Yazar: Ahmet Kuyaş

  • Tam 100 yıl önceydi: Türk Ordusu direndi ve Yunan ilerleyişini durdurdu

    SAKARYA MUHAREBESİ: DÖNÜM NOKTASI

    23 Ağustos-13 Eylül 1921 tarihleri arasındaki Sakarya Muharebesi, Kurtuluş Savaşı içinde bir dönüm noktasıydı. Ağustos sonuna kadar Ankara’ya 50 km. mesafeye kadar yaklaşan Yunan taarruzları, Türk Ordusu tarafından kademe kademe yumuşatılarak durduruldu. Türk Ordusu, Eylül başında fedakarlık tarihine geçecek karşı saldırılarla düşman kuvvetlerini Sakarya Nehri’nin batısına atacaktı.

    Sakarya’daki başarının öy­küsü, Eskişehir-Kütah­ya muharebelerinde ye­nilen Türk ordusunun Sakar­ya Nehri’nin doğusuna gayet hızlı bir biçimde çekilmesiyle başlar. Unutulmaması gereken çok önemli bir nokta, Yunan Ordusu’nun Eskişehir’e girdi­ği 19 Temmuz’la Sakarya’daki muharebelerin başladığı tarih olan 23 Ağustos arasında 1 ay­dan fazla bir zaman olduğu­dur. Bu zaman zarfında Yunan Ordusu da kendisini tazelemiş, cepheye yeni birlikler taşımış­tı tabii. Ancak asıl önemlisi, bu 5 haftalık sürenin Türk Ordu­su’na kendi eksiklerini tamam­lama, yeniden moral kazanma ve Yunanlara karşı Ankara’yı başarılı bir biçimde koruyabi­lecek duruma gelme imkanını sağlamış olmasıdır. Türk Ordu­su’nun hızla doğuya çekilmiş olması, ayrıca iki kuvvet ara­sındaki mesafeyi açarak Yunan Ordusu’nun lojistik açıdan bi­raz daha zorlanması sonucunu doğuruyordu.

    Türk kuvvetlerinin Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilmesi 25 Temmuz’da tamamlanmış­tı. Mustafa Kemal Paşa her ne kadar Polatlı’ya yerleşen Batı Cephesi Karargahı’na giderek ordunun durumu hakkında et­raflıca bilgi edindiyse de, Tem­muz sonlarında işi başından aş­mış bir durumdaydı. TBMM’de, Yunan Ordusu’nun ilerleyişi karşısında Ankara’yı terkedip Kayseri’ye taşınma konusu gö­rüşülüyordu. Ayrıca, Ocak ayın­da çıkan Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun (bkz. #tarih, sa­yı 79) Türkiye’yi cumhuriyete götüren yeni bir anayasa olup olmadığına ilişkin tartışmalar hâlâ devam etmekteydi.

    Öte yandan, Mustafa Kemal Paşa’nın TBMM’deki bazı mil­letvekilleriyle birlikte Mayıs ayında kurduğu Müdafaa-i Hu­kuk Grubu’nun (bkz. #tarih, sa­yı 83) ne anlama geldiğine iliş­kin sorgulamalar ve tartışmalar da sürüyordu. Ancak, ordunun istendiği gibi geri çekilmesinin tamamlanmış olması Musta­fa Kemal Paşa’yı rahatlatmıştı. Buna bir de milletvekillerinin cepheye temsilciler göndere­rek askerî durumun ne halde olduğunu kendilerinin görmek istemesi eklenince, alınacak tedbirlerin tartışmaya açılması Ağustos başlarını buldu.

    Tam 100 yıl önceydi: Türk Ordusu direndi ve Yunan ilerleyişini durdurdu
    Delik ayakkabıyla vatan kurtardı
    Mustafa Kemal (Atatürk) ve Salih (Bozok)’un Sakarya Muharebesi sırasında görüldüğü bu fotoğrafta Mustafa Kemal’in ayakkabısının tabanındaki delik de seçilebiliyor.

    Cepheden dönen millet­vekillerinin hazırladıkları ra­porun 2 Ağustos’ta Meclis’te okunmasıyla başlayan görüş­meler, iki gün sonra Mustafa Kemal Paşa’nın başkomutan atanmasını gündeme getirdi. 5 Ağustos’ta çıkartılan bir kanun­la da Mustafa Kemal Paşa, 3 ay­lığına “başkumandan” atandı. Aynı gün Fevzi (Çakmak) Paşa, Batı Cephesi Komutanı İsmet (İnönü) Paşa’nın yerine Genel­kurmay Başkanlığı’na; İçişle­ri Bakanı Refet (Bele) Paşa ise bu görevine ek olarak Savunma Bakanlığı’na getirildi. Birkaç gün sonra Malta’dan dönecek olan Ali Fethi (Okyar) Bey, 2 ay sonra Refet Paşa’dan İçişleri Bakanlığı’nı devralacaktı.

    Bu üçlünün aldığı ilk önemli tedbir, Anadolu Savaşı’na sivil halkın katkısını sağlayarak, sa­vaşı topyekûn bir seferberliğe dönüştüren Tekâlif-i Milliyye emirlerini hazırlamasıdır. 7-8 Ağustos günlerinde, “TBMM Reisi, Başkumandan Mustafa Kemal” imzasıyla yayınlanan toplam 10 emir, bütün yönetsel birimlerde birer “Tekâlif-i Mil­liyye Komisyonu” kurulmasını mecbur tutuyordu. Vali, muta­sarrıf ve kaymakamların baş­kanlığında, askerî ve malî yet­kililerle birlikte belediye teş­kilatları ve Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri temsilcilerinin de yer alaca­ğı bu komisyonlar; adlarından da anlaşılacağı gibi, olağanüstü vergileri toplamak, bunları ge­rektiği gibi depolamak, ellerin­deki miktarları Savunma Ba­kanlığı’na bildirmek ve gerek­tiğinde bölgelerindeki askerî yetkililere teslim etmekle yü­kümlüydü.

    Karşılıkları daha sonra ödenmek üzere makbuz mu­kabilinde alınan ilk vergi, her hanenin “birer takım çama­şır ve birer çift çarık ve çorap” vermesi biçiminde gerçekleşti. 7 Ağustos’ta çıkan 3 Numaralı Emir, komisyonların herkesin elindeki “çamaşırlık bez, Ame­rikan, patiska, pamuk, yıkanmış yün, yıkanmamış yün, tiftik, fantezi kumaşlar hariç olmak üzere erkek elbisesi imaline ya­rayan her nevi yazlık ve kışlık kumaşlar, kalın bezler, kösele ve iğne, taban astarlığı, sarı ve siyah meşin, sahtiyandan ya­pılmış yemeni, çarık, botin, ça­rık imaline mahsus deri, demir kundura çivisi, tel çivi, kundura ve saraç iplikleri, nallık demir veya yapılmış nal, mıh, yem tor­bası, yular, belleme, kolan, ka­şağı, gübre ve sicim ve urgan”ın yüzde 40’ına makbuz karşılı­ğında elkoymasını istiyordu. Sonraki emir, aynı oranları ay­nı koşullarla “buğday, saman, un, arpa, fasulye, bulgur, nohut, mercimek ve kasaplık hayva­nat, şeker, gaz, pirinç, sabun, yağ, tuz, zeytinyağı, çay, mum” gibi maddelere uyguladı. 8 Nu­maralı Emir, bunlara “benzin, vakum, gres, makine, don, saat­çı ve balık yağları, vazelin, oto­mobil ve kamyon lastiği, solüs­yon, buji, soğuk tutkal, Fransız tutkalı, telefon makinesi, kablo, pil, çıplak tel” gibi maddeleri de ekledi.

    Tam 100 yıl önceydi: Türk Ordusu direndi ve Yunan ilerleyişini durdurdu
    Sangarios ve Yunan çarpıtması
    Sakarya Meydan Muharebesi’nin Yunanlar tarafından tasvir edildiği taşbasması bir resim. Türk piyadesinin üstüste gelen süngü hücumları muharebenin sonucunda etkili olmuştu. Ancak buna rağmen, Yunan kamuoyuna “Türklerin mağlubiyeti” olarak yansıtıldı.

    Bütün bu toplananları nak­liye aracı sahipleri herhangi bir maddî karşılık almadan ayda 100 kilometre taşımak mec­buriyetinde olacak; taşıma sı­rasında bunların yeme-içme masrafları ordu tarafından kar­şılanacaktı (5 Numaralı Emir). 8 Ağustos tarihli 7 Numaralı Emir, savaş sonunda geri veril­mek üzere, av tüfekleriyle ta­bancalar haricinde kalan bütün ateşli silahları cephaneleriy­le birlikte istiyordu. Kasatura­lar, süngüler ve özel bir kıymeti olanlar hariç olmak üzere pala ve kılıçlar da toplanacaktı. Ta­şıma konusunda bazı sıkıntılar yaşanacağı düşünülmüş olma­lı ki, 10 Numaralı son emirde dört tekerlekli olan bütün yay­lı arabalarla at, öküz ve kağnı arabalarının ve yük hayvanları­nın yüzde 20’sine gene makbuz karşılığında elkonacağı söylen­miştir. Görüldüğü gibi Ankara, kendisini savunacak olan ordu­nun her türlü ihtiyacını karşıla­maya ve bunları cepheye müm­kün olduğu kadar çabuk yetiş­tirmeye çalışıyordu.

    Yunan Ordusu’nun Eskişe­hir’e girmesinden 1 hafta sonra yapılan bir toplantıda, Harekât Dairesi sorumluları, Türk Or­dusu’nun toparlanmasına fırsat verilmeden saldırının sürdü­rülmesini önermiş; buna karşı­lık levazım sorumluları bunun cephane zaafı yüzünden hemen yapılmasının mümkün olmadı­ğını, yapılacağı zaman ise ula­şım zorluklarını dikkate alarak çok ihtiyatlı davranılması ge­rektiği hatırlatmasını yapmıştı.

    Sonuç olarak Sakarya’da­ki Türk mevzilerine doğru Yu­nan ileri harekatı 14 Ağustos’ta başladı. Üç kolordudan oluşan Yunan kuvvetlerinin stratejisi Temmuz ayındakinin aynısıydı. Cephenin kuzeyinde bir tümen­le Polatlı yönünde baskı uygu­lanırken, 8 tümenle Türk Ordu­su’nu güneyden sarmaya çalışı­lacaktı. 23 Ağustos’ta başlayan çarpışmalar tümüyle Türk ta­rafının aleyhine gelişti. Birçok mevziin Yunan ordusunun eli­ne geçmesi nedeniyle, Mustafa Kemal Paşa 26 Ağustos’ta Refet Paşa’ya yolladığı bir telgrafla Meclis’in ve hükûmet daireleri­nin Kayseri’ye taşınmasını iste­di; ancak durumun görece den­gelenmesi üzerine ertesi günü bu isteğinden vazgeçti.

    25 Ağustos’tan 2 Eylül’e ka­dar 8 gün boyunca Yunan Or­dusu hem Türk mevzilerini geri atmaya devam etti hem de gü­neyden dolaşıp doğuya kayarak Türk kuvvetlerini sarmaya ça­lıştı. Türk savunması ise bu iki hareket karşısında, bir yandan kaybedilen arazinin gerisinde yeni bir mevzi tutarak, bir yan­da da sarılmamak için sürekli doğuya kayarak tutunuyordu.

