padişah VI. Mehmet Vahdettin’in eniştesi olmasının dışında herhangi bir özelliği olmayan, yeteneksiz ve kifayetsiz bir politikacı olarak tanınıyordu. Sultanın huzurunda nasıl davranmak gerektiğini gayet iyi bilen, saygıda kusur etmeyen, son derece terbiyeli, ayrıca VI. Mehmet Vahdettin’in iyi bir padişah olacağına o günlerde samimiyetle inanan Sadrazam Ahmet İzzet Paşa gibi bir Osmanlı soylusu bile, padişahın Mondros’a Ferit Paşa’nın gönderilebileceğini söylemesi üzerine kendini tutamayıp, “Aman Efendimiz; o meczubun biridir” demiştir.

    Mondros Bırakışması: Bir hezimetin anatomisi-5
    Mondros neresi?
    Anlaşmaya ismini veren Limmi Adası bugün Yunanistan toprakları içinde olup, Gökçeada’nın güney batısında yer almaktadır.

    Büyük Britanya cephesinde ise durum tümüyle farklıydı. Londra’dan Amiral Calthorpe’a 24 maddelik bir taslak yollanmış, özel olarak Karadeniz ve Boğazlar’la ilgili ilk üç madde dışında tüm maddelerin pazarlığa açık olduğu, hatta gerektiğinde hepsinden vazgeçilebileceği söylenmişti. Bilindiği gibi Mondros Bırakışması metni 25 maddeden oluşur. Yani İngiliz amirali 24 maddenin hepsini almakla kalmamış, fazladan bir madde daha ekleyebilmiştir. Bu maddelerin içeriklerine ilişkin de Rauf Bey’in pek bir şey yapamadığını, 24. maddenin İngilizce metninden anlayabiliriz. Türkçe metinde “Vilâyât-ı sitte” (altı vilâyet) deyimiyle anılan ve Ermenilerin kalabalık bir azınlık oluşturdukları altı vilâyete “the Armenian vilayets” (Ermeni vilâyetleri) denmişti.

    Rauf Bey’in kendisine verilen görevin adamı olmadığını gösteren en az iki şey daha biliyoruz. Bunların birincisi, Kanadalı araştırmacı Gwynne Dyer’ın “The Turkish Armistice of 1918” başlıklı makalesinden öğrendiğimize göre, Rauf Bey’in bazı isteklerini Amiral Calthorpe’un, “bunlar bırakışma yapılırken değil, barış görüşmelerinde ele alınacak konulardır” diyerek karşılamış olmasıdır. Diğerini ise, bir hafta sonra Ahmet İzzet Paşa’nın Yıldırım Ordular Grubu Komutanı Mustafa Kemal Paşa’ya yolladığı bir telgrafta görüyoruz. Rauf Bey, Batı Anadolu’nun Yunan işgaline uğraması gibi bazı olasılıklar konusunda İngiliz amiralinin “centilmen sözü” ile yetinmiş, yazılı bir güvence almamıştır.

    Mondros Bırakışması: Bir hezimetin anatomisi-4
    Bağdat’ta moral konuşması
    Britanyalı general William Marshall, 2 Kasım 1918’de Bağdat’taki üstte, İngiliz askerlere Osmanlı Devleti ile Mondros Bırakışması’nın imzalandığını ilan ediyor.

    Bırakışma metninin tamamına bakıldığında edinilen genel izlenim, bunun bir teslim belgesi olduğudur. Örneğin bütün limanlar ve demiryolları İtilâf Devletleri’nin denetimine bırakılıyordu (Madde 1, 8, 9, 10, 15). Bu, işgal güçlerinin ülkenin içlerine kadar girebileceğini gösterir. Bundan başka, İtilâf ordularının stratejik önemi olan herhangi bir bölgeyi de işgal edebileceği öngörülmüştü ki (Madde 7), savaşa son verildiği düşünüldüğünde anlamsız olduğu söylenebileceği gibi, İtilâf Devletleri’nin başka niyetleri bulunduğunu gösterdiği de düşünülebilir. Öte yandan, Osmanlıların elinde esir bulunan bütün İtilâf askerlerinin hemen teslim edilmeleri öngörülürken (Madde 4), Osmanlı esirlerinin daha bir müddet İtilâf Devletleri tarafından tutulacağı (Madde 22) söyleniyordu. Yani karşılıklılık yoktu. Son olarak da yukarıda değindiğimiz ve birçok vatanseverin Doğu Anadolu’nun bazı bölgelerinin Ermenistan olması yolunda bir ilk adım olarak gördüğü 24. maddeyi sayabiliriz.

    Mondros Bırakışması’nın, ülkemizin tarihinde anlamlı bir dönemeç olduğuna ilişkin herhangi bir kuşkumuz olamaz. Her şeyden önce, çok şey kaybettiğimiz bir savaşın sonunu getirmiş olmasıyla, o korkunç dönemi yaşayanlar için bir rahatlama anı, kısa sürecek olsa da bir barış ümidi olmuştur. Ama hem toplumsal tarih, hem de siyasal tarih açısından fazla ciddiye alınacak bir dönemeç de değildir. Hatta, Mondros’a meslekten diplomatların gönderilmiş ve bunun sonucunda çok daha kabul edilebilir, ülkeyi galiplerin işgallerine açmayan bir bırakışma metni çıkmış olsaydı da Mondros Bırakışması çok ciddiye alınabilir bir dönemeç olmayacaktı. Bunun nedeni, elimizdeki tarihsel metnin bile hiçbir işe yaramaması, sonrasında gelişen olayların o metni bile mumla aratacak nitelikte olmasıdır.

    Mondros Bırakışması: Bir hezimetin anatomisi-3
    100 yıl önceki antlaşmaya ev sahipliği yapan Mondros Limanı’nın bugünkü hali.

    Bilindiği gibi Bırakışma’nın hemen ardından İngilizler Musul’u işgal etmişlerdi. Bırakışma anından önce ele geçirememiş oldukları Musul’u almaları, tamamen hukuksuzdu. Buna itiraz eden 6. Ordu Komutanı Ali İhsan (Sabis) Paşa da bu itirazı nedeniyle tutuklanıp Malta’ya sürülenler arasında yer alacaktır. Bu olaydan birkaç gün sonra ise İngilizler bu sefer İskenderun’u işgal ettiler. Niyetleri, Musul’da olanlardan işkillenip 7. Ordu’yu Suriye’den Çukurova’ya çekmeye çalışan Mustafa Kemal Paşa’nın yolunu kesmekti. Çekilme çok hızlı gerçekleştirildiği için Mustafa Kemal Paşa’nın İskenderun’a çıkacak İngiliz askerlerine ateşle karşılık verme emrinin yerine getirilmesine gerek kalmamış, Paşa da Malta’ya gidenler kervanına katılmaktan kurtulmuştu. Ancak, Kuzeydoğu Anadolu’daki 9. Ordu Komutanı Yakup Şevki (Subaşı) Paşa’nın akıbeti öyle olmadı. Mondros Bırakışması’na göre Kars, Ardahan ve Batum Sancakları’nın Osmanlı topraklarında kalıp kalmayacağı, yerinde yapılacak incelemelerden sonra karara bağlanacaktı (Madde 11). Ancak İngilizler, bu incelemeler yapılmadan Osmanlı ordusunun bölgeyi boşaltmasını istediler. Buna itiraz eden ve yerel direniş örgütlerinin kurulmasına yardımcı olan Yakup Şevki Paşa da Malta’ya ilk gönderilenlerden olacaktı.

    İmzalanmasından sonraki 10 güne sığan bu olaylar, Bırakışma’nın neredeyse imzalanır imzalanmaz kâğıt üstünde kalması sonucunu doğurduğunu iddia etmeye yeter de artar bile. Ancak bu tespitten yola çıkarak hemen Sèvres Antlaşması’nın içeriğine atlamak çok erekselci, dolayısıyla da yanlış olur. Aynı biçimde, Mondros Bırakışması’nın içeriği ve sonrasında gelişen olaylar üzerinden Türklük, Müslümanlık ya da Üçüncü Dünya merkezli bir dizi aşırı mağduriyet ya da emperyalizm söylemine sıçramak da gayet yanlıştır. Türkiye’nin geleceği açısından henüz 1918’in Kasım ayında kendini belli eden ve Sèvres Antlaşması’yla doruğa çıkacak olan eylemler dizisini daha iyi anlayıp çözümleyebilmek için, 1. Dünya Savaşı’na ve sonuçlarına Avrupa ölçeğinde bir yaklaşımla eğilmek daha doğru olacaktır.

    Mondros Bırakışması: Bir hezimetin anatomisi-2
    Osmanlı basınında bırakışma
    Vakit gazetesinin 3 Kasım 1918 tarihli nüshasında, Mondros Bırakışması’nın tam metni yayımlanmıştı. Gazete daha sonra bu kararından pişman olacaktı.

    Türkiye için 1. Dünya Savaşı, Çanakkale Boğazı’yla Gelibolu Yarımadası’nda, bir de Kutü’l-Amare’de kazanılan başarılarla hatırlanan, yenilgi boyutu ise, “müttefiklerimiz yenildiği için yenilmiş sayıldık” efsanesiyle geçiştirilen ya da Kurtuluş Savaşı’ndaki başarıyla üstü örtülebilen bir maceradır. Bu nedenle ülkemizde üretilmiş 1. Dünya Savaşı’na ilişkin edebiyat ve sanat eserleri, Kurtuluş Savaşı’na ilişkin olanlarla veya bazı Avrupa ülkelerinde üretilenlerle karşılaştırıldığında çok cüce kalırlar. Bu durum, bize ilk ağızda 1. Dünya Savaşı’nın birçok ülkede, özellikle de Napoléon döneminden beri, yani yüz yıldır topyekûn bir savaş yaşamamış olan Batı Avrupa’da nasıl bir travma yarattığını göstermek açısından önemlidir.

    Yüzyıl boyunca gelişen teknolojinin makineli tüfekler ve uzun menzilli toplarla getirdiği yıkıcılık, yerle bir olan şehirler, tümüyle yok olan ormanlar ve milyonlarca ölü, bu travmayı daha da arttırmıştı. İşte galiplerle mağluplar arasındaki ilişkiyi büyük ölçüde belirleyen bu travma oldu. İtilâf Devletleri, dört yıldan biraz daha uzun süren savaşın bütün acısını yenilen İttifak Devletleri’nden çıkarmaya çalıştılar. Bulgaristan, Batı Trakya’yı yitirdi. Macaristan, büyük bir Macar nüfusunu Sırbistan ve Romanya’ya bırakmak zorunda kaldı. Avusturya iyice küçüldü ve Almanya’ya katılması yasaklandı. Nazizm belasını yaratanın Almanya’ya dayatılan ekonomik ve mali koşullar olduğunu yadsıyan tek bir tarihçi bile yok bugün. Dolayısıyla, Türkiye’nin Çanakkale Boğazı’nı kapatarak savaşın uzamasına neden olduğunu düşünenlerin bu haksız sertlik zincirinden bir pay da Türkiye’ye çıkardıklarını söyleyebilirsek, Mondros Bırakışması’nı ve hemen sonrasında olanları daha iyi anlayabilmiş oluruz.

    Mondros Bırakışması: Bir hezimetin anatomisi-7
    Mondros’taki müze
    Mondros Adası’nda bir Deniz Müzesi mevcut. Ziyaretçilere açık olan müzede, Mondros Bırakışması’nın imzalandığı Agamemnon zırhlısı üzerine bilgiler mevcut.

    “BIRAKIŞMA”, “ATEŞKES”, “ANTLAŞMA”

    Mondros’ta imzalanan neydi?

    “Bırakışma” iyi bir sözcük; “mütareke”nin Türkçe karşılığı. “Mütareke”nin, karşılıklı terkleşmek anlamına geldiğini bilenler anlayacaklardır. İki taraf savaşa tutuştuğuna göre, “bırakışma” daha da anlamlı olur sanırım. Ancak burada sorunumuz tutmak ve bırakmak değil, daha da önemli bir sorun. Zira adlarının önünde “Prof.” veya “Doç.” kısaltmaları olan birçok kişi hâlâ “Mondros Bırakışması” (ya da “Mondros Mütarekesi”) diyecekleri yerde “Mondros Ateşkesi” veya “Mondros Ateşkes Antlaşması” diyor. Durum vahim çünkü ateşkesle bırakışma arasında hem fiilî açıdan, hem de hukuk açısından büyük bir fark var.

    “Bırakışma” (armistice), savaş haline son vermek, silâhları bırakmak demektir. “Ateşkes” (cessez le feu; cease fire) ise savaşa ara vermek, elinizden silâhları bırakmadan ateş etmeyi bir süreliğine durdurmak demektir. Örnek verecek olursak, Çanakkale muharebeleri sırasında yaşanan ilginç bir olaydan sözedebiliriz. Bilindiği gibi 19 Mayıs 1915’te Osmanlı ordusu büyük çaplı bir hücuma kalkmış ve çok kayıp vermişti. İki tarafın siperleri arasındaki “no man’s land”de biriken cesetler, havanın da çok sıcak olması nedeniyle izleyen günlerde çürümeye ve kokmaya başladı. Üstlerine üşüşen börtü böcek de cabası… Çıkan kokunun iyice çekilmez bir hale gelmesi üzerine, 23 Mayıs akşamı bir günlük ateşkes ilân edildi. 24 Mayıs sabahı, iki tarafın sıhhiyeleri, subayların gözetiminde siperlerden çıktılar, selamlaşıp sigara alışverişi yaptılar ve cesetler arazide açılan çukurlara defnedildi. İşleri tamamlanınca da el sıkışıp mevzilerine döndüler. Akşam saatlerinde yeniden savaşıyorlardı.

    ERZURUM MİLLETVEKİLİ ANLATIYOR

    ‘Vilâyat-ı Şarkiye, Ermenistan oluyor!’

    İstanbul’da 12 Ocak 1920’de toplanan son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na, 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan Büyük Millet Meclisi’ne Erzurum milletvekili olarak giren Süleyman Necati Güneri, Hâtıra Defteri adı altında topladığı anılarında aşağıdaki olayı naklediyor: “Erzurum’da eski âşinalardan yalnız Doktor Fuat Sabit Bey vardı. Hastahanede ser-tabib bulunuyordu. Bir gün emir neferi muttasıl oturduğum evden bizi erken çağırdı. Gittim, kapıdan girerken doktor:

    -Müjde! Mütareke oldu.
    -Mütareke-i tamme var mı? dedim. Telgrafı gösterdi. Yirmi [dördüncü] maddeye gelince:
    -Eyvah! Vilâyat-ı Şarkiye Ermenistan oluyor…
    dedim. Doktor:
    -Öyle bir şey yok! dedi.

    Maddeyi okuyorum:

    “Ermeni ekseriyet sâkin olan vilâyetlerde asayişi muhill bir hâl zuhur ederse İtilâf devletleri oraları işgâl hakkını muhafaza eder.” Bu madde şu demektir ki Ermeni muhill-i asayiş hareket yapınca İtilâf ordusu Erzurum’a girecek ve Ermeniler de Türkleri kese kese ekseriyet teminine çalışacaktır. Bir Ermeni bulunmayan buraları müdafaa etmemek namussuzluktur.

    Doktor:
    -Ben seninle beraberim, fakat askerim. Teşebbüste bulunamam. Ne lâzımsa siz yapınız, dedi. Bir cemiyet kurulmasına karar verdik. Cemiyetin nizamnâme ve beyannâmesini hazırladım”.

    (Süleyman Necati Güneri, Hâtıra Defteri, haz. Ali Birinci İstanbul, 1999).

  • Peki şimdi bu kaçıncı Cumhuriyet?

    Peki şimdi bu kaçıncı Cumhuriyet?

    Tarihin herhangi bir anında hem geçmişe hem de o günlerde yaşananlara bakarak, bir ülkenin yeni bir döneme girdiğini ve bu dönemin birçok ölçüte göre farklı bir üçüncü, beşinci ya da on beşinci dönem ya da evre olduğunu söyleyebiliriz. Ama üçüncü, beşinci ya da on beşinci cumhuriyet veya meşrutiyet olduğunu söyleyemeyiz. Buna, dönemlendirmemiz ne kadar akla yatkın olursa olsun, bizim öznelliğimiz karar veremez.

    Burada ölçüt hukuk, daha doğrusu anayasa hukukudur; tarih ya da siyaset bilimi değil. Ancak bir disiplin olarak anayasa hukukuna özgü düşünce de “devrim” sözcüğüyle anlatmaya çalıştığımız köklü dönüşüm dönemlerini kavrayamaz. Numaraları ancak anayasalara göre vermekte direneceklerin bile, kaç yüz yıllık sadrazamlık- başbakanlık kurumunun kalkmasını devrimsel olarak niteleyeceklerinden hiç kuşkum yok.

