Yazar: Ahmet Kuyaş

  • Amasya görüşmeleri ve Heyeti Temsiliye’nin milletin sözcüsü olması

    Amasya görüşmeleri ve Heyeti Temsiliye’nin milletin sözcüsü olması

    Tarih 20-22 Ekim 1919’du. Sivas Kongresi’nce bir tür yürütme kurulu olarak seçilen Heyet-i Temsiliye’deki Mustafa Kemal Paşa, Rauf (Orbay) ve Bekir Sami (Kunduh) Beyler, İstanbul hükümetiyle yaptıkları görüşmelerde Misâk-i Millî’de dile getirilecek ilkeleri netleştirdiler. Amasya Protokolleri Meclis-i Mebusan seçimlerinin yapılabilmesini sağladı; Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin toplumdan kaynaklanan meşruluğuna hukuksal bir boyut kattı.

    İstanbul’da 2 Ekim 1919’da kurulan Ali Rıza Paşa Kabinesi’nin 7 Ekim’de seçim çağrısı yapması, Anadolu’daki Müdafaa-i Hukuk örgütlenmesinin amacına ulaştığını, yani meşruti yönetime dönüldüğünü gösteriyordu gerçi. Ama, İstanbul ile Sivas arasındaki yazışmalar ya da iki tarafın yaptığı resmî açıklamalar genel bir olumluluk ve karşılıklı iyi niyet havası taşımakla birlikte, iki tarafın da hâlâ bir dizi çekincesi ve karşı tarafın yerine getirmesini beklediği istekleri vardı.

    Sivas Kongresi’nce bir tür yürütme kurulu olarak seçilmiş olan Heyet-i Temsiliye, Ali Rıza Paşa’yı da Sultan VI. Mehmet Vahdettin’in adamı olarak görüyordu. Nitekim Ali Rıza Paşa, hükümetindeki başka birçok Bakan gibi, önceki Damat Ferit Paşa Kabinesi’nde görev almıştı. Ayrıca Heyet-i Temsiliye, daha önceki İstanbul hükümetlerinin almış olduğu birçok kararın ve uyguladığı birçok yaptırımın hemen kaldırılmasını istiyordu.

    Amasya görüşmeleri ve Heyeti Temsiliye’nin milletin sözcüsü olması
    Amasya görüşmelerinin yapıldığı Saraydüzü Kışlası.

    İstanbul Hükümeti’nin ise iki temel tedirginlik nedeni vardı. Bunların birincisi, Anadolu’daki meşrutiyetçi hareketin İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin diriliş sürecine dönüşmesi; ikincisi de -büyük oranda birinci nedene bağlı olarak- yakında barış için karşılıklı pazarlığa oturulacak olan İtilâf Devletleri’ne karşı sert bir dil kullanılmaması, özellikle Büyük Britanya ve Fransa’nın hoşlanmayacağı bir şey söylenmemesi ve yapılmamasıydı. Yani İstanbul, hâlâ İtilâf Devletleri’nin suyuna gidilmesini istiyordu ki bu da Sivas’takileri haklı olarak İstanbul Hükümeti’nin Sultan’ın görüşlerini dile getirdiğine inandırıyordu.

    Örneğin İstanbul Hükümeti, Heyet-i Temsiliye’nin bir iyi niyet gösterisi olarak 1914’te alınan savaşa girme kararını yeren bir bildiri yayımlamasını istedi (9 Ekim 1919). Başka bir istek de, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin (ARMHC) İttihatçılıkla hiçbir ilişkisi olmadığının açıklanmasıydı. Heyet-i Temsiliye, ertesi günü Mustafa Kemal Paşa’nın imzasıyla verdiği yanıtta, iki konuda da İstanbul Hükümeti’ni tatmin etmeyecek şeyler söyledi. Yanıtta 1. Dünya Savaşı’na girişin kaçınılmaz olduğu ve sonuçları ne kadar kötü olursa olsun, haysiyetsiz bir biçimde pişmanlık gösterecek yerde barışı en olumlu bir biçimde sağlamaya çalışmak gerektiği söyleniyordu. İttihatçılıkla ilişkiler konusunda ise zaten Sivas Kongresi’nde İttihatçılığın diriltilmesine çalışılmayacağına dair yemin edildiği hatırlatılıyor; ek olarak da İstanbul’a “bu isteğin ne anlama geldiği, yani eskiden İttihatçı olup da şimdi olmayan ve ülkesi için canla başla çalışan bazı eski İttihat ve Terakki mensuplarının da mı kötü gözle görülmesi gerektiği” soruluyordu.

    Böylece, bu tür yazışmalarla tam bir anlaşmaya varılamayacağı çok çabuk anlaşıldı ve doğrudan görüşmelere gitme kararı alındı. Anadolu’dakilerin güvenliği için bu görüşmelerin Amasya’da yapılması istendi; zira Britanyalılar da o sıralarda Samsun’daki kuvvetlerini geri çekmişlerdi. İstanbul temsilcileri ise önce deniz yoluyla Samsun’a gelecekler, sonra da karadan kolayca Amasya’ya varabileceklerdi. İşte yakın tarihimizde sözü edilen “Amasya Görüşmeleri” ve sonuçta varılan mutabakatı gösteren metinler için kullanılan “Amasya Protokolleri” ortaya böyle çıktı.

    Amasya protokolleri

    20-22 Ekim 1919 günlerinde Amasya’da yapılan görüşmelerde İstanbul Hükümeti’ni Bahriye Nazırı Salih Paşa, Heyet-i Temsiliye’yi ise Mustafa Kemal Paşa’yla Rauf (Orbay) ve Bekir Sami (Kunduh) Beyler temsil etti.

    Amasya görüşmeleri ve Heyeti Temsiliye’nin milletin sözcüsü olması
    Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni Amasya’da temsil eden üçlü. Rauf Bey, Mustafa Kemal Paşa ve Bekir Sami Bey.

    Görüşülen 1. Protokol, çoğunlukla İstanbul Hükümeti’nin istekleriyle ilgiliydi ve çelişik öğeler barındırıyordu. Örneğin İstanbul, seçimlerin baskı altında olmamasını, önemli mevkilerde bulunmuş veya adları bazı suçlara karışmış İttihatçıların seçilmemesini ve genellikle tarafsız adayların seçilmesini istiyordu. Siyasal partilerin katılacağı bir seçimde “tarafsızlık” arayışının ne anlama geldiği bir yana, seçmenlerin baskı altında olmadan birilerinin istemediği adayları da seçme olasılığının bulunduğu pek dikkate alınmamıştı. Yani İstanbul, baskı istemezken ARMHC’nin olası baskılarından dem vuruyor, ama seçmenin de isterse bazı İttihatçıları seçmesine karışılmasını istemiş oluyordu.

    Heyet-i Temsiliye’nin bu istekleri -Anadolu’ya hakim olduğunun bilinciyle, yani kimi isterse onu seçtirebileceğini bilerek- sırf İstanbul’dakileri irkiltmemek için kabul ettiğini söyleyebiliriz. Ayrıca Heyet-i Temsiliye’nin aşağıdan alan bir tutum sergilemesinin iki nedeni daha vardı. Bunların birincisi, anlaşma sağlanamaması durumunda, İstanbul’da yeniden Anadolu’ya karşı sertlik yanlısı bir hükümetin iş başına gelme olasılığıydı. İkinci neden ise, belki de Anadolu’nun en önemli isteği olan Meclis-i Mebusan’ın Anadolu’da toplanması isteğini kabul ettirebilmekti.

    2. Protokol’de bu konuşuldu ama kesin bir karara varılamadı. Şöyle ki; Salih Paşa bu isteği kişisel olarak kabul ettiğini, ama bu konuda son kararın İstanbul Hükümeti’ne ait olacağını söyledi. Protokolün önemli bir maddesi de İtilâf Devletleri’yle yapılacak pazarlıklarda istenecek olan sınırlara ilişkindi ve Erzurum Kongresi’nden beri istenen, sonuçta da Misâk-i Millî’de dile getirilecek olan ilkeleri kapsıyordu.

    Amasya görüşmeleri ve Heyeti Temsiliye’nin milletin sözcüsü olması
    Son Osmanlı Meclisi için seçimler sürerken Mustafa Kemal Paşa ve Heyet-i Temsiliye de Ankara’ya taşınacaktı. 27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’da karşılanışı.

    Bir diğer önemli nokta ise Heyet-i Temsiliye’nin, Meclis-i Mebusan’ın ülkenin denetimini tümüyle eline alması ve herhangi bir taarruza ilişkin tedirginlik duymamasının kesinleşmesi üzerine ARMHC Genel Kongresi’nin Heyet-i Temsiliye’nin varlığına son verme kararı alacağı sözüydü. Amasya’da Heyet-i Temsiliye adına konuşanların bu şaşırtıcı maddeyi kabul etmiş olmaları, kanımızca İstanbul’un Meclis-i Mebusan’ın Anadolu’da toplanmasını kabul etmeyecekleri varsayımına dayanıyordu. İstekleri nasılsa kabul edilmeyecek, onlar da herhangi bir tecavüze karşı hazırlıklı olabilmek için kendi kendilerini feshetmeyeceklerdi. Nitekim öyle de oldu. İstanbul Hükümeti, Salih Paşa İstanbul’a döner dönmez toplandı ve Meclis’in Anadolu’da toplanmasını reddetti. Bilindiği gibi Heyet-i Temsiliye de varlığını sürdürdü ve İstanbul’un Britanyalılar tarafından 16 Mart 1920’de basılması üzerine Ankara’da yeni bir meclisin toplanmasına önayak oldu.

    3. Protokol, daha önce sözü edilen İttihatçılık konusunu derinleştiriyor ve Ermeni katliamlarına katılanlarla ülkenin çıkarlarına aykırı hareket etmiş kimselerin de milletvekili adayı olmamalarını istiyordu. Bunlar dışında, Salih Paşa’nın görüş bildirmiş olmamak için imzalamak istemediği ve imzalanmadığı gibi gizli kalmasına da karar verilen iki protokol daha vardı. Bunların birincisi, Heyet-i Temsiliye’nin Anadolu’daki harekete karşı çıkan bazı derneklerin ve kişilerin cezalandırılması, İstanbul hükümetlerinin işten el çektirdiği bazılarının da görevlerine iadesi talebiydi. İkincisi ise barış görüşmelerine ilişkindi ve Türkiye’yi temsil etmesi istenen uzman kişilerin adlarını içeriyordu.

    Bütün bu gördüklerimizden çıkarılacak sonuç, Amasya’da yapılan görüşmelerin uzun vadeli herhangi bir etkisinin olmadığı, ama kısa vadede Meclis-i Mebusan seçimlerinin yapılabilmesini sağladığıdır. Bu sayede ARMHC ve Heyet-i Temsiliyesi toplumdan kaynaklanan meşruluğuna hukuksal bir boyut katmış oldu.

    Ancak sözkonusu meşruluğun özellikle Heyet-i Temsiliye’ce iyi yönetilmesinden de sözetmemiz gerekir. Bu noktayı kısaca ARMHC’nin İstanbul’da açılacak bir mecliste temsil edilmeyi kabul etmesi biçiminde özetleyebiliriz. Bu ise gayet nazik bir konuydu zira İstanbul’da milliyetçi bir programla iş görmeye çalışacak bir meclisin varlığının kentin işgal altında olması dolayısıyla pamuk ipliğine bağlı olacağını Anadolu’dakilerin hepsi biliyordu. Bu nedenle hem Anadolu’da görüş birliğinin sağlanması hem de İstanbul karşısında Heyet-i Temsiliye’nin bir denge unsuru olarak varlığını sürdürebilmesi amacıyla, Kasım ayında Sivas’ta toplanıldı. Toplantıya yalnızca Heyet-i Temsiliye üyeleri değil, Anadolu’daki askerî kuvvetlerin komutanları da katıldı.

    İstanbul’a gidilmeli mi?

    Burada tartışılan konu, İstanbul’a gidip gitmeme konusuydu. Elimizde tutanakları bulunan bu toplantıda birçok Heyet-i Temsiliye üyesi İstanbul’a gitmeme ve meclisi Anadolu’da toplama yönünde görüş bildirdi. Ama sonuçta, hukuka aykırı davranan devrimciler gibi görünmemek ve gösterilmemek için, bütün tehlikelere karşın İstanbul’a gitme kararı alındı ki bu da Heyet-i Temsiliye’nin meşruluğunu perçinlemiş oldu. Bu meşruluk sayesinde de Heyet-i Temsiliye, Meclis-i Mebusan’ın çalışamaz hale gelmesi durumunda başka bir yerde, yeni bir meclis için çağrı yapabilecekti.

  • Başta hayalkırıklığı, sonra zafere giden yol

    Başta hayalkırıklığı, sonra zafere giden yol

    Mustafa Kemal’in Amasya’da yaptığı çağrı karşılık bulmamış, Temmuz ayında Sivas’a gelen olmamıştı. 4 Eylül’de toplanan Sivas Kongresi’nde ise katılım düşük düzeyde kalmıştı. Fakat gerek kongrede alınan kararların etkisi, gerek sonrasında yaşananlar, Sivas’ı Millî Mücadele’nin kritik duraklarından biri haline getirdi.

    Sivas Kongresi, okul kitaplarımızda anlatılan kongre olmaktan çok uzaktır. Örneğin okul kitaplarımızda, Sivas’ta bir kongre toplanmasına Erzurum Kongresi’nin kapanması sırasında karar verildiği söylenmez. Böylece öğrenciler, Sivas Kongresi’nin 22 Haziran 1919’da ilan edilen Amasya Genelgesi’nde sözü edilen kongre olduğunu sanırlar. 

    Halbuki Amasya’dan yapılan çağrı cevapsız kalmış, Sivas’a Temmuz ayında gelen olmamıştır. Bunun nedeni, Mustafa Kemal Paşa’nın, çağrısını yaparken, herhangi bir toplumsal hareketin temsilcisi olmamasıdır. Nitekim Erzurum’a gidip oradaki kongreye ısrarla katılmak istemesi de bu başarısızlık üzerine toplumsal bir meşruluk kaynağına ihtiyacı olduğunu anlamasının bir sonucudur. 