    Sakarya Nehri üzerinde ba­tıya dönük cephe, Haymana Ovası’nın güneyinde, güneye dönük bir duruma girmişti. 2 Eylül’de Yunan ordusu Polat­lı’nın güneyindeki Çal Dağı’nı ele geçirdi ve Ankara’ya 50 ki­lometrelik bir mesafeye geldi. Ancak Türk piyadesinin üs­tüste gelen süngü hücumla­rı bir yanda, süvari güçlerinin de Yunan Ordusu’na takviye sağlayan ulaşım hatlarına ver­dirdiği kayıplar diğer yanda; Yunan Ordusu’nun saldırı ka­biliyeti giderek tükendi. 4 ve 5 Eylül günlerinde kalkıştığı ve geri püskürtülen genel taarruz sonrasında, Yunan birlikleri­ne yeterince güçlenene kadar yerinde durması emri verildi. Bu konum, Yunan Ordusu’nun Anadolu’da varabilmiş olduğu en uç nokta olarak kalacaktır.

    Tam 100 yıl önceydi: Türk Ordusu direndi ve Yunan ilerleyişini durdurdu
    Kulaktan tutulup dışarı atılanlar
    Altında “Anadolu’daki nisbetsiz (boks) müsabakalarının son safhası: Kulaktan tutup oyundan dışarı fırlatmak ameliyesi.” yazan Cevat Şakir karikatürü, Sakarya Muharebesi’nden üç hafta sonra Güleryüz dergisinin 23.sayısında yayımlanmıştı. (6 Ekim 1921).

    Yunanların durmuş oldu­ğunu farkeden Türk Ordusu, 6 Eylül’de bir yoklama taarru­zu yaptı. Bu harekatın başarılı olduğu görülünce buna benzer taarruzlar 3 gün boyunca sür­dürüldü ve bunlar da başarı­lı oldu. Bunun üzerine 10 Eylül günü Türk Ordusu bütün cephe boyunca karşı taarruza geçerek Yunan Ordusu’nu batıya doğ­ru itmeye başladı. Birkaç yerde direnmeye çalışsalar da Yunan kuvvetleri Sakarya Nehri’ne doğru sürülüyordu. 12 Eylül’de Çal Dağı geri alınmış, Anka­ra üzerinde herhangi bir bas­kı kalmamıştı. O gece Yunan Ordusu, birçok yerde Ankara demiryolunu ve Sakarya üze­rindeki köprüleri tahrip ede­rek nehrin batısına çekildi. 13 Eylül’de nehrin doğusunda hiç Yunan askeri kalmamış, 3 hafta süren muharebe sona ermişti.

    Sonuçlarına bakıldığın­da, Sakarya Muharebesi’nin TBMM Ordusu açısından bü­yük bir askerî zafer olduğunu söylemek zordur. İki ordu da aşağı yukarı aynı sayıda kayıp vermiştir. Hatta Türk Ordu­su’nun biraz daha fazla yıpran­dığı söylenebilir, zira piyade­yi süngü hücumlarına kaldıran küçük rütbeli subaylar arasın­da şehit sayısı çok yüksekti. Bu bakımdan Sakarya Muha­rebesi için, “subay savaşı” da denmiştir. Öte yandan, Yunan Ordusu’nun çekilmesi görece kayıpsız gerçekleştirilmiş ve Türk tarafına önemli bir savaş malzemesi bırakılmamıştı. Son olarak, bazı Türk süvari birlik­lerinin Sakarya’nın batısında da görülmesine karşın; taka­ti kalmayan Türk Ordusu’nun çekilen Yunan Ordusu’nu kesin yenilgiye uğratacak bir taarruza kalkamamış olduğunu ekleme­miz gerekir.

    Bütün bunlara karşın Sa­karya Muharebesi, Ankara Hü­kümeti açısından bir siyasal zaferdir. Bunun birkaç nedeni var. Birinci ve en önemli neden, Sakarya’da yapılan savunma­nın Ankara Hükümeti’nin savaş yoluyla dize getirilemeyeceği­ni göstermiş olmasıdır. Unutul­maması gerekir ki, Yunan ileri harekatı başladığında bütün dünya başkentlerinde Türkle­rin Yunan Ordusu karşısında tutunamayacağı sanılıyordu. Sakarya’daki başarılı savunma, hem bir süredir Ankara Hükü­meti’ne yardım etmekte olan Bolşevik Hükümeti’nin kese­yi daha da açmasını sağlaya­cak hem de Fransa’nın ertesi ay Ankara Antlaşması’nı imzala­yarak Sèvres Antlaşması’nı ke­sin olarak devre dışı bırakması sonucunu doğuracaktır.

    İkinci ve yine çok önem­li bir neden, bu muharebeyle Anadolu savaşında hem inisi­yatifin hem de üstünlüğün artık Türk tarafına geçmiş olması­dır. Yunan Ordusu Sakarya’dan sonra bir daha taarruza kalka­mayacak, bulunduğu hattı tah­kim ederek beklemeye başlaya­caktır.

    Üçüncü bir neden, Doğu ve Batı Anadolu’dan sonra Orta Anadolu halkının da gerçek sa­vaşla tanışması ve Anadolu Sa­vaşı’nın tam anlamıyla ulusal bir savaşa dönüşmüş olmasıdır. Nitekim Sakarya Muharebesi bittikten yalnızca 1 gün sonra Mustafa Kemal Paşa, o zama­na kadar TBMM’nin almaya cesaret edemediği, belki de al­mak istemediği bir karar ala­rak genel seferberlik ilan ede­cek, Misâk-ı Millî’nin tüm bir ulusun amacı haline gelmesini sağlayacaktır.

  • Sakarya’dan 1 ay önce son Yunan taarruzu

    Yunan kuvvetlerinin İnönü’deki şoktan sonra tekrar ileri harekata girişmesi, esas olarak siyasi gerekçelerle alınmış bir karardı. Yunan komutanlar Anadolu’da kesin bir zafer olasılığına kuşkuyla yaklaşıyordu. 10 Temmuz 1921’de ileri harekata başlayan Yunan Ordusu, Afyon, Kütahya ve Eskişehir’i ele geçirecek; ancak Mustafa Kemal’in öngörülü stratejisinden dolayı Türk Ordusu’nu imha edip savaşı bitiremeyecekti.

    Yunanların Anadolu’da­ki durumları Londra Konferansı’ndan (bkz. #tarih, sayı 80) sonra bir hayli zorlaşmıştı. Önlerinde iki se­çenek duruyordu: Ya Anado­lu’yu terkedecekler ya da Türk ordusunu kesin bir yenilgiye uğratacaklardı. Henüz Türk or­dusunun savaş kabiliyeti konu­sunda iyi istihbaratları olma­dığı için ikinci seçenek tercih edilmiş ve Yunan Küçük Asya Ordusu 23 Mart 1921’de Bur­sa’dan Eskişehir’e doğru ileri harekata geçmişti. Ancak, Yu­nan kuvvetleri açısından baş­langıçta başarılı olan harekat Türk ordusunca İnönü’de dur­durulmuş ve 31 Mart – 1 Nisan günlerinde tam bir yenilgiye dönüşmüştü (bkz. #tarih, sayı 82). Yunan Ordusu’nun Ana­dolu’daki bu ilk kesin yenilgisi sonrasında İtilâf Devletleri yi­ne yoğun bir diplomatik arayı­şa girişirken, Yunan Genelkur­mayı da yeni bir harekat hazır­lığına başladı.

    Büyük Britanya’nın önder­liğinde başlayan diplomatik görüşmeler, İtilâf Devletle­ri’nin Ankara ve Atina arasın­da herhangi bir tercih yapma­dan barışı sağlamasını hedef­liyordu. Bir plan yapılacak ve iki başkente de sunulacaktı. Bir tarafın planı reddetmesi durumunda İtilâf Devletleri de nasıl bir tutum takınacakları­na yeniden karar vereceklerdi.

    Eskişehir-Kütahya Muharebeleri sırasında hücum halinde bir Yunan süvari müfrezesi.

    Londra’da hazırlanan ve Yunanların Anadolu’dan çe­kilmesini ama Doğu Trakya’da kalmasını öngören arabulu­culuk önerisi Haziran ayın­da Fransa’nın onayına sunul­du. Fransızlar, arabuluculuk ve Anadolu konularında des­teklerini verdiler; ancak Yu­nanların Doğu Trakya’dan da çekilmesini istediler. Bu son noktanın barış görüşmeleri­ne bırakılmasına karar veril­dikten sonra, öneri 22 Hazi­ran’da ilk önce Atina Hüküme­ti’ne verildi. Yunanistan 2 gün sonra verdiği yanıtta, almış bulunduğu askerî harekat ka­rarından vazgeçmek niyetin­de olmadığını bildirdi. Artık tarafsız kalan İtilâf Devletleri, Türk-Yunan savaşının sonu­cunu bekleyeceklerdi.

    Yunan Genelkurmayı’nın bir defa daha ileri harekata ge­çerek Türk Ordusu’nu kesin bir yenilgiye uğratma kararı­nın kolay alınmadığını söyle­yebiliriz. Başkomutan Anasta­sios Papulas ve çevresindeki bazı kurmay subaylar, Anado­lu’da kesin bir zafer olasılığı­na kuşkuyla bakıyorlardı. Öte yandan, savaş yanlısı hükü­mette birçok Bakan da Papu­las’ı beğenmiyor ve onun de­ğiştirilmesini istiyordu; fakat orduda gerçekleştirilen “kralcı temizlik”ten sonra pek bir se­çenekleri de yoktu. Kral Kons­tantinos gibi yurtdışı sürgü­nünden yeni dönmüş (bkz. #tarih, sayı 78) olan General Yoannis Metaksas da kendi­sine teklif edilen başkomu­tanlığı reddetmişti. Ilımlı bir kralcı olan Metaksas, Anadolu harekatına daha başından beri karşı olduğu gibi, Yunan Ordu­su’ndaki birçok kurmay subay da harekatın başarılı olama­yacağı konusunda kendisiy­le aynı fikirdeydi. Dolayısıyla, harekat kararının politikacı­lardan kaynaklandığını hatır­lamakta yarar vardır.

    Kral Konstantinos tahta ge­çerken savaşa son vereceğini söylemişti. Bu sözünden dön­düğünü düşünmek yanlış olur. Bir tür “onursal başkomutan” ilan edildikten sonra geldiği Anadolu’da bile bu harekatı is­teyenin kendisi olmadığını gös­teren tanıklıklar vardır. Gerçek o ki Kral, kralcı politikacıların elinde oyuncak olmuştu. Kral­cı hükümetin ise başı derttey­di zira kalıcılığı pamuk ipliğine bağlıydı. Gerçi savaştan bıkan Yunan seçmenleri, Elefteri­os Venizelos’u başlarından at­mıştı ama, bu onların kralcılığa döndüğü anlamına da gelmi­yordu. Bu durum, yeni hükü­metin popülerlik kazanabil­mek için askerî bir zafere olan ihtiyacını açıklar. Öyle görü­nüyor ki hiçbir şey kazanma­dan barış yapıp Anadolu’dan ayrılmak da popülerlik açısın­dan kralcılara pek bir şey ka­zandırmazdı. Kralcı subayların da bütün kuşkularına karşın bunları açıkça ve kararlı bir bi­çimde söylemektense harekata devam kararına katılmalarının ardında, bu siyasal görüşün as­kerî görüşlerine üstün gelmesi bulunur.

    Eskişehir’de Yunan ordusu 1921’in Temmuz ayında Eskişehir’e giren Yunan Ordusu, parlak bir taktik zafer kazanmış olmasına karşın asıl amacına ulaşamamış yani Türk Ordusu’nu ezerek savaşı bitirememişti.