    Başlangıç tarihini hatırlayamıyorum maalesef, ama 8-10 yıldır ortalıkta bir “Üçüncü Cumhuriyet” lafıdır dolaşıyor. AK Parti karşıtı kimileri, bu “Üçüncü Cumhuriyet”i 2002’den, yani o zamanlar adı Adalet ve Kalkınma Partisi olan partinin iktidara gelişinden başlatıyorlar. Bunların bir özelliği de ilk iki Cumhuriyet’in ne zaman başlayıp ne zaman bittiğine ilişkin somut herhangi bir şey söylememeleri. Belki bir tek partili Cumhuriyet, bir de onun ardından gelen çok partili Cumhuriyet vardı akıllarında; bilemiyorum.

    Öte yandan, gene AK Parti karşıtı olan ama başka telden çalan bazı çevrelerde, 2013’teki Gezi hadiselerini ufukta görünen bir “Üçüncü Cumhuriyet”in ilk işareti olarak yorumlayanlar oldu. Ne var ki bunların da ilk iki Cumhuriyet’i zamandiziminde nereye yerleştirdiklerine ilişkin sağlıklı bilgi edinemedik. İlk grupla aynı biçimde Birinci ve İkinci Cumhuriyet’i, “tek partili” ve “çok partili” olarak ayrıştırıyorlardı diye varsayabiliriz; ama o kadar.

    Birkaç yıldır, özellikle de son Anayasa halkoylamasından beri ise, AK Parti yanlısı olan ve geçtiğimiz 24 Haziran seçimlerinden sonra yürürlüğe giren sistemi destekleyen çevrelerde de bir “Üçüncü Cumhuriyet” teriminin kullanıldığını görüyoruz. Bu çevrelerin de geçmişe olan bakışları aynı: Daha önce bir tek partili Cumhuriyetimiz oldu, bir de çok partili. Artık başkanlık sistemimiz var, bu da yeni bir Cumhuriyet, Üçüncü Cumhuriyet demek oluyor!

    Dört tarihsel moment Kuruluş, 27 Mayıs, 12 Eylül ve Başkanlık: Türkiye’de rejim değişikliklerini, daima yeni anayasalar takip etmiştir.

    Standartsızlık komedisi

    Durum, tam bir standartsızlık komedisi; tıpkı sokak adlarının yazıldığı tabelalarda, sokaklarımızdaki bina numaralarında ya da sağda solda gördüğümüz telefon numaralarının yazılışında ve şimdi aklıma gelmeyen daha pek çok şeyimizde karşımıza çıkan standartsızlık örneklerinde olduğu gibi… Herkes, amiyane tabirle, kafasına göre takılıyor. Ülkemizde sistemleşme, kurumsallaşma gibi alanlarda yeterince kafa yoran olmadığı, kafa yoran bir avuç insanı kimse dinlemediği ve birçok şey durmaksızın yeniden yapılıp yeniden bozulduğu için bu standartsızlık da sürüp gidiyor. Sonuç: At atabildiğin kadar; nasılsa bir tutan olur.

    Eğer işi Cırcırböceği Muhlis’in indirgemeciliğine bırakmayıp, “tağrihin kimin kaçıncı Lui, kimin İkinci Ulvi olduğunu anlattığı” açıklamasıyla sarsılmayacaksak, söylenmesi gereken şudur: Yukarıda sözünü ettiğimiz değiniler yazıldığında, biz zaten 7 Kasım 1982’deki halkoylamasından beri Üçüncü Cumhuriyet’te yaşıyorduk. Nitekim yakınçağ Türkiyesi hakkında yazılmış en son tarih kitaplarından Modernleşen Türkiye’nin Tarihi’nde Erik Jan Zürcher, 1980 darbesiyle başlattığı son bölümü “Üçüncü Cumhuriyet” olarak adlandırmıştır. Buna da kendisi yahut aydınlar, entellektüeller, münevverler, okumuşlar ve okutanlar ya da gazetelerin köşeyazarları veya siyasetçiler değil, Anayasamız, daha doğrusu Anayasalarımız karar vermiştir.

    Ölçüt ne olacak?

    Görüldüğü üzere burada ölçüt hukuk, daha doğrusu anayasa hukukudur; tarih ya da siyaset bilimi değil.

    Örnek olarak Birinci Cumhuriyet’i ele alalım. Bu dönem 29 Ekim 1923’te başlar ve 27 Mayıs 1960’ta sona erer. Yaklaşık 40 yıl süren bu dönemde, 1924’ün Mart-Nisan aylarında yapılan Anayasamız geçerli olmuştur. Bir tarihçi ya da siyaset bilimci olarak isterseniz, bu Anayasa’nın yürürlükte olduğu dönemin öyküsünü yazarsınız, Birleşik Amerikalı Richard D. Robinson’ın yaptığı gibi: The First Turkish Republic (Cambridge MA, 1963). İsterseniz, bu dönem ile 1961 Anayasası’yla başlayan İkinci Cumhuriyet arasında önemli bir fark görmez, ayrım çizginizi çok partili sisteme dönüş tarihine (1945-1946) ya da Demokrat Parti’nin iktidara geliş tarihine (1950) koyarsınız. Bu sizin neye baktığınıza, neyi vurgulamak istediğinize göre değişir. 19 Mayıs 1945’i veya 6 Ocak 1946’yı ya da 14 Mayıs 1950’yi, 27 Mayıs 1960’tan veya 9 Temmuz 1961’den daha önemli birer tarihsel veya siyasal dönemeç olarak görebilirsiniz. Bu yaklaşımınız tümüyle meşru olduğu gibi, tarih ya da siyaset bilimi çözümlemesi olarak gayet anlamlı, dolayısıyla da başarılı olabilir. Ama bütün bunlar, 1961 Anayasası’yla yeni bir devletin ortaya çıktığı gerçeğini değiştirmez.

    Özetleyecek olursak, “cumhuriyet” derken biz bir devletten, bir rejim biçiminden, hukuksal bir yapıdan söz ediyoruzdur; iktidardan, iktidarın doğasından, yönetim üslubundan, toplumla olan ilişkilerinden, kısacası, siyasetten değil. Hele toplumdan, toplumun dönüşümünden yani tarihten, hiç değil.

    Yeni anayasa, yeni Cumhuriyet 27 Mayıs 1960 darbesinin ertesinde yapılan yeni anayasayla, yönetim kendisini İkinci Cumhuriyet olarak adlandırmaya başladı. Fotoğrafta Cumhuriyet Bayramı için hava kuvvetlerine mensup Türk uçakları, göğe “2. Türkiye Cumhuriyeti” yazıyorlar.

    Anayasaların önemi

    Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, tarihin herhangi bir anında hem geçmişe hem de o günlerde yaşananlara bakarak, belirli bir noktada bir ülkenin yeni bir döneme, yeni bir evreye girdiğini ve bu dönem ya da evrenin birçok ölçüte göre farklı bir üçüncü, beşinci ya da onbeşinci dönem ya da evre olduğunu söyleyebiliriz. Ama üçüncü, beşinci ya da onbeşinci cumhuriyet veya meşrutiyet olduğunu söyleyemeyiz. Buna, dönemlendirmemiz ne kadar akla yatkın olursa olsun, bizim öznelliğimiz karar veremez.

    Bu aşamada her anayasanın bir cumhuriyet olduğu anlaşılıyordur sanırım.

    Bu ilkeye nereden gelindiği akla takılacaktır tabii. Bu soruya verilecek tek yanıt, gelenektir; Fransızlardan aldığımız hukuk ve tarihyazımı geleneği. Nitekim hem tarihçilerimiz hem anayasa hukukçularımız hem de siyaset bilimcilerimiz, 23 Temmuz 1908’de başlayan döneme “İkinci Meşrutiyet” dedikleri gibi, 1961 Anayasası’nın yürürlüğe girmesiyle başlayan döneme de “İkinci Cumhuriyet” demişlerdir. Buna da çok şaşırmamamız gerekir, zira böyle yaparken III. Selim’den beri, yani iki yüz yılı aşkın bir süredir birçok konuda süregelen bir geleneği devam ettirmişlerdir.

    Bilindiği gibi Fransa’da 1792 yılında Cumhuriyet ilân edildi. Arkasından Napoléon Bonaparte’ın İmparatorluk Dönemi geldi. Bunun da bitmesiyle 1814’te Restorasyon dönemi başladı, yani krallığa dönüldü. 1830 Temmuz’unda patlak veren bir devrimle tahttaki Bourbon hanedanının yerini Orléans hanedanı aldı. 18 yıl süren bu döneme de Fransa tarihçiliğinde “Temmuz Krallığı” denir. Şubat 1848’de yeniden bir devrim oldu ve yeniden Cumhuriyet ilân edildi. Ancak o günlerde “İkinci Cumhuriyet” deyimi kullanılmamıştı. Bu dönem, Cumhurbaşkanı Louis Napoléon’un Aralık 1851’de yaptığı darbeyle bitti ve ertesi yıl İkinci İmparatorluk ilân edildi. İşte “İkinci Cumhuriyet” deyimi bu İkinci İmparatorluk döneminde kullanılmaya başladı. İmparator III. Napoléon’un tahtı bırakması üzerine 1870’de ilân edilen Cumhuriyet’e de “Üçüncü Cumhuriyet” dendi. Hitler Almanyası’nın Fransa’yı istilâsıyla sona eren bu dönemi ise yeni birer Anayasa’yla başlayan 1946’daki Dördüncü Cumhuriyet ve 1958’deki Beşinci Cumhuriyet izlediler.

    II. Cumhuriyetin ilk meclisi 2 Kasım 1961 tarihli Hayat dergisi, aşağıdaki fotoğrafın altına “İkinci Cumhuriyetin İlk Millet Meclisi” manşetini atıyordu.

    ‘İkinci Cumhuriyet’ tartışması

    Ülkemizde bu geleneğin bir biçimde unutulmaya yüz tuttuğunu da söylemem gerekir. Anayasa hukuku kitaplarında “İkinci Cumhuriyet” deyiminin kullanıldığını, ama sonradan kaldırıldığını duymuştum. Bu galiba “İkinci Cumhuriyet” deyiminin başka bir anlamda kullanılmaya başlamasıyla yapıldı. Bilindiği gibi 1990’ların başlarında, İstanbul Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mehmet Altan’ın öncülük ettiğini sandığım bir “İkinci Cumhuriyetçilik” akımı çıkmıştı. Ne var ki, 7 Kasım 1982 sonrası için “Üçüncü Cumhuriyet” deyiminin de kullanıldığını pek duymadım. Bu da bana kalırsa üstüne eğilmemiz gereken bir nokta. En azından 1990’ların yeni düşünce akımına neden “İkinci Cumhuriyetçilik” dendiğini ve giderek günümüzdeki kavram karmaşasını açıklayabilmemizde yardımcı olabilir.

    İkinci Cumhuriyetin ilk reisi

    Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, yeminini ettikten sonra müzakere salonundan ayrılmış ve dinlenme odasına çekilmişti. Odada kendisini oğlu Özdemir Gürsel karşıladı ve başkanlığı için onu tebrik eden ilk isim oldu.

    Öte yandan, İkinci ve Üçüncü Cumhuriyet dönemlerini anlatan tarih kitaplarımız da çok yok. Olanlar ise bu konuda  bize yardımcı olmuyorlar maalesef. Örneğin üniversitelerde ders kitabı olarak kullanılabilecek nitelikteki Sina Akşin’in Kısa Türkiye Tarihi de, Rıdvan Akın’ın Türk Siyasal Tarihi de ne “İkinci Cumhuriyet”ten ne de “Üçüncü Cumhuriyet”ten sözediyorlar. Yani Zürcher’in sürdürdüğü geleneği yerli tarihçilerimiz sürdürmek istememişler. Bunu da açıklayabilmek iyi olurdu ama bu konuda karar vermek için henüz çok erken. Ben gelecek nesillerin tarihçilerinin eski geleneğe dönebileceklerini sanıyorum.

    Peki şimdi ne yapacağız? 16 Nisan 2017’de kabul ettiğimiz ve 24 Haziran 2018 seçimleriyle yürürlüğe giren Anayasa değişikliklerinden sonra Dördüncü Cumhuriyet’ten söz edebilir miyiz, edemez miyiz? Yukarıda cumhuriyetlerin yeni bir anayasa yapılmasıyla numaralandırıldığını söylemiştik. Yani anayasalarda çok kapsamlı bir değişiklik yapılmasının bile bu numaralandırmayı değiştirmeyeceği ima edilmişti. Nitekim böyle de olmuştur. Örneğin Fransa’da 1884 yılında, hem de iki kez Anayasa değiştirilmiş, 2008’de ise gayet köklü bir Anayasa değişikliği devreye girmiştir. Ama bunlar, Fransa’da Üçüncü ve Beşinci Cumhuriyetler’in sonu olarak görülmemiştir. Türkiye’de de durum aynıdır. Ne 1928’den 1937’ye kadar yapılan beş değişiklik Birinci Cumhuriyet’in, ne de 1969’dan 1974’e kadar yapılan yedi değişiklik İkinci Cumhuriyet’in sonu sayılmıştır. Bu açıdan bakıldığında, son yıllarda yapılan Anayasa değişiklikleri ne kadar köklü olursa olsun, ülkemizde Üçüncü Cumhuriyet’in bitmediği iddia edilebilir.

    ‘İkinci Cumhuriyet Serisi’

    29 Ekim 1961’de tedavüle çıkan posta pulları “İkinci Cumhuriyet Serisi” olarak bilinir (altta açılmış kitap figürü yeni anayasayı simgeler).

    Dördüncü Cumhuriyet

    Ancak ben bu iddiaya katılmıyorum ve şu anda Dördüncü Cumhuriyet’te olduğumuz kanısındayım. Bunun nedeni, bir disiplin olarak anayasa hukukuna özgü düşüncenin “devrim” sözcüğüyle anlatmaya çalıştığımız köklü dönüşüm dönemlerini kavrayamamasıdır. Yani burada söz, tarihe ve tarihçilere kalıyor.

    Önce Fransa’ya bakalım. Orada İkinci Cumhuriyet, 2 Aralık 1851’deki darbeyle bitti; ama İkinci İmparatorluk tam bir yıl sonra, 2 Aralık 1852’de ilân edildi. Üçüncü Cumhuriyet’in ise 1870’de başladığı kabul ediliyor. Halbuki Üçüncü Cumhuriyet Anayasası 1875’de yapıldı. Nitekim Fransız anayasa hukuku tarihçisi Marcel Morabito, “4 Eylül 1870’teki Cumhuriyet, gerçek bir doğum belgesinden çok İkinci İmparatorluk’un ölüm ilmühaberiyle başlar” der. Türkiye’de de durum aynıdır. 29 Ekim 1923 akşamı Cumhuriyet ilân edildiğinde değiştirilen Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu, hangi açıdan bakarsak bakalım, bir anayasa değildi. Cumhuriyet’in Anayasası da 20 Nisan 1924’te kabul edildi. Aynı biçimde, Birinci Cumhuriyet 27 Mayıs 1960’ta bitti, ama İkinci Cumhuriyet 9 Temmuz 1961’de başladı. Kısacası, yukarıda söylediğimiz gibi her rejimin bir anayasası oluyor tabii; ama rejimlerle anayasaları arasında da “saat farkı” oluyor.

    Günümüze dönecek olursak… Evet, elimizde yalnızca Anayasa değişiklikleri var; yeni baştan yapılmış bir anayasamız yok. Ama bunun önümüzdeki birkaç yılda olmayacağını kim iddia edebilir ki? Diyelim birkaç yıl içinde yeni bir anayasa yapıldı. Dördüncü Cumhuriyet’i o zaman mı başlamış kabul edeceğiz? Şu anki rejimimiz, devrimsel mahiyette değişiklikler gösteren bir rejim. Numaraları ancak anayasalara göre vermekte direneceklerin bile kaç yüz yıllık sadrazamlık-başbakanlık kurumunun kalkmasını devrimsel olarak niteleyeceklerinden hiç kuşkum yok. Dolayısıyla, halkoylaması ve seçim propagandalarının hayhuyunu bir kenara bırakıp, sessiz bir devrim yaşadığımızı ve Dördüncü Cumhuriyet’te olduğumuzu rahatlıkla söyleyebiliriz.

