Yazar: Ahmet Kuyaş

  • İlk gazeteci cinayetleri

    İlk gazeteci cinayetleri

    1908’de Meşrutiyet yeniden ilan edildiğinde, en önemli kazanımlardan biri basın özgürlüğü olarak görülüyordu. Ancak yeni iktidarın da basına tahammül etmekte zorlandığı çok geçmeden görüldü.

    İkinci Meşrutiyet döneminin bir basın özgürlüğü dönemi olarak başladığı öne sürü­lebilir. Zaten dönemin hemen başında, 24 Temmuz 1908’de sansür kaldırılmıştı. Gerçi güç­lü bir yönetim yaratma yolun­da adımlar atılırken, İttihat ve Terakki ağırlıklı Meclis-i Me­busan, anayasa değişikliklerin­den bile önce bir Basın Kanu­nu çıkartarak basını denetim altına almaya çalıştı. Fakat 29 Temmuz 1909’da çıkan kanun, 2. Abdülhamid döneminde epey sıkıntı çekmiş hatta sürgüne gönderilmiş gazeteci ve yayın­cılardan Ebüzziya Tevfik Bey’in bile aşırı özgürlükçü bulduğu bir kanun oldu. Ne var ki bu du­rum, basının susturulması yolunda başka yollar aranmasına yol açtı. İttihat ve Terakki Ce­miyeti’nin tetikçileri 1909-1911 yıllarında muhalif gazeteciler Hasan Fehmi, Ahmet Samim ve Zeki Beyler’i öldürdüler. Hasan Fehmi Bey 8 Nisan 1909’da öl­dürüldüğünde, katil kesin ola­rak bilinmiyor olsa da, bunu İt­tihatçıların yaptığından herkes emindi. Bu yüzden cinayet, 31 Mart Olayı’nı (13 Nisan 1909) harekete geçiren önemli geliş­melerden sayılır. Ahmet Samim Bey’in öldürülmesinde (9 Ha­ziran 1910) ise görgü tanığı bi­le vardı ve katilin İttihatçı bir jandarma subayı ve sonradan İzmir suikastı nedeniyle asılan, eski Ankara Valisi Abdülkadir Bey olduğu biliniyordu. Katil, olaydan sonra yakındaki bir ka­rakola sığınmış, sonra da paçayı kurtarmıştı.

    hasan-fehmi-bey
    Hasan Fehmi Bey
    zeki-bey
    Zeki Bey
    ahmet-samim
    Ahmet Samim Bey

    2. Meşrutiyet dönemi­nin muhalif basını asıl sıkın­tıyı 1912’den itibaren birbiri­ni izleyen iktidar değişiklikle­ri sırasında çekti. 1912 yazında iktidardan düşen İttihatçıların en önemli gazetesi Tanin bir­çok kez kapatıldı. Gazete, her kapatılıştan sonra, hepsi kafi­yeli olan Renin, Senin, Metin gibi isimlerle çıkmayı sürdür­dü. Mahmut Şevket Paşa’nın 11 Haziran 1913’te öldürülmesini izleyen dönemde ise roller de­ğişti. İttihat ve Terakki Cemi­yeti’nin diktatörlüğü altında geçen 1913-1918 döneminin he­men başlarında birçok gazete­ci kovuşturmaya uğradı, hapse mahkum oldu, sürgüne gönde­rildi veya yayın yapamaz oldu. 1. Dünya Savaşı’nda da ağır bir sansür rejimi vardı. O kadar ki, İttihatçıların İstanbul mebusu Hüseyin Cahit (Yalçın) Bey’in gazetesi Tanin bile, Enver Pa­şa tarafından kapatıldı. Ancak basın 1918 başında göreli bir özgürlüğe kavuşmuş, hatta Os­manlı ordularının Azerbaycan’a giriştiği harekat da Halide Edip (Adıvar) Hanım’ın eleştirilerine hedef olabilmiştir.

    Ahmet Samim neden öldürüldü?

    Sada-yi Millet yazarı Ahmet Samim, İttihatçıların hedefiydi. 9 Haziran 1910 gecesi Bahçekapı’da öldürüldü. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Hüküm Gecesi romanında onun için şöyle diyor: “Hele o günlerde en çok göze batması ve hükümetin kızgınlığını en çok harekete geçirmesi lazım gelen biri varsa, o da Ahmet Samim’di. Çünkü gerek Divanı Harbi Örfi’nin gizli işkence usullerine dair belgeleri ortaya atan, gerek Soma-Bandırma demiryolu imtiyazının içyüzünü açığa vuran tek gazeteci o idi…”

  • Saltanatın kaldırılması ve Mustafa Kemal’in formülü

    Saltanatın kaldırılması ve Mustafa Kemal’in formülü

    Saltanatın kaldırılması, Ankara çevrelerinde Mudanya Bırakışması’nın imzalanmasından bile önce kabul görmüştü. Saltanatı kaldırıp halifeyi zayıf bir devlet başkanı yapma formülü ise, 19 Temmuz 1922 tarihiyle İzmir’in kurtuluşu arasında geçen 1.5 aylık sürede Mustafa Kemal Paşa tarafından geliştirilecekti.

    Yeni Türkiye Devleti’nin kurulması yolunda atı­lan ilk önemli adım, 1. Türkiye Büyük Millet Mecli­si’nin (TBMM) 1 Kasım 1922 gecesinde saltanatı kaldırma­sıdır. Bu önemli gelişmenin uzun zamandan beri oluşmuş bir nedeni bulunduğu gibi, Anadolu Savaşı’nın son saf­hasına yaklaşılırken Mustafa Kemal Paşa’nın geliştirdiği bir siyasal stratejinin de belirleyi­ci olduğunu söyleyebiliriz.

    Saltanatın kaldırılması ve Mustafa Kemal’in formülü
    Osmanlı hanedanından son İslâm halifesi Abdülmecid Efendi.

    Saltanatın kaldırılmasın­da belki de en önemli neden, Sultan 6. Mehmet Vahdet­tin’in 1909’da yapılan anayasa değişiklikleriyle ortaya çıkan devlet sistemine karşı olma­sıdır. Bilindiği gibi 22 Ağustos 1909’da yürürlüğe giren ana­yasa değişiklikleri, Osmanlı Devleti’ni, Büyük Britanya ve­ya İskandinavya krallıkları gi­bi parlamento üstünlüğü olan bir monarşiye dönüştürmüştü. Anayasa hukuku diliyle söyle­necek olursa, Osmanlı hüküm­darı hüküm sürüyor, ama artık hükümet edemiyordu. Vahdet­tin Efendi 1916’da veliaht ol­duğunda, Alman İmparatorlu­ğu’ndaki gibi hükümdarı halk oyuyla seçilmiş meclisin önüne geçiren bir düzenden yanaydı. Dolayısıyla, iktidardaki İttihat ve Terakki yöneticileri Vah­dettin’in tahta geçmesine en­gel olmanın yollarını aramaya başladı. Bu aşamada küçük bir azınlık tarafından dile getiri­len çözüm yolu cumhuriyetti. Büyük çoğunluk ise, Osmanlı veraset sistemini değiştirmek­ten ve sonuç olarak 5. Mehmet Reşat’ın büyük oğlunu veliaht yapmaktan yanaydı. Ancak, bu konuya ilişkin bir anayasa de­ğişikliği yapmak savaş zama­nında mümkün olmadığı için konu savaş sonuna bırakıldı; Sultan Reşat da savaş bitme­den önce vefat edince Vahdet­tin Efendi tahta geçti.

    Saltanatın kaldırılması ve Mustafa Kemal’in formülü
    Saltanatın son günleri
    Sultan Vahdettin, 1922’de İstanbul’daki Dolmabahçe Sarayı’nın arka kapısından çıkarken. Bu fotoğrafın çekilmesinden birkaç gün sonra tahttan indirildi ve 17 Kasım 1922’de bir İngiliz savaş gemisiyle Malta’ya, oradan da hayatının son günlerini geçireceği İtalya’nın San Remo kentine sürüldü.

    Sultan Vahdettin, gerek Ahmet İzzet (Furgaç) Paşa Hükümeti, gerekse de Ah­met Tevfik (Okday) Paşa Hü­kümeti sırasında Bakanların seçimine karışarak Anaya­sa’ya pek saygısı olmadığını göstermişti. 21 Aralık 1918’de Meclis-i Mebusan’ı feshet­tikten sonra ise seçim çağrısı yapmadığı gibi, 4 Ocak 1919’da milletvekili seçimlerinin ba­rışın yapılmasından sonra­ya bırakıldığını ilan ettirerek anayasal düzene son vermiş oldu. Zira bu duruma göre ba­rış görüşmeleri, meclis dene­timi olmadan yapılacaktı. Ger­çi bu durum, Sivas Kongresi ertesinde “Damat” Ferit Paşa Hükümeti’nin istifa etmek zo­runda kalması üzerine, sadece 9 ay sürdü. Sultan, Anadolu’da oluşmuş Müdafaa-i Hukuk ha­reketi karşısında “Damat” Fe­rit Paşa’yla aynı görüşte olma­dığını göstermek zorunda kal­dığı için, 7 Ekim 1919’da seçim çağrısı yaptırttı. Buna karşın, toplanan son Osmanlı Mec­lis-i Mebusanı’nın Britanya­lılarca çalışamaz hâle getiril­mesine de ses çıkarmadı. An­kara’da kurulan Büyük Millet Meclisi’ni (BMM) ise kanun dışı ilan ederek, başta Mus­tafa Kemal Paşa olmak üzere birçok tanınmış vatanseveri ölüm cezasına çarptırdı.

    Ankara’da örgütlenerek Misâk-ı Millî sınırları içinde bağımsız bir Türkiye sağla­mak için çalışanların varoluş nedeni bir tek bu amaç değildi tabii. Önemli bir diğer amaç ise 1909 Anayasa değişiklikle­riyle ortaya çıkmış olan meş­rutiyet rejiminin, yani meclis üstünlüğü ilkesinin yeniden yürürlüğe konmasıydı. Ancak bu, Vahdettin’in sultan olma­dığı bir meşrutiyet olacaktı. Millî Mücadele’yi gerçekleşti­ren nesil için Sultan Vahdet­tin’i tahttan indirmek hiç de zor olmazdı, zira bu nesil daha 10 yıl önce Sultan 2. Abdülha­mit’i tahttan indirmişti. Kaldı ki, askerî zaferin kazanılması halinde Ankara’daki yöneti­min toplum katındaki meşru­luğu hiç tartışma götürmeye­cek boyutlara ulaşmış olacak, bu da sözkonusu yönetime büyük bir hareket özgürlüğü sağlayacaktı. Öte yandan, Ana­dolu hareketine Sultan Vah­dettin gibi sert davranılmasını açıkça eleştirmiş olan Veliaht Abdülmecit Efendi, taht için gayet uygun bir adaydı.