    10 Temmuz 1921’de ileri harekata başlayan Yunan Or­dusu, kuzeyde Eskişehir üzeri­ne görece zayıf bir güçle baskı yapmak, asıl gücüyle ise Af­yonkarahisar’a doğru ilerleye­rek Türk ordusunu güneyden çevirmek niyetindeydi. Afyon, 15 Temmuz’da Yunanların eli­ne geçti. Yunan Ordusu bun­dan sonra kuzeye yönelmiş, bu gelişme de Türk Ordusu’nun planlandığı gibi çevrilmesi ola­sılığını doğurmuştu. Bunun üzerine Türk Ordusu bir kısım birlikleriyle Yunanlara karşı oyalama savaşı vererek Seyit­gazi’nin doğusuna çekilmeye başladı. Kütahya ve Seyitga­zi 17 Temmuz’da düştü ama, Türk Ordusu çok yıpranması­na karşın çevrilmekten kurtul­du. Ertesi gün Batı Cephesi Ka­rargahı’na gelen Mustafa Ke­mal Paşa, çok yıpranmış olan askerlerin Yunan Ordusu’nun kararlı hücumları karşısında başarılı bir savunma yapama­yacağını öngördü ve genel bir çekilme kararının alınmasını sağladı. Türk Ordusu yer yer yapılan oyalama muharebele­ri eşliğinde hızlı bir biçimde çekilmeye başlayacak; 1 hafta sonra Sakarya Nehri’nin doğu­sunda yeniden mevzilenecekti.

    19 Temmuz 1921 akşa­mı Eskişehir’e giren Yunan Ordusu, parlak bir taktik za­fer kazanmış olmasına karşın asıl amacına ulaşamamış ya­ni Türk Ordusu’nu ezememiş, dolayısıyla da savaşı bitireme­mişti. İnönü’deki yenilginin acısı unutulmuş, Türk tara­fına da Eskişehir, Kütahya ve Afyon gibi önemli merkezle­rin ele geçirilmesi nedeniy­le moral açısından bir darbe vurulmuştu. Ancak, bahar baş­larında planlanan kesin zafer henüz elde edilemediği için şimdi Sakarya’ya doğru dör­düncü bir ileri harekata hazır­lanmaları gerekecekti.

  • Savaş henüz bitmeden cumhuriyet fikri doğmuştu

    1919’un ikinci yarısından itibaren, Millî Mücadele’nin siyasi ve idari yapısında gerçekleşen değişiklikler TBMM açıldıktan sonra da devam etmiş, Mustafa Kemal’in cumhuriyet fikri ve devrimci emelleri kendini göstermeye başlamıştı. 10 Mayıs 1921’de kurulan Müdafaa-i Hukuk Grubu’ndan Halk Fırkası’na doğru uzanan sürecin kilometre taşları…

    Mustafa Kemal Paşa, son Osmanlı Mec­lis-i Mebusanı’na seçilen Anadolu ve Rume­li Müdafaa-i Hukuk Cemiye­ti (ARMHC) mensuplarının Meclis’te bir grup kurmala­rını, bu gruba da “Müdafaa-i Hukuk Grubu” adını verme­lerini istemişti. Bu istek, Pa­şa’nın 1919 sonlarında yapılan seçimler sırasında ve Mec­lis’in açıldığı günlerde ARMH­C’ni bir siyasal parti gibi gör­mek istediğini, bu cemiyete en azından Kuvâ-yı Milliyye’nin siyasal kanadı gözüyle bakma eğiliminde olduğunu gösterir.

    Ancak ARMHC mensubu milletvekilleri çeşitli nedenlerle bu adı benimsememişler, Sultan 6. Mehmet Vahdettin’in Meclis’i açış nutkunda geçen “felâh-ı va­tan” adını almışlardı. Bu geliş­menin Mustafa Kemal Paşa’nın hoşuna gitmediği aşikardır. An­cak, yıllar sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) okuduğu Nutuk’ta gördüğümüz gibi sert bir tepki de vermemiş­tir. Zaten daha seçim dönemin­de bile sözkonusu Meclis’in pek uzun ömürlü olamayacağına, er veya geç Anadolu’da bir mec­lis açmak zorunda kalınacağına inanan Paşa, o sıralarda bu geliş­meyi o kadar önemsememişti.

    Öte yandan, bu durumun Mustafa Kemal Paşa’ya daha Erzurum Kongresi günlerinden beri farkında olduğu bir şeyi; ARMHC’nin ülkenin savunul­ması ve kapitülasyonların kal­dırılması, yani Ahd-ı Millî’nin (daha sonra, Misâk-ı Millî) yaşa­ma geçirilmesi dışında herhan­gi bir politikası olmayan, birçok konuda çok farklı fikir ve eği­limleri olan kişilerden meydana geldiğini bir kez daha gösterdiği kesindir. Ancak, o dönemde ya­pabileceği fazla bir şey de yoktu. Siyasal bir program temelinde insan ayıklamaya koyulamaz ve asıl önemlisi, siyasal parti biçi­minde bir örgütlenmeye gide­rek kamuoyunda bölünmeye yol açamazdı. ARMHC’nin Sultan ve Hürriyet ve İtilâf Partisi dı­şında neredeyse herkesçe kabul gören siyasal meşruluğundan yararlanmayı sürdürmesi gere­kiyordu. Gerçi bir hata yapacak ve Britanyalıların İstanbul’u bas­maları üzerine Ankara’da top­lanmaya çağırdığı meclis için “kurucu meclis” deyimini kulla­narak devrimci emellerini açığa vuracak; ama yakın çevresindeki bazılarının kendisini ikaz etmesi üzerine nihaî çağrı metninden “kurucu” sıfatını çıkaracaktı.

    Her siyasi görüşten mebus İlk mecliste her fikirden milletvekili vardı. Hocalar, dervişler, askerler ve memurlar… 1922’de orduların başarısı için yapılan duada, Mareşal Fevzi (Çakmak) Paşa, Rauf (Orbay) Bey, Mustafa Kemal Paşa yanyana.

    Mustafa Kemal Paşa, bu yaklaşımını TBMM açıldıktan sonra da sürdürmüş, TBMM’ni ARMHC’nin genel kongresi gibi gördüğünü gösteren bazı metin­ler kaleme almıştır; ama artık durum çok farklıydı. ARMHC, parlamenter olmayan, yani her­hangi bir partiyle en azından resmî bir ilişkisi olmayan Ba­kanların yönettiği bir ülkenin meclisindeki bir parti, grup ya da oluşum değildi. TBMM’ne nere­deyse tümüyle hakim olması ne­deniyle; ülkenin Ermeni, Fransız ve Yunanlıların işgalinde olma­yan yörelerini yöneten bir yürüt­me organına dönüşmüştü ve bu haliyle iktisadi, toplumsal, kültü­rel, eğitsel, diplomatik ve askerî politika üretmek zorundaydı. Nitekim, bazılarının adlarında “grup” sözcüğünün de bulundu­ğu gruplaşmalar hemen başladı. Ancak 1920’de Mustafa Kemal Paşa, ileride gerçekleştirmeyi planladığı siyasal devrimde te­mel olarak kullanacağı Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’na (bkz. #ta­rih, sayı 79) odaklanmıştı; bu ne­denle kendi fikirleri çevresinde bir grup oluşturmaya çalışmadı.

    20 Ocak 1921’de kabul edi­lecek olan Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu görüşmeleri sırasında TBMM’ndeki hava bir hayli de­ğişti. Mustafa Kemal Paşa’nın yeni bir devlet, bir cumhuri­yet kurmak niyetinde olduğuna ilişkin tedirginlikler belirmişti. Kanun kabul edildikten sonra ise hem Anadolu’da hem de İs­tanbul’da, Ankara’daki yöneti­min cumhuriyete doğru gittiğine ilişkin olumlu ve olumsuz imalar ve söylentiler iyice yaygınlaştı. Bunun üzerine de TBMM’nde yeni ve belirli bir konuda uygu­lanacak politikalar konusundaki görüş ayrılıklarının çok ötesi­ne giden, ülkedeki rejimin Millî Mücadele’nin başarıya ulaşma­sından sonra alacağı biçime iliş­kin bir kutuplaşma ortaya çıktı. Bu durum ise, Mustafa Kemal Paşa’yı “Anadolu ve Rumeli Mü­dafaa-i Hukuk Grubu”nu kurma­ya itti, zira Paşa’nın hem kendi görüşleri doğrultusunda bir si­yasal parti disipliniyle davra­nacak hem de bazı politikaların benimsenmesi veya bazı kanun­ların çıkarılması öncesinde ku­lis yaparak çoğunluk sağlamaya çalışacak, güvendiği bireylerden oluşmuş bir gruba ihtiyacı vardı.

    10 Mayıs 1921’de kurulan Müdafaa-i Hukuk Grubu, bekle­nebileceği gibi TBMM’nde epey gürültü kopardı. Zira grupta yer almayan birçok milletvekili hak­lı olarak kendilerini ARMHC üyesi olarak görüyor ve bu yeni kurulan grubun Cemiyet’in adını tekeline almasına karşı çıkıyor­lardı. Nitekim Mustafa Kemal Paşa’ya açıkça muhalefet eden­ler de 1922’nin Temmuz ayında kendi gruplarını kurduklarında buna “İkinci Müdafaa-i Hukuk Grubu” adını vereceklerdi.

    Anadolu ve Rumeli Müda­faa-i Hukuk Grubu’nun kurul­ması, siyasal tarihimizde iki açı­dan çok önemlidir. Bunların ilki, grubun kurulmasında en önemli etken olan ve yukarıda anlatı­lan kutuplaşmanın somut bir dışavurumu olmasında görülür. Nitekim grubun amaçları ara­sında, Ankara’da çıkan Yeni Gün gazetesinin matbaasında ertesi yıl basılacak olan içtüzüğünde de görülen şu ifade yer alıyordu: “Grup [Misak-ı Millî esâsâtı dâi­resinde memleketin tamâmiye­tini ve milletin istiklâlini temîn edecek sulh ve müsâlemetin] istihsâline çalışmakla beraber devletin ve milletin teşkilâtı­nı Teşkilat-ı Esâsiyye Kanunu dâiresinde şimdiden peyderpey tesbît ve izhâra çalışacaktır”. Bu­rada görüldüğü gibi devlet şek­line ilişkin herhangi bir somut gönderme yoktur. Ancak cümle, tıpkı Teşkilât-ı Esâsiyye Kanu­nu’nun metni gibi, farklı yorum­lara yol açabilecek niteliktedir.

    Milletin büyük meclisi Meclis komisyonları için yapılan seçimlerde ilk devre milletvekillerinden Neşet (İstanbul), Hacim Muhittin (Karesi) ve Abdülhalim (Konya) beyler oy verirken görülüyor.

    Anadolu ve Rumeli Müdafa­a-i Hukuk Grubu’nun kurulma­sının siyasal açıdan ikinci önemi ise partileşme konusunda görü­lür. Şöyle ki, Millî Mücadele tari­hi -tabii birçok ayrılık ve dışlan­mayı da gerektiği gibi gözönünde bulundurmak koşuluyla- İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nden Halk Partisi’ne geçiş süreci olarak okunabilir. Böyle bir okumada ise Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun kurulması, Halk Fırkası’na giden yolda çok önemli bir dönemeçtir.

    Nitekim 1923 seçimleri ön­cesinde, 8 Nisan 1923’te yayım­lanan ve Mustafa Kemal Paşa ve çevresinin programı olarak görebileceğimiz “Dokuz Umde” başlığını taşıyan seçim beyan­namesinde, “Meclis’te el-yevm müteşekkil Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu, Halk Fırkası’na intikal edecektir” denmiştir.