  • Sultan Reşad: Zamanı ve anayasayı anlamış bir hükümdar

    Sultan Reşad: Zamanı ve anayasayı anlamış bir hükümdar

    Sultan V. Mehmet Reşad sadrazamların seçiminde İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin isteklerine harfiyen uymuştu. Ancak önemli nokta, anayasamızın da artık padişahların etliye sütlüye karışmalarına izin vermediğini anlamış ve asıl önemlisi, buna karşı çıkmadan padişahlık etmeyi içine sindirmiş bir hükümdar olmasıdır.

    Ahmet İzzet (Furgaç) Paşa, anılarının ikinci cildinin başlarında, Sultan VI. Mehmet Vahideddin’in tahta çıkışından söz ederken, bu gelişmenin, “bir süreden beri padişahsızlıktan yüreği yanmış olan halkı tatlı ümitlere düşürdüğünü yazar.

    Pek önemser gibi gözüktüğü “halk” konusunda ne düşündüğünü ve “padişahsızlık”tan ne kastettiğini cildin sonlarına doğru anlarız. Refet Paşa’nın Ankara Hükümeti’nin temsilcisi olarak İstanbul’a geldiği 1922’nin Ekim sonlarında kendisiyle görüşen İzzet Paşa, İstanbul Hükümeti’nin başbakanı Tevfik Paşa’ya verilmek üzere kaleme aldığı raporda, “Efkâr-ı acizaneme kalırsa, hakimiyet-i milliye esasının kabulü tamamen zaruridir” der. Kısacası İzzet Paşa, 1909 Ağustos’undaki Anayasa değişiklikleriyle Osmanlı devlet yönetiminin temel ilkesi haline gelmiş olan seçilmişlerin iktidarı fikrini ancak 1922 sonbaharında içine sindirebilmiştir. Tabii bu kadarından da tam emin olamıyoruz, zira “padişahsızlık”tan dem vuran bu satırlar 1930’lar gibi görece geç bir tarihte yazılmıştır.

    Hakimiyet-i milliye ilkesinin reddi demek olan bu “padişahsızlık” yaklaşımı, ölümünün 100. yılında hâlâ Sultan V. Mehmed Reşad’ın imajını zedelemeyi sürdüyor. Zira II. Meşrutiyet dönemini hâlâ iyi bilmediğimiz gibi, bunun bir sonucu olarak Sultan Reşat’ın da nasıl bir meşrutî hükümdar olduğunu bilmiyoruz. Öte yandan, elimizdeki tanıklıkların neredeyse tümü V. Mehmed Reşad’ı saf, zayıf kişilikli, kendisine yaşlılığında nasip olan tahtı yitirmemek için İttihatçıların her dediğini yapan bir sultan olarak tanıtıyor. Tabii bu bakışaçısının bir yanda meşrutiyet yönetimini iyi anlamadan ya da onu tümüyle reddederek, diğer yanda da kendisinden sonra gelen padişah dönemine özgü gerçeklerin etkisinde kalarak geliştirilmiş olma olasılığı güçlüdür. Ama iyi bir gözlemci olduğunu varsayabileceğimiz ve kendisini yakından tanıma fırsatı bulmuş olan Halit Ziya Uşaklıgil, Saray ve Ötesi kitabında sultan hakkında saf denemeyeceğini, ciddi bir eğitim görmemiş olmasına karşın pratik bir zekâsı olduğunu anlatır.

    Nitekim, Sultan VI. Mehmed Vahideddin’in sadık hizmetkârlarından Tarık Mümtaz Göztepe’nin şu satırları, Sultan Reşad’ın hem kendi rolünün ne kadar bilincinde olduğunu, hem de kendisinden sonra neler olabileceğini iyi gördüğünü gösterir: “Şair ve kalender meşrep bir zat olan bu padişah, kendisinden sonra tahta çıkacak olanların güya müstebit olabileceklerini düşünerek, İttihat ve Terakki iktidarı liderlerine, ‘Aman evlâtlarım, elinizde irademe sunulacak ne kadar mühim evrak varsa, hemen getirin sağlığımda imza edeyim. Olabilir ki, benden sonra gelecekler size zorluk çıkarabilirler’ diye önüne getirilen tomar tomar arz lâyihalarını gözleri kapalı harıl harıl imza eder dururdu”.

    Şehzade Vahideddin Efendi


    Sadrazam Mahmut Şevket Paşa henüz 1913’te Şehzade Vahideddin Efendi’nin mutlakiyetçi bir sultan olacağını öngörmüştü.

    Sultan V. Mehmed Reşad’ın iradelerini gözleri açık mı yoksa kapalı mı imzaladığını bilemiyoruz tabii. Ama bildiğimiz bir şey varsa, o da, bunları Anayasa gereği imzalamak zorunda olduğudur. Dolayısıyla Göztepe de, tıpkı İzzet Paşa gibi, siyasi tarihimizi bir hukuk meselesi olarak değil, kişilik meselesi olarak, yani siyasi duruşunu saklayarak nakletmektedir. Ayrıca, Sultan Reşat’ın yukarıda alıntılanan sözleri gerçekten söyleyip söylemediğini de bilmiyoruz. Ama eğer söylediyse, geleceği doğru görmüş olduğunu itiraf etmemiz gerekir. Ancak, burada bir ek yapıp, o günlerde Şehzade Vahideddin Efendi’ye ilişkin gözleminde yalnız olmadığını, belki de bu görüşünü Ocak – Haziran 1913 döneminde sadrazam olan Mahmut Şevket Paşa’dan edindiğini eklemeliyiz. Zira Mahmut Şevket Paşa, güncesinde Sultan Reşad’a, “Vahideddin Efendi’nin Sultan Hamid’e benzediğini” söylediğini, sultanın da bu benzetmeyi doğru bulduğunu yazar.

    Sultan V. Mehmet Reşad’ı mutlaka edilginlikle eleştirmek istersek, söyleyebileceğimiz tek şey sadrazamların seçiminde İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin isteklerine harfiyen uymuş olması, yani Anayasa’nın kendisine tanıdığı bir hakkı özgürce kullanmamış olmasıdır. Ancak, Anayasa’ya, dolayısıyla da Meclis çoğunluğuna saygılı bir padişahın iktidar partisinin görüşüne göre davranmasının o kadar da garipsenecek bir şey olmaması gerekir. Kaldı ki, kendisinden önce Sultan II. Abdülhamid de aynı şekilde davranmış ve 1908 Ağustos’unda Kâmil Paşa’yı, 1909 Şubatında da Hüseyin Hilmi Paşa’yı sadrazam atarken İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin isteği doğrultusunda hareket etmişti.

    Bu söylediklerimizden çıkarılacak sonuç açıktır. Vefatından bu yana 100 yıl geçmiş olan Sultan V. Mehmed Reşad için, “etliye sütlüye karışmazdı” diyemeyiz. Sultan Reşad’ın Batı Avrupa’daki parlamenter monarşilerin nasıl işledikleri konusunda derin bir bilgisi olduğunu sanmıyorum gerçi. Ama bizim Anayasamız’ın da artık padişahların etliye sütlüye karışmalarına izin vermediğini anlamış ve asıl önemlisi, buna karşı çıkmadan padişahlık etmeyi içine sindirmiş bir hükümdar olduğu kesindir. Türkiye siyasi tarihi açısından çok önemli olan bu noktayı hatırlamakta yarar olduğu kanısındayım.

    V. Mehmed Reşad

    Parlementonun üstünlüğünü içine sindirebilen padişah.

  • Tartışımalı erken seçimler: 1946’da CHP hilesi, 1957’de DP şaibesi

    Tartışımalı erken seçimler: 1946’da CHP hilesi, 1957’de DP şaibesi

    Cumhuriyet döneminin en tartışmalı seçimleri, aynı zamanda tarihleri erkene alınan 1946 ve 1957 seçimleridir. 1946’da CHP yöneticileri tarafından “resmen hile” yapılmış, 1957’deki seçimlere ise Demokrat Parti’nin ağır siyasi baskıları damga vurmuştu.

    Siyasi tarihimizin temelde Cumhuriyet Halk Partisi’yle (CHP) Demokrat Parti (DP) arasındaki rekabetle özetleyebileceğimiz on beş yıllık döneminde iki erken seçim yapılmıştır. Bunlar, dönemin ilk ve son seçimleri olan 1946 ve 1957 seçimleridir. İki seçimin de hem hazırlanışları hem yapılışları hem de doğurdukları sonuçlar açısından siyasi tarihimizde oynadıkları rolleri ne kadar vurgulasak azdır.

    1947 sonbaharı yerine 21 Temmuz 1946’da yapılan erken seçim, iki açıdan çok önemlidir. Zira bu seçime, genel oy hakkının kanunlaştırıldığı 3 Nisan 1923’ten sonra ilk kez olmak üzere birden çok parti katılıyordu. Bilindiği gibi 1946 seçimi, belli bir yaşın üzerindeki seçmenler açısından bakıldığında, ilk çok partili seçim değildi. II. Meşrutiyet’te (1908, 1912 ve 1914) ve Millî Mücadele döneminde de (1919) çok partili seçimler yapılmıştı. Ama o seçimlerde genel oy hakkı yoktu. Cumhuriyet dönemine ise genel oy hakkıyla girilmiş olmasına karşın ne Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ne de Serbest Cumhuriyet Fırkası bir genel seçimde yarışacak kadar yaşayabilmişti.

    Ayrıca 1946 seçimleri, siyasi tarihimizin ilk tek dereceli seçimi, yani milletvekillerinin doğrudan doğruya yurttaşların oylarıyla seçildiği ilk genel seçimimizdi. Tek dereceli seçim ilkesi daha 1877’de, ilk seçim kanunumuz yapılırken gündeme gelmiş ve Meclis-i Mebusan’ın hazırladığı taslakta yer almıştı. Ama bu taslak 1908’in Ağustos başlarında kanunlaşırken söz konusu ilke kaldırılmış, “müntehib-i sani” yani ikinci seçmen diye bir karakter yaratılmıştı. Seçmenler bu müntehib-i sanileri seçecek, onlar da milletvekillerini seçecekti. Gerçi bu sistem zaman zaman çok eleştirilmiş ve tek dereceli seçim isteği bazı parti programlarında bile görülmüştü ama tek dereceli seçim ilkesini Türkiye ancak 5 Haziran 1946’da benimseyebildi.

    1946 seçimlerinin bir erken seçim olmasına gelince… Belki de ilk söylenmesi gereken şey, erken seçim beklentilerinin ya da söylentilerinin neredeyse DP’nin kurulmasının hemen sonrasında ortaya çıkmış olduğudur. Bu tür beklentilerin genellikle iktidar çevrelerinden sızdırılan bilgiler biçiminde karşımıza çıkması, akla ister istemez “baskın seçim” fikrini getirir. Nitekim Ocak ayı başında kurulmuş olan DP, erken seçim kararının kanunlaştığı 10 Haziran 1946’da yurt çapında örgütlenebilmiş olmaktan çok uzaktı. Demokratlar, sonuç olarak Meclis’teki toplam 465 sandalye için ancak 346 aday gösterebilecekti. Üstelik seçim yalnızca birbuçuk ay sonrasına, 21 Temmuz’a tarihlenmişti; yani doğru dürüst propaganda yapacak zaman da yoktu.

    Ancak görünen o ki, DP yöneticileri daha Nisan-Mayıs aylarında erkene alınacağı belli olmuş olan seçimlere katılma taraflısıydılar. Bir kere iktidar, durmadan kendilerini seçime davet ediyor, yani belediye seçimlerinde yaptıkları boykotu tekrar etmemelerini istiyor ve bunu yaparken de genel seçimin boykot edilmesi halinde istenmedik birtakım yollara gidilebileceğini ima ediyordu. Yani partileri hâlâ kapatılabilirdi. Öte yandan, Serbest Cumhuriyet Fırkası gibi uydurma bir muhalefet olduklarına ilişkin kuşkular da henüz tümüyle kaybolmamıştı. Hem bu kuşkuları bertaraf etmek hem de o güne kadar iyi kötü yaratılmış olan muhalefet ivmesini yitirmemek için seçime gitme kararı alındı. 15 Haziran’da yapılan ve adına “Ufak Kongre” denilecek olan toplantıda, Demokratlar seçime girmeye, Meclis’te antidemokratik yasaların lağvedilmesine çalışmaya, Meclis dışında da iktidarı halka şikâyet etmeye, bunlar mümkün olmazsa da “sine-i millete dönmeye” oybirliğiyle karar verdiler.

    Ancak bütün bu anlattıklarımızdan sonra, 1946 seçimlerini “baskın seçim” olarak nitelemek gene de yanlış olur. Bir kere CHP yöneticilerinin, değil o yıllarda, 1950’de bile seçimi kaybedeceklerine ilişkin herhangi bir tedirginliği yoktu. Belki, bunlardan bazılarının çok sonraları söyledikleri gibi, “uyuyorlardı”. Ülkenin nabzını tutmakta çok zayıf kalmışlardı. Ama hâlâ Millî Mücadele’nin saygınlığına, 2. Dünya Savaşı’nda tarafsız kalabilmiş olma başarısına ve İsmet İnönü’nün biraz da bu ikisinden kaynaklandığına inandıkları karizmasına aşırı güveniyorlardı. Bu bakımdan genel seçimlerin neredeyse birbuçuk yıl erkene alınmasının nedenini iç politikada değil dış politikada, daha doğrusu dışarıya gösterilmek istenen vitrinde aramamız gerekir. Nitekim erken seçime ilişkin ilk ciddi işaretler, USS Missouri’nin İstanbul’a geldiği 5 Nisan 1946 tarihinden sonra görülür.

    İsmet Paşa’nın acelesi, kendisinden çok şey beklediği Batı dünyasına bir an önce çok partili bir Meclis gösterme arzusundan kaynaklanıyordu. Gerçi 1946 ilkbaharında da TBMM çok partiliydi; çünkü mensupları arasında CHP’nden ayrılıp DP’ye girmiş milletvekilleri vardı. Ama bu yetmezdi. Türkiye’nin Batı dünyasındaki imajını köklü bir biçimde değiştirecek olan, çok partinin katıldığı bir seçim sonucunda oluşmuş bir çok partili Meclis’ti. O yüzden İnönü, DP’nin seçimleri boykot etme olasılığından samimiyetle korkmuş ve o yüzden erken seçime gidiş aşamasında yaptığı konuşmalarda yer yer tehdit unsurunu da kullanmıştı. Proje başarılı olmasına oldu ve “Truman Doktrini” adı altında anılan 1 milyon dolarlık ilk ABD yardımı 1947 Mart’ında elde edildi. Ama 1946 seçimleri, parlamento tarihimize 1912’deki “Sopalı Seçimler”den sonraki ilk büyük kara leke olarak geçti. DP’nin Meclis’te çoğunluğu elde etmesine hiç imkân olmamasına karşın, yine de büyük çapta hile yapılmıştı. Mazbatalar değiştirilmiş, “uzak köylerden ancak gelebilen sonuçlar” açıklamasıyla, birçok yerde Demokratların milletvekili sayısı azaltılmıştı.

    Elimizdeki tanıklıklar, bu hilelerin İsmet İnönü’nün bilgisi dışında yapıldığını gösteriyor. Çoğu durumda da hilelerin, tek parti yönetimi alışkanlıklarının bir sonucu olarak, işgüzar devlet yetkililerinin refleksi biçiminde yapıldığına kesin gözüyle bakabiliriz. Ancak, İstanbul gibi birkaç yerde sonuçların CHP yetkililerinin doğrudan doğruya müdahaleleriyle oluştuğunu da biliyoruz. Hem Ahmet Emin Yalman’ın anıları hem de Nihat Erim’in Günlükler’i, Vali Lütfi Kırdar’ın İstanbul seçim sonuçlarını yukarıdan gelen bir emir doğrultusunda değiştirdiğini açıkça gösteriyor. Sonuç olarak Kâzım Karabekir, Refet Bele, Hüseyin Cahit Yalçın ve Hamdullah Suphi Tanrıöver gibi önemli isimler, ancak seçimi sandıkta kazanmış olan bazı Demokratların adlarının silinmesi sonucunda milletvekili olabilmişti.