    Saltanatın kaldırılması ve Mustafa Kemal’in formülü
    Saltanattan vazgeçmeyenler
    (Soldan sağa) Dr. Adnan Adıvar, Ali Fuat Cebesoy, Kâzım Karabekir Paşa, Rauf (Orbay) Bey ve Refet (Bele) Paşa gibi isimler saltanat ve hilafetten vazgeçilmesine karşıydılar.
    Saltanatın kaldırılması ve Mustafa Kemal’in formülü
    Son Halife Abdülmecid Efendi, biat merasiminden sonra Fatih Camii’ne gelirken.

    Bu aşamaya kadar görülen­lerden yola çıkılarak, saltanat kurumuna ilişkin sabrı artık taşmış, dolayısıyla da cum­huriyet yönetimine geçmeyi ciddi olarak isteyen bireyle­rin sayısının arttığı kolaylık­la söylenebilir. Elimizdeki anı kitapları ve daha Anadolu Savaşı zaferle sonuçlanmadan önce üretilmiş birçok metin bu görüşü haklı kılıyor. Ancak bu çevrelerin henüz çoğun­lukta olmadıkları da kesindir. Ayrıca, her ne kadar Mustafa Kemal Paşa ve yakın çevre­sindeki birçok kişi cumhuri­yet yanlısı idiyseler de Rauf (Orbay) Bey, Refet (Bele) Paşa ve Kâzım Karabekir Paşa gibi birçok Millî Mücadele kahra­manı da saltanat ve hilafet­ten vazgeçilmesine kesinlikle karşıydılar. Rauf Bey ve Refet Paşa, Ali Fuat Paşa’nın anı­larından anlaşıldığı kadarıy­la 19 Temmuz 1922 akşamı Refet Paşa’nın evinde yapılan bir toplantıda bu görüşlerini Mustafa Kemal Paşa’ya gayet açık bir dille aktarmışlardı. Ne var ki elimizdeki veriler, Büyük Taarruz’dan sonra bu görüşte ilginç bir değişiklik ol­duğunu gösteriyor.

    TBMM ordusunun İzmir’e girişinden 3 gün sonra, Daily Mail gazetesinin muhabiri Ge­orge Ward Price’a verdiği bir demeçte Mustafa Kemal Paşa, “Türklerin İstanbul’da daimî bir halifesi bulunmalıdır” de­miş; 15 Eylül’de yayımlanan bu demeç Türkiye gazetele­rinde herhangi bir eleştiriyle karşılanmadığı gibi TBMM’de de tartışma konusu olmamış­tır. Ayrıca, TBMM Hüküme­ti’nin Mudanya’daki bırakışma görüşmelerine ilişkin olarak İtilâf Devletleri’ne gönderme­ye hazırlandığı cevabî nota 4 Ekim 1922 tarihli gizli celsede okunduğunda, metninde geçen “Hilâfet-i islâmiyenin makarrı olan İstanbul” sözleri de her­hangi bir itirazla karşılanma­mıştı.

    Ankara’nın politikası uya­rınca saltanat kurumunun kalkacağı ve halifenin devlet başkanı olacağının işaretleri, Doğu Trakya’yı teslim almak üzere 19 Ekim 1922’de İstan­bul’a gelen Refet Paşa’nın ağ­zından günyüzüne çıktı. Refet Paşa, kendisini karşılamaya gelen üst düzey yetkililer ara­sında bulunan padişah ve ve­liahdın yaverlerine teşekkür ederken ne “sultan” ne de “sal­tanat” sözcüklerini telaffuz etti. Sultan Vahdettin için “ha­life”, Veliaht Abdülmecit Efen­di için ise “hilafetin veliahdı” sözcüklerini kullandı. Paşa’nın 2 gün sonra İstanbul Hüküme­ti’nin Dışişleri Bakanı Ahmet İzzet Paşa’ya verdiği muhtı­ra ise son noktayı koyuyordu: Saltanat kalkacak, halife dev­let başkanı olacak, ama eski­den sultana tanınan başbakan atama hakkı da olmayacak­tı. Başbakanı TBMM seçecek, halife de onaylayacaktı. İstan­bul Hükümeti istifa edecek, Ankara Hükümeti tarafından İstanbul’a bir vali atanacaktı!

    Saltanatın kaldırılması ve Mustafa Kemal’in formülü
    Sultan Vahdettin, İstanbul’dan ayrılmadan önce, Şeyhülislam Nuri Efendi’nin öncülüğünde son sadrazam Ahmed Tevfik Paşa ile birlikte dua ederken.

    Bütün bunlar bize çok şey anlatıyor. İlk belirlenmesi ge­reken, saltanatın kaldırılma­sının Ankara çevrelerinde ilkesel anlamda yalnızca La­usanne’a yapılan çifte davet­ten, yani hem İstanbul hem de Ankara Hükümeti’nin davet edilmesiyle değil; Mudanya Bırakışması’nın imzalanma­sından bile önce kabul gör­müş olduğudur. Son sadrazam Ahmet Tevfik Paşa’nın barış konferansına İstanbul temsil­cilerinin de gitmesini isteme­sini belki bardağı taşıran son damla olarak görebiliriz, ama o kadar. Karar çoktan alınmış, iş yalnızca kararın resmîleş­tirilmesine kalmıştı. Ahmet Tevfik Paşa’nın TBMM tara­fından büyük kızgınlıkla karşı­lanan isteğinin milletvekilleri arasında hâlâ mütereddit olan birkaçının da karara katılma­sını sağladığını düşünebiliriz. Nitekim 1 Kasım gecesi yapı­lan oylamada saltanatın kaldı­rılmasına karşı yalnızca 1 oy çıkmıştır.

    Açıklamamız gereken ikin­ci önemli nokta da, saltanatı kaldırıp halifeyi zayıf bir devlet başkanı yapma formülünün ne zaman ortaya atılmış olduğu­dur. Bizce bu formül, yukarıda değindiğimiz 19 Temmuz 1922 tarihli görüşmeyle İzmir’in kurtuluşu arasında geçen 1.5 aylık sürede -en başta söyle­diğimiz gibi- Mustafa Kemal Paşa tarafından geliştirilmiş­tir. Saltanat kurumunun sür­mesi konusunda ısrarcı olan mücadele arkadaşlarıyla açık bir sürtüşmeye girmek isteme­yen ve cumhuriyet taraftarı ol­masından tedirginlik duyulan Mustafa Kemal Paşa; bu for­mülü ortaya atarak cumhuri­yet yolunda önemli bir engel­den kurtuluyor, devletin biçi­mini daha sonra yapılacak bir anayasaya bırakıyordu. Nite­kim Refet Paşa’nın İstanbul’da bulunduğu günlerde gazete­ler, Kanun-ı Esâsî’de yakında önemli değişiklikler olacağın­dan dem vuruyorlardı. Tabii Mustafa Kemal Paşa, 1 Kasım gecesi Rauf Bey ve Kâzım Ka­rabekir Paşa gibi mücadele ar­kadaşlarını saltanatın kaldırıl­ması lehinde oy kullanmalarını sağlayarak “atlatmış” oldu. Zira beklenen anayasa daha epey bir süre yapılmayacak ve Mus­tafa Kemal Paşa, 2. TBMM’nde sağladığı çoğunlukla cumhuri­yeti ilan edecektir. Rauf Bey, 31 Ekim 1923’te verdiği meşhur mülakatta cumhuriyetin ace­leye getirildiğini söylerken, ya­pılmasını beklediği bu anaya­sayı kastediyordu.

  • Mudanya Bırakışması: Zaferden sonra ilk adım

    Büyük Taarruz’dan sonra Türkiye ile Yunanistan arasındaki savaşı resmen bitiren Mudanya Bırakışması, Doğu Trakya’yı da Ankara Hükümeti’ne savaşsız olarak kazandırmış oluyordu. Ancak “Misâk-ı Millî Türkiyesi”nin elde edilmesi ve Boğazlar meselesinin çözülmesi barış konferansına kalacaktı. 1922 Eylül sonlarından 11 Ekim’e uzanan sancılı süreç…

    Büyük Taarruz’un Ana­dolu’daki Yunan Or­dusu’nun kesin yenil­gisiyle sonuçlanmış olması, döneme ilişkin ayrıntıları bil­meyenlere Mudanya Bıra­kışması’na giden yolun kolay olduğunu düşündürtebilir. Halbuki bu ay 100. yıldönü­münü kutladığımız Mudan­ya Bırakışması öncesinde çok ciddi iki kriz yaşanmış, TBMM Hükümeti’nin Büyük Britanya Hükümeti’yle savaşa tutuşması olasılığı belirmişti. Krizin ne kadar ciddî olduğu­nu en basit biçimde vurgula­yabilmek için, Bırakışma’nın TBMM ordularının Ege ve Güney Marmara kıyılarına ulaşmasından ancak 1 ay son­ra, 11 Ekim’de imzalanabilmiş olduğunu hatırlatmak yeterli olur sanırız.

    Sözkonusu ettiğimiz kriz­lerin birincisi, TBMM ordula­rının Anadolu’nun tamamına hakim olmak üzere Boğazlar bölgesine ilerlemeyi sürdür­mesiyle başladı. Yunan işga­linde olmadığı için bu bölge İtilaf Devletleri’nce “tarafsız bölge” olarak adlandırılıyor­du. Bu nedenle İtilaf, Anka­ra Hükümeti’nden askerle­rini bu bölgeye sokmaması­nı istedi. Ankara ise herhangi bir tarafsız bölge tanımadığı­nı, Boğazlar bölgesiyle Doğu Trakya’nın da Misâk-ı Millî sınırları içinde olduğunu ve ordunun ilerleyeceğini duyur­du. Bunun üzerine Fransa ve İtalya, bölgede bulunan asker­lerini çektiler. Büyük Britanya ise savunma önlemleri alarak bölgedeki askerlerine Türkle­rin sınırı geçmeye çalışmala­rı halinde silah kullanma emri verdi.