  • İsmet Paşa’ya tarihî övgü ve Mustafa Kemal imzası

    İsmet Paşa’ya tarihî övgü ve Mustafa Kemal imzası

    Türk Ordusu için karanlık başlayan 1921 Nisan ayı, 2. İnönü zaferiyle aydınlanacaktı. Millî Mücadele’nin en kritik dönemeçlerinden birinde, Ankara’da, Mustafa Kemal’in yanında bulunan yazar Hamdullah Suphi (Tanrıöver), ilk gelen moral bozucu haberlere rağmen “Biz kazandık” diyecek ve ertesi gün haklı çıkacaktı. Mustafa Kemal’in altına imzasını attığı ve İsmet Bey için söylediği cümleyi de o yazmıştı: “Siz düşmanla beraber Türk milletinin makûs talihini de yendiniz”. 

    Anadolu Savaşı’nın Büyük Taarruz hariç bütün büyük meydan savaşları Türkler için kötü başlayıp iyi bitmiştir. Bu ay 100. yılını kutladığımız İkinci İnönü Muharebesi de bunlardan biridir. Ancak bu ay, bir savaş öyküsü anlatmaktan ziyade ilginç bir zafer öyküsüne odaklanmak istedik. Bu öykü, Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Cumhuriyet gazetesinde yayımlanmış, daha sonra da kitap halinde çıkmış anılarında rastladığımız bir öykü. 

    Hamdullah Suphi Bey’in eski dilde “hiss-i kable’l vuku” dediğimiz, önsezi kabiliyetinin bir dışavurumu bu. Onun anılarında daha başka birçok örneğine de rastlamış olmamız, bu öyküyü inandırıcı kılıyor. Kendisi Türk Ordusu’nun İzmir’e girdiğini veya Alman ordularının Haziran 1941’de Sovyetler Birliği’ne saldıracağını da hissetmiş ve yazmıştır. Ayrıca anlattıkları da şimdiye kadar herhangi bir yalanlamaya maruz kalmamıştır. 

    İsmet Paşa’ya tarihî övgü ve Mustafa Kemal imzası
    2. İnönü Zaferi’nden sonra Mustafa Kemal TBMM önünde Türk Ordusu’nu selamlıyor. 

    31 Mart 1921 akşamındayız. Türk ve Yunan orduları İnönü’de tekrar savaşa tutuşmuştur. Yunan ordusunun Türk mevzilerine karşı hücuma geçtiği 27 Mart’tan beri Ankara’ya ulaşan haberlerin hepsi olumsuzdur. Türkler sürekli mevzi kaybetmektedir. O kadar ki, 28/29 Mart gecesi TBMM Muhafız Taburu bile cepheye gönderilmiş, ama durumda herhangi bir değişiklik olmamıştır. 30 Mart’ta Ankara’ya gelen bilgilerde Yunan Ordusu’nun ilerlemeyi sürdürdüğü belirtilir. Türk Ordusu’nun sağ kanadına komuta eden Albay İzzettin (Çalışlar) Bey geri çekilmiştir; sol kanatta aynı görevde bulunan Albay “Ayıcı” Arif Bey de öyle. 

    Ankara Ziraat Mektebi’ndeyiz. Akşam yemeğini birlikte yemiş olan Mustafa Kemal Paşa, Adnan (Adıvar), Bekir Sami (Kunduh), Refik (Saydam), Salih (Bozok), Muzaffer (Kılıç) Beyler ve Halide Edip (Adıvar) Hanım, gelen olumsuz haberleri endişeyle izliyor. Herkesin yüzü asık. Orada bulunan Hamdullah Suphi Bey’in ifadesine göre Mustafa Kemal Paşa, “uzun bir hastalıktan kalkmış gibi gözlerinin altı kesilmiş, üzerine büyük bir yorgunluk çökmüş” vaziyette. 

    İsmet Paşa’ya tarihî övgü ve Mustafa Kemal imzası
    Zaferden 8 yıl sonra  Mustafa Kemal, 24 Kasım 1929’da yanında Türk Ocakları Genel Başkanı Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey’le Ankara Türk Ocağı’nın yeni binasının inşaatında… 

    Bir tek Hamdullah Suphi Bey rahat. Herkesin kulağına eğilip, “Bu haberlerin hepsi yanlış. Biz kazandık” diye fısıldıyor. Bunu farkeden Mustafa Kemal Paşa soruyor: “Ne var Hamdullah Suphi Bey? Arkadaşlara bir şey söylüyorsunuz”. Bunun üzerine Hamdullah Suphi Bey durumu izah ediyor. Bir önsezi sözkonusu. Yeni bir haber gelecek ve savaşı Türk Ordusu’nun kazandığı öğrenilecek. Zerre kadar kuşkusu yok: “Biz muzafferiz”. 

    Böylece sabahı ediyorlar. Ortalık aydınlandıktan bir süre sonra odaya giren bir binbaşı, yeni bir haber getiriyor. Haber, Batı Cephesi Komutanı İsmet (İnönü) Paşa’dan: “Düşman, binlerce ölüleriyle doldurduğu muharebe meydanını silahlarımıza terk etmiştir”. Gerisini Hamdullah Suphi Bey’in anılarından okuyoruz: 

    “Mustafa Kemal Paşa ayağa kalkarak bana dedi ki: 

    ‘Hamdullah Suphi Bey, bu zaferi herkesten evvel siz bize haber verdiniz. Geliniz, buraya oturunuz ve tebrik telgrafını siz yazınız’. 

    Gittim onun yerine oturdum. Şimdi her sene 2. İnönü Muharebesi’nin yıldönümünde mektep kitaplarında okuduğunuz şu telgrafı yazdım: 

    ‘Garp Cephesi Kumandanı İsmet Paşa Hazretleri’ne; 

    İsmet Paşa’ya tarihî övgü ve Mustafa Kemal imzası
    Mustafa Kemal’in kuş pençesine benzeyen üç çengelli imzası. 

    Bulunduğunuz mevkiden yalnız şerefle dolu bir muharebe meydanı değil, aynı zamanda ümitle dolu bir de istikbal görünüyor. Siz düşmanla beraber Türk milletinin makûs talihini de yendiniz’. 

    Mustafa Kemal Paşa yazdığımı okuduktan sonra bu telgraf hakkında mütaleasını söyledi: 

    ‘Hissiyatımıza ne güzel tercüman oldunuz’… Ve sayfanın altına eski Arap harfleriyle bir yırtıcı kuşun pençesini hatırlatan üç çengelli imzasını attı” 

    (Mustafa Baydar, Hamdullah Suphi Tanrıöver ve Anıları, İstanbul, 1968, s. 298-302). 

  • Bolşevik desteği geldi toprak sorunu bitmedi

    Bolşevik desteği geldi toprak sorunu bitmedi

    1917 Ekim’indeki Sovyet Devrimi’nden sonra, Rusya’da 1922 sonlarına kadar devam eden içsavaş, Anadolu’daki millî kurtuluş mücadelesiyle aynı yıllarda devam etti. Ankara’daki TBMM hükümetiyle Moskova arasındaki ilişkiler de gerek maddi yardımlar gerekse sınır bölgesindeki coğrafi ve siyasi düzenlemeler ekseninde şekillendi. 

    Rusya’daki taze Bolşevik yönetimi ile ilişkiler neredeyse TBMM açılır açılmaz, 26 Nisan 1920’de başlamıştı. Meclis Başkanı Mustafa Kemal Paşa, o tarihte yazdığı bir mektupla Moskova’daki yönetimden Anadolu’da girişilen mücadele için para ve silah yardım istemişti. O döneme kadar çok kanlı bir içsavaş yaşanan Rusya’da, Bolşevikler artık kesin olarak üstün gelmek üzereydiler. Nitekim Kızıl Ordu 27 Nisan’da Azerbaycan’a girecek, ertesi gün de Bakü’ye hâkim olacaktı. 

    Mustafa Kemal Paşa, 31 Mart 1922’de Afyon’da bir denetim sırasında Sovyetler Birliği Büyükelçisi Semyon İvanoviç Aralov ve Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Elçisi İbrahim Abilov’la sohbet ediyor. 

    Öte yandan, Mart 1919’da Bolşeviklerin önderliğinde toplanan 3. Enternasyonal, uluslararası politikada çok önemli sonuçlar doğuracak bir dizi karar alma aşamasındaydı. Batı dünyasının Büyük Britanya ve Fransa gibi emperyalist güçlerine karşı bağımsızlık ya da varoluş mücadelesine girişmiş ülkelerin başarıya ulaşmalarının, Bolşeviklerin doğal düşmanları olan bu Batı ülkelerini zayıflatacağı, bunun da sosyalist devrimi o ülkelere sıçratacağı düşünülüyordu. Dolayısıyla komünistlerin Türkiye gibi ülkelere, başlarındakilerin komünist olup olmadıklarına bakmaksızın yardım etmesi gerekiyordu. Lenin’in de bu fikirde olması, Bolşevik yönetiminin Ankara Hükümeti’ne yardım kararı almasını sağladı ve ilk yardımlar hemen 1920 Eylül’ünden itibaren Anadolu’ya gelmeye başladı (#tarih, sayı 75). 

    Ancak Bolşevik yardımları, Ankara ve Moskova arasında tam bir fikir birliği ve dostluk olduğu anlamına gelmiyordu. Hatta ortada toprağa ilişkin ciddi bir de sorun vardı. Bilindiği gibi Ankara Hükümeti, son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın kabul ettiği Ahd-ı Millî’yi (Misâk-ı Millî) dış politikasının temel taşı olarak kabul ediyordu ve bu metin 1878’de Rusya’ya verilen ama Bolşeviklerin hiç memnun kalmadıkları Brest-Litovsk Antlaşması’yla (3 Mart 1918) Osmanlı Devleti’nin geri aldığı Elviye-i Selâse’yi de (Kars, Ardahan ve Batum Sancakları) Türkiye toprağı olarak görüyordu. Bolşeviklerin ise bu topraklara sahip olmak isteyen Ermenistan ve Gürcistan’la sorunları vardı. Bu iki ülke henüz Bolşevik idaresine girmemişti. Gürcistan’da Menşevikler, Ermenistan’da ise Taşnaksutyun Partisi iktidardaydı. Moskova’nın bu üç sancağı Türkiye’ye bırakması, Ermeniler ve Gürcülerin Bolşevik sempatilerini zayıflatacaktı. Nitekim Ankara ve Moskova yetkililerinin ilk görüşmelerinde Bolşevikler, Türk tarafının duymak bile istemediği bazı sınır düzeltimlerinden dem vurmuşlardı. 

    Moskova’da antlaşma masası  Moskova Anltaşması’nın imza töreninde sağda Rus temsilciler Georgiy Çiçerin, Lev Karahan ve Florinskiy, solda Türk temsilciler Yusuf Kemal Bey (masanın başından beşinci), Rıza Nur Bey, Ali Fuat Paşa (masanın başından dördüncü). Moskova, 16 Mart 1921. 