    1957: 2. Erken seçim

    Metin Toker’in anılarına bakacak olursak, İsmet İnönü, 1958 Mayıs’ında yapılması gereken seçimlerin erkene alınacağını daha 1957 Şubat ya da Mart’ında sezmişti. Nitekim CHP, seçim hazırlıklarına seçimlerin erkene alınacağına ilişkin herhangi bir resmî açıklama yapılmadan önce, Nisan ayında başladı. Resmî açıklama ise 25 Mayıs’ta Başbakan Adnan Menderes tarafından yapıldı; seçimler 27 Ekim’de yapılacaktı. Ancak, bu garip durumu ilk aşamada İsmet Paşa’nın olağanüstü bir öngörüsü, ikinci aşamada da CHP’nin DP’yi erken bir seçime zorlaması biçiminde yorumlamak yanlış olur. İnönü’nün sezgisi, iktidardaki DP’nin ciddi bir kriz içinde olduğunu ve kendisini bir anlamda yenilemek isteyeceğini gözlemlemiş olmasından ibarettir.

    Bilindiği gibi DP’nin 1955’te yasalaştırdığı Basın Kanunu, o yılın Ekim-Kasım aylarında parti içinde bir deprem yaratmış, partiden ihraç ve istifalara yol açmıştı. DP’den ayrılanlar 19 Kasım’da Hürriyet Partisi’ni kurmuş, ay sonunda da Menderes, Meclis’ten güvenoyu istemek zorunda kalmıştı. Menderes, DP’nin ezici bir çoğunlukta olduğu Meclis’ten güvenoyunu almış, ama sorunları bitmemişti. Partiden ihraç ve istifalar sürmekle kalmadı, yeni katılımlar sayesinde Hürriyet Partisi’nin Meclis’teki sandalye sayısı CHP’ninkini geçti. Bu istifa ve ihraç süreci 1957’de de sürüyordu.

    Öte yandan, hem parti içindeki çalkantılar hem de basında çıkan türlü yolsuzluk haberleri, sık sık Bakanlar Kurulunda değişiklikler yapılmasına neden oluyordu. Bütün bu gelişmeler sonucunda iktidar partisinin üst yönetiminde bazı il örgütlerine karşı güvensizlik de belirmişti.

    Bu açıdan bakıldığında 1957 seçimlerinin “baskın seçim” olarak nitelenmesi zordur. Erken seçimin DP’nin kabuk değiştirmesi, parti örgütünün Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Adnan Menderes tarafından zapturapt altına alınma çabası olarak değerlendirilmesi akla daha yatkın gözüküyor. Nitekim bu iki kurucu üye, kimin nereden milletvekili seçileceğine neredeyse tek başlarına karar verecek, ama Kasım 1956’daki belediye seçimlerinde düşmüş olan oyların, yeniden yükseltelim derken daha da düşmesine neden olacaktı.

    Elimizdeki istatistik veriler, DP’nin 1954’te büyük farkla kazandığı bazı illeri 1957’de kaybetmesinin tek nedenini DP seçmeninin sandığa gitmemiş olması biçiminde gösteriyor. Aday yoklaması yapılmaması ya da il örgütlerinin aday tercihlerine kulak asılmaması ters tepecek, Menderes’in meşhur “odunu aday göstersem seçtiririm” sözleri tümüyle yenilgiye uğrayacaktı. Bazı dedikodulara bakacak olursak, son anda bir iki aday değişikliği yapılmasaymış, Demokratlar Menderes’in kalesi Aydın’ı bile yitirebilirmiş.

    Ülkenin 1957’deki iktisadi durumuna baktığımızda, erken seçimler için “acil seçim” deyimini kullanabiliriz. Ankara’da süt alabilmek için kuyruğa girilen, kahvenin ancak karaborsada bulunabildiği, ABD’den et satın alındığı bir dönemdi 1956-1957 yılları. Millî gelirde ciddi bir düşüş yaşanmış ve 1954’ten 1957’ye fiyat artışları yıllık ortalama % 13’ü bulmuştu. Bu rakam, tüketicinin o yıllara kadar barış zamanlarında tanık olduğu en büyük rakamdı. İktidarın bir nebze rahatlık sağlayacak bir dış borç bulma ümidi de o dönemde hiç yoktu. Gerçi ABD seçimlerden sonra musluğu gene açacaktı ama, erken seçime gidildiği sıralarda ne bu bekleniyordu ne de 1958’in daha iyi bir yıl olacağı. Dolayısıyla bir an önce seçime giderek dört yıl daha kazanmak, sonrasına da sonra bakmaktan başka bir çare yoktu.

    ‘Acil seçim’ 1957 1957’deki erken seçimler “acil seçim” oldu. Dönemin iktisadi manzarası Ankara’da süt alabilmek için girilen kuyruklar, kahve karaborsaları, ABD’den gelen ithal etler ile şekillenirken 1957 seçimlerinde oylama sürerken devlet radyosundan duyulan Demokrat Parti’nin galip geldiği anonsu ‘hile’ iddialarına sebep oldu.

    Bütün bu söylediklerimize rağmen 27 Ekim 1957’de yapılan erken seçimlere “baskın seçim” gözüyle de bakılabilir. Ama “baskın” niteliği, gördüğümüz gibi seçim kararında değil, iktidarın seçime giderken yarattığı siyasi koşullardadır. Örneğin DP’nin muhalefeti destekleyen basına karşı daha 1955’te başlatmış olduğu sindirme eylemleri, 1957’de şiddetlendi. Çeşitli gazetelere karşı davalar açıldı, bazı gazeteler kapatıldı. Cumhuriyetçi Millet Partisi (CMP) Genel Başkanı Osman Bölükbaşı’nın milletvekili dokunulmazlığı kaldırıldı. Bölükbaşı daha sonra yargılanarak hapse atıldı ve seçimleri hapiste geçirdi. Kırşehir’den yeniden milletvekili seçildikten bir ay sonra tahliye edilecekti. Ancak muhalefete asıl darbe, seçimlerden birbuçuk ay önce çıkarılan yeni seçim kanunuyla vuruldu.

    1957’nin yaz aylarında CHP, CMP ve Hürriyet Partisi önde gelenleri birçok kez biraraya gelerek seçim ittifakı hazırlıklarına girişmiş ve Eylül başlarında anlaşmaya varmışlardı. Her seçim bölgesinde en güçlü olan parti seçime katılacak ve o partinin listesine diğer partilerden belli oranlarda aday girecekti. İttifak, bağımsızları da kapsıyordu. Ancak DP, 11 Eylül’de çıkarılan yeni seçim kanunuyla söz konusu ittifakı imkânsızlaştırdı. Yeni kanun, her partinin örgütü bulunan her yerde seçime katılmasını zorunlu hale getiriyordu. Ayrıca aday olmak isteyen devlet memurlarına seçimden en az altı ay önce istifa koşulu konmuş, böylece üniversite ve yargı kökenli birçok kişinin önü kesilmişti. Siyasi partilere radyo yasaklanmıştı. Bu tabii DP için de geçerliydi ama, hükümet radyoyu kullanabilecekti. Aynı biçimde, partilerin seçim kampanyaları seçimden üç gün önce sona erecek, fakat hükümet her türlü etkinliği yapabilecekti.

    Türkiye’nin çok partili seçim deneyimleri Türkiye’de 1908, 1912, 1914 ve 1919 yıllarında da seçimler çok partili olarak uygulanmıştı, belli bir yaşın üzerindeki seçmenler için 1946 seçimi ilk çok partili seçim değildi. 1940ların ikinci yarısında İsmet İnönü, Fuad Köprülü, Celal Bayar, Adnan Menderes siyasetin öne çıkan yüzleriydi.

    Muhalefet bütün bu kısıtlamalara rağmen toplam oyda DP’yi geçti. DP ilk defa % 50’nin altında kalmış, ama oyların % 47,7’sini alarak, çoğunluk sistemi gereği Meclis’teki 610 sandalyenin 424’ünü elde etmişti. Ancak seçimler sırasında yaşananlar, parlamento tarihimize “Sopalı Seçimler” den sonraki ikinci büyük kara lekeyi sürmüş oldu. Birçok yerde gene “uzak köylerden ancak gelebilen oylar” sonucu tayin etmişti. Bunlar arasında en garibi Gaziantep’te yaşandı. Seçim sonuçlarına göre Gaziantep’i 700 oy farkla CHP kazanmıştı. DP’nin sözcüsü olan Zafer gazetesi bile ertesi günü Gaziantep’i CHP’nin kazandığını yazdı. Ama geç saatlerde yetişen 1.000 kadar oy durumu tersine çevirmiş ve DP Gaziantep’de kazanmıştı.

    12 Eylül’den sonraki 7 erken seçim

    Bazen muhalefet, bazen de iktidar erken seçim istedi

    Türkiye’de Osmanlı döneminde 4, cumhuriyetin kurulmasından itibaren 27 milletvekili genel seçimi yapıldı. İlk erken seçimler 1946’da, sonuncusu 2015’te gerçekleşti.

    1987: Başbakan Turgut Özal, 12 Eylül öncesi siyasi parti liderleri ve feshedilen parlamento üyeleriyle ilgili yasakların kaldırılmasına yönelik referandumda “Hayır”ı savunmasına rağmen “Evet” çıkınca erken seçim kararı almıştı. 29 Kasım’daki seçimler Anavatan Partisi’nin (ANAP) % 8.83’lük oy kaybıyla sonuçlandı ama parti ilk sıradaki yerini korudu.

    Seçimler birleştirdi 1990’ların başında SHP, CHP ile birleşmiş Erdal İnönü ve Deniz Baykal rakipken ortak olmuştu.

    1991: 1989’daki yerel seçimlerde muhalefet, oyu %15 düşen ANAP’ın “meşruiyetini kaybettiğini” öne sürmüş, cumhurbaşkanlığı seçimini de boykot etmişti. Turgut Özal cumhurbaşkanı olmuş, boşalan başbakanlık koltuğuna önce Yıldırım Akbulut, ardından Mesut Yılmaz gelmişti. Normalde 1 yıl sonra olması gereken seçim, iktidarın “muhalefetten yükselen sese kulak vermesiyle” 20 Ekim’de yapıldı. İlk kez hükümet değişti, Süleyman Demirel liderliğindeki Doğru Yol Partisi birinci oldu ve Erdal İnönü’nün Sosyal Demokrat Halkçı Parti’siyle koalisyon hükümeti kurdu.

    1995: Süleyman Demirel 17 Nisan 1993’te vefat eden Turgut Özal’ın yerine cumhurbaşkanı seçilince DYP genel başkanlığı ve başbakanlığa Tansu Çiller geldi. Eylül 1995’te hükümet ortağı CHP’nin başına geçen Deniz Baykal, Çiller’i istifaya zorladı ve 24 Aralık’ta seçimin gerçekleşmesi kararı alındı. Seçimlerde DYP %7.3 az oy aldı ve birinciliği Refah Partisi’ne kaptırdı. Refah Partisi 21.38, ANAP 19.65, DYP 19.18, DSP:14.64, CHP ise 10.7 oranında oy aldılar.

    Seçimler birleştirdi Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller de 1995 seçimlerinden sonra bir koalisyon hükümeti kurmakta anlaşmıştı.

    1999: 28 Şubat 1997’deki Millî Güvenlik Kurulu toplantısıyla nâm-ı diğer 28 Şubat süreci resmen başlamış, 18 Haziran’da Necmettin Erbakan istifa ettirilmişti. Süleyman Demirel, hükümet kurma görevini Mesut Yılmaz’a verince ANAP, Demokratik Sol Parti, Demokrat Türkiye Partisi ortaklığı ve CHP’nin dışarıdan desteğiyle ANASOL-D hükümeti kuruldu. 1 yıl sonra Temmuz 1998’de Mesut Yılmaz ile Deniz Baykal arasında varılan mutabakatla, Aralık 2000’de yapılması gereken milletvekilliği seçiminin yerel seçimlerle birleştirilerek 18 Nisan 1999 tarihinde yapılması kararlaştırıldı. Seçimlerde DSP birinci oldu; MHP ve ANAP ile koalisyon kurdu. Türkiye tarihinin en çalkantılı dönemlerinden biri yaşandı.

    2002: Üç yıllık DSP-MHP-ANAP koalisyonu dönemine büyük Marmara depremi, ekonomik kriz, anayasa kitapçığı fırlatma krizi ve Başbakan Bülent Ecevit’in sağlık sorunları damgasını vurmuştu. Ecevit’in görevini devam ettirip ettiremeyeceğine dair tartışmalar Temmuz 2002’de Devlet Bahçeli, Mesut Yılmaz ve Bülent Ecevit arasındaki toplantıyla son buldu; 3 Kasım’da erken seçim yapılacaktı. Oylama sonucunda DSP oyları %1’e kadar düştü, Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki Adalet ve Kalkınma Partisi %34.28 oyla birinci oldu.

    En uzun koalisyon 1999-2002 arasında görev yapan Bülent Ecevit, Devlet Bahçeli, Mesut Yılmaz (DSP, MHP, ANAP) koalisyonu en uzun süren ve ‘son koalisyon hükümeti’ oldu.

    2007: 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in görev süresi dolunca yerine 11. Cumhurbaşkanı’nın seçilememesi üzerine seçimlerin 22 Temmuz 2007 günü yapılması kararlaştırıldı. İktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi oylarını 12.3 puan artırarak tekrar birinci parti oldu.

    2015: Yasama normal süresiyle görevini yerine getirmiş, seçimler 7 Haziran 2015’te yapılmıştı. Sonuçta hükümetin tek başına kurulabileceği çoğunluk hiçbir parti tarafından elde edilemedi ve koalisyon görüşmeleri de başarısız oldu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, anayasa uyarınca seçimlerin yenilenmesi kararını aldı ve 1 Kasım 2015’e tarih verildi. Yeniden yapılan seçimlerde Adalet ve Kalkınma Partisi gerilediği noktadan kurtuldu ve %49.5 ile yeniden tek başına iktidar oldu.

  • Kafkas harekâtı: Ardahan ve Kars’ın Türkiye’ye katılması

    Rusya, 1917’nin Şubat ve Ekim aylarındaki devrimlerden sonra Doğu cephesindeki harekatı durdurdu. Kafkasya cephesinde savaşın başlangıcından değil, 1878’den beri kaybedilen toprakları geri almak isteyen Osmanlı ordusunun ileri harekatı ise 12 Şubat 1918’de başlayacaktı. Bölge, 16 Mart 1921’de imzalanan Moskova Antlaşması’yla Batum hariç Türkiye’nin olacaktı.

    Rusya’da 1917 Şubat Devri­mi’yle birlikte Doğu Ana­dolu’daki Osmanlı-Rus cephesine tam bir sessizlik ha­kim olmuştu. İki taraf da savaşa hazır bekliyor, ama tek bir kur­şun bile sıkmıyorlardı. Yaz ayla­rında Rus ordusunun emir-ko­muta zincirinin iyiden iyiye kı­rılmış olduğu ortaya çıktı. Hatta birçok Rus askerinin silahsız olarak Türk siperlerine doğru gelip, ekmek ve tuz vererek barı­şı kendi başlarına sağlamaya ça­lıştıkları görüldü.

    Ancak Bolşevik Devrimi’n­den sonra işler karmaşıklaştı. Rus ordusunun çok büyük bir bölümünde Bolşevik sempati­zanları hakimdi, zira Bolşevik hükümetinin ilk yaptığı işler­den biri, savaşı sonlandıracağını açıklamak olmuştu ancak bölge, Bolşevik hükümetini tanımayan; Azerî, Ermeni ve Gürcülerden oluşan Kafkasötesi Komiserli­ği’nin denetimindeydi. Nitekim bu komiserlik, İttifak Devletle­ri’yle Rusya arasında hemen 15 Aralık 1918’de Brest-Litovsk’da imzalanan bırakışmayı da tanı­mamış, Osmanlı tarafındaki 3. Ordu Komutanı Vehip (Kaçı) Paşa ile 18 Aralık’ta ayrı bir bıra­kışma imzalamıştı. Bu yüzden, Brest-Litovsk’da ertesi hafta başlayan barış görüşmeleri, Do­ğu Anadolu-Kafkasya bölgesi hakkında herhangi bir etki yap­mayacak gibi gözüküyordu.

    Brest Litovsk Antlaşması’ndan (3 Mart 1918) bir sayfa.

    O günlerde Türk tarafında ise ciddi ve gergin bir hava esi­yordu. Zira barış bile imzalan­sa, eve dönülmeyecekti. Osmanlı Devleti için henüz savaş bitme­mişti. Ama asıl önemlisi, bir ileri harekât söz konusuydu, çünkü Osmanlılar 1914’ten beri yitiri­len toprakları hemen geri almak istiyordu. Bu isteğin Bolşevikler­le bir sorun yaratması sözkonu­su olamazdı gerçi. Bolşeviklerin öne sürdükleri barış koşullarının belki de en önemlisi, 1914 sınır­larına geri dönülmesi, yani kim­senin kimseden toprak almama­sıydı. Ne var ki Osmanlı Devleti, bununla yetinmek niyetinde değildi. Rusya’nın 1878’de almış olduğu toprakları da istiyordu. Osmanlı resmî yazışmalarında “Elviye-i Selâse”, yani “Üç San­cak” denilen Ardahan, Batum ve Kars Sancakları’nın da kurta­rılması gerekiyordu. Bu istekler ise, Ruslarla olmasa da Gürcüler ve Ermenilerle savaş demekti.