    Başta hayalkırıklığı, sonra zafere giden yol
    Sivas Kongresi’ nin yapıldığı tarihi hükümet konağı
    Başta hayalkırıklığı, sonra zafere giden yol
    Heyet-i Temsiliye Fotoğrafta en ön sırada oturan, Sivas Kongresi’ndeki Heyet-i Temsiliye üyeleri (soldan sağa): Albay “Kara” Vasıf Bey – Ömer Mümtaz Bey – Rauf (Orbay) Bey – Şeyh Hacı Fevzi (Baysoy) Efendi – Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa – Bekir Sami (Kunduh) Bey – Ahmet Rüstem (Bilinski) Bey – Hüsrev Sami (Kızıldoğan) Bey – Mazhar Müfit (Kansu) Bey – İbrahim Süreyya (Yiğit) Bey. 

    1919’un son üç ayında yapılan Osmanlı Meclis-i Mebusan seçimleri, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin (ARMHC) yerel örgütlerinin denetiminde geçmiş, sonuçta da sözkonusu cemiyet Meclis’te çoğunluğu ele geçirmişti. Meclis’in 16 Mart 1920’den itibaren çalışamaz hale gelmesi üzerine ertesi ay Ankara’da açılacak olan Büyük Millet Meclisi için yapılan seçimlerde de ARMHC ezici bir üstünlük sağlamıştı. Dolayısıyla, üyeleri arasında daha sonra birçok fikir ayrılığı ortaya çıkacak olsa da hem İstanbul’da Misak-ı Millî’yi belirleyenin, hem de Ankara’dan Anadolu Savaşı’nı yönetenin ARMHC olduğunu söyleyebiliriz. Bu nedenle de böylesine önemli bir tarihsel işlevi olan bu cemiyeti kuran Sivas Kongresi’nin yakın tarihimizde oynadığı rol küçümsenemez. 

    Genel geçer tarih anlatımız, Erzurum’daki kongrenin bölgesel, Sivas Kongresi’nin ise ulusal olduğunu söyler. Yukarıda söylediğimiz gibi ARMHC’nin kurulması açısından bakıldığında, bu, temelsiz bir öneri değildir gerçi. Ancak temsil gücü açısından bakıldığında Sivas’ta ulusun temsil edildiğini söylemek imkansızlaşır. Sivas Kongresi’ne katılan delege sayısı, Erzurum’da toplananlardan bile azdı. Birçok il Sivas’a delege göndermemişti. Sivas’ta toplananların neredeyse yarısı ise Erzurum Kongresi’nin seçtiği Heyet-i Temsiliye üyeleriyle sayılarını arttırmak üzere aralarına aldıkları birkaç yeni üyeden oluşuyordu. 

    Öte yandan, kendisi de bu durumun farkında olan Sivas Kongresi’nin Heyet-i Temsiliyesi, yeni bir ulusal kongre çağrısında bulunmuştu. Yani, güncesinde bu çağrı nedeniyle Sivas Kongresi’nin başarısız olduğu sonucunu çıkardığını söyleyen Hacim Muhittin (Çarıklı) Bey’in bu değerlendirmesi çok doğrudur. Ancak Sivas Kongresi sırasında ve hemen sonrasında ortaya çıkan bazı gelişmeler nedeniyle, bu yeni kongrenin toplanmasına gerek kalmamış, sözkonusu gelişmeler Sivas Kongresi’ne bugün tanıdığımız tarihsel önemi kazandırmıştır. 

    Başta hayalkırıklığı, sonra zafere giden yol

    Bilindiği gibi İstanbul Hükümeti, Mamuretü’l-Aziz (Elazığ) Valisi Ali Galip Bey’e Sivas Kongresi’ni basarak Mustafa Kemal Paşa’yla Rauf Bey’i tutuklama emrini vermişti. Fakat iki taraf arasındaki şifreli yazışmalar, Sivas Valisi Reşit Paşa’da da aynı şifreyi çözen anahtarın bulunması sayesinde ortaya çıkarılmış ve yayımlanmıştı. Bu girişim, Sivas’takilerce ülkenin kurtuluşu için çaba gösterenleri engellemeye çalışan bir hainlik olarak değerlendirildi ve İstanbul Hükümeti’nin çok zor bir duruma düşmesine neden oldu. 

    Sivas Kongresi’nin toplantı halinde olduğu günlerde yaşanan bir başka gelişme ise Anadolu’nun işgal altında olmayan yörelerinin artık İstanbul’u dinlemez olmalarıdır. Millî Mücadele’nin başlangıç aşamasında İstanbul’daki Damat Ferit Paşa Hükümeti, Anadolu’daki birçok vilayet ve mutasarrıflığa 2. Meşrutiyet döneminde İttihatçılar tarafından memurluktan çıkarılmış, dolayısıyla da İttihat ve Terakki zihniyetine, muhalefetten de öte, diş bileyen kişileri atamıştı. Bunlar arasında en azılılar olarak Konya Valisi Kemal, Trabzon Valisi Yahya Galip ve Mamuretü’l-Aziz Valisi Ali Galip Beyler’i sayabiliriz. 

    Ayrıca birçok vali ve mutasarrıf da, yönetsel amirleri olan İstanbul Hükümeti’yle Millî Mücadele arasında sıkışıp kalmış, memur sorumluluklarını siyasal tercihlerin önüne koyan, yani tarafsız kalmaya çalışan kişilerdi. İşte Sivas Kongresi günlerinde bunların hepsi ya Millî Mücadele’den yana tavır almış ya İstanbul’a kaçırtılmış ya da Kuva-yı Milliyecilerce tutuklanmıştı. Hatta Millî Mücadele karşıtlığında ısrarcı davranan bazı kaymakamlar öldürülmüştü. 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa, bazı kazalara “millet namına” kaymakam atar olmuştu. Kısacası, Sivas Kongresi’nin kapandığı sıralarda Damat Ferit Paşa Hükümeti’nin sözü, İstanbul şehrinin tarihî sınırı olan Bostancı’dan ötede geçmiyordu. 

    Son olarak, bu durumun farkında olan Mustafa Kemal Paşa’nın aldığı bir kararı da anımsamamız gerekir. Sivas Kongresi’nin kapanışının ertesinde Mustafa Kemal Paşa, Heyet-i Temsiliye’ye danışmadan, o günlerde epeyce eleştirilen bir kararla Anadolu’yla İstanbul arasındaki telgraf iletişimini kestirdi. Bunun sonucunda İstanbul’un yalnızlaşması tamamlanmış oldu. Ferit Paşa son bir gayretle, Britanyalılardan Anadolu’ya karşı yapılacak bir harekat için askerî yardım istedi ve bu isteği reddedildi. Bazı Bakanları vatana ihanetle suçlanan ve ülkede sözü artık geçmez olan Damat Ferit Paşa Hükümeti, Eylül sonunda istifa etmek zorunda kaldı. 2 Ekim’de Ali Rıza Paşa Hükümeti kurulacak, bu hükümet de 7 Ekim’de seçim çağrısını duyuracaktı. Daha Erzurum Kongresi sırasında dile getirilen meşrutiyet isteği sonunda gerçekleşmişti. 

    AMERİKAN MANDASI VE HARF HATASI

    Tarihî bir fiyasko: Turancılık yerine ‘Furancılık’ yazıldı

    Başta hayalkırıklığı, sonra zafere giden yol
    Rauf Bey (solda), Mustafa Kemal Paşa ve Bekir Sami Bey, Sivas Kongresi günlerinde. 

    Sivas Kongresi sırasında tartışılan “manda meselesi”nin o kadar da önemli bir mesele olmadığını daha önce yazmıştık (#tarih, sayı 41). Bu konunun önemli bir mesele haline gelmesi, Gazi Mustafa Kemal’in Nutuk’taki bir tutarsızlığını, muhafazakâr tarih geleneğinin beceriksizce kullanmaya çalışmasından kaynaklanmıştır. Burada ise, “Atatürkçü” tarih geleneğinin iri kıyım bir fiyaskosundan sözedeceğiz. 

    Mondros Bırakışması’ndan sonra Sèvres Antlaşması’na giden yolda ortaya atılan fakat sonuçta gerçekleşmeyen, Ortadoğu’da bir “Amerikan mandası” fikri vardı. Bu fikir ABD siyasi çevrelerinde pek de sıcak bakılmayan bir fikirdi. Nitekim oralarda yapılan tartışmalar dikkatlice incelendiğinde, Tümgeneral James Harbord başkanlığındaki heyetin Anadolu’ya gelmek üzere yola çıktığı günlerde bile projenin tavsamış olduğu anlaşılıyor. Amerikalılar, Harbord’u Ortadoğu’ya başlangıçta konuşulanlara uygun davranmış olmak için, sonuçta ne yapacaklarını bile bile göndermişlerdir. 

    Bilindiği gibi Harbord ve heyeti Sivas’a, buradaki kongre kapandıktan dokuz gün sonra, 20 Eylül 1919’da gelmiştir. Mustafa Kemal Paşa ve diğer Heyet-i Temsiliye üyeleriyle ayrıntılı görüşmeler yapılmış, Harbord’a Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin ne olduğu ve ne istediği açıkça anlatılmıştır. Daha sonra General Harbord, Erzurum’a gitmek üzere yola çıkarken kendisine anlatılanların bir muhtıra biçiminde yazılmasını ve Kafkasya dönüşünde alınmak üzere Samsun’a gönderilmesini istemiştir. Bu muhtıra, İngilizce olarak 24 Eylül 1919 tarihinde yazılmış ve öngörüldüğü gibi Samsun’a yollanmıştır. Daha sonra da General Harbord’un ABD Kongresi’ne sunduğu rapordaki ek belgeler arasında yayımlanmıştır. 

    Metni kimin kaleme aldığını kesin olarak bilmiyoruz ama çok büyük olasılıkla Rauf Bey yazmıştır. “Çok büyük olasılıkla” dememizin nedeni, Sivas’ta o günlerde Rauf Bey’den başka çok iyi İngilizce bilen bir tek eski Washington Büyükelçisi Ahmet Rüstem (Alfred Bilinski) Bey’in olmasıdır. Tahminimizi destekleyen bir veri de Rauf Bey’in daha sonra Harbord’un raporunu okumuş ve anılarında kullanmış olmasıdır. 

    Muhtırada öze ilişkin olmayan ufak-tefek yanlışların yanısıra bir elyazısı hatası vardır ki, yakın zamanlara kadar çok gülünç bir durum yaratıyordu. Metinde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin ne olmadığına ilişkin bilgiler verilirken, Turancılıkla hiç ilgilenilmediği, bu fikrin hiç kabul görmeyen, yanlış bir fikir olduğu da söylenmekteydi. Ancak, kullanılan “Touranism” sözcüğü Latin alfabesiyle “T” harfiyle yazılması gerekirken, dalgınlıkla ona çok benzeyen, yalnızca alttaki kıvrımı ters yönde olan “F” harfiyle yazılmış ve ortaya “Fouranism” biçiminde, anlamsız bir sözcük çıkmıştır. İşin ilginç yanı, bu anlamsız sözcüğün İngilizce basılı metinde de bulunmasıdır. 

    Burada karşımıza iki ilginç olasılık çıkıyor: 1) Harbord metni hiç okumadan daktiloya verdi; Turancılığın ne olduğunu bilmeyen memur da yanlışı yineledi; 2) Harbord metni okudu, söylenenin ne olduğunu da anladı ama düzeltmeyi unutup o haliyle daktiloya verdi. 

    Gülünçlüğün daha da katmerlisi, muhtıranın Mustafa Kemal Paşa’nın imzasını taşıması nedeniyle, Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri (1964) başlıklı kitaba Türkçe çevirisiyle alınmış olmasıdır. Metinde iki kez geçen “Fouranism”, birincisinde “dört maddelik hareketler”, ikincisinde de “dört maddelik itham” biçiminde verilmiştir. 

    Metinde başka çeviri yanlışları da vardır. Örneğin “our men of war and merchantmen” sözcükleri “savaş ve ticaret gemilerimiz” olarak çevrilmesi gerekirken, “cengaverlerimiz ve ticaret gemilerimiz” biçiminde çevrilmiştir. Neyse ki “dört maddelik Turancılığı (!)” Kaynak Yayınları Atatürk’ün Bütün Eserleri’nin 4. cildinde düzeltip “Turancılık” demiştir. İlk çeviriyi yapan vatandaşımızın kim olduğunu bilmiyoruz. Belki Turancıydı, belki de işinin ehli değildi. Ama Atatürk’ün bütün eserlerini yayımlayanlar arasında Atatürk’ün çok önemsediği çağdaşlığa yakışmayanlar olduğunu biliyoruz. 

  • ‘Kargaşalık çıktı’dan ‘Osmanlı Hanedanlık’ına…

    ‘Kargaşalık çıktı’dan ‘Osmanlı Hanedanlık’ına…

    Son yıllarda “kargaşalık çıktı”, “orada bir kargaşalık olmuş” gibi kullanımlar çok duyulur oldu. Günümüzde “lık” soneki olur olmadık kullanılarak yeni ve yanlış sözcükler türetiliyor. Hanedan mensubiyetini (mensupluğunu) ekmek kapısı yapmaya çalışırken berbat Türkçesiyle ortaya atılanlar ise “Osmanlı Hanedanlık”ı diye yazıyorlar. 

    Bugün artık çok az kullandığımız, belki bazı Rumeli göçmenlerinin ağzından işitebileceğimiz bir sözcük var: “Kalaba”. Bu sözcük, günümüz Türkçesindeki “kalabalık”ın karşılığı. Dolayısıyla bazı eski yayınlarda “orası çok mu kalaba?” ya da “büyük şehirler kalaba olur” gibi cümleler okuduğumuzda şaşırmamalıyız. “Kalabalık” sözcüğü de kalaba olma halini anlatan bir sözcük olarak türemiş. Ayrıca “kalabalık etmek” deyimine de girmiş. Yani bir yeri gerekli gereksiz doldurmak, bir şeyin ya da kişinin başına üşüşmek anlamlarında kullanılmış. Tıpkı “kaba”dan türetilen “kabalık etmek” fiilindeki gibi. Şimdilerde ise “orası çok kalabalık”, “büyük şehirler kalabalık olur” gibi cümleler kullanıyoruz. 