    İsviçre gazetesi Schweizer
    Illustrierte Zeitung, 14
    Ekim 1922 tarihli sayısının
    kapağına İsmet Paşa
    ve Mustafa Kemal’in bu
    karesini “İsmet Paşa,
    Mudanya Konferansı’nda
    Kemalistlerin çıkarlarını
    temsil etmiştir” notuyla
    taşımıştı.

    Dünya Savaşı sırasında Britanyalılar, Çanakkale, Fi­listin ve Irak cephelerinde Os­manlı kuvvetleri tarafından çok hırpalanmışlardı. Bu ne­denle Mondros Bırakışması’n­dan sonra Türklere çok sert davranmışlar ve Yunanistan’ı desteklemişlerdi. Yunan Or­dusu’nun yenilgisi, bu nedenle biraz da Britanya politikasının yenilgiye uğraması anlamına geliyordu. Öte yandan, Türk ordularının Musul-Kerkük yö­resine karşı da bir harekata girişmesi olasılığından büyük tedirginlik duyuyorlardı. Asıl önemlisi ise, işgali sonlandı­rıp Boğazlar bölgesiyle Doğu Trakya’yı Türklere bırakmış olurlarsa, Dünya Savaşı’nda yendikleri Türklerin cezalan­dırılmamış olacağını varsay­malarıydı. Dolayısıyla Londra Hükümeti, Türklerle savaşma­ya kararlıydı.

    Tabii Büyük Britanya ile TBMM Hükümeti arasında çıkacak bir savaş, Fransa ile İtalya’yı da savaşa sürükle­yecekti. Bu iki ülke ise artık savaşmak istemedikleri gibi Ankara Hükümeti ile iyi iliş­kiler içindeydi. Eylül ayının sonlarına doğru İtilâf Devlet­leri arasında hummalı bir dip­lomasi faaliyeti başladı. 20- 23 Eylül tarihlerinde Paris’te yapılan görüşmelerde Fran­sız ve İtalyanlar, Britanyalıları Doğu Trakya’nın Yunanlılarca boşaltılması konusunda ikna ettiler. Boğazlar bölgesinin ge­leceği ise barış görüşmeleri­ne bırakılacaktı. Bu kararlar üzerine TBMM Hükümeti’nin Fransa’yla 20 Ekim 1921’de imzaladığı Ankara Antlaşma­sı’nın baş mimarı, Fransız dip­lomat Henry Franklin-Bouil­lon İzmir’e geldi ve 28 Ey­lül’de Mustafa Kemal Paşa’yla görüştü. Franklin-Bouillon, Doğu Trakya’nın Türkiye’ye bırakılacağını ve Batı Anado­lu’yla Doğu Trakya’ya sahip bir Türkiye’nin er veya geç Boğaz­lar’a da hakim olacağını söyle­yerek Mustafa Kemal Paşa’nın ileri harekatı durdurmasını sağladı. Ertesi gün ise bırakış­ma görüşmelerinin 3 Ekim’de Mudanya’da başlayacağı ilân edildi.

    Bırakışma görüşmeleri en azından “garip” diyebileceği­miz bir biçimde başladı; zira savaşan tarafların biri, yani Yunanistan, görüşmelerde yer almıyordu. 1 general ve 2 al­baydan oluşan Yunan heyeti 5 Ekim’de bir savaş gemisiyle Mudanya’ya gelecek, ama top­lantılara hiç katılmayacaktı. Ayrıca heyetin talimat almak için Atina’yla temas kurmak zorunda olması, görüşmele­rin uzamasına neden olacak­tı. Ancak, diğer heyetlerin de birkaç defa kendi hükümetle­riyle görüşmek zorunda kal­dıklarını, bunun da görüşme­leri çok uzattığını eklememiz gerekir. Bu durumu açıklayan en önemli etmen, Yunan Or­dusu’nun boşaltacağı Doğu Trakya’nın hemen Ankara’nın yönetimine geçip geçmeyeceği meselesiydi. Özellikle Britan­yalılar, Doğu Trakya’nın Tür­kiye’ye bırakılmasına ilişkin pazarlıkların barış konferan­sına ertelenmesini, o zamana kadar bölgenin yönetiminin İtilâf Devletleri’nde kalmasını istiyorlardı.

    Konferansın üçüncü gü­nünde Türk tarafını temsil eden İsmet (İnönü) Paşa, Do­ğu Trakya’nın Ankara Hü­kümeti’ne ne zaman teslim edileceğine ilişkin somut bir adımın hâlâ atılamamış olma­sı nedeniyle askerî harekâtın sürebileceğini bildirdi. Anka­ra’nın Misâk-ı Millî sınırların­dan herhangi bir ödün ver­meyeceği ve ancak bu sınırla­rın sağlanması hâlinde barış görüşmelerine oturabileceği bir defa daha açıkça dile geti­rilmiş oluyordu. Bu da sözünü ettiğimiz ikinci krizi başlat­mış oldu. İtilâf Devletleri’ni temsil eden generaller bu ko­nuda hükümetlerine danışma­ları gerektiğini ileri sürerek, görüşmelerin 6 Ekim akşamı­na kadar durdurulmasını is­tediler ve o gün öğleden son­ra İstanbul’a hareket ettiler. 5 Ekim akşamı ve 6 Ekim saba­hında hem İstanbul’daki İtilâf Devletleri Yüksek Komiserleri arasında hem de bunlarla hü­kümetleri arasında çok yoğun görüşmeler yapıldı. Bu görüş­melere ilişkin olarak elimiz­de bulunan belgeler, Fransa ve İtalya’nın Büyük Britanya’yı yeniden yalnız bırakma eğili­minde olduklarını gösteriyor.

     Bırakışmanın altındaki imzalar Soldan itibaren Fransız generali Charles Antoine Charpy, Büyük Britanya generali Charles Harington, İsmet Paşa ve İtalyan generali Ernesto Mombelli. 6 Ekim akşamı önce Mombelli, sonra da Charpy, iki gün sonra 8 Ekim sabahında da Harington, Doğu Trakya’nın Ankara Hükümeti’ne bırakılmasını ve Yunan işgal kuvvetlerinin en kısa zamanda bu bölgeyi boşaltmasını kabul ettiklerini açıkladı

    Aynı süre boyunca Musta­fa Kemal Paşa da Batı Cephe­si Komutanlığı’na üç telgraf göndererek İsmet Paşa’nın tepkisini doğru bulduğunu ve 6 Ekim’de yapılacak toplantı­da Doğu Trakya’yla ilgili Türk isteklerinin kabul edilme­mesi halinde Batı Cephesi’n­deki kuvvetlerin İstanbul ve Çanakkale Boğazı yönlerinde ileri harekata geçmesi gerek­tiğini bildirdi. Mustafa Kemal Paşa ayrıca Meriç’in sınır ol­maması, Edirne’nin mahalle­si niteliğindeki Karaağaç’ın da Doğu Trakya’ya dahil olması gerektiğini bildiriyor ve bölge­nin 30 gün içinde tahliye edil­mesini şart koşuyordu. Son olarak da savaş esirlerinin, hemen bırakışmanın imzalan­masından sonra iade edilmesi­ni istiyordu.

     
    1879 Kararnâme
    Mudanya Konferansı mukarrerâtı vechile Şarkî Trakya’yı Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti nâmına tesellüm etmek üzere Başkumandanlık tarafından ordu kumandanlarından Mirlivâ Refet Paşa Hazretleri memûr edilmişdir.
    Her mahalde hükûmet-i mülkiyye tamamen tessüs eder etmez memûrîn-i hükûmet İdâre-i Umûmiyye-i Vilâyât Kanûnu mûcibince merci-i resmîlerine mürâcaât ederler. Devr ü teslîm muâmelâtına aid husûsâtda asâyiş ve inzibâtın sürat-i tesîsi içün ittihâz-ı tedâbirde muâmelât-ı mezkûrenin hitâmına kadar vâlî-i vilâyet Refet Paşa Hazretleri’nin taht-ı emrinde bulunacaktır.
    9/10/338

    6 Ekim akşamı saat 20.30’da görüşmeler yeniden başladı. Önce İtalya delege­si General Ernesto Mombel­li, sonra da Fransız delege­si General Charles Antoine Charpy, Ankara Hükümeti’nin şartlarını genel hatlarıyla ka­bul ettiklerini açıkladılar. An­cak Büyük Britanya delegesi General Charles Harington, Londra’dan talimat alamamış olduğu için bir şey söyleyeme­di ve toplantı sona erdi. Harin­gton ertesi gün de bir talimat alamadı; zira Büyük Britanya Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Paris’te Fransa Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Raymond Po­incaré ile pazarlık halindeydi. Sonuç olarak Büyük Britan­ya, 8 Ekim sabahı Doğu Trak­ya’nın Ankara Hükümeti’ne bırakılmasını ve Yunan işgal kuvvetlerinin en kısa zamanda bu bölgeyi boşaltmasını kabul etti. Ancak o gün, iki pürüz da­ha çıktı: Karaağaç konusu ba­rış görüşmelerine bırakılıyor ve Türk askerlerinin girmiş oldukları tarafsız bölgedeki yerlerden çıkması isteniyordu. Bu nedenle o gün imzalanması beklenen bırakışma gene tehir edilmiş oluyordu.

    Ankara’nın, pazarlıkları sürdürmekle birlikte, bu şart­ları 9 Ekim’de kabul ettiği an­laşılıyor. Bunu hem Mustafa Kemal Paşa’nın İsmet Paşa’ya yazdığı bir telgraftan hem de o gün alınan bir Bakanlar Ku­rulu kararıyla Refet Paşa’nın Doğu Trakya’yı teslim almakla görevlendirilmiş olmasından anlıyoruz. Aynı günün akşa­mında yapılan bazı değişik­lerle birlikte mütarekenin son metni ertesi günü TBMM’nde görüşülerek kabul edilecek; 1 gün sonra 11 Ekim’de Mudan­ya Bırakışması imzalanacaktı. Türkiye ile Yunanistan arasın­daki savaş resmen bitmişti.