    Brest-Litovsk’da işler uza­dıkça uzadı. Gerçi Bolşevikler savaşı bitirmeyi gerçekten isti­yorlardı. Hatta ordularını da kıs­men terhis ettiler. Ama Alman­ya’nın dayattığı barış koşulları­nı da reddediyorlardı. “Ne savaş, ne barış” deyimiyle özetlenen bu durum, Doğu Anadolu’daki Rus ordusunun tümüyle dağılması sonucunu doğurdu. Sabırları tü­kenen Rus askerleri cepheyi ter­kedip, ellerini kollarını sallaya­rak evlerinin yolunu tutmuştu. Kalan az sayıda subay ise, çarça­buk oluşturulan Gürcü ve Erme­ni ordularında göreve başladılar.

    Bu arada, Bolşevik hüküme­tini barış imzalamaya zorlama politikası güden Almanya, Uk­rayna içlerine, Kırım’a ve Pet­rograd’a doğru ilerleme kararı aldı. Bu politikaya başından beri katılan Osmanlı Devleti de barı­şın imzalanmasını beklemeden üç sancağı ele geçirmeye karar vermişti. Fakat Alman politika­sındaki çelişkiler bu harekâtı biraz geciktirdi. Zira Osmanlı isteklerini destekleyen bazı Al­man yetkililer olmasına karşın Almanya, Osmanlı Devleti’nin Kafkasya’ya girmesine karşı çı­kıyordu. Bunun da iki nedeni vardı: bir yanda Almanya, Kaf­kasya’nın yeraltı zenginliklerini kendisi için istiyor, diğer yanda ise Ermeniler ve Gürcüler, olası bir Osmanlı harekâtını engelle­mesi için Almanya’dan yardım talep ediyorlardı. Sonuçta Os­manlılar, bu sorunu bir oldubit­tiyle aşmaya karar verdiler ve 23 Ocak 1918’de alınan emir doğ­rultusunda Doğu Anadolu’daki ordulara ileri harekât için yeni bir düzen verildi.

    İleri yürüyüş Kafkas harekatı başlangıcında ileri yürüyüşe geçmiş olan Osmanlı askerleri. Batum Konferansı’nda Osmanlı tarafını temsil eden Adliye Nazır Vekili Halil Menteşe Bey.

    Kafkasya ve İran üzeri­ne yürüyecek olan 3. Ordu-yı Hümâyûn, harekâtın başlangı­cında Tirebolu-Kemah çizgisin­de konuşlanmıştı. Kuzeyde bulu­nan II. Kafkas Kolordusu, Yakup Şevki (Subaşı) Paşa komutasın­da Bayburt-Erzurum üzerinden Gürcistan’a doğru yürüyecek, güneydeki I. Kafkas Kolordu­su ise, Albay Kâzım Karabekir komutasında Erzincan ve Er­zurum üzerinden Kars’a ve Er­menistan’a doğru ilerleyecekti. 3. Ordu’ya bu harekât için 2. Or­du’dan ayrılarak eklenen en gü­neydeki IV. Kolordu’nun da Ali İhsan (Sabis) Paşa komutasında Malazgirt üzerinden Ermenis­tan-İran sınırına doğru ilerleme­si planlanmıştı.

    Bazı eşkıyalık olaylarını ve Müslüman ahaliye yapılan sal­dırıları bahane eden Osmanlı ordusu, 12 Şubat 1918’de bıra­kışmayı bozarak ileri harekâta başladı. Ertesi gün Erzincan, 25 Şubat’ta Bayburt alındı. Er­zurum’un alınması ise, Erme­ni ordusunun inatçı savunması nedeniyle, 12 Mart’ı bulacaktı. Erzurum’dan sonra harekât üç koldan, üçü de 1914 sınırlarının dışında kalan Artvin, Oltu ve Sa­rıkamış yönlerinde sürdü. Os­manlı ordusu, Mart ayı sona er­meden 1914 sınırına varmıştı.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-675-243.jpg

    Adliye Nazır Vekili Halil Menteşe Bey

    Askerî harekât sürerken oldukça yoğun bir diplomatik hareketlilik de yaşandı. Kafkas sötesi Komiserliği, Osmanlı or­dusu Erzurum’a doğru ilerler­ken, Trabzon’da yapılacak barış görüşmelerine davet edilmişti. O sıralarda Azerbeycan, Erme­nistan ve Gürcistan’dan oluşan Kafkasötesi Konfederasyonu ku­rulmuş, “Seim” olarak tanınan parlamentosu da 23 Şubat’ta açılmıştı. Söz konusu parlamen­tonun Trabzon’a gelen temsil­cileri 1914 sınırlarını tanımaya yatkınlardı. Ancak görüşmeler başlamadan önce Brest-Lito­vsk’da imzalanan barış antlaş­masının (3 Mart) haberi alındı. Bu antlaşma Ardahan, Batum ve Kars Sancakları’nı Osmanlı Devleti’ne bırakıyordu. Osmanlı heyetinin başkanı Albay Hüse­yin Rauf (Orbay) Bey, Kafkasö­tesi Konfederasyonu temsilcile­rinden Brest-Litovsk’da varılan antlaşmaya uymalarını istedi. Azerîlerin buna bir itirazı yok­tu. Ancak Ermeniler ve Gürcü­ler direndiler. Trabzon’daki gö­rüşmeler böylece bir ay kadar sürüncemede kaldıktan sonra herhangi bir sonuç alınamadan bitti. Kafkasötesi delegeleri 14 Nisan’da Trabzon’dan ayrıldı. Aynı gün, Tiflis’teki hükümetle­ri Osmanlı Devleti’ne savaş ilan ediyordu.

    Bu savaş ilânı fiilî bir duru­mun hukukîleşmesinden başka bir şey değildi, zira neredeyse iki haftadır savaşılıyordu. Mart sonlarında 1914 sınırı üzerinde duran Osmanlı ordusu, Trabzon görüşmelerinden bir sonuç çık­mayacağının anlaşılması üzeri­ne 3 Nisan’da sınırı geçmişti. II. Kafkas Kolordusu’na bağlı tü­menler, görece zayıf olan Gürcü direnişini kırıp, bir yanda Arda­han’a, diğer yanda da Batum’a doğru hızla ilerlediler.

    Devrimden önce Rus askerleri Doğu cephesinde Rus askerleri. Duruşlarından ve kılık kıyafetlerinden fotoğrafın devrimden öncesine ait olduğu

    14 Nisan’da Batum alındı. Güney bölgesinde I. Kafkas Ko­lordusu’nun ilerleyişi ise hem yapılan bazı hatalar hem de Er­menilerin çetin savunmaları yüzünden, daha yavaş oldu. Her ne kadar Sarıkamış 5 Nisan’da alındıysa da, buradan birçok Er­meni askerinin Kars’ı savun­mak üzere geri çekilmesine en­gel olunamamıştı. Bu durum ise Kars’a yapılacak saldırı için da­ha dikkatli hazırlanma ve daha büyük çapta bir kuvvet toplama gereksinimi doğurdu. Nihayet 19 Nisan’da başlayan taarruz 26 Nisan’da Kars’ın alınmasıyla so­na erdi. Böylece Osmanlı ordusu, Nisan 1918 sonlarında Elviye-i Selâse’nin tamamını işgal etmiş oluyordu.

    Karşılıklı yapılan nabız yok­lamaları sonucunda, yeniden barış görüşmelerine oturuldu. Barış konferansı bu kez Osman­lı işgalindeki Batum’da 11 Ma­yıs’ta başladı ve beklendiği gibi gene uzun sürdü. Bunun bir ne­deni, Adliye Nazır Vekili Halil (Menteşe) Bey başkanlığında­ki Türk heyetinin, son çatışma­lara neden olmaları dolayısıyla Gürcistan’dan daha fazla toprak istemesiydi. Osmanlı Devleti, hem bir tür savaş tazminatı ola­rak hem de yöre halkından bazı Müslümanların isteği doğrul­tusunda, 1829’daki Edirne Ant­laşması’yla Rusya’ya terkedil­miş olan Ahıska ve Ahılkelek nahiyelerini de istiyordu. İkinci bir neden ise, Kars’ı kaybetmeyi içine sindiremeyen ve o sıralar­da Almanya ile iyi ilişkiler ge­liştirmekte olan Ermenistan’ın, Brest-Litovsk Antlaşması’na uymak istememesiydi. Bu ikinci neden, askerî müdahalenin yeni­den başlamasına neden oldu.

    Osmanlı ordusu, 15 Mayıs’ta 1877 sınırını geçerek kuzeyde Gümrü ve Karakilis, güneyde ise Erivan yönünde taarruza baş­ladı. Ermeni kuvvetleri bu sefer daha güçlü bir direniş gösterdi­ler. Kuzeyde Karakilis’te, güney­de ise Erivan’a giden demiryolu üzerindeki Serdarabat’ta başarılı da oldular. Ancak, sayıca üstün Osmanlı ordusunun inatla ta­arruza devam etmesi, Erivan’ın da Osmanlıların eline geçme olasılığı ve Ermenistan’da açlık başgöstermesi sonucunda, bıra­kışma istemek zorunda kaldılar. Osmanlıların Karakilis üzerin­den Tiflis’i de tehdit eder du­ruma gelmiş olmaları, bırakış­manın Gürcüler tarafından da istenmesinde rol oynadı. Aynı günlerde Kafkasötesi Konfede­rasyonu da dağılmış, bağımsız bir Azerbeycan, Ermenistan ve Gürcistan kurulmuştu. Sonuç olarak bu ülkelerle Batum’da 4 Haziran tarihinde birer barış antlaşması yapıldı. Elviye-i Selâ­se için yapılan savaş sona ermiş, durum Güney-Doğu Kafkasya’da görece normale dönmüştü.

    Osmanlı Devleti’nin Elviye-i Selâse’yi ilhakı için artık yapıl­ması gereken tek şey, Brest-Li­tovsk Antlaşması’nda öngörülen plebisitti. Bütün Haziran ayı bo­yunca ve Temmuz’un başların­da bölge nüfusunun saptanması ve seçmen listelerinin hazırlan­ması için çalışıldı. Bütün bu ça­balar, bölgede henüz idarî yapı oluşmadığı için, silâhlı kuvvetler tarafından yürütüldü. Zaten El­viye-i Selâse işgalin başlangıcın­dan beri sıkıyönetim altındaydı. Ancak bu tespit çabası boyun­ca, sonra da plebist sırasında Brest-Litovsk Antlaşması’nın öngördüğü komşu ülke gözlem­cilerinin bulunmasına izin veril­medi. Bu durum, hemen o gün­lerde ve sonrasında Ermenis­tan ve Gürcistan’ın itirazlarına ve plebisiti kabul etmediklerine ilişkin beyannameler yayınlama­larına neden oldu. Moskova’daki Bolşevik hükümeti de ne Batum Antlaşması’nı ne de plebisit so­nucunu kabul edeceğini açıkladı.

    Ermeni gönüllüler Rus ordusuna destek veren Ermeni gönüllüleri savaşın başından itibaren Osmanlı ordusunun gerilerini tehdit etmişti.

    14 Temmuz 1918’de yapılan ve 19 yaşından büyük erkeklerin oy kullandığı plebisitte ise top­lam 87.048 oyun 85.129’u Elvi­ye-i Selâse’nin Osmanlı İmpa­ratorluğu’na katılması yönünde çıktı. Bunun üzerine Bakanlar Kurulu, Elviye-i Selâse’den bir “Batum Vilâyeti” oluşturdu, ama yeni vilâyetin başına vali yerine bir mutasarrıf atandı. Osmanlı Devleti’nin bu son Batum Mu­tasarrıfı, Darülfünûn reformu sonrasında İstanbul Üniversite­si Rektörlüğü’ne getirilecek olan Cemil (Bilsel) Bey’dir.

    Bilindiği gibi Elviye-i Selâ­se’nin Osmanlılığı çok sürmedi. Mondros Bırakışması sonrasın­da Osmanlı ordusunun bölgeyi boşaltıp 1878-1914 sınırına çe­kilmesi istendi. Buna itiraz eden ve bölgedeki ilk direniş örgüt­lenmesine destek veren 9. Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa, da­ha sonra İngilizlerce tutuklanıp Malta’ya götürülecekti. Yönetim de böylece Ermenistan’a ve Gür­cistan’a devredilmiş oldu. Millî Mücadele’nin başlangıcında TBMM Hükümeti ile Bolşevik Rusya arasında oldukça yoğun pazarlıklara konu olan bölgeyi, Bolşevikler bırakmak istemi­yorlardı. Moskova’nın hep tek­rarladığı iddia, Brest-Litovsk’da imzalanan barışın tehdit altın­da, zorla yapıldığına ilişkindi. TBMM Hükümeti de, Kafkasö­tesi’nin er veya geç Bolşeviklerin eline geçeceğini öngördüğünden, ayrıca buna ihtiyacı da olduğun­dan, uzun bir süre Elviye-i Selâ­se’ye karşı herhangi bir harekâta girişmekten kaçındı. Üstelik An­kara, Bolşevik Rusya’nın da bir­çok nedenden ötürü Türkiye’ye ihtiyacı olduğunu anlamıştı ve sorunun diplomasi yoluyla çö­züleceğine inanıyordu. Nitekim öyle oldu.

    Sonunda Moskova, Batum kendisinde kalmak şartıyla An­kara’ya olumlu yanıt verince, Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa, Batum hariç bü­tün Elviye-i Selâse’yi Türkiye’ye katan harekâta girişti. Bu top­raklar, 16 Mart 1921’de imzala­nan Moskova Antlaşması’yla ke­sin olarak Türkiye’nin olacaktı.

    TÜRK-ERMENİ SAVAŞI (3-5 NISAN 1918):

    Şevket Süreyya Aydemir’in
    kaleminden, Sarıkamış

    Bir infilâk arasında ve buz tutmuş bir zemin üstünde atımın devrildiğini hatırlıyorum. Birkaç defa gözlerimi açtığımı, sonra gene kendimi kaybettiği­mi de biliyorum. Son defa kendi­me geldiğim zaman gördüm ki, karların üzerinde yalnız yatıyor­dum. Bölük, sıhhiye kollarının beni kaldırmasına vakit kalma­dan geri çekilmişti. Şimdi iki tarafın piyade ve makinalı tüfek kurşunları üzerimden aşıyordu. Ayağımı kımıldatamıyordum… Yaralanan ve şahlanan at, buz üzerinde kayıp devrilirken sol ayağım atın altında kalmış, kırılmıştı.

    O sırada sadece şunu düşü­nebiliyordum: Birliğim tekrar ilerleyemez ve hatta biraz daha geri çekilirse, tabii düşman ilerleyecek ve ben düşman eline düşecektim. Esirlik bekleyemez­dim. Çünkü bu yaptığımız savaş­ta esirlik diye bir kaide yoktu. Esirin kaderi her iki tarafta da feci bir ölümdü.

    … Tabancamı yokladım. İçinde iki kurşun kalmıştı… Şimdi onu göğsümün üstünde sıkarken, artık esir edileme­yeceğimi biliyordum. İnsanın, icabında kendisini öldürebil­mek imkânının ve hürriyetinin nasıl paha biçilmez bir saadet duygusu verebileceğini o gün orada, iki ateş ortasında ben de duydum.

    Suyu Arayan Adam (1959)

  • Atatürk’ün Nutuk’u, Halide Edip’in itirazı…

    Atatürk’ün Nutuk’u, Halide Edip’in itirazı…

    Gazi Mustafa Kemal’in 15-20 Ekim 1927 tarihlerinde Cumhuriyet Halk Fırkası Kongresi’nde okuduğu ve Nutuk adıyla yayımlanan söylevde, Kurtuluş Savaşı’nın tarihî dökümü yapılıyordu. Halide Edip, Londra’da yayımlanan The Times gazetesinde, Gazi’nin Nutuk’una ilişkin eleştirilerde bulunmuş, özellikle “manda meselesi”ne değinmişti. Kim, hangi noktalarda haklıydı?

    Millî Mücadele tarihinde bir de “manda meselesi” vardır.