    Verdiğimiz bu örneğin, dilde bir anlam kayması ve bu haliyle gayet doğal ve zararsız bir dönüşüm olduğunu söyleyebiliriz. Ama “-lık” sonekinin maceraları maalesef burada bitmiyor. Günümüzde bu sonek, olur olmadık kullanılarak yeni ve yanlış sözcükler türetiliyor. Bunlardan biri “kargaşalık”. Anlamsız bir sözcük olan “kargaşalık”ı, “kargaşa” yerine kullananlar türedi. Halbuki, “bir yerde kargaşa çıkar” veya “kargaşa olur”. Biz de “kargaşanın içinde kalmak” istemeyiz, “kargaşadan uzak dururuz”. Ama anlamsız bir biçimde “kargaşalık çıktı”, “orada bir kargaşalık olmuş” gibi kullanımlar çok duyulur oldu. “Kargaşa” zaten bir isim; “kalaba” gibi sıfat değil. Dolayısıyla -lık sonekiyle o sıfatı taşıma halini anlatan bir isim türetmeye müsait olamaz. Ancak “kargaşalık”ın, “kargaşa”yla eşanlamlı olan “karışıklık” sözcüğüyle karıştırılarak, yani gene cehalet sonucunda kullanılması sonucunda yayılmış olma olasılığını da yabana atmayalım. 1960’larda “bilhassa”yla “bilakis”in başlarına gelen gibi… 

    Bir saçmalık: “Hanedanlık”

    Son zamanlarda aynı biçimde türeyen başka bir saçmalık da (bu sözcüğü burada yeni bir örnek vermek için kullanmadım; kendiliğinden geliverdi!) “hanedanlık” sözcüğü. Burada da sözkonusu olan, bir isimden başka bir isim türetilmesi. Hem de ne isim! Tümüyle anlamsız. Üstelik, bu sözcüğü daha birkaç gün önce Osmanlı Hanedanı’na mensup olan birinin ağzından yazmışlardı sosyal medyada. “Hanedan”, Arapça “aile”nin Farsçası. Ha “Al-i Osman”, ha “Osmanlı Hanedanı”… İkisi de aynı anlamı taşıyor. Ama “hanedanlık” dediğinizde, “ailelik” demiş, yani “hödüklük etmiş” oluyorsunuz. Bu cehaletteki hileyi okurlarımız seziyorlardır umarım. “Osmanlı Hanedanlık”ı deyimi, aslında “Osmanlı ailesi” demek için değil, “Osmanlı Monarşisi” demek için kullanılıyor. “Monarşi”yi, yani krallığı Türkçeye doğru dürüst çevirecek olursanız da “Osmanlı Sultanlığı” demeniz gerekir. Eh, bu da bugün kulağa pek hoş gelmez, değil mi? 

  • Anadolu hareketleniyor, İstanbul uyuyordu

    Anadolu hareketleniyor, İstanbul uyuyordu

    Erzurum Kongresi sırasında “Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa ve Rauf (Orbay) Bey, İstanbul’da ulusun iradesine bağlı, yani Meclis-i Mebusan’ın denetiminde olan bir hükümet kurulması için delegeleri ikna etmiş, son Osmanlı Meclisi’ne giden yolu açmışlardı”. O dönem İstanbul basınında çıkan Refî Cevat imzalı bir yazı, İstanbul Hükümeti’nin ve ona yakın gazetecilerin hem gelişmelerden hem de kişilerin pozisyonlarından pek haberdar olmadığını gösteriyor. 

    Dergimizin geçen sayısındaki Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Bey’in Erzurum Kongresi’ne katılma süreçlerine dair yazımız vesilesiyle Tolga Gerger Twitter’da, “Bir soru bir cevap: Refî Cevat’ın 2 Ağustos 1919 tarihli ‘Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Bey’ adlı kıyaslama yazısı doğrudur. İçeriğinde Rauf Bey kışkırtıcı olarak tanımlanırken Mustafa Kemal Paşa’nın Enver Paşa’yı tutuklama temennisi belirtilmektedir” diyerek gönderme yaptığı yazının fotoğrafını da paylaşmış. Bu yazı, Hürriyet ve İtilâf Partisi’ne yakın bir gazeteciyi ve 1919 yazında Mustafa Kemal ve Enver Paşalar ile Rauf Bey gibi önemli üç siyaset adamı hakkındaki fikirlerini daha iyi anlayabilmek bakımından kanımızca çok önemli. 

    Refî Cevat (Ulunay) Bey’in yazısı, her şeyden önce, İstanbul basınının o sıralarda sağlıklı haber alamadığını, alsa bile fazla bir şey yazamadığını gösteren bir belge olarak önemlidir. Yazarın bu yazısını kaleme aldığı sırada kapanmak üzere olan Erzurum Kongresi hakkında bir bilgisi olmadığı görülüyor. Bu konuda sağlam bir bilgisi olsaydı, Rauf Bey’le Mustafa Kemal Paşa’yı ayrıştırmaya çalışmaz, bu iki kişinin tahriklerde bulunma nedeniyle tutuklanmalarını isteyen tebliği daha iyi anlar, belki de söz konusu olanın bir tahrik değil, doğu vilâyetlerinin savunma içgüdüsüyle giriştikleri bir hareket olduğu sonucuna varırdı. Yazısının en sonunda söylediği, “Mustafa Kemal Paşa’nın metâlibini hükümet pek güzel bilir” sözlerini de yarı yarıya doğru olarak değerlendirebiliriz. Nitekim, Amasya Bildirgesi vasıtasıyla Mustafa Kemal Paşa’nın ulusal iradeye bağlı bir yönetim istediğinden hükümetin haberi olmadığını hayal bile edemeyiz. Acaba Refî Cevat Bey’in mi bundan haberi yoktu? Kesin olarak bilemiyoruz. Öte yandan, 2 Ağustos’ta Erzurum Kongresi’nin bildirisi henüz yayınlanmadığı için, seçimlerin yapılması ve Meclis-i Mebusan’ın yeniden açılması isteğini hükümetin de kesin olarak bilemeyeceğini varsayabiliriz. 

    1890’da doğan Refî Cevat Ulunay muhalif görüşleri nedeniyle Lozan Antlaşması’ndan sonra 1938’e kadar sürgünde kalmıştır. 

    İstanbul basınının haber alma konusundaki zaafını gösteren diğer bir nokta da Refî Cevat Bey’in Enver Paşa’nın bir ara Azerbaycan’a gelmiş olduğunu sanması, yazısını yazdığı sırada ise Sivas’ta Mustafa Kemal Paşa’nın elinde tutuklu bulunduğunu umuyor olması. Tabii yazar, Mustafa Kemal Paşa’nın henüz Erzurum’dan ayrılmadığını bilmiyor; ama Sivas’tan söz etmesi, belki Amasya Bildirgesi’nde tasarlanan Sivas’taki kongre bilgisinin yarım yamalak kendisine ulaşmış olmasından kaynaklanıyordur. Bunu da bilemiyoruz. Ancak, Enver Paşa’nın Bolşeviklerle birlik olarak Azerbaycan’da çalıştığına ilişkin yanlış istihbaratın nereden ve nasıl kaynaklandığını tahmin edebiliriz. Bilindiği gibi Enver Paşa, ertesi yılın Temmuz ayında, III. Enternasyonal’in 2. Kongresi sırasında Moskova’ya gelecek, daha sonra da Azerbaycan’a gidip Bakü’de Eylül ayında toplanacak olan Doğu Halkları Kongresi’nde boy gösterecekti. Ankara’da 23 Nisan 1920’de açılan Büyük Millet Meclisi’nin ilk dış ilişkisi de Mustafa Kemal Paşa’nın Vladimir Lenin’e yazdığı mektup olacaktı. Bu gelişmelerin, jeostrateji ve o günlerin dünya politikası açılarından gayet mantıklı olduklarını kimsenin yadsıyacağını sanmıyoruz. Dolayısıyla, ister yurt dışına kaçmış İttihatçı önderler olsun, ister Anadolu’daki direnişçiler, Türk ulusçularının er veya geç Bolşeviklerden destek arayacaklarına ilişkin, korkuyla karışık bir beklentinin daha 1919 yazında ortaya çıktığını, bunun da dedikodulara özgü bir biçimde gerçekmiş gibi yayıldığını söyleyebiliriz. 

    Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Bey, Sivas Kongresi günlerinde, Heyet-i Temsiliye üyelerinin bir bölümüyle 

    Refî Cevat Bey’in yazısında Enver Paşa’ya ilişkin olarak söylenmesi gereken önemli bir şey de yazarın Paşa hakkında kullandığı küçültücü sözlerdir. Bu noktada İttihatçılar tarafından beş yıl boyunca önce Sinop, sonra Çorum, daha sonra da Konya’da sürgün tutulmuş bir Hürriyet ve İtilâf Partisi sempatizanını duyuyoruz tabii. Ama Refî Cevat Bey’in üslubunu bir tek İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne karşı olan nefretiyle açıklayamayız. Burada hem 2. Meşrutiyet hem de erken Cumhuriyet dönemlerinde gördüğümüz sınıfsal bir gerginliğin de dışavurumu var. Muhafazakâr bir paşazade, hiç sevmediği bir devrimin önde gelenlerinden birini, alt tabaka kökenli olması nedeniyle kötülüyor. Enver Paşa’nın babası Ahmet Efendi’yi sırf “efendi” sıfatına (bkz. Dilin Tarihi-Tarihin Dili sayfası, s. 14) vurgu yapmak için kullanması, Paşa’ya da “kondüktör oğlu” biçiminde gönderme yapması son derece yakışıksız tabii; ama temsilî rejime, giderek demokrasiye geçerken yaşanan gerginliklere ilişkin iyi bir tarihî tanıklık olduğu gibi, neden bu gibi unvanların Cumhuriyet döneminde kaldırıldığını anlamaya da yardımcı oluyordur sanırız. 

    Refî Cevat Bey, Rauf Bey’i, Hamidiye macerasına değinmekle birlikte, vatanperver bir devlet memuru olmasından çok, İttihatçı olmasıyla ele almış. Rauf Bey’in 1. Dünya Savaşı’nda yaptıklarına ilişkin söyledikleri doğru tabii; ama savaşın gereklerini yerine getiren bir subay olduğunu da unutmuş bu arada. Öte yandan, Ahmet İzzet Paşa Kabinesi’nde Bahriye Nazırı olmasını, sonra da Mondros’a gönderilmesini eleştirmesi ise, inandırıcı olmadığı gibi, neredeyse okurlarını aptal yerine koyan bir İngiltere sevdası sergiliyor. Nitekim Refî Cevat Bey, Rauf Bey gibi bir İttihatçının bakan ve Bırakışma’da baş müzakereci olmasının Osmanlı Devleti’nin iyi niyetine gölge düşürdüğünü söylüyor. Değil bir Hürriyet ve İtilâf sempatizanı, belki bütün partilere eşit mesafede duran bir Osmanlı bile Ekim 1918 sonlarında böyle düşünebilirdi. Ama Britanyalıların Mondros Bırakışması’ndan sonra yaptıklarını görmüş biri olarak iyi niyetten söz etmesi gerçekten çok yersiz.

    Anadolu’da kışkırtıcılık yapma konusunda Rauf Bey’in Mustafa Kemal Paşa’dan ayrı olarak ele alınması ise gayet düşündürücü. Ne de olsa Refî Cevat Bey’in elinde aynı suçu ikisine de isnat eden bir tebliğ var. Acaba Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’daki görevine yazarımızın desteklediği “Damat” Ferit Paşa tarafından atanmış olmasının o sıralarda hâlâ bir etkisi kalmış mıydı? Pek sanmıyoruz. Ancak, Paşa’nın İstanbul’daki görüşmelerinde Refî Cevat Bey’i bir hayli etkilemiş olduğu da bir gerçek. Bu, daha önce yazdığımız gibi (bkz. #tarih, sayı 58), Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’da geçirdiği altı ay boyunca nasıl iyi politika yaptığının, İttihatçı, İtilâfçı demeden nasıl herkesle konuşup kendini beğendirdiğinin iyi bir kanıtı. Elimizdeki anı kitaplarında okuduklarımız arasında, Ferit Paşa’nın atama kararında Refî Cevat Bey’in herhangi bir rolü olduğuna ilişkin bir satıra rastlamadık gerçi; ama görüşmelerinin ve Refî Cevat Bey’in olumlu izlenimlerinin başka bazı İtilâfçı kulaklara da gittiği muhakkaktır. Fakat durum gene de garip, çünkü Mustafa Kemal Paşa’nın isyanını, özellikle de sürgün arkadaşı ve memuriyetten ayrıldıktan sonra gazetesinde yazılarını basacağı Refik Halit (Karay) Bey üzerinden İstanbul Hükümeti’ne yönelttiği ağır eleştirileri (bkz. #tarih, sayı 61) Refî Cevat Bey’in bilmediğini varsaymak gerçekten çok zor. 

    Rauf Bey, bilindiği gibi, askerlikten istifa edip Anadolu’ya geçmişti. Ama Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya geçişi resmi bir atamayla gerçekleşti. Öyle sanıyoruz ki Refî Cevat Bey, hükümete bir anlamda, “kendi atadığınız adamı şimdi neden tutuklamak istediğinizi açık açık söyleyin” der gibi bitirdiği makalesiyle, aslında Anadolu’da neler olup bittiğine ilişkin bölük pörçük duyumlarını bir de hükümetin ağzından duymaya çalışıyordu. Nitekim yazısında bunu açıkça gösteren, kısa bir bölüm var. Dikkat edilecek olursa, Mustafa Kemal ve Enver Paşalar’a ilişkin gerçek olmayan duyumlarından söz ederken Refî Cevat Bey, birden konuyu değiştirip, “Oranın valisi yok mu? O halde hükümet içinde ufak büyük hükümetler mi teşekkül etmiş?” sorularını sorarak, tam da o günlerde Anadolu’da yaşananları özetlemiştir. Gerçekten de Sivas Kongresi’ni önceleyen haftalarda Anadolu’daki vali ve mutasarrıfların büyük bir çoğunluğu ya Millî Mücadele safına geçmişler ya da İstanbul’a kaçmışlardı. Sivas Kongresi sona erdiğinde ise Damat Ferit Paşa Kabinesi’nin sözü, İstanbul sınırlarının ötesinde dinlenmez olmuştu. 