    Bu toprak meselesi Anadolu’da da sorun oldu. Doğu Anadolu halkının birçok fikir önderi ve Erzurum’daki 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa, başta Kars kenti olmak üzere, Ermenilerin işgalindeki yerlere karşı bir an önce harekat düzenlenmesini istiyordu. Mustafa Kemal Paşa ise buna karşı çıkıyor, Bolşeviklerin duyarlılık gösterdikleri bu konuyu askerî bir oldubittiyle hallederek sorun çıkarmak istemiyordu. İşin diplomatik yoldan çözüme kavuşturulması gerekiyordu. Bu nedenle Ankara’nın ilk diplomatik misyonu Moskova’ya gönderildi. TBMM’nin Dışişleri Bakanı Bekir Sami (Kunduh) Bey, Moskova’da çok uzun süren görüşmelerde bulunmuş ve Bolşeviklerin Türk tezini iyice anlamalarını sağlayarak yapılacak olan antlaşmanın temellerini atmayı başarmıştı. Bunu üzerine de Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Ankara Hükümeti’nin ilk Moskova Büyükelçisi olarak 19 Şubat 1921’de Moskova’ya gitti. 

    Bekir Sami Bey’in en önemli başarısı, Moskova’nın Doğu Anadolu’da sabırsızlıkla beklenen harekata yeşil ışık yakmasını sağlamak oldu. Bunun üzerine harekete geçen Kâzım Karabekir Paşa’nın kuvvetleri 30 Ekim’de Kars’ı aldılar ve ilerleyip sınırı da geçerek Ermenistan’ın mütareke istemesini sağladılar. Bolşevikler ise 3 ay sonra, 1921’in Şubat ayında Gürcistan harekatına başlayacak ve Menşevik yönetimine son vereceklerdi. Böylece toprak sorunu gene askerî yoldan halledilmiş oldu. Moskova, hem Ermenistan’daki Taşnaksutyun yönetiminin Türklere yenilerek gözden düşmesini sağlıyor hem de Bolşevik yönetimini Ermenilerin Türklere karşı koruyucusu olarak gösterebiliyordu. Ankara da bir ödün verdi; Batum kenti Gürcülere bırakıldı. 

    Bu gelişmelerden sonra, 16 Mart 1921’de TBMM Hükümeti’yle Rusya Sovyetleri Federatif Sosyalist Cumhuriyeti (RSFSC) arasında Moskova Antlaşması imzalandı. Antlaşmanın en önemli maddelerine göre Moskova Hükümeti Misâk-ı Millî’yi kabul ediyor, Türkiye’ye zorla kabul ettirilmeye çalışılacak hiçbir antlaşmayı kabul etmeyeceğini bildiriyordu. Türkiye de RSFSC’ye aynı garantiyi veriyordu. Ayrıca RSFSC, kapitülasyonların geçersizliğini de kabul ediyordu. Son olarak taraflar, kendi yönetimlerinde bulunan topraklarda diğer tarafta iktidarı ele geçirmeye çalışan oluşumların etkinliklerine engel olma sorumluluğunu da yükleniyordu. RSFCS Dışişleri Halk Komiseri Georgiy Çiçerin, Moskova yönetiminin birkaç yıl boyunca Ankara’ya yılda 10 milyon altın rublelik yardımda bulunacağı sözünü de vermişti. 

    TBMM’nin önemli ilk uluslararası antlaşması olan Moskova Antlaşması’nın tam anlamıyla uygulanmaya başlaması için 1921 sonbaharı beklendi. Öyle anlaşılıyor ki, antlaşmanın imzalandığı sıralarda Moskova’da TBMM Hükümeti’nin Yunan ordusunun karşısında tutunabileceği konusunda kuşkular vardı. Bu nedenle, Anadolu’daki direnişin başına geçmeye çalışan Enver Paşa ve diğer önde gelen İttihat ve Terakki mensupları, Bolşevik Rusya’daki etkinliklerini 16 Mart 1921’den sonra da sürdürmüşler ve Bolşevik desteğinden ancak Sakarya’daki Türk başarısından sonra mahrum kalmışlardır. Aynı biçimde, Bolşeviklerin Ankara’ya yaptıkları maddî yardımlardaki artış da Sakarya’dan sonra görülmektedir. 

  • Ankara devreye giriyor Sèvres’in hükmü bitiyor

    Şubat 1921’de başlayan Londra Konferansı’nda savaş halinde olunduğu için ilginç bir protokol izlendi. Türkiye, Ermenistan ve Yunanistan heyetleri, İtilâf Devletleri temsilcileriyle ayrı ayrı görüştüler. İstanbul Hükümeti’nin temsilcileri söze neredeyse hiç karışmadı. TBMM’yi temsil eden Bekir Sami Bey ise, dönüşünde çok sert eleştirilere uğradı; ancak birçok konuda Ankara’nın önünü açmış oldu.

    Mondros Bırakışma­sı’yla başlayan süreç­te Türkiye’ye gayet sert davranan İtilâf Devletleri, 1920’nin sonlarına doğru politi­ka değişikliğine gittiler. Bunun birçok nedeni vardır.

    Osmanlı Devleti’nin 10 Ağustos 1920’de imzalamış ol­duğu Sèvres Antlaşması’nı İs­tanbul’daki hükümetle yürür­lüğe koymak mümkün değildi. Ahmet Tevfik Paşa başkanlığın­daki Osmanlı Hükümeti, sözü­nü İstanbul dışında geçireme­diği gibi; maddî açıdan da bir Fransız-İngiliz ortak kuruluşu olan Osmanlı Bankası’nın vere­ceği borçlara muhtaçtı. Ankara Hükümeti ise arasının görece iyi olduğu Bolşevik Rusya’yla ilişkilerini artık resmî bir iki­li antlaşmayla somutlaştırmak üzere temsilcilerini Moskova’ya yollamıştı. Böylesi bir antlaş­manın Ankara üzerindeki Bol­şevik etkisini ve Anadolu’da komünizm sempatisini artırma olasılığı Güney Kafkasya’dan ümidi kesmek üzere olan Büyük Britanya’yı tedirgin ediyordu.

    Fransız kamuoyu ise Gü­neydoğu Anadolu’da verilen ka­yıplardan şikâyetçiydi; çocukla­rının terhis edilmesini istiyor­lardı. Fransız Parlamentosu da askerî harcamalar için ek büt­çe ayırmaya hiç istekli değil­di. #tarih’in 78. sayısında da (Aralık 2020) gördüğümüz gibi, İtilâf Devletleri’yle Yunanis­tan’ın arası, Venizelos’un döne­minde olduğu kadar iyi değildi.

    Bütün bu nedenler, Lond­ra ve Paris’te Sèvres Antlaşma­sı’nın uluslararası bir konfe­ransta Türkiye lehine gözden geçirilmesi ve Ankara Hüküme­ti’nin de görüşüne yer verilme­si gerektiği fikrinin yeşerme­sine yolaçtı. Bu, Ankara’daki hükümetin resmen tanınması anlamına gelmiyordu. Ancak Ankara’nın oluru olmadan Tür­kiye’ye ilişkin karar alınamaya­cağının kabulü demekti. Ayrıca bir Fransız yetkili, “Ankara’da­kilere haydut diyoruz ama, bun­lar bizim ülkemizde yaşansay­dı kahraman derdik” diyerek, TBMM’nin temsil ettiklerinin pek güzel anlaşılmış olduğunu dile getirmişti.

    Ankara Hükümeti’nin ilk Dışişleri Bakanı Bekir Sami (Kunduh) Bey.

    Britanyalılarla Fransızlar arasındaki diplomatik yazışma­lar da İtilâf Devletleri’nin aynı anlayış doğrultusunda Sèvres Antlaşması’nın toprağa ilişkin bütün maddelerini tartışmaya açık tuttuklarını gösteriyor. Ya­ni Anadolu’nun ve Doğu Trak­ya’nın Türkiye’ye bırakılabile­ceğine ilişkin bir görüş, daha 1920 sonlarında İtilâf başkent­lerinde dile getiriliyordu.

    Ancak, 1921 Şubat’ında top­lanması kararlaştırılan konfe­ransa davet aşamasında kriz yaşandı. Ankara Hükümeti res­men davet edilmemiş, Osman­lı heyetinde Ankara temsilci­lerine de yer verilmesi isten­mişti. TBMM, Türkiye’yi ancak kendisinin temsil edebileceğini; Sèvres Antlaşması’nı imzalayan bir hükümetin temsilcileriyle aynı heyette bulunamayacak­larını, Mustafa Kemal Paşa’nın 30 Ocak 1921 tarihli resmî teb­liğiyle bütün dünyaya duyur­du. Daha önce de gördüğümüz gibi Mustafa Kemal Paşa, aynı günlerde Sultan Vahdettin’in TBMM’yi tanımasını ve İstan­bul’daki hükümeti dağıtmasını istemişti (bkz. #tarih, sayı 79). Bunların hiçbiri gerçekleşmedi ama, İtalya’nın araya girmesiyle ayrı bir Ankara heyetinin Lond­ra Konferansı’na katılması sağ­landı. Böylece Ankara Hüküme­ti’nde Hariciye Vekili olan Bekir Sami (Kunduh) Bey başkanlı­ğındaki Anadolu heyeti, 13 Şu­bat’ta Antalya’dan hareket ede­rek Londra’nın yolunu tuttu.

    Londra Konferansı’nda sa­vaş halinde olunduğu için ilginç bir protokol izlendi. Türkiye, Ermenistan ve Yunanistan he­yetleri, İtilâf Devletleri temsil­cileriyle ayrı ayrı görüştüler. Öte yandan, İstanbul Hüküme­ti’nin temsilcileri söze neredey­se hiç karışmadılar. Sadrazam Ahmet Tevfik (Okday) Paşa, hem fazla seçeneği olmadığın­dan hem de sorumluluk almak­tan kaçındığından, sözü çoğu zaman Bekir Sami Bey’e bıraktı.

    Bekir Sami Bey ise gayet il­ginç bir performans sergiledi. Ankara’dan yola çıkmadan önce TBMM’den ve Londra’dayken Mustafa Kemal Paşa’dan aldığı direktifleri uygulamayan Bekir Sami Bey’in bu performansı­nı, daha sonra TBMM tarafın­dan hırpalanması ve Hariciye Vekilliği’nden istifası ışığında değerlendirmek doğru olmaz. Özetle, Bekir Sami Bey iki ko­nuda Misâk-ı Millî anlayışının dışına çıkmıştır. Önce Batı Ana­dolu ve Doğu Trakya’daki nüfus oranlarını saptayacak tarafsız bir heyetin, buraları Yunan or­dusu tarafından boşaltılmadan işe koyulmasını kabul etmiş­ti. Sonra, Fransızlar ve İtalyan­larla TBMM’nin kabul etmesi imkansız anlaşmalar yapmıştı. Bu ülkelere bazı ekonomik ayrı­calıklar verilmesini kabul etmiş, Fransa’nın TBMM’nin yöneti­mine geçmesini kabul edeceği topraklarda cemaatler arası ba­rışı sağlayacak bir jandarma gü­cü bulundurmasına ses çıkar­mamıştı. İngilizlere de Ankara Hükümeti’nin elinde esir bulu­nan Britanyalılarla, Malta’da tu­tulan Türk esirlerinin karşılıklı serbest bırakılması fikrine yat­kın olduğunu söylemişti.

    Ankara heyeti Londra’da Bekir Sami (Kunduh) Bey’in başında olduğu Ankara heyeti, Londra Konferansı sırasında Fransız delegelerle… (Soldan sağa, oturanlar) Bekir Sami (Kunduh), Fransız bir delege, Zekai (Apaydın), (ayaktakiler) Hüsrev (Gerede) ve bir başka Fransız delege…

    Mayıs ortalarında Ankara’ya dönen Bekir Sami Bey, bu dav­ranışı nedeniyle TBMM’de sert eleştirilere maruz kaldı. Ancak Londra’da yaptıkları, birçok ko­nuda Ankara’nın önünü açmış oldu. İtilâf Devletleri, Anka­ra’nın o günlerde Atina’ya oran­la barışa daha yatkın olduğu­nu anlamış oldu. Ayrıca nüfus sayımına olumlu yanıt vererek, haklılığından emin olduğunu gösterdi. Esir değiş-tokuşu ise güçlü bir iyiniyet gösterisiydi. Nitekim Birleşik Krallık yetki­lileri Nisan sonunda Malta’daki Türkleri serbest bırakacaktı.