    Mudanya Bırakışması sa­vaşa son verdiği gibi, Doğu Trakya’yı da Ankara Hüküme­ti’ne savaşsız olarak kazandır­mış oluyordu. Bölgede bulu­nan Yunan yöneticiler yetki­lerini en kısa zamanda İtilâf Devletleri temsilcilerine bı­rakacaklar, bunlar da yöne­timi hemen Türk yetkilileri­ne teslim edeceklerdi. Anka­ra Hükümeti, Doğu Trakya’da 8.000 kişilik bir jandarma gü­cü bulunduracak, barış yapıla­na kadar bölgeye başka askerî güç yerleştirmeyecekti. Meriç nehrinin Karaağaç’ı da içeren sağ sahili barış antlaşmasının imzalanmasına kadar İtilâf Devletleri’nin yönetiminde ka­lacaktı. Bu uygulama, İstanbul da dahil olmak üzere, Boğazlar yöresi için de geçerliydi.

    Sonuç olarak Mudanya Bı­rakışması’nın Anadolu Sava­şı’na son verdiğini ve Yunan işgalindeki toprakların Türk yönetimine geçtiğini, ama “Misâk-ı Millî Türkiyesi”nin elde edilmesini barış konferan­sına bıraktığını söyleyebiliriz. Bu da dönemin siyasal bağla­mına bakıldığında gayet man­tıklıdır; zira Türkiye’nin önün­de hâlâ 1. Dünya Savaşı’ndan galip çıkan devletlerle yapması gereken bir barış duruyordu.

    11 Ekim 1922’de Mudanya Bırakışması’nın imzalandığı konak.

    VAKİT GAZETESİ – 1922

    ‘Edirne Valiliği’ne Refet Paşa tayin edildi’

    Vakit gazetesinin 12 Ekim 1922 tarihli sayısında başsayfanın sol sütununda çıkan “Refet Paşa Edirne Vâlîsi olmuş, sâbık mebus Şâkir Bey de müşâvir-i mülkî tayîn edilmişdir” başlıklı haberde şöyle deniyordu: “İdâremize avdeti hâdise-i mesûdesi yaklaşmış olan Edir­ne’mizin vâlî-i askerîliği İzmir Mebûsu sâbık Dâhiliyye Vekili Refet Paşa’ya tevdî olunmuşdur.

    Bâzı gazetelerin Edirne Vâlî­liğine tayîn olunduğunu yâhûd tayîni mutasavver bulunduğunu yazdıkları sâbık Gelibolu Mebûsu Şakir Bey de müşâvir sıfatıyla îfâ-yı vazife edecekdir.

    İki intihâbdaki isâbeti mâa’l-memnûniyye kaydederek şimdiden muvaffakiyetlerini temenni ederiz”.

  • ‘Cumhuriyetin temeli, burada tarsîn oldu’

    ‘Cumhuriyetin temeli, burada tarsîn oldu’

    Mustafa Kemal açı­sından 1924 yazı gayet sıkıntılı bir dönem olmuştur. Mart-Nisan aylarında Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun hazırlanması sı­rasında, Gazi’nin istediği bazı maddeler TBMM’nde üçte iki çoğunluk desteğini sağlaya­madıkları için yeni Anayasa’ya girmemişti. Bu vesileyle, daha önce cumhuriyetin ilanını eleştiren, hi­lafetin kaldırılmasından da pek memnun olmayan milletvekillerinden bazılarının Halk Fırkası’ndan istifa edip yeni bir par­ti kuracaklarına ilişkin dedikodular ya­yılmıştı. Nitekim Kasım ayında TBMM açıldıktan kısa bir süre sonra Terakkiper­ver Cumhuriyet Fırkası kurulmuştur.

    Ülkede köklü bir devrim gerçekleştir­meye hazırlanan Gazi, sözkonusu partiyi kurmaya hazırlananların Millî Mücadele döneminde kendisiyle birlikte çalışmış, herkesçe tanınan ve birer kahraman ola­rak benimsenmiş, önemli kimseler olma­sından da tedirgindi.

    Cumhuriyetin temeli, burada tarsîn oldu
    Vatan gazetesinin 31 Ağustos 1924 tarihli nüshasında Mustafa Kemal ve Genelkurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Bey’in konuşmaları-fotoğrafları.

    Bu nazik durumdan mümkün oldu­ğunca az zararla kurtulmak isteyen Mus­tafa Kemal, Eylül ayı ortalarında uzun bir Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu gezisine çıktı. Halk Fırkası’nın devrimci politikasının doğru olduğunu, o dönemde başka bir politika izlemenin sözkonusu olamayacağını, bu nedenle başka bir par­tinin kurulmasını istemediğini, kendisi­nin de çokpartili bir ortamda tarafsız bir cumhurbaşkanı olarak davranmasının mümkün olmadığını açık açık söylemiş ve Halk Partisi’nden kopmaları belli öl­çüde engelleyebilmiştir.

    Paşa’nın bu geziye çıkmasından iki hafta önce, Dumlupınar zaferinin ikinci yıldönümünde yaptığı konuşma, Anado­lu gezisi sırasında birçok kentte söyleye­ceklerinin bir habercisiydi.

    Hem Başkumandan Mu­harebesi’nin ikinci yıldönümü hem de Dumlupınar’da yapı­lan “Meçhul şehit” anıtının temelinin atılması vesilesiy­le 30 Ağustos 1924’te yapılan törende önce Genelkurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa uzun bir konuşma yapmış ve Büyük Taarruz’u özetlemiş­tir. Daha sonra söz alan Gazi Mustafa Kemal de konuşmasına askerî harekâtı anlatarak başlamış, savaş alanındaki ge­lişmeleri bir dizi kişisel anısı eşliğinde aktarmıştır. Ancak Paşa, konuşmasının ikinci yarısında sözü Türkiye’de yaşan­makta olan devrime getirmiştir. Saltanat ve hilâfet kurumlarının topluma verdiği zararlar ve ulusal egemenlik kavramının önem ve yararları üzerinde duran Paşa, konuşmasının ikinci yarısına şu sözlerle başlamıştı:

    “Efendiler; Afyonkarahisar-Dumlu­pınar meydan muharebesi ve onun son safhası olan bu 30 Ağustos muharebe­si Türk tarihinin en mühim bir dönüm noktasını teşkil eder… Hiç şüphe etme­melidir ki, yeni Türk Devleti’nin, genç Türk Cumhuriyeti’nin temeli burada tar­sîn oldu (sağlamlaştırıldı)”.

    Burada, açıkça görüldüğü gibi, as­kerî bir olay siyasî tarihe özgü bir geliş­me biçiminde yorumlanmıştır. Tabii bu anlatımı Mustafa Kemal Paşa’nın kendi kişisel tarihinin ne kadar bilincinde ol­duğunun, savaşı kazanmış olmasa daha sonra gerçekleştirdiklerini de yapamaya­cağının farkında olduğunun dışavurumu biçiminde de okuyabiliriz. Nitekim Paşa, yukarıda da değindiğimiz, tarihte pek az kişiye nasip olan o toplumsal meşrulu­ğu askerî başarısı sayesinde sağladığının pekâlâ bilincindeydi. Ancak, Paşa’nın bu sözlerin­de Halk Fırkası’nın kuruluş aşamasın­da ortaya çıkan, ama giderek da­ha da siya­sileşeceği için inan­dırıcılığını yitirecek olan bir ta­rih söylemi de saklıdır.

    Mustafa Kemal Paşa, zaferle cumhu­riyet devrimini bir bütün olarak ele al­makla köktenci bir modernleşme tarihi yazıyor; ama aynı zamanda da dinleyi­cilerine zaferi kutlamakla sultanlardan, halifelerden vazgeçerek o günkü iktidarı benimsemenin aynı şey olduğu mesajı­nı veriyordu. Paşa’nın bu yaklaşımı 1923 sonbaharında, Halk Fırkası’nın Anado­lu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemi­yeti’nin bütün il örgütlerini bünyesine almasıyla, yani Millî Mücadele’nin yal­nızca Halk Fırkası’na katılanlara male­dilmesiyle; başka bir biçimde söyleyecek olursak, Birinci TBMM dönemindeki muhalefetin Millî Mücadele tarihinden dışlanmasıyla başlamıştı. Şimdi ise Halk Fırkası’nda bir kırılma yaşanıyordu ve bir muhalefet partisi kurulmak üzerey­di. Dolayısıyla, iktidarın doğasıyla Millî Mücadele’yi özdeşleştiren bu yaklaşımın giderek yeni partiyi de dışlaması gereke­cekti. Nitekim Gazi, adı artık Cumhuri­yet Halk Fırkası (CHF) olan iktidar par­tisinin 1927’deki ilk kongresini “ikinci kongre” olarak adlandıracak, yani Sivas Kongresi’nin ilk kongre olduğunu söyle­yerek CHF’nın 1919’da kurulduğunu söy­leyecekti.

  • Ali İhsan (Sâbis) Paşa İsmet (İnönü) Paşa’ya karşı

    Malta’dan kaçarak Anadolu’ya gelen 1. Dünya Savaşı’nın başarılı komutanı Ali İhsan Paşa, Mustafa Kemal’in daveti ve onayıyla 1. Ordu Komutanlığı’na atanmıştı. Ancak Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’yla aralarındaki gerginlik giderek yükselecek, görevden alınan Ali İhsan Paşa, İstiklal Mahkemesi’ne sevkedilecekti. 100 yıl önceki komuta savaşının nedenleri.

    Osmanlı Ordusu’nun 1. Dünya Savaşı’nda başa­rılı olmuş komutanla­rından biri de Ali İhsan (Sâbis) Paşa’dır. Mezopotamya cephe­sindeki Britanyalıların, Mondros Bırakışması’ndan sonra haksız olarak Musul’u işgal etmelerine direndiği için Malta’ya sürülen­ler arasındaydı. Ancak Malta’dan kaçmış ve 25 Eylül 1921 tarihin­de Kuşadası yoluyla geldiği Sö­ke’den Mustafa Kemal Paşa’ya telgraf çekerek Anadolu’da gö­rev almak istediğini bildirmiş­ti. Mustafa Kemal kendisini he­men Ankara’ya davet etmişti. 5 Ekim’de Ankara’ya varan Ali İh­san Paşa, ertesi gün Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’yla görüş­müş ve 7 Ekim günü Batı cephe­sinde bulunan 1. Ordu’nun ko­mutanlığına atanmıştı. Hemen cepheye hareket eden Ali İhsan Paşa, Batı Cephesi Komutanı İsmet (İnönü) Paşa’yı ziyaret et­tikten sonra, 14 Ekim günü Bol­vadin’de 1. Ordu Komutanlığı’nı resmen devralmıştır.