    ALEMDAR GAZETESİ, 2 AĞUSTOS 1919

    Erzurum Kongresi sırasında Millî Mücadele karşıtı bir gazetecinin dağınık fikirleri

    Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey

    Bir iki gün evvel cerâid-i mahalliyyede Mustafa Kemal Paşa ile Rauf Bey hakkında hükümet tarafından neşredilen bir tamim vardı. Anadolu’ya gönderilen Mustafa Kemal Paşa ile Rauf Bey’in bazı tahrikatta bulunmuş olmaları dolayısıyla tevkiflerine dair olan bu tamim bugünün en mühim meselesini teşkil edecek mahiyette bulunduğundan fevkalade câlib-i nazar-ı dikkattir. 

    Rauf Bey’i tanımam, tanımadım, yakından tanımak fırsatı da elvermedi. Yalnız Rauf Bey’i Balkan Muharebesi’nde Hamidiye ile Akdeniz havzasındaki harekâtıyla tanıdık. Kolonya şişelerinin, pudra kutularının üzerinde resimlerini gördük. Her devirde nazar-ı dikkati câlib vukuata karışmakla tanınan bir refikimiz de beş on tavırda resmini koydu. Bilahare Harb-i Umûmî’de işittik ki Rauf Bey, İran’a gitmiş. Elinde mühimce yekûna baliğ olan altınlar varmış. Bu altınlar orada propaganda yapılacak diye boşu boşuna sarf ve istihlak edilmiş. Bir netice çıkmış veya çıkmamış. Mahaza Rauf Bey İzzet Paşa Kabinesi’nde Bahriye Nazırı oldu. Mütareke Komisyonu’nda bulundu. Bîtarafîsini muhafaza edemeyerek İran’a propaganda yapmak fikriyle azimet buyuran bir zatın Mütareke kabinesinde Bahriye Nazırı olması, sonra Komisyon’da bulunması Avrupa’yı hüsnüniyetimiz hakkında oldukça şüpheye düşürecek mahiyettedir. Bugün de işitiyoruz ki Rauf Bey Anadolu’da tahrikat yapıyormuş. 

    Mustafa Kemal Paşa’ya gelince: burada nokta-i nazarımız değişir. Mustafa Kemal Paşa ile menfadan avdetten sonra bir mesele hakkında görüştük. Sabık Polis Müdürü Halil Bey’in harpten firarı hakkında yazdığımız fıkra mülahazatımıza esas teşkil etti. Şişli’deki evinde mülâki olduk. Yek nazarda Paşa hoşumuza gitti. Muntazam hücre-i iştigalinde geniş yazıhanesi başında sivil giyinmiş temiz, sarışın bir zat olan Mustafa Kemal Paşa mülâkatımıza esas teşkil eden mesele hakkında görüşürken daha fazla tafsilat daha mukni delâil beyan etmek üzere kalktı, dolabını açtı, dosyalarından birini çekerek Halil Bey ile beraber bulunduğu harbi, düşmanın hangi cihetten ateş açtığını pek muntazam çizilmiş planlarını birer birer göstererek anlattı. Hayat-ı askeriyesine taalluk eden safahatı tetkik ettik. Bir Avrupalı ceneral de bu kadar olurdu. 

    Kemal Paşa ile mülâkatımız, Halil Bey’in gayet garip bir entrikası neticesi olarak evrak-ı havadise düştü. Mahaza bu münasebetle Mustafa Kemal Paşa’yı tanımış olduk. Bilahare Ferit Paşa’nın birinci mi, ikinci mi sadaretinde hükümet Mustafa Kemal Paşa’yı Üçüncü Ordu Müfettişliği’ne tayin eyledi. Bundan sonra gün geçmedi ki samiamız birçok dedikodulara makes olmasın. 

    Mustafa Kemal Paşa hükümete itaat etmiyormuş. Azl edilmiş, azl edilmemiş. Sadece İstanbul’a çağırılmış, gelecekmiş, gelmeyecekmiş. 

    Bu şâyiât arasında matbuat meselenin esasını anlamayarak daha doğrusu anlayıp söyleyemeyerek bir müddet yutkundu durdu. Hükümet bu mesele hakkında vâzıh bir tebliğde bulunmamıştı. Binaenaleyh ne efkâr-ı umûmiyye, ne de efkâr-ı umûmiyyeyi azıcık temsil edebilen matbuat ne olup bittiğini bilmiyorlardı. Arada sahaif-i matbuatta görülen garip bir tebliğ ortada birçok şeylerin devran eylediğini ihsas ettiriyordu. Mesela Sivas’ta bir kongre akdedilecekmiş bunu da yine harcırahtan filan bahseden tebliğ-i resmiden anlıyorduk. Bir mesele ne derece müphem kalırsa efvah-ı nâsda o kadar dallı budaklı bir şekil kesb eder. Bunu bütün açıklığı ile efkâr-ı umûmiyyeye anlatmak ve talep edilen şeyin ne olduğunu, talep edenin ne hak ve sıfatla iddia-i hukuk eylediğini izah etmek icap eder. 

    (ON İKİ SATIRLIK SANSÜR BOŞLUĞU) 

    Bir aralık bir şayia daha çıktı. Mustafa Kemal Paşa Azerbaycan’da bulunan Enver’le teşrik-i mesai eylemiş. Bizim teşehhüd miktarı gördüğümüz Kemal Paşa ciddi bir askere benziyordu. Ahmet Efendi’nin oğlu ile beraber yürüyeceğini zannetmiyorduk. Evvelce de işitmiş idik ki Harb-i Umûmî esnasında Mustafa Kemal Paşa kasapça yaptırmak istediği harekât yüzünden Enver’le de geçinememiş, onunla da arası açılmış. Enver’in memlekete ettiği fenalığı, dünyada bir çocuk bile takdir eder. Üç ikbal (SANSÜR) dolaşan kondüktörzadenin bu vatanı sürüklediği câh-ı izmihlali unutarak (SANSÜR) onunla teşrik-i mesai etmek Mustafa Kemal Paşa hakkında kalbimizde oldukça esaslı bir şüphe tevlit ediyordu. 

    Yine evvelki akşam işittik ki Mustafa Kemal Paşa Enver’i tevkif ederek Sivas’a getirmiş. Sivas neresi? Memâlik-i Osmâniyye’nin bir vilayeti değil mi? Oranın valisi yok mu? O halde hükümet içinde ufak büyük hükümetler mi teşekkül etmiş? Bu ne karışık mesele! 

    Eğer hakikaten Mustafa Kemal Paşa böyle bir cesaret göstererek memleketin en kavi düşmanını bu suretle ele geçirmiş ve tevkif etmiş ise şimdiye kadar gelen hükümetlerin hiçbirisinin yapamadığını yapmış demek oluyor. Temenni edelim ki doğru çıksın. 

    Bundan anlaşılıyor ki Enver Almanya’da değil, Azerbaycan’da imiş. Payitahtta münteşir gazetelerin ifadelerine nazaran Azerbaycan Bolşeviklerinin başına geçerek kumanda ediyormuş. İyi bilmiyoruz ama Bolşeviklik bir nevi içtimaiyattır diyorlar: içtimaiyat ise bir ilim üzerine müesses olması icap eder. Eğer o ilm-i içtimai, Enver gibi bir herifi aralarına kabul ediyorsa o ilm-i içtimaiye bir yuf borusu çalmak lazım gelir. Azerbaycan halkını da kondüktörzâdeden dolayı tebrik ederiz. 

    Çünkü Enver’in bu millete kılavuzluk eylediği on sene zarfında Türk milletinin burnu bir an belâdan kurtulmadı. Bundan sonra Azerbaycan Türkleri gündeye kullanacak can, mal, paraya malik iseler birlikte rahat rahat mücâhede(!)lerine devam eylesinler. Bizden yana mübarek olsun. 

    Sadede avdet edelim: 

    Mustafa Kemal Paşa’nın metâlibini hükümet pek güzel bilir. Bu hususta efkâr-ı umûmiyyeyi tatmin eylemesi icap eder. Zira müphemiyet bir takım şâyiâta sebebiyet veriyor. 

    Her şeye vukuat ile mi ıttıla kesp edelim? 

    Refî Cevat 

  • ‘Efendi’ hem hitaptır hem unvandır efendim!

    ‘Efendi’ hem hitaptır hem unvandır efendim!

    Osmanlı döneminde yerleşen ve günümüze kadar ulaşan en yaygın unvan olan ‘efendi’nin ifade ettiği anlamlar ve kullanım alanları… 

    Dilimizdeki “efendi” sözcüğü, Yunanca “avthentis”ten gelme; ama tarihin bir cilvesi olarak Türkçe haliyle yeniden Yunancaya geçmiş. Geç dönem Osmanlı Türkçesinde çok ilginç bir kullanımı var. “Efendim” veya “Efendimiz” biçiminde saygı duyulan herkes için, kendisinin eline bakanların kullandığı bir kelimedir [“velinimetim(iz) efendim(iz)” ya da yalnızca “efendimiz”]. Yanında çalıştığınız adamdan tutun da padişaha kadar kullanılabilir. 

    Bir de yüksek rütbeli herkese yazılan mektup ya da dilekçeler “efendim” formülüyle başlardı. Bu gibi kişiler kendi aralarında yazışırken de “efendim” sözcüğünü kullanırlar, önüne ve arkasına da kişinin rütbesine münasip başka sıfatlar koyarlardı (Başbakandan İçisleri Bakanına: “Utufetlu Efendim Hazretleri”; İstanbul Belediye Başkanından İçişleri Bakanına: “Devletlu Efendim Hazretleri”). 

    Bir unvan olarak kullanımı daha da ilginçtir. Bütün şehzadeler, veliaht da dahil “efendi” olduğu gibi (Abdülhamit Efendi, Reşat Efendi), bütün ilmiye mensupları ve din adamları için de bu sözcük kullanılırdı. Mahalle imamı da Ahmet Efendi, şeyhülislam da Ahmet Efendi’ydi. Öte yandan, ne kadar yüksek bir devlet memuru olurlarsa olsunlar bütün gayrimüslimler de efendi (Tahrirat-ı Hariciyye Kalemi Müdürü Sahak Efendi) olarak anılırdı. Bu çok önemli, zira Müslüman olmayanlar da bakan, vali veya büyükelçi olduklarında Müslümanlar gibi “paşa” olabiliyorlardı. Ancak Müslüman olmayan cemaatlerin dinî liderlerine tıpkı şeyhülislamlar gibi “efendi” diye hitap edilmiştir. 

    Abdürrahim Efendi 

    Sultan 2. Abdülhamid’in oğlu Şehzade Abdürrahim Efendi, Fausto Zonaro, 20. yüzyıl başları, Pera Müzesi. 

    Memurların en küçük rütbelileri de “efendi”dir; tıpkı Enver ve Mustafa Kemal Paşalar’ın babaları gibi. Belli bir rütbeden sonra “bey” oluyorlar, sonra da, eğer yukarıda verdiğimiz görevlere atanırlarsa, “paşa”. Söylediklerimizden anlaşılabileceği gibi, Müslüman olmayanlar “bey” olamazlar, efendilikten paşalığa geçerlerdi. Ancak 1909’da çıkan bir kanunla, sivil kökenliler için “paşa” sanı, bir tek başbakanlara verilir oldu. Örneğin Talât Paşa, 1917 Şubat’ında sadrazam olmadan önce “Dahiliye Nazırı Talât Bey”di. 

    Askerler için de durum aynıdır. Teğmenler ve yüzbaşılar Ahmet Efendi, binbaşıdan albaya kadar Ahmet Bey, sonra da “Ahmet Paşa”. 

    Bir de sayıları çok az olan “beyefendiler” vardı. Bunlar ya ilmiye kariyeri yaptıktan sonra din dışı bir sivil memuriyete geçmiş olanlar ya da yüksek memur çocuğu olmaları nedeniyle “bey” olup da ilmiye kariyerine girenlerdir (Sadrazam Haci İvaz Mehmet Paşa’nın oğlu Şeyhülislâm İbrahim Beyefendi). 

    İlginç bir gelişme de “beyefendi” sözcüğünün Cumhuriyet döneminde çok saygı duyulan kimseler (Bakanlar vs.) için kullanılır olmasıdır. Örneğin Başbakan Adnan Menderes’ten söz eden Demokrat Partililer kendisine “Adnan Bey” demezler, “Beyefendi” derlerdi. 

    Sivil topluma gelince… Konumuzu payitaht İstanbul’da kullanılan Türkçeyle sınırlayacak olursak, bütün küçük esnaf “efendi”ydi (Tütüncü Mehmet Efendi). 20. yüzyılın ortalarına kadar kullanılan bu unvan, neredeyse 1960’lara kadar taksi ve dolmuş şoförleriyle tramvay vatmanları için de geçerliydi. Aşağı yukarı aynı sıralarda “efendi”liğe terfi eden apartman kapıcılarına 20. yüzyıl ortalarına kadar “ağa” dendiğini okurlarımız eski gazete haberlerinden saptayabilirler. Aynı unvan, sivil dünyada bahçıvanlar, askerî düzende ise çavuşlar için geçerliydi. 

    ‘Elçiye zeval’ …olmaz!

    “Elçiye zeval olmaz” ve “Allah devlete millete zeval vermesin”deki “zeval” kelimesi “yokolma” anlamında kullanılıyor. Oysa kelime, “güneşin ulaştığı tepe noktası” anlamına gelir. 

    NECDET SAKAOĞLU

    Günümüzde belki yaşlılardan duyulabilen eski deyimler vardır. “Allah devlete millete zeval vermesin”, “elçiye zeval olmaz/elçiye zeval yok” bunlardan. Her ikisini de yerinde ve doğru kullandığımız söylenemez. 