    İnkılaplar-Dönemi-51
    Millî Mücadele’nin olgusal tarihi Gazi Mustafa Kemal 15-20 Ekim 1927 tarihlerindeki Cumhuriyet Halk Fırkası kongresinde okuduğu Nutuk ile Millî Mücadele’nin olgusal tarihini ortaya koymuştu.

    Okullarda öğretilen tarihe göre, Türkiye’nin 1. Dünya Savaşı bittiğinde çok bitkin olduğu, önüne konan ve büyük çapta toprak kaybı öngören barış koşullarına karşı tek başına direnecek takati olmadığı, bu nedenle de güçlü bir devletin himayesine muhtaç olduğu fikrini savunanlar vardı. Daha çok İstanbul’daki aydın çevrelerinde hâkim olan bu bakış açısına göre, savaşın galipleri arasında Türkiye’den herhangi bir toprak isteği olmayan Amerika Birleşik Devletleri, bu iş için biçilmiş kaftandı. Amerikan mandası altına girmek, hem başarıyla sonuçlanması pek mümkün görünmeyen bir mücadeleyi gereksiz kılacak hem de sonsuz maddî imkanları olan ABD’nin Türkiye’nin kalkınmasına yardım etmesini sağlayacaktı. Ancak, ulusal egemenlik ilkesinden zerrece ödün vermek istemeyen Mustafa Kemal Paşa ve bazı yakın çalışma arkadaşları, Sivas Kongresi’nde uzun uzadıya gündemde kalan bu fikri boğuntuya getirmişler ve üzerine ölü toprağı atmışlardı. Daha sonra ise olaylar öyle bir biçimde gelişmişti ki, manda konusu bir daha açılmamak üzere kapanmıştı. Konuya ilişkin olarak yayımlanmış birçok kitapta Sivas Kongresi’ndeki en önemli gelişmelerden birinin mandanın reddedilmesi olduğu bile yazar.

    Özetleyerek verdiğimiz bu söylem, temel olarak Gazi Mustafa Kemal’in 15-20 Ekim 1927 tarihlerinde Cumhuriyet Halk Fırkası Kongresi’nde okuduğu ve Nutuk adıyla yayımlanan söylevde geliştirilmiştir. Yıllar sonra bazı açılardan tartışma konusu edilmiş olsa da, sözkonusu söylem tam anlamıyla bilimsel bir eleştiriye tabi tutulmamıştır. Bu yazının amacı, Halide Edip-Adıvar’ın, Nutuk’un okunmasının hemen ertesinde, 21 Ekim 1927’de yayımlanan bir yazısından yola çıkarak, 1919 yılındaki manda tartışmalarını geniş bir bakışaçısıyla ele almak ve eksikliği hâlâ hissedilen o bilimsel eleştiriye katkıda bulunmaktır.

    Halide Edip4_1
    Halide Edip’in The Times’a mektubu Millî Mücadele’nin bir diğer kurmayı Halide Edip, Nutuk’un okunmasının hemen ertesinde The Times gazetesine yazdığı bir mektupla metindeki tarih anlatımına itirazda bulunmuştu (altta). Buna göre “manda” konusu, belirtilenden farklıydı.
    742fa20a-e9e4-41fb-a8ff-35a575c8f41b

    Halide Hanım’ın burada orijinalinin kopyasını ve çevirisini verdiğimiz metni, bir tekzip yazısı. Londra’da yayımlanan The Times gazetesinde, Gazi’nin Nutuk’una ilişkin olarak 16 Ekim 1921’de çıkan bir haberde söylenenlere itiraz ediyor. Neden birçok Türk aydınının 1. Dünya Savaşı ertesinde ABD’ye sempati beslediği ve Wilson Prensipleri Cemiyeti’nin ne zaman ve nasıl kurulduğu sorularını bir kenara bırakacak olursak, Halide Hanım bu yazısında manda meselesine ilişkin üç önemli şey söylüyor: 1) Gazi Mustafa Kemal, Nutuk’ta, 1924’te kendi partisinden ayrılıp Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurdukları için kırgın olduğu kişileri, Millî Mücadele döneminin başlangıç aşamasında tam bağımsızlığa inanmıyorlarmış gibi göstererek, kötülemektedir; 2) Halbuki o günlerde istenen şey tam bağımsızlıkla uyuşmayan bir manda yönetimi değil, yalnızca bir koruma ve yardımdı; 3) Üstelik, birçokları gibi Mustafa Kemal Paşa’nın kendisi de o günlerde buna taraftardı.

    02kupur
    James_Harbord
    General Harbord’ın tartışmalı raporu Gazi Mustafa Kemal’in, Nutuk’ta, “gönderilebilip gönderilmediğini pek iyi hatırlamıyorum” dediği mektubun General James Harbord (sağda) raporundaki kopyası (solda). İkisi de İstanbul delegesi olan İsmail Fazıl Paşa (Ali Fuat Paşa’nın babası) ve İsmail Hami (Danişmend) Bey’in adları doğru yazılmamıştı

    Halide Hanım’ın bu üç noktada da haklı olduğunu teslim etmemiz gerekiyor. Nitekim Nutuk, daha sonra muhalefete geçecek olan bütün Millî Mücadele önderleri hakkında gayet olumsuz yargılarla veya sözkonusu kişilerin hatalarını ve zaaflarını gösteren anekdotlarla doludur. Öyle ki, Hakan Uzun’un yaptığı bir çalışmaya göre, Gazi Mustafa Kemal’in metninde olumsuz olarak en sıklıkla anılan, Rauf (Orbay) Bey’in adıdır. Yani Nutuk’ta olumsuz olarak anılma sıralamasında Rauf Bey, Damat Ferit Paşa ile Sultan Vahdettin gibi tanım gereği olumsuz olan kişilerin bile önüne geçmiştir. Olumsuz olarak anılanlar sıralamasında dördüncü gelen Refet (Bele) Paşa da Sultan Vahdettin’in önündedir. Olumsuz anılma sıralamasına giren 192 kişi arasında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın diğer kurucularından Kâzım Karabekir Paşa’nın onuncu, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’nın da yirminci olduğunu ekleyelim.

    ABD’nin üstlenmesi istenen “manda” meselesine gelince… Bilindiği gibi Paris’te toplanan Barış Konferansı, Osmanlı İmparatorluğu’nun Arap bölgeleri üzerinde Fransa ve Büyük Britanya’ya verilecek mandalar planlarken, ABD’ye de bir Ermenistan mandası önermişti. Bu konuda çekingen davranan Amerikan Senatosu, bölgeyi, halkını ve sorunlarını iyice tanımadan herhangi bir sorumluluk almamak için, Tümgeneral James Harbord başkanlığında bir inceleme kurulu gönderdi. İstanbul’dan Halep’e, oradan da Sivas ve Erzurum üzerinden Ermenistan’a giden kurul, 20 Eylül 1919’da Sivas’a geldi ve Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey, Bekir Sami (Kunduh) Bey gibi Müdafaa-i Hukuk önderleriyle görüştü. O sırada Sivas Kongresi kapanmış, kapanmadan iki gün önce de Amerikan Senatosu Başkanlığı’na bir mektup yazarak, benzer bir inceleme kurulunun Türkiye’ye gönderilmesini istemişti. Mektubun ne amaçla yazıldığını soran General Harbord’a, Sivas’ta toplanan millet temsilcilerinin ABD’nin Osmanlı İmparatorluğu’nu mandası altına almasını istediği söylendi. Sözkonusu manda ise, General Harbord’un anılarında, Rauf Bey’in çevirisiyle şöyle anlatılıyor:

    “[Mustafa Kemal Paşa, maksadın] Osmanlı İmparatorluğu’nun bütünlüğünü, tarafsız bir büyük devlet ve hepsine tercihan Amerika devletinin müzahereti altında muhafaza etmek olduğunu söyledi. Topladıkları kongrede verdikleri karar, Cumhurreisimize telgrafla bildirilmiş ve Senato tarafından buraya bir tahkik heyeti gönderilmesi rica edilmiş. Lâkin onların manda hakkındaki fikirleri bizimki gibi değil, onlar bunu yalnız, bir büyük kardeşin nasihatı veya yardımı gibi düşünüyorlar. İç idareye veya dış münasebetlere hiç müdahale etmemek üzere hafif bir ağabeylik hâkimliğini tanımak istiyorlar”.

    Kısaca söyleyecek olursak, Sivas’ta istenen şey, birkaç yıl sonra Fransa’nın Lübnan ve Suriye’de, Büyük Britanya’nın da Filistin ve Irak’ta kuracakları yönetim biçiminden tümüyle farklıydı.

    General Harbord’un anılarından yaptığımız alıntı, 1919 sonbaharında Mustafa Kemal Paşa’nın da bu “manda olmayan manda”yı isteyenler arasında olduğu konusunda herhangi bir kuşkuya yer bırakmıyor. Yani Halide Hanım’ın yazısından çıkardığımız üçüncü tespit de doğrudur. Ancak Gazi Mustafa Kemal, Nutuk’ta bunu saklamış, daha doğrusu saklamaya çalışmış, ama talihsiz bir şekilde kendini ele vermiştir. Zira, yukarda sözünü ettiğimiz, ABD Senatosu Başkanlığı’na yazılan mektubu hiç önemsemediğini ve gönderilip gönderilmediğini de pek iyi hatırlamadığını söylemiş, ama daha sonra, Kâzım Karabekir Paşa’ya yazdığı ve içinde, “Amerika Senatosu’na yazılan ve malûmunuz olan bir mektuba Kongre kararıyla beş kişi vaz-ı imza etmiştir ki bu meyanda bendenizin de imzam vardır” sözlerinin bulunduğu bir telgraf okumuştur. Dolayısıyla, manda meselesinin Nutuk’un belki de en zayıf yanı olduğunu, Gazi Mustafa Kemal’i bu zaafa eski mücadele arkadaşlarına olan kızgınlığının düşürdüğünü ve sonuç olarak manda meselesini kapatanın da Sivas Kongresi değil, Ermenistan mandasını kabul etmeyen ABD Senatosu olduğunu söyleyebiliriz.

    ,KOoGlIQlDkegRCcps0c_uw
    Halide Edip: ‘Manda’ ve bağımsızlık Halide Edip The Times gazetesine yazdığı mektup ile bilhassa Sivas Kongresi’nde tartışmaya açılan “mand”a meselesinin koruma ve yardımdan ibaret olduğunu, bağımsızlık ile ters düşmediğini savunmuştu.

    Ancak, iş bununla bitmiyor. Zira, ABD Senatosu’na mektup yazıldığı günlere ilişkin iki özellik, 1919 sonbaharında bulunulan durumun 1. Dünya Savaşı’nı izleyen aylara oranla çok değişmiş olduğunu, o ümitsizlik ve karamsarlık havasının dağıldığını gösteriyor. Bunların birincisi, Anadolu’nun işgal altında olmayan bütün bölgelerinin artık İstanbul’daki hükümete değil, Sivas’taki Heyet-i Temsiliye’ye bağlı hale gelmiş olması, ikincisi ise Fransa ve Büyük Britanya’nın arzu ettikleri barış koşullarını Türkiye’ye kabul ettirebilmek için askerî güç kullanamayacaklarının biliniyor olmasıdır. Yani bir yanda Müdafaa-i Hukuk önderleri, özellikle de askerî kanat, direniş durumunda üzerlerine ancak bir Ermeni veya Yunan ordusunun gelebileceğinin farkındaydılar, diğer yanda da Heyet-i Temsiliye’nin birçok üyesinin, yeni meclisin İstanbul yerine Anadolu’da toplanmasını isteyebilecek kadar özgüveni oluşmuştu.

    atatürk-nutuk-meclis1
    Nutuk’ta cumhuriyet Mustafa Kemal cumhuriyetin ilanından dört yıl sonra okuduğu Nutuk’ta yeni rejime dair fikrini bir sır gibi sakladığını söylüyordu.

    Bu görece olumlu ortamda bile Mustafa Kemal Paşa’nın ABD ile ilişki içinde bulunması, nasıl bir siyaset dehası olduğunu gösteren öğelerden biridir. Bunu iki açıdan söyleyebiliyoruz. Bunların birincisi, ABD’nden Türkiye için de bir manda istemek, durumun ABD açısından iyice karmaşıklaşması anlamına gelecekti. Zira Paris’te Ermenistan mandası olarak düşünülen coğrafyanın önemli bir bölümü Müdafa-i Hukukçuların “Türkiye” olarak tahayyül ettikleri yerlerdi. Ama hem Ermenistan’ın hem de Türkiye’nin Amerikan mandası altında olması, Fransa ve Büyük Britanya’nın kimseye sormadan çizdikleri sınır çizgisini yok edecekti. Burada dikkat edilmesi gereken incelikli husus, Amerikalılarla yapılan temaslarda “Türkiye” adının değil, “Osmanlı İmparatorluğu” adının kullanılmış olmasıdır. Yani Müdafaa-i Hukukçular, tüm Osmanlı toprakları üzerinde bir Amerikan mandası istemekle, Paris’te planlanan Ermenistan’ın batı sınırlarını ortadan kaldırmış, daha doğrusu 1914 ya da daha iyisi, 1918’deki haline getirmiş oluyorlardı.

    İkinci açı ise, hem iç hem de dış siyaset alanında önemli bir propaganda malzemesine ilişkindir. Bilindiği gibi İstanbul’daki Damat Ferit Paşa Hükümeti’nin, Erzurum ve Sivas Kongrelerini düzenleyenleri iç ve dış kamuoyu önünde yermek ve değersizleştirmek için öne sürdüğü iddialar arasında, Müdafaa-i Hukukçuların Bolşevik oldukları iddiası da vardı. Nitekim General Harbord’a verilmek üzere Heyet-i Temsiliye’nin hazırladığı, Müdafaa-i Hukuk’un ne olup ne olmadığını açıklayan ve Mustafa Kemal Paşa’nın imzasıyla 24 Eylül 1919’da gönderilen muhtırada bu suçlamadan söz edilmiş ve tabii bunun tümüyle asılsız olduğu anlatılmıştır. Büyük Britanya ve Fransa’nın Harb-i Umumi’yi zaferle bitirebilmek için kendisinden borç almak zorunda kaldıkları, sermayedarlığın kalesi ABD’den yardım ve koruma isteyenler nasıl komünist olabilirlerdi ki?!

    Burada da şu soru akla geliyor ki, yanıtı bize Nutuk’un nasıl bir metin olduğuna ilişkin de bir fikir verecektir: neden Gazi Mustafa Kemal, yukarda söylediklerimizi Nutuk’ta anlatmamış? Bu soruyu, hem Millî Mücadele tarihini hem de Nutuk’u iyi bilenler, “ne söylemiş ki, bunu da söylemesini bekleyebilelim?” diyerek yanıtlayabilirler. Haksız da olmazlar. Ama Nutuk’u da açıklamış olmazlar. Nitekim Gazi, bir sır gibi sakladığını söylediği cumhuriyet fikrinin daha 1919 yazında Erzurum’da herkesin dilinde olduğunu, 1876 Kanun-ı Esâsîsi’nin 1921 Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu’nuyla çelişmeyen bütün maddelerinin geçerli olduğunu neden defalarca söylediğini, Saltanat’a bağlı olduğunu çok kısa bir süre önce söylemiş olan Rauf Bey’i 1 Kasım 1922’de saltanatın lağvı yönünde oy kullanmaya nasıl ikna ettiğini de Nutuk’ta açıklamaz. Zira Nutuk, genelde olgusal tarih anlatan ve siyasal çözümlemeye çok nadiren yer veren bir metindir. Siyasal manevraya ise hiç yer vermez ve bu haliyle klasik bir siyasetçi metnidir.