    Ancak bu iki paşanın araları çabuk bozuldu. Başarılı bir asker fakat aşırı mağrur bir insan olan Ali İhsan Paşa; İsmet Paşa’nın bir yanda kendisinden kıdemsiz olması, diğer yanda da 1. İnönü ve Kütahya-Eskişehir muhare­belerindeki başarısızlıkları dola­yısıyla Cephe Komutanlığı’ndan gelen neredeyse bütün emirleri sorgulamış; kendisine bağlı bir­lik komutanlarının önünde eleş­tirmiş ve ancak ısrar sonrasında yerine getirmiş; bu nedenlerle de Batı Cephesi’nde komutana kar­şı güvensizlik oluşmasına neden olmuştur. İki paşa ve kurmay heyetleri arasındaki sürtüşme, giderek üst kademedeki subay­lar arasında “İsmet’çiler” ve “Ali İhsan’cılar” tarzında bir dizi ger­ginlik de yaratmıştır.

    Ali İhsan Paşa, Mustafa
    Kemal Paşa’yı tren
    istasyonunda karşılıyor.
    Çay, 1922.

    Ali İhsan Paşa’nın cephe ko­mutanlığına geçmek gibi bir ar­zusu olup olmadığı konusunda bir bilgi olmamakla birlikte, İs­met Paşa’nın cephe komutanlı­ğından alınmasını istediği kesin­dir. Nitekim Ali İhsan Paşa’nın, Albay “Ayıcı” Arif Bey’e, “Mus­tafa Kemal Paşa, neden bu bece­riksiz ve mütereddit adamı tu­tuyor? Bari Fevzi (Çakmak) Pa­şa’yı Cephe Kumandanı yapsa…” dediğini biliyoruz. Bu durumda, Ali İhsan Paşa’nın ordu komu­tanlığı günleri sayılıydı; çünkü İsmet Paşa’nın kurmay başkanı olan Asım Gündüz’e göre, “İsmet Paşa, hedefin kendisi olduğunu hissediyor ve çok üzülüyordu. Ali İhsan’ın gayesinin kendisini buradan atarak yerine geçmek olduğuna kani idi. Amma İsmet, kolay tongaya düşecek adam de­ğildi. Bir defa kin tutmasın, kini­ne hedef almasındı. Hasmını ye­re vurmanın hem şartlarını ha­zırlar, hem de çok iyi bilirdi”.

    Ancak İsmet Paşa, 20 Hazi­ran 1922’de görevden alma aşa­masına gelindiğinde, subayları arasında çok sevilen Ali İhsan Paşa’nın ordusuyla birlikte isya­na kalkışacağından korkmuş ve yerine 1. Ordu Komutan Vekili atadığı Fahrettin (Altay) Paşa’ya gereksiz oldukları sonradan an­laşılan bir dizi talimat vermiştir.

    İş bununla bitmemiş, görevin­den alınan Ali İhsan Paşa, Baş­kumandanlık’ın 3 Temmuz 1922 tarih ve 4/1937 numaralı emriy­le Ankara İstiklâl Mahkemesi’ne sevkedilmiştir. İsmet Paşa’nın anılarına göre, bu yolu seçen Mustafa Kemal Paşa’dır.

    Cebel-i Bereket Mebusu İh­san (Eryavuz) Bey başkanlığın­da, Gaziantep Mebusu “Kılıç” Ali (Kılıç) Bey, Mâmuretü’l-A­ziz Mebusu Hüseyin (Gökçelik) Bey ve yedek üye olarak Kütahya Mebusu Cevdet İzrap (Barlas) Bey’den kurulu İstiklâl Mah­kemesi, başkanının sözleriyle, “iddia edildiği gibi ‘[1.] Ordu’yu Cephe aleyhine ihzâr’ mahiye­tinde bir cürüm” bulamadı. “Kı­lıç” Ali Bey de, soruşturmalarını ve vardıkları sonucu şu sözler­le anlatır: “Temas ettiklerimiz, Ali İhsan Paşa’nın sevk ve idare ve kumanda kabiliyeti yanında İsmet Paşa’nın pek zayıf olduğu fikrinde hemen müttehit görü­nüyorlardı. Bütün söylentiler ve yaptığımız tahkîkat itiraf etmeli­yim ki Ali İhsan Paşa lehinde, İs­met Paşa’nın aleyhinde çıkıyor­du… Mahkeme heyeti Cephe Ku­mandanı’nın iddiasını dinledi. Tevdi ettiği dosyayı baştan aşağı kılı kırk yararcasına tetkik etti. Bu zengin dosya içerisinde Ordu Kumandanı aleyhinde medâr-ı ithâm olacak ve bize anlattıkları­nı tevsîk edebilecek, mahkeme­mizi alakadar eden hiçbir nokta­ya tesadüf etmedik”.

     Cephede gerilim Soldan itibaren Batı Cephesi Kurmay Başkanı Albay Asım (Gündüz) Bey, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, (tanınamadı), Sovyet Rusya Askerî Ataşesi Znovaryev, Sovyet Rusya Elçisi Aralov, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Azerbaycan Elçisi Abilof, 1. Ordu Komutanı Ali İhsan Paşa. Akşehir 1921.

    Ankara İstiklâl Mahkemesi, 20 Temmuz 1922’de, “dâvanın daha âdilane rüyet ve intacının kumandanlık fenn-i âlisine ta­mamiyle vâkıf, sahib-i ihtisas zevattan teşekkül edecek bir mahkeme-i fevkalâde tarafından icrası lüzumunun daha musip telâkki edildiği” sözleriyle ta­kipsizlik kararı almıştır. Bunun üzerine Millî Müdâfaa Vekâleti, Ali İhsan Paşa’nın Erkân Dîvân-ı Harbi’nde yargılanması kara­rına varmış, fakat araya Büyük Taarruz ve sonrasındaki önemli olayların girmesi nedeniyle, söz­konusu mahkeme ancak 1923’ün Mart ayı sonlarında toplana­bilmiştir. Korgeneral Ali Galip (Pasiner) başkanlığında Borno­va’da toplanan bu mahkeme de 13 Mayıs’ta açıklanan kararıyla Ali İhsan Paşa’ya yalnızca tekdir cezası vermiştir. Ali İhsan Paşa, bu karardan bir buçuk ay sonra, Millî Müdâfaa Vekâleti’nin isteği üzerine, 28 Haziran 1923 tari­hinde emekliye sevk edilmiştir.

    Ali İhsan Paşa’nın emeklili­ğiyle sonuçlanan süreçte İstiklâl Mahkemesi’ne ve Erkân Divan-ı Harbi’ne sevkedilmesini gerekti­recek ağırlıkta bir suç işlemediği kesindir. Gene de Gazi Mustafa Kemal, Nutuk’ta Erkân Divan-ı Harbi’nin geçerli kabul etmediği suçlamaları tekrar etmiştir. Bu haksız suçlamalardan çıkarabi­leceğimiz bir sonuç, Mustafa Ke­mal Paşa’nın, İsmet Paşa’ya karşı ordu kademelerinde güvensizli­ğin artmasından rahatsız olmuş olmasıdır. Nitekim Mustafa Ke­mal Paşa, başta Ali Fuat ve Refet Paşalar olmak üzere, birçok üst rütbeli subayın İsmet Paşa’dan hoşlanmadıklarını biliyordu. Öte yandan, İsmet Paşa’yla kurmuş olduğu ve askerî maharetten çok siyasal nedenlere dayanan düze­nin değişmesini de istemiyordu. Ali İhsan Paşa’nın eleştirilerine verilen ağır tepkinin nedeni de, bu düzenin bozulma olasılığının ortaya çıkmasıdır.

  • Büyük Taarruz öncesi ‘Başkomutanlık’ krizi

    Mustafa Kemal Paşa’ya olağanüstü yetkiler tanıyan Başkumandanlık Kanunu’nun süresinin üçüncü defa uzatılması, Büyük Millet Meclisi’nde ciddi tartışmalara yol açmıştı. İsmet Paşa ve Kâzım Karabekir Paşa, Fevzi Çakmak ve Rauf Bey’in desteğini alan Mustafa Kemal’in Meclis’in gizli oturumunda yaptığı konuşmadan sonra, kanunun uzatılması büyük çoğunlukla kabul edildi.

    Mayıs 1922 başlarında Ankara’da çok ciddî bir kriz yaşandı. Sa­karya’daki muharebeler önce­sinde, 5 Ağustos 1921 tarihin­de çıkarılan ve Mustafa Kemal Paşa’ya üç ay süreyle başkomu­tanlığı veren Başkumandanlık Kanunu’nun geçerliliğinin üç ay daha uzatılması gerekiyordu. Mustafa Kemal Paşa’ya olağa­nüstü yetkiler tanıyan bu kanun, 31 Ekim 1921 ve 2 Şubat 1922 tarihlerinde üç ay süreyle bir so­run çıkmadan uzatılmıştı. An­cak kanunun üçüncü kez uzatıl­ma girişimi TBMM’de itirazlara neden oldu ve Mustafa Kemal Paşa’nın Meclis’i feshetmeyi kı­sa bir süre için de olsa aklından geçirdiği bir bunalım yaşandı.

    Süreç 4 Mayıs Perşembe günü, Trabzon Mebusu Hüsrev (Gerede) Bey ve arkadaşlarının Meclis’e sundukları kanun tek­lifiyle başladı. Başkumandanlık Kanunu’nun üç ay süreyle yeni­den uzatılmasını öngören teklif, bazı eleştirilere hedef olsa da Meclis’in o günkü 4. oturumun­da kabul edildi ama bu sonuç geçersiz sayıldı; çünkü oturu­ma katılan milletvekili sayısı toplantı yeter sayısını tuttura­mıyordu. Ertesi gün tatil olduğu için, görüşmeler 6 Mayıs’a bıra­kılmış ve oturuma son verilmiş­ti. O günün gizli yapılan ikinci ve üçüncü oturumlarında da tartışmalar çok gergin geçmişti.