    Sözlükler “zeval”i Arapça gösteriyor. “Zâil” gibi bir-iki örnek dışında türevleri yok. Arapçaya daha eski dillerden katılmış olabilir. Farsçanın, Arapçanın Türkçeyi istila ettiği evrelerde zeval de bir dilekle, bir atasözünde öğe olmuş. “Zeval vakti” (öğle), “kable’z-zeval” (öğleden önce), bâde’z-zeval (öğleden sonra), “zevalî saat” (alafranga), doğrudur. Buna karşılık zeval kelimesi eski birçok deyimde çarpıtılmış ve “yokolma” anlamında kullanılmıştır: “İlim ve kemal zeval-pezir değildir” (yokolmaz); “Dünya zeval bulur, ahiret bakidir”; “zeval-pezir” (yokolucu); “zeval-i nâ-pezir” (fani olmayan, sonsuz); “ser’i-üz-zeval (dayanıksız, yokolan, gelip geçici); bî-zeval (ölümsüz!) 

    Dünyanın çevresini hesaplayan 3. yüzyıl biliminsanı Eratosthenes güneşin ulaştığı en yüksek noktadan, “zeval”den yararlanmıştı. 

    Dertli de bir beytinde: “İkbâle zeval erse ne var sende kemal var /Mağrur-ı kemal olma ki ardında zeval var” demiş. Merhum Nihad Sami Banarlı, bir edebiyat dersimizde Yahya Kemal’in “Sonbahar” şiirinde geçen “zeval”i (“Her gün sürüklenip yaşamak ruha bâr olur/ İnsan duyar yerin dile gelmiş sükûtunu / Bir başka musikiye geçiş farzeder bunu / Teslim olunca va’desi gelmiş zevâline / Benzer cihana gelmeden evvelki hâline”) sormuş birkaçımız birden “ölmek, yokolmak” demiştik! Yanlışlarımızı bize düzelttiren bu müstesna öğretmen: “Bakınız tepe noktasında!” diyerek pencereden güneşi işaret edip gülümsemişti. Bu “bilmiyorsunuz, öğrenin!” demekti. Bizi araştırmaya yöneltmek için böyle “iham”lara başvururdu. Öğrendik: Yaz-kış her gün güneşin ulaştığı tepe noktası, öğle anı “zeval”dir (Fr. Midi). 

    Mehmet Âkif, Safahat’ta “Zevali beş geçe Boston’dan ayrılınca tren” demiş. Güneşin doğuşu, yükselişi, ufka inip-batışı “zeval” ile devletin kuruluşu, yükselişi, yıkılışı arasında benzerlik kuran bilge, bu deyimle “devlet-millet yaşamında zeval/zirve aşılırsa, yıkılış gelir” uyarısında bulunmuş. A. N. Asya da, “Tanrım dünyada yiğitlik / Erlik zeval bulmaz olsun” dizelerinde, kelimeyi yine doğru anlamıyla kullanmış. 

    Sonuç: “Zeval”, güneşin dünyaya göre dikildiği en yüksek konum. “Zeval” konusunu ilk çalışanlardan biri ilkçağ bilgini Eratosthenes’di (öl. MÖ 192) kuşkusuz. Sonraki laf anlamazlar, zirve anlamındaki “zeval”e daha yaygın bir “yokolma” anlamı yüklemişler. 

    Peki “elçiye zeval olmaz”a ne demeli? Bu atasözündeki “zeval” de dokunulmazlık çağrıştırıyor ve yukardaki örnekteki gibi kelimenin gerçek anlamıyla herhangi bir ilgisi yok. 

    ‘Allah rahmet eylesin’

    Definden sonra söylenir

    Bilindiği gibi “Türkiye Devleti” ya da “Türkiye Cumhuriyeti” demeleri gerekirken “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” diyerek siyasal cehalet sergileyen politikacılarımızı, ölüm haberleri üzerine Allah’tan rahmet dilerken duyuyoruz sık sık. Ölüm haberinin ardından, “Allah taksiratını affetsin”, “Allah günahlarını affetsin”, “Mekânı cennet olsun” vs. denir. “Allah rahmet eylesin” tabiri ise “ancak ve ancak definden sonra” kullanılır. Bugün maalesef devletin tepelerinden askeriyeye birçok lider veya kurum, bir ölüm veya şehit haberi gelir gelmez sosyal medyadan “Allah rahmet eylesin”i yazıveriyor! 

    Müslüman olmayanlar için ise “Toprağı bol olsun” denirdi ve hâlâ da öyledir. 

  • Millî Mücadele’nin en önemli dönemeci

    Millî Mücadele’nin en önemli dönemeci

    Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa ve Rauf (Orbay) Bey, İstanbul’da ulusun iradesine bağlı, yani Meclis-i Mebusan’ın denetiminde olan bir hükümet kurulması için delegeleri ikna etmiş, son Osmanlı Meclisi’ne giden yolu açmışlardı. Özellikle Rauf Bey’in araya girmesiyle, 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir’in, Mustafa Kemal Paşa’nın delegeliğini istemeyenleri kararlarından döndürmesi belirleyici olmuştur. 

    Bu ay 23 Temmuz 1919’da açılan Erzurum Kongresi’nin 100. yılını kutluyoruz. Erzurum Kongresi, katılımın bölgesel olmasına karşın, ulusal olduğu iddia edilen Sivas Kongresi’nden daha önemli bir kongredir. Hatta Millî Mücadele’nin en önemli dönemeci olduğunu da söyleyebiliriz; zira belli bir bölgeye ilişkin bir direniş hareketinin ulusal bir siyasi harekete dönüştüğü, ülkeden ayrı düşme tehlikesiyle karşı karşıya olan yörelerin doğru dürüst savunulabilmesi için ilk önkoşulun, parlamentonun yeniden açılması, yani meşrutiyet rejimine dönüş olduğunun açıkça söylendiği yer Erzurum Kongresi’dir. 

    Kongreye katılan delegelerin birçoğunu gayet iyi tanıyoruz. Bunların bazılarının 4 Ocak 1919 tarihinde yapılan bir duyuruyla seçimlerin ertelenmesinden hiç memnun olmadıklarını, bu duyuruyla fiilî bir mutlakiyet rejimine geçildiği kanısında olduklarını rahatlıkla öne sürebiliriz. Ama bunların hiçbiri, hatta kongrenin örgütlenmesinde emeği geçen birçok Erzurumlu ve Trabzonlu bile kongrelerinin bir meşrutiyet hareketine dönüşmesini hedeflemiyordu. Erzurum Kongresi’ni bu yola sokan, katılımcıları bölgesel bir direniş hareketinin önemli bir getirisi olmayacağına, ilk yapılması gerekenin İstanbul’da ulusun iradesine bağlı, yani Meclis-i Mebusan’ın denetiminde olan bir hükümet kurulmasına çalışmaya ikna eden Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa ve Rauf (Orbay) Bey’dir. Bu iki önder kongredeki delegeleri öylesine ikna etmişler, gönüllerini öylesine çelmişlerdir ki, kongrenin gerektiğinde geçici bir yerel hükümete dönüşme olasılığı bulunan yürütme kurulu (heyet-i temsiliye) için yapılan oylamada geçerli 46 oyun 46’sını da almışlardır. Ne var ki, Erzurum Kongresi’nin kaderine bunca etki eden bu iki kişi, kongrenin açılmasına yalnızca üç gün kala delege seçilebilmişlerdir. 

    Rauf Bey ve Mustafa Kemal Paşa Sivas Kongresi’ne katılan diğer delegelerle birlikte. 

    Mustafa Kemal Paşa, askerlikten istifasından sonra, 9 Temmuz 1919’da Erzurum Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nde görev almak istemişti. Rauf Bey de aynı gün yayımladığı bir bildiriyle ülkenin kurtuluşu yolunda Mustafa Kemal Paşa’yla birlikte sonuna kadar çalışmaya karar verdiklerini duyurmuştu. Öyle anlaşılıyor ki Erzurum Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyeleri hemen ertesi günü bu iki şahsiyeti derneklerinin Heyet-i Faalesi’ne üye yapmış, hatta Mustafa Kemal Paşa’yı bu heyete başkan, Rauf Bey’i de ikinci başkan seçmişlerdi. Ancak bu görevler o kadar önemli değildi ve Mustafa Kemal Paşa’yla Rauf Bey’in Erzurum Kongresi’ne delege olarak katılma arzularını karşılamıyordu. Öte yandan, kongrede Erzurum’u temsil edecek delegeler çoktan belli olmuştu. 

    Bu aşamada Mustafa Kemal Paşa’nın kurmay başkanı olarak Samsun’a çıkan Albay Kâzım (Dirik) Bey, Bitlis Valiliğinden ayrılmış olan Mazhar Müfit (Kansu) Bey ve başka birkaç kişinin Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Bey’in kongreye delege seçilmeleri için kulis çalışması yaptıkları anlaşılıyor. Bu çabalar karşısında Erzurum Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyeleri arasında fikir ayrılıklarının başgösterdiği de görülüyor. 

    Çoğunluğun söz konusu iki şahsiyete delegelik vermek istememesinin birkaç nedeni vardı. Bunların başında, bölgesel halk temsilcilerinden oluşacak ve bölgenin Osmanlı yönetiminden ayrı düşmemesini sağlamaya çalışacak bir kongreye bölgenin yerlisi olmayan kişileri almama arzusu geliyordu. Burada sözkonusu olan kişiler ise bölge halkından olmayışları bir yana, bir de İstanbul’daki hükümetle arası iyi olmayan, yani kongreye siyasal bir boyut kazandıracak kişilerdi. Öte yandan, Müdafaa-i Hukuk üyeleri arasında Karakol Cemiyeti üyeleri vardı ve bunlar, Enver Paşa yanlısı olmaları ve İstanbul’daki örgütlerinin emir ve komutası altında kalmak istemeleri gibi nedenlerle özellikle Mustafa Kemal Paşa’nın öne çıkmasını istemiyorlardı. Biraz kişisel hırsları, biraz da çevresindeki Karakol Cemiyeti üyelerinin koşullamaları nedeniyle, Erzurum’daki 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa da Mustafa Kemal Paşa’nın delegeliğine sıcak bakmayanlardandı. Öyle sanıyoruz ki Karabekir Paşa’nın delegelikler konusunda geç de olsa ikna edilmesindeki en önemli rolü Rauf Bey’in kişiliği oynamıştır. 

    Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Bey Sivas Kongresi günlerinde. 

    Mustafa Kemal Paşa’yla Rauf Bey’in delegeliklerinin kabul edilmesi tam 10 gün süren tartışmalar sonunda olmuştur. Ancak 20 Temmuz günü, Erzurum merkez delegesi seçilmiş olan Cevat (Dursunoğlu) ve Kâzım (Yurdalan) Beyler’in delegelikten istifaları üzerine Mustafa Kemal ve Rauf Bey delege tayin edilmiştir. Sonuçta Erzurum Kongresi’ne Hasankale ve Tortum delegeleri olarak katılan bu iki kişi de Karakol Cemiyeti üyesiydiler. Erzurum merkez delegeliklerinden istifa edecek kadar ikna olmuş olmalarında, her şeyden önce İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesi olmaları, yani meşrutiyet rejimine bağlılıkları rol oynamıştır. Bu ise, Mustafa Kemal Paşa’yla Rauf Bey’in, Erzurum Kongresi’nde ayrıntılı olarak savunacakları siyasal çizginin, en azından Erzurumlular arasında daha kongre açılmadan görüşülmüş olduğunu düşündürüyor. 

    Ne var ki, Mustafa Kemal Paşa’yla Rauf Bey’in Erzurumlularca benimsenmeleri, sorunun çözülmesine yetmemiştir. İkisi de İttihatçı olan Mehmet İzzet ve Süleyman Servet (Orkun) Beyler’in başı çektiği Trabzon temsilcileri Erzurumluların bu kararını beğenmemiş ve sözkonusu iki yeni delegenin kongre açılışında mazbatalarını inceleyerek delegeliklerini düşüreceklerini söylemişlerdir. Ancak bu hiçbir zaman gerçekleşmemiştir. Bu tehdidin hayata geçirilmeyişinde Nutuk’ta verilen 37 numaralı vesikanın, yani Erzurum’daki cemiyetin başkanı Hoca Raif (Dinç) Efendi’nin İstanbul’daki Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti genel merkezine çektiği ve Mustafa Kemal Paşa’ya genel merkez adına söz söyleme salahiyeti verilmesini isteyen 21 Temmuz tarihli telgrafın bir rolü olmuş olabilir. Ama öyle görünüyor ki bu aşamada asıl önemli rol Kâzım Karabekir Paşa’ya düşmüştür. Mustafa Kemal Paşa’nın delegeliğini istemeyenler arasındaki Gümüşhane temsilcisi Zeki (Kadirbeyoğlu) Bey’in anılarında açıkça söylendiğine göre, Trabzonluları kararlarından döndüren, bu tutumlarından vazgeçmelerini gayet açık bir dille isteyen Kâzım Karabekir Paşa olmuştur. 

  • Bekâret değil, (düpedüz) cehalet!

    Bekâret değil, (düpedüz) cehalet!

    Üniversitedeki kız arkadaşlarımızdan birinin kimlik kartının medeni hal bölümünde “bâkire” yazdığını görmüş, çok gülmüştük. Anlaşılan nüfus memuru muhafazakâr bir vatandaştı ve ona göre henüz evlenmemiş bir kadın ancak bâkire olabilirdi. Ama nüfus memurumuz “bekâr”ın dişilinin “bâkire” olduğunu sanıyor, yani bu iki kelimenin aynı kökten, Arapça “bikr”den türemiş olduğunu sanıyordu. Tümüyle yanlış tabii. “Bâkire”, “bâkir”in dişili; “bekâr”ın değil. Bunlar da “el değmemiş” demek. Hiç cinsel ilişkide bulunmamış bireyler için kullanıldığı gibi, insanların henüz ayak basmadığı topraklar için de kullanılmış bir kelime. İsterseniz “balta girmemiş orman” yerine “bâkir orman” da diyebilirsiniz. “Bekâr” ise Farsça. Farsçadaki doğru okunuşu ise “bî-kâr”; yani işsiz demek. İşsiz delikanlılara kız verilmediği için, “işsiz adam” demek olan deyim, “evlenmemiş adam” demek olup çıkmış. İş yoksa aş yok; aş yoksa da eş yok; gayet basit! 