    Halide Edip Hanım’ın The Times gazetesinde yayınlanan mektubu (21 Ekim 1927)

    TÜRKİYE VE AMERİKA
    GAZİ’NİN NUTKU
    THE TIMES YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜNE

    Efendim, — Muhabiriniz Gazi Paşa’nın Ankara’daki Halk Partisi Yıllık Kongresinde verdiği nutukla ilgili olarak yazdığı 16 Ekim tarihli gönderisinde şöyle diyor:

    01kupur

    Türkiye için önerilen Birleşik Devletler himayesi sorunu Sivas’ta uzun boylu tartışılmıştı ve Gazi Paşa, bu öneriden yana olanlar arasında Albay Rauf Bey, Refet Paşa ve Dr. Adnan Bey’in eşi Halide Edip Hanım’ı saydı. Gazi Paşa, sonunda bu sorunun o sıralar ertelenmesini sağlamıştı.
    Bu nutkun Türkçe metnini okumadım; fakat İngilizce alıntının biraz daha aydınlatılması ve biraz düzeltilmesi gerekiyor. Bir kere, Amerikan Himayesi diye bir sorun hiç söz konusu olmamıştır. Sivas’ta tartışılan, ancak terimin en gevşek anlamıyla, Amerikan himayesini içeren bir plan diye betimlenebilir. Program, Türklerin kendilerinin Amerikan tavsiyeleri uyarınca yürütecekleri iç reformların yanısıra, Amerikan önderliğinde malî bir tür yeniden yapılanma öngörmekteydi.
    Gazi Paşa, apaçıktır ki, şimdi benim gibi muhalifleri arasında olan bazılarını geçmişte Türkiye’nin ulusallık ve bağımsızlığından vazgeçmeyi savunmuşlar gibi göstermeye çalışmaktadır. Bu Wilsoncu planın kökenini ve Gazi Paşa’nın baştan beri onun hakkındaki tutumunu anımsamak ilginç olabilir. Şimdi yayıncılarımın elinde olan “Anılar”ımın ikinci cildinden alıntılıyorum:

    “İstanbul’da bir takım yazarlar, kamuoyu önderleri ve hukukçular, bütün yenilmişler dünyasının gönlünü çelen Wilson ilkelerinden esinlenip cesaret alarak, geçici bir Wilson Prensipleri Cemiyeti kurdular. Kör bir nefret ortamında ve “yenilmişlere acımak yok” çığlıkları arasında tek adalet ve sağduyu ışığı bu ilkelerden geliyor gibi görünüyordu. Çirkin bir paylaşımın gölgesi altında aydın Türkler, doğal olarak bakışlarını Başkan Wilson’a ve Türkiye’den herhangi bir toprak isteği olmayan Amerika’ya çevirmişlerdi. Basın temsilcileri, Paris’teki Başkan Wilson’a gönderilecek bir Muhtırayı kendi aralarında tartışmak üzere Vakit gazetesinin idarehanesinde toplandılar. Bu Muhtıra, Amerika’nın Türkiye’ye malî ve iktisadî yardımda bulunarak ve belirli yıllar süresince uzman ve danışmanlar göndererek Türkiye’ye bir barış dönemi, Türk ulusuna da yeni bir rejim başlatıp iç reformlar yapma olanağı sağlamasını öngören bir tasarı öneriyordu. Cemiyet Aralık ayında kuruldu ve birkaç ay yaşadı. Fakat etkisi çok sınırlı kaldı. Doğu Anadolu en başından beri ona karşıydı … Erzurum Kongresi’nin ilk oturumlarından birindeki ilginç bir olay, bu dönemde halkın Amerika hakkındaki duygularını iyi anlatır. Mustafa Kemal Paşa, Türkiye’den toprak kopartma niyeti olmayan bir Büyük Devletin ekonomik ve siyasal yardımının gerekliliğine ilişkin bir madde önermişti. O sıralarda da Amerika’dan başka bütün batılı devletler Türkiye topraklarındaydılar. Doğu temsilcilerinden biri kalkıp Mustafa Kemal Paşa’dan hangi Büyük Devleti kastettiğini açıkça söylemesini istedi. Gazi Paşa yetenekli bir siyasetçi olduğu için, Doğu Anadolu’nun karşıtlığını hemen sezdi ve bu ismi söylemekten kaçındı.”

    Benim bu Muhtırayı imzalayan ve savunanlardan biri olduğum doğrudur. Ama şimdi Gazi Paşa’nın iş arkadaşları arasında olanların birçoğu da Muhtıradan yanaydılar. Ayrıca Gazi Paşa’nın da, Ankara’daki son nutkunun ima ettiği gibi, kendisinin Muhtıraya karşı olduğunu söylemeye hakkı yoktur. Onun da Türkiye’nin kan dökülmeden çıkmazdan kurtulabilmesi için Cemiyet’in Muhtırasını olanaklı ve pratik bir çözüm saydığı gerçeği, özellikle Erzurum’da genellikle de Türkiye’de iyi bilinmektedir. Fakat Mustafa Kemal Paşa, siyasal olaylara dilediği rengi vermeyi tarihe dikte edebilecek bir konumda bulunduğu için, açıklamalarına karşı Türkiye’de herhangi bir ses çıkmayacaktır. Wilson Prensipleri Cemiyeti’nin Muhtırası günün konusu olduğu sıralarda ona karşı herhangi bir bildirimde bulunmamıştı. Gerçekte, Muhtıraya karşı önemli birinden gelen tek açıklama, Albay Rauf Bey tarafından bir Associated Press temsilcisine yapılmıştır. Mustafa Kemal Paşa, Sivas Kongresi sırasında bana yazdığı 10 Eylül 1919 tarihli bir mektupta bu soruna değinirken, çok da coşkulu olmamakla birlikte, bu fikre muhalif olmadığını kanıtlayan sözcüklerle kendini ifade etmişti. Sivas Kongresi’ndeki tartışmaların ayrıntılarını bilmiyorum. Ben İstanbul’daydım. Ancak, (kendisinin yandaş olarak tanıttığı) Refet Paşa’nın Muhtıraya karşı çok güçlü bir konuşma yaptığı kamuoyunca bilinmektedir ve Gazi Paşa’nın bu sorunun şimdilik ertelenmesi yolunda alınmasını sağladığı karar, o konuşmadan sonra gelmiştir.

    Mustafa Kemal Paşa, Wilson Prensipleri Cemiyeti’nin Muhtırasından yalnızca geçmiş bir olay olarak söz eder ve partisinin Muhtırayı Türkiye sorununa olası bir çözüm olarak görüp desteklemiş olan bütün önemli üyelerini sayar, kendisinin de o zamanki yaklaşımını içtenlikle açıklarsa, bir itirazım olmaz. Türkiye, o sıralarda, biri sistemli bir yok etme faaliyetine girişen (Yunan Ordusu) dört farklı ordunun işgali altındayken ve ülkem, gerçekleşmesi durumunda daha da büyük bir felâket anlamına gelecek başka bir siyasal projenin tehdidi altındayken, Wilson Prensipleri Cemiyeti’nin Muhtırasının gerçekten en ılımlı bir seçenek ve siyasal açıdan etkin bir karşı hamle olduğu kanısındaydım. Elbette, Gazi Paşa’yı, kanlı ve çok güç bir ulusal savunmayı başlatmadan önce, bu da dahil olmak üzere, olabilecek her çözümü ele almış olduğu için suçlayacak değilim. Ama Wilson Prensipleri Cemiyeti’ni Hürriyet ve İtilâf çevreleriyle ilişkilendirerek anmasını protesto ederim.

    Tarihi biçimlendiren büyük adamların bir de o tarihi yazmak istemeleri durumunda, Abraham Lincoln’e yakıştırılan şu sözleri anımsamalarında bence yarar vardır: bazılarını her zaman kandırabilirsiniz; bazen de herkesi kandırabilirsiniz; ama herkesi her zaman kandıramazsınız.
    Saygılarımla, vb.

    Halide Edip

  • Millî Mücadele: Ne zaman başladı? Kurtuluş Savaşı: Ne zaman bitti?

    Millî Mücadele: Ne zaman başladı? Kurtuluş Savaşı: Ne zaman bitti?

    Yakın tarihimizin belki de en önemli tarihleri ve bunların anlamları, sıklıkla karıştırılıyor. Birbirinden farklı iki kavram, Millî Mücadele ve Kurtuluş Savaşı, çoğu zaman eşanlamlı olarak, birbirinin yerine kullanılıyor. Kısa bir yakın tarih dersi.

    NTV Tarih, 4. Sayı, Mayıs 2009.

    Bundan sekiz yıl önce NTV Tarih dergisinde 19 Mayıs 1919’un tarihimizdeki yerine ilişkin bir yazı yayımlamıştık. O yazıda özetle, 19 Mayıs’ın Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşamında çok önemli bir yeri olduğunu ve kendisini o tarihte anmanın 10 Kasım’dan daha anlamlı olacağını söylemiş, ancak siyasal-askerî tarihimiz açısından herhangi bir önemi olmadığını dile getirmiştim. Sonra da Kurtuluş Savaşı’nı o tarihte başlatmanın büyük bir yanlış olduğunu ve bu yanlışın Devrim tarihi açıklamalarını güdükleştirdiğini yazmış ve Kurtuluş Savaşı’nın 16 Mart 1920’de başladığını kabul etmemiz gerektiğini Nutuk’tan yaptığım bir alıntıyla önermiştim (bkz. NTV Tarih, sayı 4).

    Kısa süre önce bu önerimin iyi anlaşılmadığı, “Millî Mücadele”yi 16 Mart 1920 gibi çok geç bir tarihte başlattığım eleştirisiyle ortaya çıktı. Demek oluyor ki, “Millî Mücadele” ve “Kurtuluş Savaşı” terimlerini günümüzde hâlâ eşanlamlı olarak görenlerimiz, yani bu terimlerle anlatmak istediğimiz iki farklı süreci hâlâ tek bir süreç olarak görenlerimiz var. Bu nedenle, söz konusu terimleri iyi tanımlamakla başlamak isterim.

    “Millî Mücadele”, 1. Dünya Savaşı sonunda parçalanacağı artık kesinleşmiş olan Osmanlı İmparatorluğu’nun elinde kalan toprakların bir bölümü üzerinde tam bağımsız, yani kapitülasyonlardan da arınmış, ulusal bir Türk devleti kurma çabasına verdiğimiz addır. Dolayısıyla Millî Mücadele’nin hemen Mondros Bırakışması’nın sonrasında başladığını kabul etmemiz gerekir. Daha Bırakışma metni okunur okunmaz gösterilen tepkilerin neye benzediğini anlayabilmek için Süleyman Necati Güneri’nin anılarına bakmak yeterli olacaktır. Öte yandan, Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyyesi’nin 30 Kasım, Vilâyât-ı Şarkiyye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliyye Cemiyeti’nin de 2 Aralık 1918’de kurulduklarını biliyoruz. İşte bu bakımdan Mustafa Kemal Paşa, Velid Ebüzziya Bey’in 18 Ekim 1919 tarihli Tasvîr-i efkâr gazetesinde yayınlanan söyleşide sorduğu, “Teşkilât-ı milliyye ne zaman başladı?” sorusunu, “Teşkilât-ı milliyye, Mütareke’yi müteakip başlamış ve vatanın her tarafında vücuda gelmiştir” biçiminde yanıtlamıştır.

    1919’da Türk süvarileri Türk Süvarileri Kilikya’da, 1919.

    “Kurtuluş Savaşı” terimi ise, yukarıda açıkladığım amaca barışçıl yollardan varmanın mümkün olmadığının ortaya çıkması üzerine girişilen silahlı mücadelenin adıdır. Bu terimle adlandırdığımız süreç ise 16 Mart 1920’de başlar. Zira, “Millî Mücadele”nin amacını gayet kısa ve açık bir biçimde özetleyen ve sonraları “Misâk-ı Millî” olarak adlandırılacak Ahd-ı Millî metninin (bkz. NTV Tarih, sayı 12) 17 Şubat 1920’de yayımlanması üzerine İngilizler İstanbul’daki birçok devlet dairesini ve Meclis-i Mebusan’ı 16 Mart 1920’de basmışlar, yani Osmanlı Devleti’nin egemenliğini yok saymışlardı. Bu tecavüz, hangi toprakların Türkiye olacağı ve o Türkiye’nin ne kadar bağımsız olacağı konularının Türklerin temsil edilmedikleri bir ortamda karara bağlanacağı anlamına geliyordu.

    Osmanlı Türkleri, iradelerini barış görüşmelerinde dile getiremeyeceklerdi. Bu da doğal olarak, barışa giden yolun karşılıklı pazarlıktan değil, savaştan geçeceğine işaret ediyordu. İşte bu bakımdan Mustafa Kemal Paşa, o gün akşamüzeri yayımladığı bir bildiride, “Bugün İstanbul’u cebren işgal etmek suretiyle Devlet-i Osmaniyye’nin yedi yüz yıllık hayat ve hakimiyetine hitam verildi. Yani bugün, Türk milleti, kabiliyet-i medeniyyesinin, hakk-ı hayat ve istiklalinin ve bütün istikbalinin müdafaasına davet edildi … Giriştiğimiz istiklal ve vatan mücahedesinde Cenab-ı Hakk’ın avn ve inayeti bizimledir” demiştir. Aynı gün Kâzım Karabekir Paşa, Erzurum’da İngiliz yarbayı Alfred Rawlinson’u hapse atmış, yarbayın, “Beni neden tutukladınız?” sorusuna ise “Siz tutuklu değilsiniz, savaş esirisiniz” yanıtını vermiştir.

    Mustafa Kemal, 18 Ekim 1919’da Tasvîr-i Efkâr’da yayınlanan bir söyleşide “Teşkilât-ı Milliye ne zaman başladı?” sorusuna “Teşkilât-ı Milliye, Mütareke’ye müteakip başlamış ve vatanın her tarafında vücuda gelmiştir” yanıtını vermişti. Tasvîr-i Efkâr, 18 Ekim 1919

    Bu örnekler, 16 Mart 1920 öncesinde bir savaş durumunun olmadığını göstermeye yeter tabii. Ama 19 Mayıs 1919’dan itibaren savaş halinde olduğumuz varsayımının ne kadar yanlış olduğunu, bunun da nasıl tek taraflı ve çok zayıf bir tarihyazımına davetiye çıkardığını vurgulamak için, bir sürece daha bakmamız gerekiyor. Bunu iyi anlayabilmek için, “Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkmasından sonra hangi devlet ya da hükümet hangi düşmanla savaşıyordu?” sorusunu sorabiliriz. Nitekim 1919 yazında Anadolu’da bir devlet veya hükümet olmadığı gibi, giderek Erzurum ve Sivas Kongreleri’ni düzenleyecek olanların o günlerdeki birincil etkinliği de yeni bir devlet ya da hükümet kurmak değil, Osmanlı yönetimini ele geçirmek, yani seçimlerin yapılmasını sağlayarak VI. Mehmet Vahdettin’in kapattığı Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nı yeniden açtırmaktı. Kaldı ki, gene o günlerde İstanbul’da, ama üzerinde herhangi bir Meclis denetimi olmayan bir hükümet vardı ve Paris’te barış görüşmelerine katılmıştı. Dolayısıyla, Kurtuluş Savaşı’nı 19 Mayıs 1919’da başlatmak, hem İstanbul’daki Osmanlı Hükümeti’ni yok saymak anlamına, hem de, belki daha da önemlisi, Anadolu’dakilerle İstanbul arasındaki siyasal mücadeleyi unutmak, yani siyasi tarihimizin çok önemli bir evresini gözden kaçırmak anlamına gelir.

    Şunu iyi bilmek gerekir ki, İngilizlerin 16 Mart 1920’deki darbesi, VI. Mehmet Vahdettin’e ya da Bâb-ı Âlî paşalarına değil, Erzurum Kongresi’nden beri Meşrutiyet’e dönme çabası veren ve sonunda başararak 12 Ocak 1920’de Meclislerini açtırmış olan hakimiyet-i milliyye taraftarlarına vurulmuştu.

    “Millî Mücadele” ve “Kurtuluş Savaşı” terimlerinin ne kadar farklı iki sürece ilişkin olduklarının başka bir kanıtı da Mudanya Bırakışması’dır. Bu Bırakışma’nın 11 Ekim 1922’de Kurtuluş Savaşı’na son verdiğini yadsıyacak kimse olmadığı kanısındayım gerçi. Ama Millî Mücadele’nin de aynı tarihte bittiğini kimse iddia edebilir mi? Yeni Türkiye’nin sınırlarından bazıları daha 1921’de belli olmuştu ama, bugün bildiğimiz sınırların tamamı henüz belli değildi. İstanbul hâlâ işgal altındaydı ve bu durum barış antlaşması onaylanana kadar sürecekti. Acaba egemenlik haklarımızı eksiksiz elde edebilecek miydik? İttihat ve Terakki Hükümeti’nin Eylül 1914’te kaldırdığı, ama Mondros Bırakışması sonrasında tekrar devreye girmiş olan kapitülasyonlardan kurtulabilecek miydik?

    Bunlara ilişkin kesin karar, Lausanne’da, 24 Temmuz 1923’te verilecekti ve Millî Mücadele o zaman bitmiş olacaktı. Hatta Lausanne’da toplanıldığında sanki Millî Mücadele yeniden başlamış gibi olmuştu; zira İsmet Paşa ve mesai arkadaşları oraya Kurtuluş Savaşı’nı zaferle tamamlamış Türkler olarak gitmişler, ama karşılarına, kendilerine 1. Dünya Savaşı’nın mağlubu Osmanlılar gözüyle bakan adamlar çıkmıştı.