    İlk tartışma konusu, kanun teklifinin alelacele Meclis’e ge­tirilmiş olması, yani gündem­de yer almamasıydı. Burada bir gecikme sözkonusu olduğu doğrudur. Ayrıca kanun teklifi­nin taslak komisyonuna gitmesi gerekirken apar topar Meclis’e sunulmuş olması, Meclis iç­tüzüğüne aykırı olarak “nasıl­sa yenilenir” kafasıyla yapıldığı izlenimi uyandırmış; Mustafa Kemal Paşa’ya muhalefet eden­lerin gocunmasına yolaçmıştı. Öte yandan iki ay sonra İkinci Grup’u kuracak olan muhalifle­rin bu konular üzerinde durma­larının bir tür geciktirme ma­nevrası olduğu da unutulmama­lıdır. Beklenti, kanunun 4 Mayıs akşamı süresinin dolmasına ne­den olarak yenilenmesini engel­lemek, yeni bir kanun yapma zo­runluluğunu ortaya çıkarmaktı.

    Başkumandan’ın askerlere selamı 28 Mayıs 1922’de, Başkumandanlık Kanunu’nun süresinin üçüncü kez uzatılmasının ardından Meclis balkonundan askerleri selamlayan Mustafa Kemal Paşa.

    Bunlara karşın çoğunluğun teklifi görüşmeyi kabul etme­si üzerine, muhaliflerin itiraz­ları kanunun içeriği üzerinde yoğunlaştı. En önemli sözcüle­ri Hüseyin Avni (Ulaş), “Çolak” Selâhattin (Köseoğlu) ve “Kara” Vasıf (Karakol) Beyler olan mu­haliflerin temel fikri, kanunun çıkartıldığı dönemdeki koşulla­rın ortadan kalkmış olmasıydı.

    Sakarya muharebeleri ön­cesinde gelinen durum hem çabuk hem de sert önlemler ge­rektirmiş, bunun sonucunda da TBMM, Mustafa Kemal Paşa’ya olağan koşullarda tanınmayacak yetkiler vermişti. Örneğin Tekâ­lif-i Milliyye kararları, aslında Meclis’in yetkisinde olan vergi salma hakkının kullanılmasıy­dı. Seferberlik ilân edilmesi de ancak TBMM’nin alabileceği bir karardı. Özetle, muhaliflere göre Mustafa Kemal Paşa, Meclis’in yasama yetkisini “gasp etmişti”. Ayrıca salmalar bazı yolsuzluk­ların yaşanmasına neden ol­muştu. Son olarak, verilmiş yet­kilere karşın ordu bir türlü sal­dırıya geçememişti. Bu yüzden muhaliflere göre Başkumandan­lık Kanunu 1. Madde’siyle yeni­lenebilirdi ama, Mustafa Kemal Paşa’ya çok geniş yetkiler tanı­yan 2. Madde kaldırılmalı, Mec­lis’in yasama konusundaki mut­lak üstünlüğü sağlanmalıydı.

    Kanunun olduğu gibi yeni­lenmesini isteyen birçok mil­letvekili oldu gerçi. Savunma Bakanı Kâzım (Özalp) Paşa da kanunun uygulanmasına ilişkin bazı yanlış anlamalara açıklık getirdi. Ancak doğrudan doğru­ya eleştirileri yanıtlayan iki kişi vardı: Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf (Orbay) Bey ve Genelkur­may Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa. Önce Rauf Bey, Başkomu­tan’a daha önce verilmiş olan yetkileri kısıtlamaya gitmenin bir tür güvensizlik göstergesi olacağı için dış dünya karşısın­da zaafa yolaçacağını söyledi. Daha sonra söz alan Fevzi Paşa da aynı soruna değindi. Gene de muhalifler, Meclis Başkanlığı’na kanunun 2. Madde’sinin kal­dırılmasını isteyen bir önerge sundular. Önerge 73 olumlu oya karşı 96 olumsuz oyla redde­dildi. 15 milletvekili ise çekim­ser kaldı. Daha sonra, yukarıda sözünü ettiğimiz ve açık olarak yapılan 4. oturumda kanun tek­lifinin oylamasına geçildiyse de muhalif milletvekillerinin bu oturuma katılmamaları nede­niyle toplantı yeter sayısı oluş­madığından konu 6 Mayıs Cu­martesi gününe bırakıldı.

    Cuma günü, Mustafa Kemal Paşa için çok sıkıntılı ama aynı zamanda da hummalı bir gün oldu. İlk yaptığı işin, Fevzi ve Kâzım Paşalar’la Rauf, İçişleri Bakanı Fethi (Okyar) ve Dışişle­ri Bakanı Yusuf Kemal (Tengir­şenk) Beyler’in katıldığı gizli bir toplantıda Meclis’in bu tutu­munu ve ortaya çıkan belirsizlik karşısında neler yapılabileceği­ni tartışmak olduğu anlaşılıyor. Daha sonra ise Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Pa­şa’yla Batı Cephesi Komutanı İsmet (İnönü) Paşa’ya birer şif­reli telgraf çekerek önceki gün­kü gelişmeleri anlatmış ve bu nazik durum karşısında en doğ­ru hareketin ne olabileceği ko­nusundaki fikirlerini paylaşma­larını istemiştir. Son olarak da, ertesi günü Meclis’te yapaca­ğı konuşmayı hazırlamak üzere önceki günün görüşme tutanak­larını incelemiş ve bazı muhalif­lerin sözlerini kopya ederek ve­receği cevapları not etmiştir.

    Mustafa Kemal Ilgın Manevraları’nda Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, 1 Nisan 1922’de Ilgın Manevraları’nda Büyük Taarruz öncesi ordunun hazırlıklarını denetliyor. Garp Cephesi Komutanı İsmet (İnönü) Paşa’nın arkasında Türk Süvarilerini selamlayan Rus Büyükelçisi S. İ. Aralov’dur. Yanında 1. Süvari Tümeni Komutanı Albay Mürsel (Bakû) görülüyor.

    İsmet Paşa’nın anılarından öğrendiğimize göre Mustafa Ke­mal Paşa’nın kendisine gönder­diği ve özgün metnine henüz ulaşamadığımız telgraf, Kâzım Karabekir’e gönderdiği telgraf­tan daha ayrıntılıdır ve içeri­ğinde Mustafa Kemal Paşa’nın olası bir önlem olarak Meclis’in dağıtılmasını da düşündüğünü gösteren sözler vardır. Kendisi­ne yazılan telgrafta böyle sözler bulunmamasına karşın Kâzım Karabekir Paşa’nın verdiği ya­nıtta bu konuya da değinmiş olmasından, telgrafı yanıtlama­dan önce İsmet Paşa’yla görüş­tüğünü anlıyoruz. Sonuç olarak Kâzım Karabekir, Doğu Ordu­su’nun Ankara’nın en önemli dayanağı olduğunu ve Meclis’in kapatılmasının doğru olmaya­cağını söylemiştir. İsmet Paşa ise Mustafa Kemal Paşa’yı ılımlı davranmaya davet etmiş, baş­komutanlığın yeterli olduğunu ve olağanüstü yetkiler konusun­da fazla ısrarcı davranmaması­nı söylemiş, Meclis’in kapatıl­masına da karşı çıkmıştır. İsmet Paşa’nın, yanıtında Meclis’in kapatılmasının bütün çabaların millet adına gösterildiği iddia­sına büyük zarar vereceğini de söylediği anlaşılıyor. Son olarak, kararın Mustafa Kemal’e ait ol­duğunu ve ne olursa olsun onu destekleyeceğini söylemiştir.

    6 Mayıs günkü birleşimin ilk oturumu, Mustafa Kemal Pa­şa’nın isteği üzerine gizli yapıldı ve ilk söz alan da o oldu. Söze, “Meclis’in yasama hakkını gasp etme” eleştirisini yanıtlayarak başladı ve bunun doğru olmadı­ğını, zira aldığı kararların yasa değil emir olduklarını söyledi. Ayrıca bunların Başkumandan­lık Kanunu’nda belirtilen biçim­de yalnızca askerî konularla sı­nırlı olduklarını ekledi. Orduyu silahlandırmaya, yedirme, içir­me ve giydirmeye ilişkin etkin­liklerin de cephe gerisinde olsa da askerî konular olduğunu; sa­vaş zamanında başka mercilere bırakılmasının zaman kaybına yolaçacağını anlattı. Bu etkinlik­ler sırasında ortaya çıkan bazı yanlışlıkları da kabul etti; ama bunların başka mercilerde de görüldüğünü, Meclis’in soruş­turması gerektiğini söyledi.

    Mustafa Kemal Paşa, Mec­lis’te kendisine gösterilen bu güvensizliğin orduyu atalete düşüreceği fikrinden hareket­le; Meclis’te politika yapıldığını ve savaş zamanında bunun çok yanlış olduğunu söyleyerek o günlerde gündemde olan başka bir konuya geçti. Meclis’te ken­disinin gösterdiği bakan aday­larının seçilmesi sırasında çok sayıda çekimser oy çıktığını, bunun da yürütmeyi akamete uğratığını söyledi; ancak özel­likle savaş zamanında bunun ordu için kabul edilemeyeceğini, dolayısıyla da başkomutanlığı bırakmasının imkansız olduğu­nu vurguladı. Başkomutanlık­tan ayrılması halinde Genelkur­may Başkanlığı’ndan istifa ede­ceğini söyleyen Fevzi Paşa’dan da destek alan Mustafa Kemal Paşa, bu durumu bazı milletve­killerinin Bakanların seçilme biçiminden memnun olmama­larına bağladı. Bunun haklı bir hoşnutsuzluk olabileceğini, an­cak Meclis’in savaşa odaklanıp yürütmeye vekil tayin edilmiş kişileri varıyla yoğuyla destekle­mesi gerektiğini vurguladı.

    Muhaliflerden bazıları, özel­likle de Selâhattin Bey, Meclis’in yasama tekelinin bozulduğuna ilişkin itirazlarını sürdürse de sonuçta görüşmelerin kâfi ol­duğuna karar verildi. Arkasın­dan açık olarak başlayan ikin­ci oturumda yapılan oylamada Başkumandanlık Kanunu, 11 red oyu ve 15 çekimser oya karşı 177 olumlu oyla, ama “5 Mayıs 1922’den itibaren” olmak üzere, üç ay daha uzatılmış oldu.