    Alp Er Tunga Destanı’ndaki ‘ödlek’ kim? 

    İran üzerinden Anadolu’ya gelirken yüzlerce kelime almış atalarımız Farsçadan; ama anlamını, karşılığını değiştirdiğimiz Türkçe kelimeler de olmuş. Bunlardan birini neredeyse hepiniz biliyorsunuz; en azından hepinizin bilmesi gerekiyor çünkü lise son sınıf edebiyat kitabında Alp Er Tunga Destanı’nı okumamış olanınız yok: 

    ‘Alp Er Tunga öldü mü 

    Issız acun kaldı mı 

    Ödlek öcün aldı mı…’ 

    Kim bu “ödlek”? Zaman tabii. Erken Ortaçağ Türkçesinde “ödlek”, “zaman” demek. Yani Alp Er Tunga’yı öldüren korkak bir düşmanı değil, zaman. Gerçi zamanın hepimiz için korkak bir düşman olduğunu söylemek abartılı olmaz sanırım. Anlam da bunun için değişmiş zaten. Evet, anladınız. “Zaman” ile “korkak” arasında ortak ne yan var, değil mi? İkisi de kaçıyor işte! 

    İETT’de ‘sonraki’,  metroda emir! 

    İETT otobüslerindeki anonslarda, durakların neredeyse tümünün adlarını yanlış okuyan, güzel sesli ama İstanbul’u tanımayan bir hanım kızımız var. Örneğin “Kazasker” diyeceğine “kaz asker” diyor; yani kafası fazla çalışmayan, geri zekâlı bir askerden sözediyor. “Etemefendi” diyeceğine “Etem, efendi” diyor; yani Etem’in efendi bir çocuk olduğunu söylüyor. Ama bir de “gelecek durak” diyeceği yerde, “bir sonraki durak” diyor ki, olacak şey değil! Benim bildiğim kadarıyla sıralama, “şimdiki”, “sonraki”, “daha sonraki” (veya “bir sonraki”) diye gider. Sonrakine de Türkçede “gelecek” denir; “gelecek hafta”, “gelecek sene” ya da “gelecek ders”te olduğu gibi. 

    Bu açıdan metromuz iyi. Orada konuşan hanım kızımız, Allah’a şükür, “gelecek istasyon” diyor. Ama peronlarda olmadık şeyler var; anonslarda da. Yerlerde, “4’lü Vagon Bölgesi”, “8’li Vagon Bölgesi” yazıyor! Ne demek “4’lü vagon”? “8’li vagon” nasıl bir şey? Ya “4’lü katar (tren) bölgesi” olur, ya da “4 vagon bölgesi”. Anlambilim konusunda henüz İstanbul metrosunun öğreneceği çok şey var anlaşılan. Sekiz vagonlu trenlerin istasyona gelmesinden kısa bir süre önce de, “Gelecek tren sekiz vagonludur; lütfen kırmızı bölgelere ilerleyiniz” anonsu yapılıyor. Bu ne demek? “Mavi bölgelerde durmayın” demektir. Aslında, “kırmızı bölgelere ilerleyebilirsiniz” denmesi gerekir. Acaba emretmeyi mi seviyorlar? 

    Metro istasyonlarında… Ya “8’li katar (tren) bölgesi” olur, ya da “8 vagon bölgesi”. 
  • ‘Sopalı seçim’lerden cumhuriyet dönemi seçim hilelerine…

    ‘Sopalı seçim’lerden cumhuriyet dönemi seçim hilelerine…

    1912 seçimleri, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin gerçekleştirdiği hile ve baskılar yüzünden tarihimize “Sopalı Seçimler” olarak yazıldı. İkinci büyük kara leke ise 1946 genel seçimlerinde CHP’nin “resmen hile” yapmasıyla yaşandı. 1957’deki seçimlere ise Demokrat Parti’nin ağır siyasi baskıları ve “son anda gelen oylar” damga vurmuştu.

    Türkiye tarihindeki ilk seçim yolsuzluğu, “Sopalı Seçim” adı verilen ve 1912’de gerçekleşen seçimlerde gerçekleşmiştir.

    O dönem iktidardaki İttihat ve Terakki Cemiyet’ne (İTC) muhalefet edenlerin hepsi biraraya gelerek 21 Kasım 1911’de Hürriye ve İtilaf Fırkası’nı (HİF) kurmuşlardı. Yeni parti yalnızca üç hafta sonra İstanbul’da yapılan araseçimi kazanınca İttihatçıların etekleri tutuştu. Ertesi yıl seçim yılıydı ve yeni partinin yeterince örgütlenebilmesi durumunda seçimleri kazanma olasılığı vardı. Bu olasılığı bertaraf etmenin tek yolu ise erken seçim yapmaktı. İTC, Sultan V. Mehmet Reşat’ın Meclis-i Mebusan’ı feshetmesini hileli bir yoldan sağladı, Nisan 1912’de yapılan seçimleri de ezici bir üstünlükle kazandı. Yeni Meclis-i Mebusan’da İTC mensubu olmayan sadece altı milletvekili vardı.

    “Sopalı seçim” adı verilen 1912 seçimleri, daha sonra olanları açıklamak bakımından, çok önemli bir dönüm noktasıdır. İttihatçılar, bu seçimler sırasında muhalif milletvekili adaylarının dövülmesi gibi bir dizi şiddet olayı da dahil olmak üzere, türlü saldırganlıklar ve hileler yaptılar. Bu nedenle muhalefet, seçimlerin ve tabii Meclis-i Mebusan’ın meşruluğunu sorgular oldu. Öte yandan, birçok seçim çevresinde alınan sonuçlar da, seçmen kitlesinin büyük bir çoğunluğunun İTC yanlısı olduğunu ortaya koymuştu. Yani, dönemin politika atmosferini gayet iyi özetlemiş olan “Şehbenderzâde Filibeli” Ahmet Hilmi Bey’in de dediği gibi, kanunsuz yollara başvurmuş olmasalar da seçimleri İttihatçılar kazanacaktı. Bu tespit ise İttihatçılara, yaptıkları tüm uygunsuzluklara karşın seçmenlerin gözünde itibarlı olduklarını gösteriyor, dolayısıyla da herhangi bir meşruluk sorunları olmadığı fikrini aşılıyordu… Meclis-i Mebusan’ı kaybeden, seçmenlerin de kendilerini desteklemediğini gören muhalefet, seçim hilelerini de bahane ederek, kanundışı çareler aramaya başlayacaktı.

    Cumhuriyet dönemi

    Siyasi tarihimizin temelde Cumhuriyet Halk Partisi’yle (CHP) Demokrat Parti (DP) arasındaki rekabetle özetleyebileceğimiz 15 yıllık döneminde iki erken seçim yapılmıştır. Bunlar, dönemin ilk ve son seçimleri olan 1946 ve 1957 seçimleridir. İki seçimin de hem hazırlanışları hem yapılışları hem de doğurdukları sonuçlar açısından siyasi tarihimizde oynadıkları rolleri ne kadar vurgulasak azdır.

    1924’teki Belediye seçimlerine dair Akbaba dergisinde çıkan karikatür: “Kuklanın kuklasının kuklası”

    1947 sonbaharı yerine 21 Temmuz 1946’da yapılan erken seçim, iki açıdan çok önemlidir. Zira bu seçime, genel oy hakkının kanunlaştırıldığı 3 Nisan 1923’ten sonra ilk kez olmak üzere birden çok parti katılıyordu. Bilindiği gibi 1946 seçimi, belli bir yaşın üzerindeki seçmenler açısından bakıldığında, ilk çokpartili seçim değildi. II. Meşrutiyet’te (1908, 1912 ve 1914) ve Millî Mücadele döneminde de (1919) çokpartili seçimler yapılmıştı. Ama o seçimlerde genel oy hakkı yoktu. Cumhuriyet dönemine ise genel oy hakkıyla girilmiş olmasına karşın ne Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ne de Serbest Cumhuriyet Fırkası bir genel seçimde yarışacak kadar yaşayabilmişti.

    Ayrıca 1946 seçimleri, siyasi tarihimizin ilk tek dereceli seçimi, yani milletvekillerinin doğrudan doğruya yurttaşların oylarıyla seçildiği ilk genel seçimimizdi. Tek dereceli seçim ilkesi daha 1877’de, ilk seçim kanunumuz yapılırken gündeme gelmiş ve Meclis-i Mebusan’ın hazırladığı taslakta yer almıştı. Ama bu taslak 1908’in Ağustos başlarında kanunlaşırken sözkonusu ilke kaldırılmış, “müntehib-i sani” yani ikinci seçmen diye bir karakter yaratılmıştı. Seçmenler bu müntehib-i sanileri seçecek, onlar da milletvekillerini seçecekti. Gerçi bu sistem zaman zaman çok eleştirilmiş ve tek dereceli seçim isteği bazı parti programlarında bile görülmüştü ama tek dereceli seçim ilkesini Türkiye ancak 5 Haziran 1946’da benimseyebildi.

    1946 seçimlerinin bir erken seçim olmasına gelince… Belki de ilk söylenmesi gereken şey, erken seçim beklentilerinin ya da söylentilerinin neredeyse DP’nin kurulmasının hemen sonrasında ortaya çıkmış olduğudur. Bu tür beklentilerin genellikle iktidar çevrelerinden sızdırılan bilgiler biçiminde karşımıza çıkması, akla ister istemez “baskın seçim” fikrini getirir. Nitekim Ocak ayı başında kurulmuş olan DP, erken seçim kararının kanunlaştığı 10 Haziran 1946’da yurt çapında örgütlenebilmiş olmaktan çok uzaktı. Demokratlar, sonuç olarak Meclis’teki toplam 465 sandalye için ancak 346 aday gösterebilecekti. Üstelik seçim yalnızca birbuçuk ay sonrasına, 21 Temmuz’a tarihlenmişti; yani doğru dürüst propaganda yapacak zaman da yoktu.

    Ancak görünen o ki, DP yöneticileri daha Nisan-Mayıs aylarında erkene alınacağı belli olmuş olan seçimlere katılma taraflısıydılar. Bir kere iktidar, durmadan kendilerini seçime davet ediyor, yani belediye seçimlerinde yaptıkları boykotu tekrar etmemelerini istiyor ve bunu yaparken de genel seçimin boykot edilmesi halinde istenmedik birtakım yollara gidilebileceğini ima ediyordu. Yani partileri hâlâ kapatılabilirdi. Öte yandan, Serbest Cumhuriyet Fırkası gibi “uydurma bir muhalefet” olduklarına ilişkin kuşkular da henüz tümüyle kaybolmamıştı. Hem bu kuşkuları bertaraf etmek hem de o güne kadar iyi kötü yaratılmış olan muhalefet ivmesini yitirmemek için seçime gitme kararı alındı. 15 Haziran’da yapılan ve adına “Ufak Kongre” denilecek olan toplantıda, Demokratlar seçime girmeye, Meclis’te antidemokratik yasaların lağvedilmesine çalışmaya, Meclis dışında da iktidarı halka şikâyet etmeye, bunlar mümkün olmazsa da “sine-i millete dönmeye” oybirliğiyle karar verdiler.

    1946 seçimleri: 2. büyük kara leke

    Ancak bütün bu anlattıklarımızdan sonra, 1946 seçimlerini “baskın seçim” olarak nitelemek gene de yanlış olur. Bir kere CHP yöneticilerinin, değil o yıllarda 1950’de bile seçimi kaybedeceklerine ilişkin herhangi bir tedirginliği yoktu. Belki, bunlardan bazılarının çok sonraları söyledikleri gibi, “uyuyorlardı”. Ülkenin nabzını tutmakta çok zayıf kalmışlardı. Ama hâlâ Millî Mücadele’nin saygınlığına, 2. Dünya Savaşı’nda tarafsız kalabilmiş olma başarısına ve İsmet İnönü’nün biraz da bu ikisinden kaynaklandığına inandıkları karizmasına aşırı güveniyorlardı. Bu bakımdan genel seçimlerin neredeyse birbuçuk yıl erkene alınmasının nedenini iç politikada değil dış politikada, daha doğrusu dışarıya gösterilmek istenen vitrinde aramamız gerekir. Nitekim erken seçime ilişkin ilk ciddi işaretler, USS Missouri’nin İstanbul’a geldiği 5 Nisan 1946 tarihinden sonra görülür.

    1946 seçimlerinde oy sandıklarının üzerinde ve etrafında CHP bayrakları.

    İsmet Paşa’nın acelesi, kendisinden çok şey beklediği Batı dünyasına bir an önce çok partili bir Meclis gösterme arzusundan kaynaklanıyordu. Gerçi 1946 ilkbaharında da TBMM çok partiliydi; çünkü mensupları arasında CHP’nden ayrılıp DP’ye girmiş milletvekilleri vardı. Ama bu yetmezdi. Türkiye’nin Batı dünyasındaki imajını köklü bir biçimde değiştirecek olan, çok partinin katıldığı bir seçim sonucunda oluşmuş bir çok partili Meclis’ti. O yüzden İnönü, DP’nin seçimleri boykot etme olasılığından samimiyetle korkmuş ve o yüzden erken seçime gidiş aşamasında yaptığı konuşmalarda yer yer tehdit unsurunu da kullanmıştı.

    İsmet İnönü 1946 seçimlerinde. Mazbatalar değiştirilmiş, “uzak köylerden ancak gelebilen sonuçlar” açıklamasıyla, Demokrat Parti’nin milletvekili sayısı azaltılmıştı.

    Proje başarılı olmasına oldu ve “Truman Doktrini” adı altında anılan 1 milyon dolarlık ilk ABD yardımı 1947 Mart’ında elde edildi. Ama 1946 seçimleri, parlamento tarihimize  1912’deki “Sopalı Seçimler”den sonraki ilk büyük kara leke olarak geçti. DP’nin Meclis’te çoğunluğu elde etmesine hiç imkân olmamasına karşın, yine de büyük çapta hile yapılmıştı. Mazbatalar değiştirilmiş, “uzak köylerden ancak gelebilen sonuçlar” açıklamasıyla, birçok yerde Demokratların milletvekili sayısı azaltılmıştı.