  • İlk seçim kanunu: Milletin iradesi, politikanın gölgesi

    İlk seçim kanunu: Milletin iradesi, politikanın gölgesi

    Osmanlı döneminde 2 Haziran 1877’de hazırlanan ilk seçim kanunu, 1908’de yeniden Meşrutiyet’e dönüldüğünde uygulamaya konulmuş; otuz yıl aradan sonra 17 Aralık 1908’de açılacak olan Meclis-i Mebusan, kimi değişikliklerle bu kanuna göre seçilmişti. Bu kanun Cumhuriyet döneminde de uygulandı ve seçmenler milletvekillerini doğrudan seçme hakkına ancak 1946’da kavuştular, ama tartışmalar sona ermedi. 

    İlk seçim kanunumuz Meclis-i Mebusan tarafından 140 yıl önce, 1877’nin Mayıs ayında yapılmaya başlandı ve Haziran başında tamamlanarak Meclis-i Ayan’a sunuldu. Ama Ayan Meclisi kanunu tümüyle kabul etmeyecek, ertesi yıl da herhangi bir gelişme kaydedilemediğinden, Meclis-i Mebusan’ca hazırlanan kanun taslağı ancak II. Meşrutiyet’te kanun hükmü kazanarak uygulamaya konulacaktı. 

    1876 yılı sonlarında ilk Anayasamızı hazırlayan komisyon, bir de seçim kanunu hazırlamıştı. Ancak bu kanunun mutlaka Meclis-i Mebusan’da görüşüldükten sonra kabul edilmesi istendiğinden, 1877 Mart’ında açılan ilk Meclis genel bir seçim sonucunda ortaya çıkmamış, 2 Kasım 1876’da vilayetlere gönderilen özel ve bir defaya mahsus bir talimata göre yapılmıştı. Fakat vilayet meclislerinin kendi içlerinden seçtikleri mebuslarımız, Meclis-i Mebusan açıldıktan sonra ilk işleri arasında bu kanun taslağını da ele aldı. Kendilerine Meclis açılırken basılı nüshalar dağıtılmış olan mebuslar, kanun taslağını görüşmeye 7 Mayıs 1877’de başladılar. Birçok ilginç fikir öne sürüldü. Örneğin, sayıları az da olsa bazı mebuslar, genel oy hakkı istediler. Bu istek kabul edilmediyse de, 2 Haziran 1877’de tamamlanan görüşmeler sonunda ortaya çıkan kanun metninde, Cumhuriyet döneminde bile ancak 1946’da uygulamaya koyabileceğimiz bir özellik olan tek dereceli seçim kaydı bulunuyordu. 

    Henüz Ayan Meclisi’nin bu kanun taslağını Mebusan Meclisi’ne geri gönderirken öne sürdüğü itirazların tümünü bilemiyoruz. Bunları bize gösterecek belgeler Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde bulunup çıkarılmayı bekliyor. Ama Meclis-i Ayan’ın beğenmedikleri arasında tek dereceli seçimin ön sıralarda, belki de en ön sırada olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz, zira bu konu II. Meşrutiyet’in başlarında da sorun olmayı sürdürecektir. Meclis-i Mebusan zabıtlarından anlaşıldığı kadarıyla Meclis-i Ayan, itirazlarını çabuk bildirmiş, zira 14 Haziran 1877 tarihli Mebusan Meclisi toplantısında bunların bazıları tartışılıyor. Örneğin, devlete vergi borcu bulunanların da mebus seçilip seçilemeyeceğine ilişkin uzun bir tartışmaya tanık oluyoruz. Ne var ki bu tartışmalar bir sonuç vermiyor, çünkü Meclis-i Mebusan kısa bir süre sonra, 28 Haziran’da kapanıyor. 

    Garip bir şey, Meclis-i Mebusan’ın Aralık 1877 – Şubat 1878 dönemindeki ikinci toplantı yılında seçim kanunundan hiç bahsedilmemiş olması. Maalesef bu konuda da elimizde ciddi bir çalışma yok. 93 Harbi’nin korkunç sonuçları ve başka bir yığın iş, seçim kanununun görüşülmesinin önüne geçmiş olabilir. Ayan Meclisi’nin itirazları karşısında mebusların fazla uğraşmadıklarını, ne de olsa 1876 Anayasası’nın mebuslara ciddi bir yasama hakkı tanımadığını da düşünebiliriz bu sessizlik karşısında. Ancak seçim kanunu taslağı, II. Meşrutiyet’in ilk günlerinde büyük gürültü kopartacaktır. 

    Abdülhamit’in seçim kanunu onayı 


    Seçimlere ilişkin Sadrazam Sait Paşa tarafından imzalanan Bakanlar Kurulu kararını padişaha sunan yazı ve Başkatip Tahsin Paşa’nın padişahın da kararı onayladığına dair yanıtı (31 Temmuz 1908). 

    23 Temmuz 1908’de Meşrutiyet’e dönüldüğünde ilk yapılan işlerden biri seçim yapılacağının ilanıydı. Ancak Sadrazam Said Paşa, vilayetlere gönderdiği emirde, seçimlerin 2 Kasım 1876 tarihli talimata göre yapılacağını söylemişti. Birçok vali ve mutasarrıf, yazdıkları cevap telgraflarında bu talimatın Anayasa’ya aykırı olduğunu hatırlattılar. Ama asıl tepki İttihat ve Terakki Cemiyeti’nden geldi. Devrimin önderliğini üstlenmiş olan cemiyet, 1877’de hazırlanan ama kanun hükmü kazanmamış olan metinden haberdardı ve seçimlerin bu metne göre yapılmasını istiyordu. Aşağı yukarı bir hafta süren çekişmeden ve İttihat ve Terakki’nin halk ve silahlı kuvvetlerle İstanbul üzerine yürüme tehdidinde bulunmasından sonra Said Paşa teslim bayrağını çekti ve 31 Temmuz günü beş kişiden oluşan bir komisyonun Başbakanlık’ta toplanarak 1877 tasarısını gözden geçirmesi kararı alındı. Padişah’ın onayıyla işe koyulan komisyon iki gün içinde görevini tamamladı ve bazı değişikliklere uğrayan tasarı 2 Ağustos 1908 günü padişah II. Abdülhamid’in de onayıyla kanun hükmünü kazandı. Otuz yıl aradan sonra 17 Aralık 1908’de açılacak olan Meclis-i Mebusan, bu kanuna göre seçilmiştir. 

    Kanunun ilginç başka özellikleri de var tabii. Bunların başta geleni, bazı değişikliklere uğramış olsa da Cumhuriyet döneminde de bu kanunun uygulanacak olmasıdır. Yani kanunun oldukça uzun ömürlü olduğunu söyleyebiliriz. Başka bir özelliği de, Bâb-ı Âlî’de kurulan inceleme komisyonunun tek dereceli seçim kayıtlarını değiştirmiş ve iki dereceli seçimi benimsemiş olmasıdır. O sıralarda bazı İttihatçılar bunu beğenmemiş, ama bir an önce seçime gidilip Meclis’in sonbaharda açılabilmesi için seslerini pek çıkarmamışlardı. Daha sonra ise devrim politikası öne geçeceği ve parti diktatörlüğü kurulacağından, iki dereceli seçim çoğunluğun işine gelecekti. Bu durum 3 Nisan 1923’te genel oy hakkına geçildiğinde de sürecek ve Türkiye’de seçmenler doğrudan doğruya milletvekillerini seçme hakkına ancak 1946’da kavuşacaktı. 

  • Sultan Abdülaziz ve Avrupa açılımı

    Sultan Abdülaziz ve Avrupa açılımı

    Osmanlıların 1856’daki Paris Konferansı’nda “Avrupa familyası”na katılmış olması hiçbir işe yaramadı ve 1877-78’de Rusya karşısında ağır bir hezimete uğrandı. 1861’de tahta çıkan Abdülaziz döneminde ise ilk kez bir padişah Batı Avrupa’ya gidecek; Osmanlı reform hareketine inanan liberal Avrupa, Türklere önemli bir siyasal kredi açacaktı. Bu durum ciddi bir reform ve iyileştirmeye yolaçmış, ancak maddi krediler kötüye kullanılmıştı. 

    Sultan Abdülaziz döneminde, Osmanlı Devleti’nin Batı Avrupa’yla ilişkileri çok ilginç bir dönüşüm geçirmiştir. Bilindiği gibi, dönemin sonlarında, yani 1875-1876 yıllarında söz konusu ilişkiler bir daha ancak Cumhuriyet döneminde düzelmek üzere bozulacaktı. 

    Abdülaziz

    Tersane Konferansı ve “93 Harbi” olarak bildiğimiz 1877- 1878 Osmanlı-Rus Savaşı’na giden süreç başlamış, önce Osmanlı Devleti’nin borçlarını ödeyemeyeceğini ilân etmesi Batı Avrupa ülkelerinde kamuoyunun Osmanlılar aleyhine dönmesine neden olmuş, sonra da Hersek ve Bulgaristan isyanları uluslararası bir kriz yaratarak Bâb-ı Âlî’nin yalnız kalmasına yol açmıştı. Nitekim, Osmanlı Devleti’nin 1856’daki Paris Konferansı’nda, Cevdet Paşa’nın deyimiyle, “Avrupa familyası”na katılmış olması hiçbir işe yaramayacak ve Rusya karşısında ağır bir hezimete uğranacaktı. 

    Ancak dönemin başlarında durum hiç de öyle değildi. Sultan Abdülaziz 1861’de tahta çıktığında, Osmanlı Devleti’nin liberal Batı Avrupa’yı temsil eden Birleşik Krallık ve Fransa’yla arası çok iyiydi ve giderek daha da iyileşecekti. 1848-1849 Macaristan ve Polonya kalkışmalarından sonra Osmanlı topraklarına kaçan sığınmacıların Rusya’nın bütün baskılarına karşın sınırdışı edilmemesi, Osmanlı Devleti’ne liberal dünyada olumlu bir görüntü kazandırmıştı. Kırım Savaşı sırasında gerçekleşen Rusya karşıtı ittifak da önemli ölçüde bunun bir sonucuydu. Savaş bittikten sonra ilân edilen Islahat Fermanı ise, liberal Avrupa devletlerinin Osmanlı Devleti’ni kendilerinden biri, yani Avrupa devletler topluluğunun bir üyesi olarak kabul etmesine yetmişti. 

    Abdülaziz
    Sultan Abdülaziz Han 2. Mahmud’un Pertevniyal Sultan’dan olma oğlu, 32. Osmanlı Padişahı Abdülaziz (8 Şubat 1830-2 Haziran 1876). The Illustrated London News gibi önde gelen dergiler Avrupa seyahatini konu almışlardı (20-27 Temmuz 1867 tarihli kapaklar). 

    1861-1864’teki Karadağ İsyanı, 1865’te Romanya’nın özerklik kazanması ve 1866’da başlayıp gene özerklikle sonuçlanan Girit İsyanı gibi gelişmeler, ülkemizde alttan alta anlatılagelen tarih açısından bakıldığında, Paris Antlaşması ve Islahat Fermanı’yla başlayan yakınlaşmanın bir göz boyamaca olduğunu ve Batı Avrupa’nın Osmanlı İmparatorluğu’nu açıkça parçalamaya çalıştığını gösteren öğelerdir. Ancak, bu tür bir tarih anlatısının, Sultan Abdülaziz ve Osmanlı devlet adamlarının nasıl olup da Girit isyancılarının önderiyle görüşen ve özerk Romanya Prensliği’nin ortaya çıkışında önemli bir rol oynayan Fransa İmparatoru 3. Napoléon’un davetini kabul edip 1867’de Paris’e gittiklerini, iki yıl sonra da İmparatoriçe Eugénie’yi İstanbul’da ağırladıklarını açıklayamamak gibi bir sorunu vardır. Nitekim dış mihrakların bu kadar kötücül düşmanlar olduğuna ilişkin vurgu, nedense Sultan’ı, Âlî ve Fuad Paşalar gibi parlak devlet adamlarını ve daha birçoklarını, zekâ katsayıları düşük hainlere dönüştürmez. 

    Abdülaziz
    Büyük karşılama Sultan Abdülaziz’in Londra’ya varışını gösteren dönemin Avrupa basınına ait bir illüstrasyon. Padişahı istasyonda Büyük Britanya Prensi Albert karşılamıştı. 

    Sultan Abdülaziz ve bakanları ise, gerçekte Tanzimat ve Islahat Fermanları’yla girdikleri dönüşüm yolunda liberal Avrupa’nın kendilerine hiç de küçümsenemeyecek bir siyasal kredi açtığının farkındalardı. Fransa’yı İtalyanların yaşadıkları toprakların kendilerine bırakılması için Avusturya’yla savaşa kadar vardıran “milliyet” ilkesi, Osmanlılardan ayrılmak isteyenlere uygulanmamıştı. Fransa ve “milliyet” ilkesinde kendisiyle aynı politikayı uygulayan Büyük Britanya, Girit Rumlarına sempati beslemekle birlikte; adanın Yunanistan’a katılmasına, Osmanlı Devleti’nin egemenlik haklarına saygı gösterdiklerinden, karşıydılar. Girit İsyanı’nın şiddetle bastırılmasına, Islahat Fermanı’nın gerektiği gibi uygulanmasını bekleyerek, ses çıkarmadılar. Aynı senaryo, bir-iki yıl önce Hersek ve Karadağ’da da sahnelenmişti. Kısacası, liberal Avrupa, Osmanlı reform hareketine inanıyor, destekliyor ve Paris Antlaşması’na sadık kalıyordu. Osmanlılar da bunun farkındaydılar. 

    Abdülaziz
    Abdülaziz Viyana’da Sultan Abdülaziz Viyana Arkeoloji Müzesi’nde (L’Illustration, 17 Ağustos 1867). Osmanlı padişahı ve eşlik eden heyet seyahat boyunca aşırı bir ilgiyle karşılanmış, sayısız davete katılmıştı. 

    Osmanlı Devleti’nin kendisine açılan bu siyasal krediyi, aldığı borçlar gibi kötü kullandığını söyleyemeyiz. Sultan Abdülaziz dönemi “Islahat” felsefesine gerçekten yakışan, ciddi bir reform ve iyileştirme dönemidir. 1865’te yeniden yapılandırılan yönetim sistemi, ilk örneği olan Tuna Vilâyeti’nde maliye ve eğitim alanlarında harikalar yaratacak kadar başarılı olmuş, Tuna Valisi Midhat Paşa’nın yıldızının parlamasını sağlamıştı.

    Eğitim alanında önemli bir atılım yapılmış, birçok okullar kurulmuştu. Bunların başında sivil tıp okulunu (Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye) ve Eczacılık Okulu’nu, Kız Öğretmen Okulu’nu (Dârü’l-muallimât), Galatasaray Lisesi’ni sayabiliriz. Ancak, gayet iyi tasarılar yapılmasına karşın, ortaöğretimde gözle görülür bir ilerleme kaydedilememişti. Ortaöğretimin zayıf kalması ise, her ne kadar bakanlıklar ve vilâyetler için memur yetiştiren bir okul, Mekteb-i Mahrec-i Aklâm, açıldıysa da, reformları yürütecek kadrolardan yoksun olmak anlamına geliyordu. Bunun nedeni parasızlıktır.

    Sultan Abdülaziz döneminin en büyük sorunu, 1875’teki iflası da açıklayan maliye sorunu, yani devletin kasasının boş olmasıdır. Doğru dürüst bir bütçe yapmayı henüz öğrenememiş olan Osmanlılar (adına layık ilk bütçe, 2. Meşrutiyet döneminde yapılacaktır), buna koşut olarak düzgün bir biçimde vergi de toplayamıyor, bu yüzden ülkenin birçok yöresinde yapılan yolsuzluklar nedeniyle isyan çıkıyordu. Dönemin karmaşa içinde ve Rusya ile bir savaşa gebe olarak bitmesini tetikleyen 1875 Hersek İsyanı da, tıpkı Girit İsyanı gibi, vergilendirmede yapılan haksızlıklar nedeniyle patlak verecekti. Kaldı ki, toplanabilen para da kendisinden çok şey beklenen devletin yapması gerekenleri karşılayamıyordu. Bu yüzden alınan borçlar ise, her yıl devlet giderlerine ek bir yük bindiriyordu. Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesine neden olacak 1875-1876 krizinin diğer tetikleyicisi olan iflâs böyle gelecekti.