    Asıl önemli kazanım, Fransa ve İtalya’yla yapılan, TBMM’nin haklı olarak kabul etmeyece­ği anlaşmalardı. Geçerlik ka­zanmadılarsa da bu anlaşma­lar bu iki ülkenin Ankara’yı ilk kez meşrû bir muhatap olarak görüp, işi anlaşma imzalamaya kadar götürebileceklerini ispat­lamıştı. Devamı da kısa sürede geldi. İtalyanlar, Haziran başın­da Antalya’yı boşalttılar. 9 Ha­ziran’da ise, 20 Ekim 1921’de imzalanacak Ankara Antlaşma­sı’nın Fransız mimarı Franklin Bouillon Ankara’ya geldi.

    Sonuç olarak, Londra Kon­feransı’nın Anadolu Savaşı’na son verme konusunda başarısız olduğunu biliyoruz. Ancak aynı konferansın, Sèvres Antlaşma­sı’nın adının bile anılmayacağı bir süreci başlattığını da kabul etmek gerekir.

  • 1920-23 dönemi ve Ankara’da yeni devlet

    1920-23 dönemi ve Ankara’da yeni devlet

    Resmî tarihimizde “1921 Anayasası” olarak adlandırılan Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu, 1919-1923 arasındaki her gelişmenin bizi cumhuriyete götüren bir adım olarak görülmesi anlayışıyla değerlendirilmiştir. Kurucu bir metin yani bir anayasa, devleti tarif eder; ona bir tanım verir. Oysa burada herhangi bir devlet tanımı yani bu devletin monarşi mi, meşrûtî monarşi mi, yoksa cumhuriyet mi olduğuna ilişkin bir kayıt yoktur. 

    Mustafa Kemal Paşa ve yakın çevresindeki bazılarının cumhuriyet yönetimini istedikleri, 1919 Temmuz’undan beri biliniyordu. Ancak cumhuriyet tartışmaları İstanbul’daki mutlakiyet yönetimiyle mücadele sırasında arka planda kalmış, TBMM’nin kurulmasından sonra ise zaman zaman alevlenmekle birlikte, gündemi bütünüyle işgal eden bir sorun olmamıştı. Ama 1923 yazında, 2. TBMM için yapılan seçimler sırasında bu, gündemdeki en önemli konulardan biri haline geldi. Yeni Meclis’in yeni bir anayasa yapacağına, bu anayasanın da bir cumhuriyet anayasası olacağına ilişkin yorumlarda bulunan birçok makale gazete sütunlarını kaplamıştı. Söylentiler o kadar yoğunlaşmıştı ki, Avusturyalı bir gazeteci Eylül sonlarında Türkiye’ye gelmiş, Mustafa Kemal Paşa’yla bir bölümü yerli gazetelerde de çıkacak olan bir söyleşi yapmış ve cumhuriyet beklentilerinin ne kadar gerçekçi olduğunu sormuştu. Mustafa Kemal Paşa, bu soruyu ilginç bir biçimde yanıtladı. Önce Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nun ilk iki maddesini okudu, sonra da bu maddelerin zaten adı henüz konmamış bir cumhuriyet anlamına geldiğini söyledi. 

    Şekl-i hükümet cumhuriyettir  Cumhuriyet geldi geliyor tartışmaları 29 Ekim 1923’te nihayete ermiş, 30 Ekim 1923 tarihli Açık Söz gazetesi haberi “Büyük Millet Meclisi şekl-i hükümetimizin cumhuriyet olarak ilanına karar verdi” diye duyurmuştu. 

    Mustafa Kemal’in Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’na ilişkin bu yorumunun bütünüyle yanlış olduğunu söyleyemeyiz. Ne de olsa saltanat kurumu neredeyse bir yıldır yoktu ve bunu sağlayan kararı eleştirmek de Hıyânet-i Vataniyye Kanunu’nda 15 Nisan 1923’te yapılan değişikliğin ardından suç olmuştu. Aynı değişiklik, TBMM’nin varlığını eleştirmeyi de yasaklamıştı. Yani TBMM, ilk kurulduğu zamanlarda kabul edildiği gibi geçici değil, kalıcı bir kurumdu artık. Kısacası, Türkiye’nin meşrûtî monarşiyle yönetilmeyeceği kesinleşmişti. Gerçi bazı çevrelerde Halife’nin devlet başkanı olacağına dair beklentiler olduğu gibi, sanki bu beklenti yasallaşmış gibi davrananlar da görülüyordu; ama bu durumu yasallaştırması beklenen anayasa değişikliğinden henüz haber yoktu. 

    Mustafa Kemal Paşa’nın sözkonusu yorumunun ancak bu koşullarda doğru olabileceğini de unutmamamız gerekir. Yani Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nu, TBMM’de kabul edildiği tarih olan 20 Ocak 1921’den Saltanat’ın kaldırıldığı 1 Kasım 1922 tarihine kadar böyle yorumlayabilmek mümkün olamazdı. Ancak hem 1923’te cumhuriyetin ilanı Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nda yapılan bir değişiklikle gerçekleştiği için hem de cumhuriyetin 1924’te yapılan ilk Anayasası’nın adına “Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu” dendiği için, 20 Ocak 1921 tarihli Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu resmî tarihimizde yeni bir devlet yaratan “1921 Anayasası” olup çıkmıştır. 

    Milletin büyük meclisi  Mustafa Kemal Paşa, Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nun kabul edildiği 20 Ocak 1921’den 9 gün önce TBMM balkonunda milletvekilleriyle birlikte. 

    Gerçi Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu daha kabul edilir edilmez, bunu cumhuriyete doğru gidişte önemli bir adım olarak görenler de olmuştu. Örneğin Erzurum Mebusu “Hoca” Raif (Dinç) Efendi, seçim bölgesine dönmüş ve tehlikede olduklarına inandığı Saltanat ve Hilâfet’i korumak üzere Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti’ni kurmuştu. Eski milletvekillerinden Lütfi Fikri Bey ise 1921’de Sultan Vahdettin’e Osmanlı tahtını kurtarabilmek için bir an önce tahttan feragat etmesini tavsiye etmişti. 

    Raif Efendi gibi cumhuriyet karşıtı olan Kâzım Karabekir Paşa da Mustafa Kemal Paşa’ya bir telgraf çekmiş ve Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nun cumhuriyete gidiş anlamına gelip gelmediğini sormuştur. Mustafa Kemal Paşa, 20 Temmuz 1921 tarihli cevabında, “Bu kanunda cumhuriyeti ifade eden bir şey yoktur. Raif Efendi’nin saltanat şeklinin cumhuriyetçiliğe kalbi mahsus olduğu hakkındaki fikri vehimdir” der. Ayrıca Mustafa Kemal Paşa, Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nun kabul edilmesinden çok kısa bir süre sonra Sadrazam Ahmet Tevfik Paşa’ya yazdığı 28 Ocak 1921 tarihli telgrafında Sultan Vahdettin’i İstanbul’daki hükümeti dağıtarak TBMM’yi resmen tanımaya davet etmiş; iki gün sonraki bir telgrafında ise Kanun-ı Esâsî’nin Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nun içeriği ile çelişik olmayan bütün hükümlerinin eskisi gibi yürürlükte olduğunu söylemişti. 

    Bu noktada Mustafa Kemal Paşa’nın –Nutuk’ta da defalarca söylediği gibi- amacını sakladığını, cumhuriyet ilan etme arzusunun o tarihlerde açık edilmesinin kendisi için zarar getirebileceğinin farkında olduğunu görüyoruz. Ayrıca bu amaca ulaşabilmek için daha birçok sınavdan geçmesi gerektiğini de biliyordu (Bunlar Millî Mücadele tarihimizin yazılmasında gözardı ediliyor ve yakın tarihimizin bu evresi hâlâ Mustafa Kemal Paşa’nın amacına ulaşması biçiminde yazılıyor. Bu yaklaşım tarzı ise erekselcilik (teleoloji) dediğimiz bir zaaf türü. Yani Millî Mücadele tarihlerimiz, 1919 ila 1923 arasında yer alan her gelişmenin bizi cumhuriyete götüren bir adım olarak görüldüğü anlatılar biçiminde yazılıyor. Ben bir tür resmî tarih özeti olan Nutuk’un bu zaafın ortaya çıkmasında çok önemli bir belirleyici olduğu kanısındayım). 

    1. TBMM, birçok metinde “kurucu” bir meclis olarak ele alınır. İlginç olan şu ki, Mustafa Kemal Paşa, sözkonusu Meclis için yaptığı çağrıyı kaleme alırken bu sıfatı kullanmış; ama bunun birçok kişiyi irkilteceği fikrini ileri süren bazı mücadele arkadaşlarının uyarıları üzerine bunu son çağrı metnine koymamıştır. Bilindiği gibi kurucu meclis, yeni bir anayasa yapan, yeni bir devlet oluşturan bir meclistir. Bu işlevini yerine getirdiğinde de dağılır. TBMM’nin kuruluşunda ise böyle bir amaç yoktur. Amaç vatanı, Saltanat’ı, Hilâfet’i yabancıların elinden kurtarmaktır. 29 Nisan 1920’de çıkarılan Hıyânet-i Vataniyye Kanunu da bu amacı dile getirerek, amaca ulaşıldığında TBMM’ye gerek kalmayacağını ima eder. Ancak daha sonra TBMM yeni bir devletin temelini oluşturma yoluna girdiği için, anayasa hukukçularımız da 1. TBMM’de “kurucu” meclis özelliği saptayıverir. Bu olağanüstü fiilî durum anayasal bir durum olarak yani devrim olarak görülür. Daha kuramsal bir biçimde söyleyecek olursak, Nisan 1920’deki gelişmeler 1923 sonrasının öncesi biçiminde yorumlanarak yazılmıştır. 

    Ankara’da ortaya çıkan fiilî durum, Sultan Vahdettin ve İstanbul Hükümeti tarafından kanundışı görülmüş ve Ankara’daki oluşumun başını çeken birçok kişi ölüm cezasına çarptırılmıştı. Ankara’dakilerin çok büyük bir çoğunluğu ise kendileriyle İstanbul’daki yönetim arasındaki anlaşmazlığı, açık düşmanlık olarak görmüyordu. Ankara’dakilerin derdi meşrûtî monarşiyle değil, yeni bir Abdülhamit olmak isteyen Sultan Vahdettin’le, yani mutlakiyetleydi. Saray’ın 1909 anayasa değişiklikleriyle ortaya çıkan meclis üstünlüğü ilkesine sadık kalmasını istiyorlardı. Başarıya ulaşıldığında da gene meşrûtî monarşiye kavuşulacak; ancak Sultan Vahdettin büyük olasılıkla tahttan indirilecek ve yerine veliahtı geçebilecekti. 

    Türkiye’de 1920-1923 arasında bir devrim yaşanmıştır. Ancak hemen 1920’de bir devrim görmeye çalışmamak gerekir. Peki devrimsel durum ne zaman ortaya çıkmıştır? Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’ndan itibaren Ankara’da bir devrimden sözedebilir miyiz? Birçok anayasa hukukçumuz sözkonusu kanunu “1921 Anayasası” olarak adlandırdıklarına göre, sadece bir devrim değil yeni bir de devlet görüyor. Bu ne kadar doğrudur, şimdi de ona bakalım ve Mustafa Kemal Paşa’nın Avusturyalı gazeteciye okuduğu maddeleri görelim: 

    Madde 1 – Hakimiyet bilâ kayıt ve şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir. 