    Elimizdeki tanıklıklar, bu hilelerin İsmet İnönü’nün bilgisi dışında yapıldığını gösteriyor. Çoğu durumda da hilelerin, tek parti yönetimi alışkanlıklarının bir sonucu olarak, işgüzar devlet yetkililerinin refleksi biçiminde yapıldığına kesin gözüyle bakabiliriz. Ancak, İstanbul gibi birkaç yerde sonuçların CHP yetkililerinin doğrudan doğruya müdahaleleriyle oluştuğunu da biliyoruz. Hem Ahmet Emin Yalman’ın anıları hem de Nihat Erim’in Günlükler’i, Vali Lütfi Kırdar’ın İstanbul seçim sonuçlarını yukarıdan gelen bir emir doğrultusunda değiştirdiğini açıkça gösteriyor. Sonuç olarak Kâzım Karabekir, Refet Bele, Hüseyin Cahit Yalçın ve Hamdullah Suphi Tanrıöver gibi önemli isimler, ancak seçimi sandıkta kazanmış olan bazı Demokratların adlarının silinmesi sonucunda milletvekili olabilmişti.

    1957 Seçimi ve DP’nin problemleri

    Metin Toker’in anılarına bakacak olursak, İsmet İnönü, 1958 Mayıs’ında yapılması gereken seçimlerin erkene alınacağını daha 1957 Şubat ya da Mart’ında sezmişti. Nitekim CHP, seçim hazırlıklarına seçimlerin erkene alınacağına ilişkin herhangi bir resmî açıklama yapılmadan önce, Nisan ayında başladı. Resmî açıklama ise 25 Mayıs’ta Başbakan Adnan Menderes tarafından yapıldı; seçimler 27 Ekim’de yapılacaktı. Ancak, bu garip durumu ilk aşamada İsmet Paşa’nın olağanüstü bir öngörüsü, ikinci aşamada da CHP’nin DP’yi erken bir seçime zorlaması biçiminde yorumlamak yanlış olur. İnönü’nün sezgisi, iktidardaki DP’nin ciddi bir kriz içinde olduğunu ve kendisini bir anlamda yenilemek isteyeceğini gözlemlemiş olmasından ibarettir.

    Bilindiği gibi DP’nin 1955’te yasalaştırdığı Basın Kanunu, o yılın Ekim-Kasım aylarında parti içinde bir deprem yaratmış, partiden ihraç ve istifalara yol açmıştı. DP’den ayrılanlar 19 Kasım’da Hürriyet Partisi’ni kurmuş, ay sonunda da Menderes, Meclis’ten güvenoyu istemek zorunda kalmıştı. Menderes, DP’nin ezici bir çoğunlukta olduğu Meclis’ten güvenoyunu almış, ama sorunları bitmemişti. Partiden ihraç ve istifalar sürmekle kalmadı, yeni katılımlar sayesinde Hürriyet Partisi’nin Meclis’teki sandalye sayısı CHP’ninkini geçti. Bu istifa ve ihraç süreci 1957’de de sürüyordu.

    Öte yandan, hem parti içindeki çalkantılar hem de basında çıkan türlü yolsuzluk haberleri, sık sık Bakanlar Kurulunda değişiklikler yapılmasına neden oluyordu. Bütün bu gelişmeler sonucunda iktidar partisinin üst yönetiminde bazı il örgütlerine karşı güvensizlik de belirmişti.

    Bu açıdan bakıldığında 1957 seçimlerinin “baskın seçim” olarak nitelenmesi zordur. Erken seçimin DP’nin kabuk değiştirmesi, parti örgütünün Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Adnan Menderes tarafından zapturapt altına alınma çabası olarak değerlendirilmesi akla daha yatkın gözüküyor. Nitekim bu iki kurucu üye, kimin nereden milletvekili seçileceğine neredeyse tek başlarına karar verecek, ama Kasım 1956’daki belediye seçimlerinde düşmüş olan oyların, yeniden yükseltelim derken daha da düşmesine neden olacaktı.

    Adnan Menderes 1957 seçimlerinde oy kullanıyor. Hükümet gazetelere karşı davalar açmış, seçimden önce kapatmıştı.

    Elimizdeki istatistik veriler, DP’nin 1954’te büyük farkla kazandığı bazı illeri 1957’de kaybetmesinin tek nedenini DP seçmeninin sandığa gitmemiş olması biçiminde gösteriyor. Aday yoklaması yapılmaması ya da il örgütlerinin aday tercihlerine kulak asılmaması ters tepecek, Menderes’in meşhur “odunu aday göstersem seçtiririm” sözleri tümüyle yenilgiye uğrayacaktı. Bazı dedikodulara bakacak olursak, son anda bir iki aday değişikliği yapılmasaymış, Demokratlar Menderes’in kalesi Aydın’ı bile yitirebilirmiş.

    Ülkenin 1957’deki iktisadi durumuna baktığımızda, erken seçimler için “acil seçim” deyimini kullanabiliriz. Ankara’da süt alabilmek için kuyruğa girilen, kahvenin ancak karaborsada bulunabildiği, ABD’den et satın alındığı bir dönemdi 1956-1957 yılları. Millî gelirde ciddi bir düşüş yaşanmış ve 1954’ten 1957’ye fiyat artışları yıllık ortalama % 13’ü bulmuştu. Bu rakam, tüketicinin o yıllara kadar barış zamanlarında tanık olduğu en büyük rakamdı. İktidarın bir nebze rahatlık sağlayacak bir dış borç bulma ümidi de o dönemde hiç yoktu. Gerçi ABD seçimlerden sonra musluğu gene açacaktı ama, erken seçime gidildiği sıralarda ne bu bekleniyordu ne de 1958’in daha iyi bir yıl olacağı. Dolayısıyla bir an önce seçime giderek dört yıl daha kazanmak, sonrasına da sonra bakmaktan başka bir çare yoktu.

    Bütün bu söylediklerimize rağmen 27 Ekim 1957’de yapılan erken seçimlere “baskın seçim” gözüyle bakılabilir. Ama “baskın” niteliği, gördüğümüz gibi seçim kararında değil, iktidarın seçime giderken yarattığı siyasi koşullardadır. Örneğin DP’nin muhalefeti destekleyen basına karşı daha 1955’te başlatmış olduğu sindirme eylemleri, 1957’de şiddetlendi. Çeşitli gazetelere karşı davalar açıldı, bazı gazeteler kapatıldı. Cumhuriyetçi Millet Partisi (CMP) Genel Başkanı Osman Bölükbaşı’nın milletvekili dokunulmazlığı kaldırıldı. Bölükbaşı daha sonra yargılanarak hapse atıldı ve seçimleri hapiste geçirdi. Kırşehir’den yeniden milletvekili seçildikten bir ay sonra tahliye edilecekti. Ancak muhalefete asıl darbe, seçimlerden birbuçuk ay önce çıkarılan yeni seçim kanunuyla vuruldu.

    Gaziantep ve 3. büyük kara leke

    1957’nin yaz aylarında CHP, CMP ve Hürriyet Partisi önde gelenleri birçok kez biraraya gelerek seçim ittifakı hazırlıklarına girişmiş ve Eylül başlarında anlaşmaya varmışlardı. Her seçim bölgesinde en güçlü olan parti seçime katılacak ve o partinin listesine diğer partilerden belli oranlarda aday girecekti. İttifak, bağımsızları da kapsıyordu. Ancak DP, 11 Eylül’de çıkarılan yeni seçim kanunuyla söz konusu ittifakı imkânsızlaştırdı. Yeni kanun, her partinin örgütü bulunan her yerde seçime katılmasını zorunlu hale getiriyordu. Ayrıca aday olmak isteyen devlet memurlarına seçimden en az altı ay önce istifa koşulu konmuş, böylece üniversite ve yargı kökenli birçok kişinin önü kesilmişti.

    Siyasi partilere radyo yasaklanmıştı. Bu tabii DP için de geçerliydi ama, hükümet radyoyu kullanabilecekti. Aynı biçimde, partilerin seçim kampanyaları seçimden üç gün önce sona erecek, fakat hükümet her türlü etkinliği yapabilecekti.

    Muhalefet bütün bu kısıtlamalara rağmen toplam oyda DP’yi geçti. DP ilk defa % 50’nin altında kalmış, ama oyların % 47.7’sini alarak, çoğunluk sistemi gereği Meclis’teki 610 sandalyenin 424’ünü elde etmişti. Ancak seçimler sırasında yaşananlar, parlamento tarihimize “Sopalı Seçimler” den sonraki ikinci büyük kara lekeyi sürmüş oldu. Birçok yerde gene “uzak köylerden ancak gelebilen oylar” sonucu tayin etmişti. Bunlar arasında en garibi Gaziantep’te yaşandı. Seçim sonuçlarına göre Gaziantep’i 700 oy farkla CHP kazanmıştı. DP’nin sözcüsü olan Zafer gazetesi bile ertesi günü Gaziantep’i CHP’nin kazandığını yazdı. Ama “geç saatlerde yetişen 1.000 kadar oy” durumu tersine çevirmiş ve DP Gaziantep’de kazanmıştı.

    1919 SEÇİMLERİ

    Son Osmanlı Meclisi’ne baskı altında seçim

    1919 sonbaharındaki iki gelişme, Damat Ferit Paşa Hükümeti’nin düşmesine neden olmuştur. Bunların biri, İstanbul Hükümeti’yle Elazığ Valisi Ali Galip Bey arasındaki, Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Bey’in ölü ya da diri olarak ele geçirilmesine ilişkin yazışmanın bütün ülkeye duyurulması, diğeri de Mustafa Kemal Paşa’nın girişimiyle Anadolu’yla İstanbul arasındaki haberleşmenin kesilmesidir. Bunun üzerine Ali Rıza Paşa 2 Ekim’de sadrazam olmuş, 7 Ekim’de ise uzun bir süredir beklenen seçim çağrısı yapılmıştı.

    11 Aralık 1919

    Harbiye Nezareti’nden Dahiliye Nezareti’ne; Nusaybin’deki seçimlere silahlı kuvvetlerin müdahale ettiğine ilişkin bir ihbarın Harbiye Nezareti’ne de geldiğini söyleyen Harbiye Nâzırı imzalı telgraf.

    8 Ocak 1920

    Bolu Mutasarrıflığı’ndan Dahiliye Nezareti’ne, Düzce Kazası’nda seçimlerin kanuna aykırı biçimde yapıldığına ilişkin Abdülvahab imzalı şikâyet hakkında Bolu Mutasarrıfı imzalı telgraf.

    Bu kararı izleyen haftalarda yapılan milletvekili seçimleri neredeyse her tarafta Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin baskıları altında geçti. Birçok seçim bölgesinde istenmeyen adayların seçilmesi engellendi, seçilen bazı adayların mazbataları düzenlenmedi ve yerlerine başkalarının adlarına mazbatalar düzenlendi. İçişleri Bakanlığı’na birçok itiraz dilekçesi geldi ve bu durum basına da yansıdı. Seçimlerde yolsuzluk yapıldığı gerekçesiyle Hürriyet ve İtilâf Partisi seçimleri boykot ettiğini açıkladı.

    1930 SEÇİMLERİ

    Devlet emriyle Serbest Fırka’nın kaybettirilmesi!

    Serbest Fırka 12 Ağustos 1930’da kurulduktan kısa bir süre sonra ülkede belediye seçimleri yapılmış, parti yöneticileri halktan gördükleri desteğin verdiği cesaretle seçimlere katılma kararı almıştı. Yeni partinin özellikle büyük kentlerde ve ticari merkezlerde çok sayıda taraftarı olması, Cumhuriyet Halk Fırkası yöneticilerini tedirgin etmişti. Bunun üzerine İçişleri Bakanlığı’ndan valiliklere gönderilen manidar bir talimatla seçimlerde büyük çapta hile yapıldı. Serbest Fırka, olağan koşullarda kazanması beklenen birçok yerde seçimleri kaybetti. Seçimler sırasında Gazi Mustafa Kemal’le birlikte sonuçları irdeleyen Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar adlı anı kitabında şunları yazıyor:

    “Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın da katıldığı belediye seçimleri, çok gürültülü, bazı yerlerde kavga dövüşlü bir şekilde devam etmekte, buna paralel olarak, muhalefetin şikâyetleri de günden güne artmaktaydı. Her yerde hükümet kuvvetlerinin intihaplara müdahalesinden, muhalefete baskı yapıldığından, yolsuzluklardan, kanunlara aykırı hareketlerden bahsediliyordu… Serbest Fırkacıların şikâyet ve iddiaları bütün bütün boş değildi; Atatürk bunun farkındaydı. Nitekim bir gün kendisine hemen hepsi Cumhuriyet Halk Fırkası’nın lehinde olarak gelen seçim haberlerini arz ettiğim sırada bana, ‘Hangi fırka kazanıyor?’ diye sormuş; ‘Tabii bizim fırka Paşam’ cevabını vermiştim de gülmüş; ‘Hayır efendim; hiç de öyle değil! Hangi fırkanın kazandığını ben sana söyleyeyim; kazanan idare fırkasıdır çocuk! Yani jandarma, polis, nahiye müdürü, kaymakam ve valiler. Bunu bilesin’ buyurmuştu”.

    7 KASIM 1982

    Anayasa oylaması ve ‘şeffaf zarflar’

    12 Eylül 1980 darbesinden iki yıl sonra yapılan Anayasaya referandumunda, yüzde 91.37 oranında kabul, yani evet oyu çıkmıştı. Kenan Evren, 29 Ağustos’da Afyon’da halka hitaben yaptığı konuşmada, “dış güçlerle işbirliği yapanların ‘Hayır’ kampanyası açtığını” belirtiyordu. 25 Ekim’deki Rize konuşmasında ise “Bunlar Ermeni ASALA örgütüyle işbirliği yapanlar, komünist radyolardan talimat alanlardır” diyecekti. 7 Kasım günü geldiğinde seçmenleri bir sürpriz bekliyordu: Ordunun belirlediği şeffaf oy zarflarının dışından mavi pusulalar seçilebiliyordu. Bu uygulama, birçok kişinin “ret” oyu vermekten korkmasına yolaçmıştı.