    5 AĞUSTOS 1921 TARİHLİ KANUN

    ‘Mustafa Kemal, Meclis namına Türk ordusunun gücünü kullanır’

    Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne Baş­kumandanlık Tevcîhine Dâir Kânûn

    (5 Ağustos 1921)

    Nümero 144

    Madde 1 – Millet ve memleketin mukadderâtına bi’l-fiil vâzü’y-yed ye­gâne kuvvet-i âliyye olan ve azâsından her birinin Kânûn-ı Esâsî ve Teşkîlât-ı Esâsiyye Kânûniyle hukûk ve masûni­yet-i teşrîiyyesi tabiatiyle mahfûz ve şahsiyet-i mâneviyyesi başkumandan­lığı hâiz bulunan Türkiye Büyük Millet Meclisi kuyûd-ı âtiyye ile başku­mandanlık vazife-i fiiliyyesine kendi reisi Mustafa Kemal Paşa’yı memûr eylemiştir.

    Madde 2 – Başkumandan or­dunun maddî ve manevî kuvvetini azamî sûrette tezyîd ve sevk ü idâresini bir kat daha tarsîn husûsunda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin buna müteallik salâhiyetini Meclis nâmına fiilen istimâ­le mezûndur.

    Madde 3 – Müşârün-ileyhe bâlâdaki mevâd ile mevdû sıfat ve salâhiyet üç ay müddetle mukayyeddir. Meclis lüzûm gördüğü takdirde bu müddetin inkızâ­sından evvel dahî bu sıfat ve salâhiyeti ref edebilir.

    Madde 4 – İşbu kânûn târîh-i neşrin­den itibâren merîü’l-icrâdır.

    Madde 5 – İşbu kânunun icrâsına Türkiye Büyük Millet Meclisi memûrdur.

    5 Ağustos 1337 ve 2 Zi’l-hicce 1339

  • İngiltere’nin Yunanistan’ı kurtarma girişimleri

    Yunan kuvvetlerinin 13 Eylül 1921’de Sakarya Muharebeleri sonucu durdurulması, Dünya Savaşı’nın galibi İngiltere’de hiç de hoş karşılanmadı. Britanya Dışişleri Bakanı Lord Curzon, TBMM Hükümeti’nin isteklerini mağlupların küstahlığı olarak gördü ve Fransızların muhalefetine rağmen Londra-Paris Görüşmeleri’ne katılan Hariciye Vekili Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey’e kabul edilemez şartlar ileri sürdü. Süreç, Büyük Taarruz’a doğru evrilecekti.

    Sakarya’daki başarısızlık üzerine Yunanistan Baş­bakanı Dimitrios Guna­ris ve Dışişleri Bakanı Yorgos Baltazzis, Paris ve Londra’ya giderek Yunanistan’a çok zarar vermeyecek bir barış için gö­rüşmelerde bulunmuşlardı. He­men 1921 Ekim ayında başlayan bu yolculuğun Paris ayağı, Atina Hükümeti’nin beklentileri açı­sından hiçbir sonuç vermedi. Bilindiği gibi Fransa o sıralarda Ankara Hükümeti’yle anlaşmak üzereydi ve Yunanlı bakanların Londra’da Dışişleri Bakanı Lord Curzon’la ilk görüşmelerinden yalnızca 1 hafta önce Ankara Antlaşması imzalandı (20 Ekim 1921).

    Britanya Dışişleri Bakanı Lord Curzon, İzmir ve çevresi­nin Yunanistan’a verilmesine 1919’da karşı çıkanlar arasın­daydı. Ancak, 1921 sonbaharın­da kendisini zor duruma düş­müş olan Yunan hükümetine yardım etmeye mecbur hisse­diyordu. Ne de olsa Yunanlıla­rı Anadolu macerasına büyük çapta Britanyalılar atmışlardı. Ayrıca Ankara’nın Sovyetler’le olan ilişkilerinden tedirgindi; zira Ankara Antlaşması sonra­sında büyük çapta rahatlamış olan Türklerin Moskova’dan aldıkları yardımları Musul’a saldırmak için kullanacakların­dan korkuyordu. Son olarak da, Fransa’nın İtilâf blokundan ay­rılıp Türkiye Büyük Millet Mec­lisi (TBMM) Hükümeti’yle ba­rış yapmasına çok içerlemişti. Neredeyse ihanet gibi gördüğü bu gelişmeyi barışın sağlanma­sı yolunda karşısına çıkan yeni bir zorluk olarak görüyordu. Bu durumda, önce Yunanlılarla gö­rüşüp sonra da İtilâf Devletleri dışişleri bakanlarının katılaca­ğı bir konferans toplamaya, bu konferansta Doğu Trakya’nın Yunanlılara bırakılmasına öte­den beri karşı çıkan Fransız­ları ikna edip Ankara ve Atina Hükümetleri’ne bir barış planı önermeye karar verdi.

    Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Lord Curzon, daha sonra Lozan görüşmelerinde İngiliz heyetine başkanlık edecekti.

    Ankara Hükümeti, 1922 Mart ayı ortalarında Paris’te toplanacağı açıklanan konfe­rans öncesinde Hariciye Vekili Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey’i İtilâf Devleri başkentlerine gön­dererek kendi görüşlerini anlat­mak istiyordu. 4 Şubat 1922’de alınan karar uyarınca, Yusuf Kemal Bey İstanbul’a gitti. Ora­da bulunduğu sırada Sadrazam Ahmet Tevfik (Okday) Paşa ve Dışişleri Bakanı Ahmet İzzet (Furgaç) Paşa’yla görüştü. Bu paşalar Yusuf Kemal Bey’in An­kara adına ileri süreceği ilkelere tümüyle katıldıklarını açıkladı­larsa da, büyük olasılıkla Sultan 6. Mehmet Vahdettin’in ısrarı üzerine, İzzet Paşa da daha son­ra Londra ve Paris’te görüşme­ler yapmak üzere yola çıktı. Bu gelişmenin nedeni, davet üze­rine saraya giden Yusuf Kemal Bey’in Sultan Vahdettin’den TBMM’yi tanımasını isteme­siydi. Sultan bu isteğe herhangi bir cevap vermemiş, ama anla­şılan o ki, İtilâf Devletleri baş­kentlerinde bir tek Yusuf Kemal Bey’in görünmesinin TBMM’yi tanıdığı biçiminde yorumlan­masından korkmuştu. Ancak, İzzet Paşa’nın Britanyalı ve Fransız yetkililerle görüşmele­rinin Ankara açısından herhan­gi bir olumsuzluk yaratmadığını da eklememiz gerekir.

    Lord Curzon’un Londra’da Yusuf Kemal Bey’le yaptığı gö­rüşmeye ve Paris’teki konferan­sa sunacağını söylediği mad­delere baktığımızda öne çıkan ilk nokta, Büyük Britanya’nın Türklerin 1. Dünya Savaşı’na girmesinin bu savaşı uzattığı, bu yüzden de cezalandırılma­ları gerektiği kanısında oldu­ğudur. Ayrıca Lord Curzon’un, TBMM Hükümeti’nin istekleri­ni mağlupların küstahlığı olarak gördüğü de anlaşılmaktadır. Öte yandan, Türk-Yunan savaşına gerçekten son vermek istediği, ama Ankara Hükümeti’nin Sov­yetler’den aldığı yardımla Mu­sul üzerine bir harekât yapıp Büyük Britanya’yla savaşma­sından çekindiği için Yunan Or­dusu’nun barış melbet antlaşmasının anahatları kabul edilene kadar Anadolu’da kalmasını istemek­tedir.

    Curzon’un somut önerile­rine gelince… Doğu Trakya’nın tamamı Türklere verilmeyecek, yani Boğazlar Türkiye’nin de­netiminde olmayacaktı; Türki­ye’nin kısıtlı bir ordu ve jandar­ma gücü olacaktı; Hıristiyanla­rın güvenliğinin sağlanabilmesi için İzmir ve çevresinde özel bir yönetim oluşturulacaktı; son olarak da iktisadî ve malî kapi­tülasyonlarda Türkiye’yi tatmin edecek bazı değişiklikler yapı­labilecekti. Ancak bütün bun­lardan önce yapılacak olan şey, silahların susması yani bırakış­maydı.

    Yusuf Kemal Bey, Mustafa Kemal’le 5 Ocak 1922’de çekilen bu fotoğrafta Hariciye Vekili Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey, Mustafa Kemal’le birlikte Ankara’da.

    Anılarına bakacak olursak Yusuf Kemal Bey, Lord Cur­zon’la bu ilk ve tek görüşme­sinde lafı fazla uzatmamış, ama Britanya Dışişleri Bakanı’na ilginç bir soru sormuştur. Ka­nımızca ve gayrıresmî de ol­sa ilk kez bir gündem maddesi oluşturan bu soru, Curzon’un bir Türk-Yunan nüfus mübade­lesi hakkında ne düşündüğü­dür. Lord Curzon önce, “kabil olmayacak bir iş” diye kestirip atmış, Yusuf Kemal Bey’in bu tür nüfus değiştokuşlarının da­ha önce de yapıldığını hatırlat­ması üzerine, “Bu bir hal sureti. Fakat tatbiki çok güç” yanıtını vermiştir.

    Londra’da birkaç gün daha kalan Yusuf Kemal Bey, Dünya Savaşı’ndan önce Büyük Bri­tanya’nın İstanbul Büyükelçi­liği tercümanı olan Sir Andrew Ryan’la ve o günlerde görüş de­ğiştirip Türk tarafını destek­lemeye başlamış olan tarihçi Arnold Toynbee’yle buluşmuş, bir akşam yemeği sonrasın­da ise Toynbee’nin evinde T. E. Lawrence’la tanışmıştır. Daha sonra yola çıkan Yusuf Kemal Bey, İtilâf Devletleri dışişleri bakanları konferansının açıldı­ğı 22 Mart sabahı Paris’e geldi. Ne var ki, konferanstan hemen o akşam çıkan ilk haberler, Yu­suf Kemal Bey’in aniden Pa­ris’ten ayrılarak Ankara’ya dön­me kararı vermesine neden ol­du. Bırakışma isteniyordu, ama bırakışmayla birlikte Yunan Ordusu’nun Türkiye toprakla­rını boşaltmaya başlaması söz­konusu değildi. Bu, ancak İtilâf Devletleri’nin önerecekleri ba­rış koşullarının iki tarafça kabul edilmesinden sonra yapılacaktı.