    Madde 2 – İcra kudreti ve teşri salahiyeti milletin yegâne hakiki mümessili olan Büyük Millet Meclisi’nde tecelli ve temerküz eder. 

    Madde 3 – Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve hükümeti “Büyük Millet Meclisi Hükümeti” unvanını taşır. 

    Bu maddelerde, TBMM’nin daha önce karara bağlamış olduğu yönetim biçimi ile yasama ve yürütmenin birliği ve İstanbul’da herhangi bir yönetimin varlığını kabul etmeme ilkeleri dışında bir yenilik yoktur. Bu yenilikler ise TBMM’nin Hıyânet-i Vataniyye Kanunu’nda söylenen geçici olma özelliğinden ayrı düşünülemez. Dolayısıyla bu üç maddede yenilik olarak kabul edilebilecek ögeler, egemenliğin ulusa ait olmasında kayıt ve şart tanınmaması ve “Türkiye Devleti” teriminin kullanılmasındadır. 

    “Bilâ kayıt ve şart”, “Meclis’in işine kimse karışamaz” anlamında alınması nedeniyle sanki Saltanat’ı dışlayan bir nitelemeymiş gibi gözükse de, gerçekte pek anlamlı olmayan bir ibaredir. Zira 1909 değişiklikleriyle ortaya çıkan haliyle Kanun-ı Esâsî son sözü Meclis-i Mebûsân’ın söyleyeceğini, yani milletvekillerinin iradesinin kanun olacağını öngörmüştü. Şöyle de söyleyebiliriz: Kayıtlı-şartlı ulusal egemenlik zaten olamaz. 

    “Türkiye Devleti” teriminin ise o güne kadar resmî metinlerde hiç kullanılmamış olduğu doğrudur. Bir tek, Ahd-ı Millî metninde (28-29 Ocak 1920) “Türkiye barışı” diye bir terim kullanıldığı görülmüştü. Ancak “Türkiye Devleti” terimi, o günlerde zaten ortaya çıkmış olan fiilî bir durumu anlatır; zira artık Osmanlı Devleti diye bir siyasal oluşum yoktur. TBMM, az-çok belirlenmiş bir coğrafya üzerinde egemenlik haklarını tümüyle kullanabilecek bir “Türkiye” için mücadele etmekteydi. 

    Öte yandan kurucu bir metin, devleti tarif eder. 3. Madde’de ise herhangi bir devlet tanımı yani bu devletin monarşi mi, meşrûtî monarşi mi yoksa cumhuriyet mi olduğuna ilişkin bir kayıt yoktur. Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nda meşrûtî monarşiyi dışlayan herhangi bir kayıt göremeyiz. Böyle bir şey görmek, o günlerde siyasal niyet okumaktı, bugün ise erekselcilik yapmaktır. 

  • Zafer değil ama dönüm noktası

    Düzenli ordunun Batı cephesindeki bu ilk başarısı, bundan tam 100 yıl önce 6-11 Ocak tarihleri arasında yaşandı. Gösterilen direniş karşısında Yunan kuvvetlerinin geri çekilmesi ve “Çerkes” Ethem kuvvetlerine karşı başarılı bir sınav verilmesi, millete ve Anadolu Hükümeti’ne moral vermişti.

    Bundan 100 yıl önce Ankara’da hâlâ düzenli orduya muhalefet edenler, “Çerkes” Ethem Bey’in Kuvve-i Seyyâresi gibi gerilla savaşı yapan milis güçleriyle mücadeleyi sürdürmek isteyenler vardı. Bu da büyük çapta bir politika meselesiydi; zira Mustafa Kemal Paşa’ya çeşitli nedenlerle muhalefet edenler, onun tek bir merkezî orduya emir verebilecek konumda olmasını istemiyorlardı. Buna koşut olarak, Ethem Bey de Ankara yönetimine açıkça muhalefet etmeye başlamış ve içine düştüğü zor durumdan kurtulabilmek için Ankara’nın, İstanbul’daki Ahmet Tevfik Paşa Hükümeti’nin önerdiği yakınlaşmaya olumlu bir yanıt vermesi gerektiğini savunmuştu. Bu durumda 1. İnönü Muharebesi hem bir tehdit oluşturmaya başlayan Ethem Bey’e hem Yunan kuvvetlerine karşı düzenli ordunun ilk sınavı olacaktı. 

    inonu
    Batı cephesi kumandanı 
    İsmet Paşa, 1921’de düzenli ordunun Batı cephesinde elde ettiği ilk başarı sayılan 1. İnönü Muharebesi sırasında..

    Sonuçta Yunan ordusunun geri çekilmesi ve Ethem Bey’in kuvvetlerinin dağılması, Ankara’nın kolayca kullanabileceği bir propaganda malzemesi oluşturdu. Nitekim İnönü’deki orduya komuta eden ve çarpışmadan sonra rütbesi tuğgeneralliğe yükselecek olan Albay İsmet (İnönü) Bey, anılarında savaşı şöyle anlatacaktı: 

    “Yunan ordusu Başkumandanı Papulas, Ethem ile de ayrı bir cephede muharebe ettiğimizi hesaba katarak, bizden böyle bir mukavemet beklemiyordu. Fakat 9 ve 10 Ocak günleri bizim mukabil taarruzlarımızla karşılaşıp, o zamana kadar Anadolu’da görmediği bir muharebe tarzına Türk ordusunda rastlayınca, ‘keşif yaptım, bu kadarı kâfi, öğrendik’ dedi ve bıraktı gitti. Yani muharebede ısrar etmedi… 1. İnönü Muharebesi, daha ziyade Kuvayi Seyyare’nin Yunanlılarla beraber gelişen taarruzunun muvaffak olamaması şeklinde bir adım telakki edilmek lazımdır. Atatürk, 1. İnönü Muharebesi’nin neticesine çok önem vermiş görünmektedir. Aslında 1. İnönü Muharebesi askerî bakımdan mütevazı ölçüde bir muharebedir. Yunanlılar taarruz etmişler, bizim mevzileri söktürmüşler; bundan sonra hazırlıksız geldiklerini, ilerisinin daha tehlikeli olduğunu anlayarak kendileri çekip gitmişlerdir. Buna rağmen 1. İnönü Muharebesi, Anadolu hükümetinin kurulması için kâfi gelmiştir”. 

    O günlerde Anadolu Demiryolları Genel Müdürü sıfatıyla Eskişehir’de bulunan Behiç Erkin, 1. İnönü Savaşı hakkında, “11 Ocak’ta her iki taraf mağlup olduk zannı ile geri çekildi; muharebe de bitti” der. İstiklâl Savaşı Nasıl Oldu? kitabının yazarı M. Şevki (Yazman) ise aynı savaşı anlattığı bölümü “1. İnönü harbi zahiren Yunan saflarından ancak birkaç yüz kişi eksiltmekten ve Etemin çetelerini dağıtmaktan başka bir şey yapmamıştı” diyerek bitirir. Ancak yazarın “zahiren” demiş olması çok önemlidir. Zira o da İsmet Paşa gibi biliyordu ki, bu muharebe Anadolu Hükümeti’nin ayakta kalmasını sağlayan önemli etmenlerden biri olmuştur. 

  • İstanbul’un auta çıkması Ankara’nın oyuna girmesi

    İstanbul’un auta çıkması Ankara’nın oyuna girmesi

    İşgal altında bulunan İstanbul’daki hükümet, İtilaf Devletleri’nin de Padişah Vahdettin’e baskı yapması sonucu değişmiş, “Damat” Ferit yollanmış ve yerine Ahmet Tevfik Paşa getirilmişti. Yeni hükümet ve Mustafa Kemal liderliğindeki BMM üyeleri Bilecik’te 4-5 Aralık 1920’de biraraya gelecek, somut bir gelişme sağlanamayacak; İstanbul heyeti sonraki üç ay Ankara’da “misafir” edilecekti.

    Büyük Millet Meclisi (BMM) Hükümeti’nin durumu, 1920 sonbaharına gelindiğinde iyice sağlamlaşmıştı. Bolşevik yönetiminden para ve silah yardımı alınmaya başlamış ve Anadolu’da çıkan isyanlar büyük oranda bastırılmıştı. BMM’nin meşruluk sorunu da kalmamış, Eylül başında çıkarttığı Toplantı Yeter Sayısı Kanunu’yla artık yeni üye almak istemediğini duyurarak kendinden ne kadar emin olduğunu göstermişti. Ekim ayı sonunda ise Ermenistan ile girişilen savaş başarıyla sonuçlanacak ve Kars yöresi Ankara yönetiminin eline geçecekti. Bu durumda Sèvres Antlaşması’nın uygulamaya konması fiilen imkansız görünüyordu.

    Misâk-ı Millî’ye hiç kulak asmamış ve İstanbul’u işgal ederek son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nı çalışamaz hale getirmiş olan İtilâf Devletleri, böylece politika değiştirmek zorunda kaldılar. Sèvres Antlaşması’nın içeriği gözden geçirilecek ve Türkiye lehinde bir dizi değişikliğe gidilecekti. Ancak bu, sözü başkent sınırlarının dışında geçmeyen ve Sèvres Antlaşması’nı imzaladığı için BMM tarafından vatan haini ilan edilen “Damat” Ferit Paşa Hükümeti’yle oturup konuşmakla halledilebilecek bir iş değildi. Bütün Türkiye’nin görüşmelerde temsil edilmesi, bunun için de İstanbul’la Ankara’nın aralarının bulunması gerekiyordu.

    Ankara’yla yakınlaşma sağlamak için İstanbul’da bir hükümet değişikliğine ihtiyaç olduğu fikrini daha Eylül ayında ortaya atmış olan İtilâf Devletleri Komiserleri, hemen ay sonunda Sultan 6. Mehmet Vahdettin’den “Damat” Ferit Paşa’ya yol verip yerine Ahmet Tevfik Paşa’yı sadrazamlığa atamasını resmen istediler. Ankara’dakilerden nefret eden Padişah önce “Damat” Ferit Paşa’dan vazgeçme fikrini benimsemedi; hattâ ısrar edilmesi halinde tahttan ayrılma tehdidinde bulundu. Ancak, barış antlaşmasının başka türlü yürürlüğe giremeyeceği konusunda ikna olmuş ve iki-üç hafta kadar süren bir çekişme sonunda “Damat” Ferit Paşa, 16 Ekim 1920’de istifa etmiştir.

    “Damat” Ferit Paşa’nın istifasıyla 20 Ekim 1920’de işbaşına gelen Ahmet Tevfik Paşa.

    20 Ekim’de işbaşına gelen Ahmet Tevfik (Okday) Paşa Kabinesi, bir yanda İtilâf Devletleri’yle görüşmelere hazırlanırken diğer yanda da Ankara Hükümeti’yle bir anlaşma zemini bulmaya çalıştı. İlk iş olarak Ankara yanlısı oldukları için bir önceki hükümet döneminde hapis cezasına çarptırılmış olanlar affedildi. Daha sonra, kimliği o sıralarda gizli tutulmaya çalışılmış bir memur, iki hükümetin nasıl ve hangi koşullarda ilişkiye geçebileceğini araştırmak üzere Ankara’ya gönderildi. Bu kişi daha önce Mustafa Kemal Paşa’nın da maiyetinde bulunmuş olan Kurmay Yüzbaşı Neşet (Bora) Bey’dir. Neşet Bey, Saray’da görevliydi ve Ankara’nın Saray’daki istihbarat adamıydı. Kendisini gönderen ise, Ankara’nın daha önce hazırlanmakta olan görüşmelerde mutlaka bulunmasını istediği, İçişleri Bakanı Ahmet İzzet (Furgaç) Paşa’dır.