    Ahmet Kuyaş’ın Ocak 2013 ve Haziran 2018 sayılarında dergimizde çıkan yazılarından derlenmiştir.

  • Türkiye ve dünyada sandık oyunları…

    Türkiye ve dünyada sandık oyunları…

    Temsilî rejimlerdeki seçimlerin dünyada yaklaşık 300 yıllık, Türkiye’de ise yaklaşık 150 yıllık bir geçmişi var. Bu seçimlerdeki usulsüzlük, şaibe, hile veya manipülasyonun tarihi de en
    az bu kadar eski. Günümüz Türkiye’sinde yaşanan seçim tartışmalarından, demokrasi tarihinde öne çıkan hadiselere…

    SUNUŞ

    Siyasi iktidarların gölgesinde

    2 Kasım 1876’da vilâyetlere gönderilen seçim talimatnamesiyle başlayan temsilî rejim tarihimizin adalet ve hukuk açılarından pek övünülecek bir bilançosu yok. Gerçi seçim süreçlerine ilişkin usulsüzlükler konusunda Türkiye dünyada yalnız değil; ama sözkonusu usulsüzlüklerin toplamı, dolayısıyla da sıklıkları gözönüne alındığında Türkiye’nin bu konudaki sicilinin pek de parlak olmadığı su götürmez bir gerçek.

    Bunun nedeni, kanımızca, devlet aygıtının yeterince tarafsız olamaması, hükümetlerin elinde rehine kalmasıdır. Ancak, devletin iktidarlar karşısında özerkliğini koruyabilmesini bir tek devlet memurlarından beklemenin pek sağlıklı olmadığını eklemek ve bunun gerçekleşebilmesi için güçlü bir kamuoyuna da ihtiyacımız olduğunu söylemek gerekir. Bu ise, gerçek anlamda bir ulus-devlet olmamıza bağlı.

    Bugünlerde ulus-devlet olma yolunda attığımız ilk adımların ancak 100. yılını kutlamaktayız. Yani henüz çok genç bir devlet ve ulus olduğumuzu kabul etmemiz ve dere-tepe ne kadar yol gittiğimizi iyi irdeleyebilmemiz, dolayısıyla da yakın tarihimizi iyi bilmemiz gerekiyor. İzleyen sayfalarda Türkiye’nin ve dünyanın bu yakın tarihinden bir kesiti, iktidarların devleti seçim süreçlerinde nasıl kullandığını ve seçim sonuçlarını etkilediğini göreceksiniz.

  • Mustafa Kemal Paşa 8-10 Haziran 1919’da isyana karar vermişti

    Mustafa Kemal Paşa 8-10 Haziran 1919’da isyana karar vermişti

    Anadolu “harekât-ı milliyesi”ni alevlendiren, Mustafa Kemal Paşa’dır. Samsun’a çıktıktan sonra her yöne telgraflar yağdırmış, bilgilenmeye, Anadolu’nun doğu yarısındaki genel durumu anlamaya çalışmıştı. Ali Fuat Paşa, Rauf Bey ve Refet Bey’le birlikte Amasya’da buluştular. Mustafa Kemal Paşa da Julius Caesar gibi Rubicon’u Amasya’da geçmiş, zarlar atılmıştı.

    İşgallere ve olası toprak kayıplarına karşı Anadolu’da ve Trakya’da oluşan ilk örgütler, hemen Mondros Bırakışması’nı izleyen günlerde ortaya çıkmışlardı. 1919 baharında, özellikle de İzmir’in işgali üzerine bu örgütler çok daha etkinleşmiş, ellerindeki kısıtlı imkânların elverdiği oranda halkı silahlandırmaya ve bu amaçla vergi toplamaya başlamış; bu etkinlikleri mümkün olduğu kadar meşru bir zemine oturtabilmek için de yerel ve bölgesel kongreler toplama yoluna gitmişlerdi. Bu girişimlerde o günlere kadar siyasetle hiç uğraşmamış birçok kişi bulunuyordu gerçi; ama önemli roller oynayanların kim olduklarına baktığımızda veya kullanabildiğimiz azımsanamayacak sayıdaki anıları okuduğumuzda açıkça görülüyor ki sözkonusu girişimlerin neredeyse hepsinde inisiyatif, resmen tarihe karışmış olan İttihat ve Terakki Cemiyeti üyelerinden geliyordu. O kadar ki, bazı Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti şubelerinin kapılarındaki pirinç levhalara biraz dikkatli bakıldığında, üzerlerinden kaldırılmış olan “Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti … Şubesi/Kulübü” ibarelerinin izleri görülebiliyordu.

    Bu yapılanmaların yerel düzlemden bölgesel düzleme geçme yolunda attıkları adımlar, 1-5 Kasım 1918 tarihlerinde yaptığı son kongresinde kendi kendini fesheden ve birçok önderi aynı tarihlerde yurtdışına kaçmış olan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin başka bir isim altında yeniden toparlanma çabası olarak görülebilirdi. Anadolu eşrafının ise gerek Ermeni politikası nedeniyle, gerekse “Millî İktisat” adı altında 1913’ten itibaren uygulamaya konan Türk girişimci sınıfı yaratma politikası nedeniyle olsun, büyük çoğunlukla İttihat ve Terakki Cemiyeti taraftarı olduğunu bilmeyen yok gibiydi. Tabii bu durum, ne Sultan VI. Mehmet Vahdettin’in ne Sadrazam Ferit Paşa’nın ne de İstanbul Hükümeti’ndeki birçok Hürriyet ve İtilâf sempatizanı Bakanın hoşuna gidecek bir durumdu. Nitekim Mustafa Kemal Paşa’nın 9. Ordu Birlikleri Müfettişi sıfatıyla Samsun ve çevresine gönderilmesindeki amaç da bu tür örgütleri silahsızlandırmak ve etkisiz hale getirmekti.

    Milli Mücadele önderleri Amasya Bildirgesi’ni hazırlayan dörtlüden Rauf Bey, Mustafa Kemal Paşa ve Ali Fuat Paşa, Sivas Kongresi günlerinde.

    Bu yönde başka bir girişim de 19 Mayıs 1919’da kurulan II. “Damat” Ferit Paşa Hükümeti’nde İçişleri Bakanı olan Ali Kemal Bey’den Haziran 1919 ortalarında geldi. Ali Kemal Bey, yerel direniş örgütlerinin bölgesel örgütlere dönüşmesini engelleyebilmek amacıyla bunların aralarındaki yazışmaları yasaklama yoluna gitti ve bunun uygulamasını sözlü bir emirle Posta ve Telgraf Genel Müdürü Refik Halit (Karay) Bey’e havale etti. Refik Halit Bey de bütün vilayet başmüdürlüklerine 16 Haziran 1919’da şu emri verdi: “Redd-i İlhak Cemiyeti tarafından verilecek telgrafnamelerin kabul edilse dahi keşide olunmaması muktezidir. Servis olarak katiyyen kabul etmemelidir. Hilâfında hareket şiddetle mesuliyeti dâi olacaktır”. Refik Halit Karay, anılarında bu emri verişini anlattıktan hemen sonra şöyle diyor: “Anadolu harekât-ı milliyesi işte bu tarihten sonra alevlendi”.

    Alevlenmeyi sağlayan Mustafa Kemal Paşa’dır. Refik Halit Bey’in telgrafhanelere yolladığı emri gördüğünde Mustafa Kemal Paşa Havza’dan Amasya’ya geçmişti; fakat herhangi bir girişimde bulunmamıştır. Daha sonra verdiği tepkiden çok sinirlendiğini anlıyoruz. Ama henüz ses çıkarmıyordu, zira başka planları da vardı. Samsun’a çıkalı beri her yöne telgraflar yağdırmış; bilgilenmeye, Anadolu’nun doğu yarısındaki genel durumu anlamaya çalışmıştı.

    Kuva-yi Milliye Mustafa Kemal Paşa’nın isyanını başlatan telgrafı çektiği gün Edremit gönüllülerinin Ayvalık cephesine hareketleri.

    Ancak bu telgraf trafiğinin farkında olan Britanyalılar, Paşa’nın durumundan kuşkulanmış ve İstanbul Hükümeti’nden kendisini geri çağırmasını istemişlerdi (6 Haziran 1919). Harbiye Nazırı Şevket Turgut Paşa da Mustafa Kemal Paşa’dan İstanbul’a dönmesini isteyen ilk yazıyı 8 Haziran’da yollamıştı. Dolayısıyla, Mustafa Kemal Paşa’nın memuriyeti artık sallantıdaydı ve Anadolu’da kalabilmek için kendine yeni bir rol bulması gerekiyordu. Ama talihi de yaver gidiyordu; zira aynı gün Ankara’daki 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa da kendisine bir telgraf yollamış ve Bandırma üzerinden Anadolu’ya geçen Rauf (Orbay) Bey’in Ankara’ya vasıl olduğunu bildirmişti. Ali Fuat Paşa’nın telgrafını 10 Haziran’da yanıtlayan Mustafa Kemal Paşa’nın o iki günde isyan bayrağını açmaya karar verdiğini söyleyebiliriz.

    Mustafa Kemal Paşa, Ali Fuat Paşa’yla Rauf Bey’i Havza’ya davet ediyor, ayrıca 3. Kolordu Komutanı Refet (Bele) Bey’le, Canik Mutasarrıfı Kapancızade Hamit Bey’i de çağıracağını söylüyordu. Yani Amasya kararlarını alacak olan dörtlü (Mustafa Kemal ve Ali Fuat Paşalar ile Rauf ve Refet Beyler) randevulaşmışlardı. Sözkonusu randevu sonuç olarak Havza’da değil, Amasya’da gerçekleşecekti; çünkü Merzifon’daki Britanyalıların Havza’ya doğru bir harekât yapabileceğini düşünen Mustafa Kemal Paşa, ani bir kararla daha güneye, Amasya’ya geçmişti.

    Mustafa Kemal Paşa’nın Refik Halit Bey’in emrine hemen tepki göstermemesinin nedeni, daha sonra birlikte Amasya kararlarını alacakları arkadaşlarını beklemesidir. Nitekim Ali Fuat Paşa’yla Rauf Bey Amasya’ya 19 Haziran’da varmışlar; Mustafa Kemal Paşa da 20 Haziran günü biri Başbakanlık’a, Harbiye Bakanlığı’na ve Posta ve Telgraf Genel Müdürlüğü’ne, biri bütün valiliklere, biri de bütün vilâyet posta müdürlüklerine olmak üzere, zehir zemberek üç ayrı telgraf çekmiştir. İçeriklerinin ufak tefek farklarla aynı olduğunu söyleyebileceğimiz bu telgraflar Posta ve Telgraf Genel Müdürlüğü’nü vatana ihanet ve millete karşı cinayetle suçluyordu. Tabii hedef, İstanbul Hükümeti’ydi. Gerçi Mustafa Kemal Paşa o sıralarda Refik Halit Bey’in emrinin İçişleri Bakanı Ali Kemal Bey’den kaynaklandığını bilmiyordu; ama böyle bir emir vermeye bir genel müdürün kendi başına karar veremeyeceğini bilmeyecek biri de değildi.

    Her zamanki siyasal ustalığını burada da sergilemiş, doğrudan doğruya hükümeti suçlamadan aynı hükümete karşı isyankâr bir telgraf çekmişti. Zaten Samsun’a birlikte çıktığı arkadaşı Refet Bey de ertesi akşam Amasya’ya gelecek ve Amasya kararlarıyla artık Anadolu’nun İstanbul’un emirlerini dinlememesi gerektiğini her tarafa kendi imzasıyla duyuracaktı. Mustafa Kemal Paşa da Julius Caesar gibi Rubicon’u geçmiş, zarlar atılmıştı.

    20 HAZİRAN 1919’DAKİ TARİHİ TELGRAF

    Milletin sesini hiçbir emir kesemez

    Mustafa Kemal, Müdâfaa-i Hukuk-ı Milliyye ve Redd-i İlhak Cemiyetleri tarafından yollanan telgrafların işleme konmaması kararına çok sert tepki göstermişti.

    Mustafa Kemal Paşa’nın Amasya’dan 20 Haziran 1919’da Başbakanlık’a, Harbiye Bakanlığı’na ve Posta ve Telgraf Genel Müdürlüğü’ne çektiği telgraf:

    “Amasya’da Üçüncü Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa’dan Müdiriyet-i Umumiyye’ye mevrud 20 Haziran sene 1335 tarihli şifre telgrafnâme sûretidir. Gayet müstâceldir.

    Posta ve Telgraf Müdiriyet-i Umumiyyesi’nin telgrafhanelere Müdâfaa-i Hukuk-ı Milliyye ve Redd-i İlhak Cemiyetleri tarafından verilecek telgrafnâmelerin keşide edilmemesi hakkında bir emir verdiğini istihbar eyledim. Aydın Vilâyeti’nin tahliyesine sâik-i yegâne olan sadâ-yı milleti boğmaktan, vatanın hayat ve istiklâline karşı birleşen vicdân-ı umûmî-i millîyi itfâdan başka hiçbir şeye matuf olamayacak olan böyle bir câniyâne teşebbüsün âtiyen mucip olacağı mes’uliyet-i azîmenin teemmül ve idrak edilememesi bâdi-i teessürdür. Bu emrin hemen geri alınarak milletin itimat ve emniyetine zerretümâ halel getirilmemesi lüzumunu arzetmeyi vazife-i vicdaniyye telâkki eylediğim maruzdur.

    Makâm-ı Celîl-i Sadaret-i Uzmâ’ya, Harbiye Nezaret-i Celîlesi’ne arzolunmuştur.

    20 Haziran sene 1335

    Üçüncü Ordu Müfettişi

    Mustafa Kemal

    Harb Tarihi Vesikaları Mecmuası 6 (1953), belge 111