    Mustafa Kemal Paşa ise bu gelişmelerden hiç memnun olmamıştı. Zira aklındaki devrim planının uygulamaya konabilmesi için barışın bu kadar çabuk elde edilmemesi gerekiyordu. Barış yapılması halinde, Ankara’daki iktidar odağının varoluş nedeni ortadan kalkacaktı. Bu yüzden İstanbul’da “Damat” Ferit Paşa gibilerin iktidarda olması daha uygundu ve bunu Aralık ayındaki görüşmeler sırasında açıkça söyleyecekti. Ancak Ankara da dahil olmak üzere her yana egemen olan iyimserlik havasının aleyhinde bulunmak istemedi. Ayrıca, 1921’in Ocak ayında çıkacak olan Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’na ilişkin görüşmeler de BMM’de başlamıştı. Dolayısıyla zaman kazanmaya ihtiyacı vardı. Sonuç olarak Neşet Bey’e İstanbul Hükümeti’nin Anadolu’ya göndereceği bir heyetle Bilecik’te Aralık ayı başında buluşulabileceği ve bu heyette mutlaka Ahmet İzzet Paşa ile eski sadrazamlardan ve o günlerde Bahriye Nazırı olan Salih Hulusi (Kezrak) Paşa’nın bulunması gerektiği söylendi.

    3 Aralık 1920 İstanbul’da yayımlanan İleri gazetesinin 3 Aralık 1920 tarihli nüshasında, ilk sayfadaki haber: “İzzet Paşa’nın riyâseti altında bugün Anadolu’ya heyet-i mahsûsa gidiyor”.

    Öte yandan, İstanbul’daki yeni hükümet Ankara’yla görüşme hazırlıklarına başladığında, Türkiye’nin geleceği konusunda olumlu sonuçlar doğurabilecek bir dizi olay da yaşandı. Yunanistan Kralı Aleksandros, 25 Ekim’de öldü. Bunun üzerine, İtilâf Devletleri’nin Almanya sempatileri nedeniyle 1917’de tahttan inmeye zorladıkları ve Başbakan Elefterios Venizelos’un baş düşmanı olan eski kral Konstantinos’un sürgünden dönüp tahta geçmesi sözkonusu oldu. Henüz kısa bir süre önce Sèvres Antlaşması’nın mimarlarından olması nedeniyle ulusal kahraman ilân edilmiş olan Venizelos, sekiz yıldır savaş halinde yaşayan Hellen seçmenlerince 14 Kasım’da ağır bir yenilgiye uğratıldı ve ülkesini terketti. 6 Aralık’ta yapılan halkoylamasıyla Kral Konstantinos tahta geçecek ve İtilâf Devletleri’nin Yunanistan’a karşı daha mesafeli davranacakları bir dönem başlayacaktı.

    İzzet Paşa’nın başkanlığındaki heyet 3 Aralık sabahı İstanbul’dan ayrıldı ve ertesi günü Bilecik’e vardı. Heyette Salih Paşa, en eski İttihatçılardan olmakla birlikte daha sonra İttihat ve Terakki’den uzaklaşmış ve o günlerde Ticaret ve Ziraat Nazırı olan Hüseyin Kâzım Kadri Bey, Bern Büyükelçisi Cevat Bey, Bâb-ı Âlî hukuk müşavirlerinden Münir (Ertegün) Bey, Darü’l-fünûn müderrislerinden olup o sıralarda Kandilli Rasathanesi’nin müdürlüğünü yürüten, eski İttihatçı Fatin (Gökmen) Efendi de bulunuyordu. İçinde iki eski sadrazamın bulunduğu bu heyetin diğer üyeleri seçilirken, bunların tarafsız olarak tanınmış yani Hürriyet ve İtilâf çevrelerine hiç katılmamış ve Ankara’dakilerin güven duyacağı kişiler olmalarına dikkat edilmişti.

    5 Aralık’ta Bilecik’e gelen Ankara heyeti ise BMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa, Hariciye Vekili Bekir Sami (Kunduh) Bey ve bir ay kadar önce Batı Cephesi Komutanlığı’na atanmış olan Albay İsmet (İnönü) Bey’den oluşuyordu. Daha ilk buluşmadan itibaren bütün iş neredeyse komik denecek bir görünüme büründü; zira Ankara Hükümeti İstanbul’da bir hükümetin varlığını kabul etmiyordu. Dolayısıyla herhangi bir resmî görüşme de olmadı. Öte yandan İzzet Paşa’nın anılarında da kabul ettiği gibi, başkanı olduğu heyetin herhangi bir somut programı veya önerisi yoktu. İstanbul Hükümeti gerçekten acınacak haldeydi; zira Ankara’nın varlığından kurtulabilmek için barış gerekiyordu ama barışı sağlayacak tek askerî güç Ankara’nın elindeydi.

    Heyetin başı Bilecik görüşmeleri için 3 Aralık 1920’de İstanbul’dan çıkan heyete başkanlık eden, dönemin İçişleri Bakanı Ahmet İzzet (Furgaç) Paşa.

    Mustafa Kemal Paşa, İstanbul heyetinin bu zaafını iyi kullandı. Ertesi gün heyeti Ankara’ya götürüp orada rehine olarak tuttu. Heyet üyeleri şehirde serbestçe dolaşıp istedikleri kimselerle görüşebilecek ama İstanbul’a dönmeleri engellenecekti. Kendilerine Ankara’daki harekete katılmaları da teklif edildi; ancak bunu bir tek Münir Bey kabul etti.

    Bu arada, biraz Ankara’nın, özellikle de ordunun moralini yükseltmek için, biraz da ortalığı karıştırıp İstanbul Hükümeti’ni zor durumda bırakmak için asılsız bir haber yayıldı. Mustafa Kemal Paşa, Anadolu Ajansı’ndan İstanbul’dan gelen heyet üyelerinin BMM Hükümeti’nin tarafına geçtiklerini açıklayan bir tebliğ yayımlamasını istedi. Tebliğ Hakimiyet-i Milliyye ve Anadolu’da Yeni Gün gibi Ankara gazetelerinde yayımlandı, ama İstanbul’da herhangi bir karışıklık çıkmadı. Anlaşılan Tevfik Paşa Hükümeti tebliğe inanmamıştı.

    Sonuç olarak İzzet Paşa heyeti herhangi bir başarı elde edememiş oldu ve Ankara’da üç ay kadar tutuldu. Rehine kaldıkları bu üç ay boyunca ise çok önemli bir dizi olay daha yaşandı. BMM bir yanda “Çerkes” Ethem Bey’in çıkardığı krizi halledip askerî örgütlenmesini tamamladı, diğer yanda da İnönü’de Yunan ordusunun ilerlemesini durdurdu.

    Mustafa Kemal’in 1920’de Eskişehir Garı’nda kalabalık bir heyetle çekilmiş fotoğrafında bize göre hemen sağında Çerkes Ethem görülüyor.

    BMM’nin yapılanması açısından çok önemli bir de hukuksal gelişme oldu ve 20 Ocak 1921’de Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu çıkarıldı.

    BMM’nin konumunu daha da sağlamlaştıran bu gelişmeler, İtilâf Devletleri’nin gayriresmî bir biçimde olsa da Ankara Hükümeti ile görüşmeyi kabul etmesi ve Ankara temsilcilerinin de Londra’daki barış görüşmelerine katılması sonucunu doğurdu.

    1920’nin sonlarına kadar İtilâf Devletleri diplomatlarının haydut güruhu gibi gördükleri BMM, artık meşru ve sözü dinlenmesi gereken bir muhatap özelliği kazanmıştı.

  • Meclis’in yürütme gücü M. Kemal’in öngörüsü

    İlk Meclis’in kurduğu “hükümet”, icra vekilleri heyetinden oluşuyordu. Bunların seçimine ilişkin yaşanan tartışmalara nokta koyan Mustafa Kemal Bey; değiştirilen yasalarla devam eden süreçte yaşanan kabine krizlerini de cumhuriyetin ilanıyla aşmıştı.

    Büyük Millet Meclisi açıl­dıktan 1 hafta sonra bir yürütme gücü kurulma­sına karar vermiş, ama güçler birliği ilkesini benimseyerek yürütmeyi kendi üstüne almıştı. Yani ayrı ve Meclis’çe denetle­necek bir yürütme olmayacak; nazırlar (bakanlar) yerine, “ve­kil”ler seçilecekti. Bu “icra ve­killeri” mebuslar arasından ay­rı ayrı seçilecek, Meclis’e karşı da tek tek sorumlu olacaklardı. Bunların toplamına “hükümet” değil, “icra vekilleri heyeti” de­necekti. Bunları öngören “3 Nu­maralı BMM İcra Vekillerinin Suret-i İntihabına Dair Kanun”, 2 Mayıs 1920’de kabul edildi.

    Ancak, Mustafa Kemal Pa­şa, bu sistemden hiç memnun olmamıştı. Birçok konuda an­laşamadığı kişilerle çalışmak istemiyordu. Kanuna göre me­busların vekil seçilebilmek için çoğunluk oyu almaları gereki­yordu. Bir yanda aday sayıla­rının çokluğu, diğer yanda da Meclis içinde birçok gruplaşma olması çoğunluğun tutturulma­sında zorluk çıkarıyor, vekille­rin seçimi bazen günler alabili­yordu. Zamandan tasarruf gibi geçerli bir bahaneyle Mustafa Kemal Paşa bir kanun değişikli­ği teklif etti. Buna göre vekiller gene BMM’nin çoğunluk oyuyla teker teker seçileceklerdi. An­cak seçimlere üç vekil adayı ka­tılacak, bunları BMM Başkanı belirleyecekti. 4 Kasım 1920’de çıkarılan 47 Numaralı Kanun’la değişiklik kabul edildi.

    İlk meclisin milletvekillerinden bir grup ve Mustafa Kemal Paşa, Millî Mücadele döneminde Ankara’daki Meclis binasının balkonunda, 1921.

    1921’de Mustafa Kemal Pa­şa’ya karşı bir muhalefet hare­ketinin ortaya çıkması bu ka­nunun sonunu getirmiştir. İcra Vekilleri Heyeti’nin hep “Mus­tafa Kemal Paşa’nın adamla­rı”ndan oluşmasına itirazlar daha 1921’de başlamıştı. Bu iti­razlar, uzunca bir süre savuş­turulduktan sonra, 2. Grup’un kurulmasından sonra 22 Tem­muz 1922’de çıkarılan yeni bir kanunla Mayıs 1920’de öngörül­müş olan sisteme dönüldü. Bu tarihten sonra vekiller Mustafa Kemal Paşa’nın istediği kişiler olmayabilecekti.

    Ancak yeni kanunun cum­huriyetin ilanı sürecinde çok önemli bir işlevi oldu. Büyük olasılıkla Mustafa Kemal Pa­şa’nın direktifi üzerine ayrı ayrı kişiler için oy veren mebuslar, günlerce bir dahiliye vekili se­çemediler. Bu suni kabine krizi­ni bir rejim krizi olarak orta­ya koyan Paşa, sorunun ancak cumhuriyet ilanıyla çözülebileceğini öne sürerek Millî Müca­dele’nin en başından beri amaç­ladığı sonuca ulaşmış oldu.