    Yusuf Kemal Bey’in büyük bir hayalkırıklığı yaşadığı belli oluyor; zira Fransız kamuoyu­nun ve bu arada birçok Fransız devlet adamının Ankara’dan yana oldukları kesindi. Pa­ris’in en etkili gazetelerinden Le Temps, bütün konferans bo­yunca Ankara’nın görüşünü savunmuş; Boğazların iki yaka­sının da Türkiye’ye bırakılma­sının adil olacağını iddia etmiş; sürmekte olan savaşın da bir Türkiye-Yunanistan savaşı de­ğil, gerçekte bir Türkiye-Büyük Britanya savaşı olduğunu ileri sürmüştü. Fransa Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Raymond Poincaré de biraz mahçup bir biçimde Yusuf Kemal Bey’i Pa­ris’te tutmaya çalışmış, başarılı olamayınca da, “Büyük Millet Meclisi’ne benden hürmet gö­türün. Cevabı biraz uzatın. Ka­bul etmezseniz etmeyin. Yalnız ibarelerini mülayim yazın. Sizi müdafaa edebileyim. Selâmet­le gidin. Şimdi emir vereceğim, yolda Fransız vasıtalarından istediğiniz gibi istifade ede­bilirsiniz” demiştir. Nitekim konferansın 26 Mart’ta açık­ladığı kararlar Yusuf Kemal Bey’in trendeki kopartımanı­na kadar bizzat gelen Bern’de­ki Fransız büyükelçisi tarafın­dan iletilmiş; Türk heyetini de Bulgaristan’ın Burgaz limanın­dan İnebolu’ya bir Fransız tor­pidosu getirmişti. Gerçek şu ki Fransa, Almanya’yla olan pa­zarlıklarda destek, Musul pet­rollerinden de pay alabilmek için Curzon’un planında Türki­ye lehinde çok küçük değişik­likler istemekle yetinmişti.

    Poincaré ve Curzon Lozan’da 22 Kasım 1922’de Lord Curzon, Mussolini ve Fransa Dışişleri Bakanı Raymond Poincaré, Lozan Konferansı’nın yapıldığı salonun önünde. Konferansın hemen öncesinde, Dışişleri Bakanlığı’ndan ayrılan Yusuf Kemal Tengirşenk’in yerine, İsmet İnönü getirilmişti.

    26 Mart 1922’de açıklanan kararlar, aşağı yukarı Lord Cur­zon’un Yusuf Kemal Bey’e söy­lediklerinin aynısıydı. Ankara Hükümeti 5 Nisan’da sözko­nusu kararlara yanıtını bir no­ta biçiminde İtilâf Devletleri temsilcilerine bildirdi. Nota­da TBMM’nin de barış istedi­ği, ancak Yunan işgali altında­ki toprakların boşaltılmasıyla eşzamanlı olmayan bir bırakış­mayı kabul edemeyeceği söyle­niyordu. Ayrıca 4 ay içinde ta­mamlanması önerilen boşaltma kabul edilirse, TBMM’nin barış koşullarını görüşmek üzere he­men bir heyet göndermeye ha­zır olduğu da eklenmişti.

    Ancak bu nota, olumlu bir karşılık bulmadı. İtilâf Devlet­leri 15 Nisan’da gönderdikleri bir notayla Ankara’nın notasını kabul etmediklerini bildirdiler. TBMM, bunun üzerine 22 Ni­san’da bir nota daha göndererek daha önce dile getirmiş olduğu koşulları yineledi ve İtilâf Dev­letleri’ni İzmit’te toplanacak bir konferansa davet etti, ama bu notadan da hiçbir olumlu sonuç alınamadı. Anadolu’nun Yunan Ordusu’nca boşaltılması artık askerî tedbirlere kalmıştı.

  • Fransız işgali sona erdi; Güney Anadolu artık hür!

    Tam 100 yıl önce, Sakarya zaferinden sonra Büyük Taarruz’dan önce, Ankara Antlaşması’yla Fransızlar Güney Anadolu bölgesini boşaltmaya başladı. Adana, Gaziantep, Kilis, Osmaniye, Nizip, Tarsus ve birçok yerleşimde Türk bayrağı dalgalanmaya başladı. En önemli sonuçlardan biri de, zaten tanınan Mustafa Kemal Paşa’nın artık bir efsane hâline gelmesiydi.

    Aralık 1921 ve Ocak 1922 aylarında bağım­sız Türkiye’nin oluş­ma sürecine ilişkin sevinç­li ve moral verici gelişmeler yaşandı. 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Antlaşması’nda karara bağlandığı gibi, Güney Ana­dolu’nun çeşitli bölgelerin­deki Fransız işgali sona erdi. Aynı antlaşmada belirlenmiş olan Türkiye-Suriye sınırının kuzeyinde kalan bölgelerde, yönetim Türkiye Büyük Mil­let Meclisi (TBMM) Hüküme­ti’ne devredildi.

    Aslında sözkonusu yörele­rin TBMM yönetimine geçiş sürecinin 1921 Kasım sonla­rında başladığını söyleyebi­liriz; zira Adana Vali Vekili tayin edilen Hamit (Kapancı) Bey ve Türk ordusunu temsi­len Muhittin (Akyüz) Paşa, 30 Kasım’da Adana’ya gelmişler ve aynı gün Adana halkına yö­nelik bir beyanname yayım­lamışlardı. Ancak, bu tarihte Fransız askerlerinin Adana’yı henüz boşaltmamış oldukları­nı unutmamamız gerekir. Ni­tekim Adana’ya Türk bayrağı­nın ilk kez 20 Aralık gününde, kolordu komutanı Muhittin Paşa’nın karargah binasın­da çekilmiş olmasına kar­şın; yayımlanan beyanname­de Fransız askerlerinin Adana ve Mersin’den kesin olarak 4 Ocak 1922’de ayrılacakları söyleniyordu. Bu süreç, Fran­sız ordusunun 7 Aralık’ta Ki­lis’i boşaltmaya koyulmasıyla başlamış ve ay boyunca başta Gaziantep, Osmaniye, Nizip ve Tarsus gelmek üzere bir­çok önemli yerleşim merkezi­nin boşaltılmasıyla sürmüş­tü. Sonuç olarak Türk ordu­su 3 Ocak’ta Mersin’e girdi. 4 Ocak’ta Fransızlar Adana’dan ayrıldılar; ertesi günü de Türk ordusu törenle Adana’ya girdi. Hamit Bey, artık Ankara’nın yönetiminde olan Adana İli’ne 8 Ocak günü vali tayin edildi.

    Mustafa Kemal efsanesi yayılıyor

    10 Ocak 1922’de, Vakit’te Ahmet Emin (Yalman) imzalı, “Büyük Millet Meclisi Reisi Müşir Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’nin tarihçe-i hayatı” başlıklı bir röportaj yayımlandı. Türkiye, Mustafa Kemal Paşa’nın çocukluk ve delikanlılık anılarını ilk kez bu röportajla öğrendi.

    Kısaca özetlediğimiz bu ge­lişmeler birçok önemli sonuç doğurdu. Bunların başında TBMM Hükümeti’nin saygın­lığının ve kendisine duyulan güvenin artması gelir. Da­ha birkaç ay önce Sakarya’da Yunan Ordusu karşısında du­ramayacağı sanılan Türk Or­dusu, şimdi Adana’ya girmiş­ti. Yani Sèvres Antlaşması’nın çizmiş olduğu Türkiye hari­tasına doğu illerinden sonra güney illeri de eklenmiş ve bu antlaşmanın mimarlarından olan Fransa ile barış yapılmış­tı. Ayrıca Fransızlar, Türk or­dusuna 10 uçak hibe etmişti.

    İkinci önemli sonuç ola­rak, TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa’nın popülerliğinin katlanarak büyümesini sayma­mız gerekir. Gerçi Mustafa Ke­mal Paşa pek tanınmayan biri değildi. Daha 1. Dünya Sava­şı yıllarında kazanmış olduğu şöhret, Anadolu’daki direni­şin başına geçmesiyle birlik­te daha da artmıştı. Sakarya’da kazandığı başarı da bu şöhreti iyice pekiştirdi. Ancak Türki­ye kendisini başarılı bir asker ve kararlı bir vatansever olarak biliyor, bu kişiliğin ardındaki insanı henüz tanımıyordu. Gü­ney illerinin Türkiye toprakla­rına katılmasından birkaç gün sonra, 10 Ocak 1922’de, İstan­bul’un saygın gazetelerinden Vakit’te Ahmet Emin (Yal­man), Paşa’yla yapmış olduğu uzun bir söyleşi yayımladı ve Türkiye ilk defa Mustafa Ke­mal Paşa’nın çocukluk ve deli­kanlılık anılarını öğrenmiş ol­du. Dolayısıyla, “Büyük Millet Meclisi Reisi Müşir Gazi Mus­tafa Kemal Paşa Hazretleri’nin tarihçe-i hayatı” başlığıyla çı­kan söyleşiyi, Mustafa Kemal efsanesinin başlangıcı olarak tanımlayabiliriz.

    Üçüncü önemli sonuç ise, güney illerinin TBMM yöneti­mine katkılarıdır. Gerçi bu böl­ge Ermeni nüfusunu yitirdiği için eski zenginliğinden mah­rumdu; ama bölgenin tarımsal zenginliği gene de Ankara için büyük bir kazanç oluşturuyor­du. Öte yandan önemli bir nüfus barındırdığı için, bölge TBMM Hükümeti’ne küçümsenemeye­cek bir işgücü, Türk Ordusu’na da yeni askerler kazandıracak­tı. Bunlara bölgede daha önce Fransızlarla çarpışanlar da ek­lendiğinde, Batı Cephesi’nde Yunan Ordusu’na saldırmaya hazırlanan kuvvetlerin sayıca büyümesi mümkün olacak, Bü­yük Taarruz öncesinde iki ordu en azından insan gücü açısın­dan ilk defa eşitlenmiş olacaktı.

    Ay-yıldızın altında Adana 5 Ocak 1922’de Adanalılar 105 metrelik bir Türk Bayrağı’nı sokaklarda dalgalandırarak tüm dünyaya kurtuluşu ilan etmişlerdi.
     

    Güney illerinin TBMM Hü­kümeti yönetimi altına girmesi sürecinde Antakya ve İskende­run’un neden Fransızlarda kal­dığını merak edenler için kısa bir açıklama yapalım: Bilindiği gibi İskenderun Sancağı, An­kara Antlaşması’nda Fransız­lara bırakılmış, Fransız yöne­timinin oradaki önemli Türk azınlığın özel durumuna saygı göstereceği güvencesi alınmış­tı. Bu gelişmenin tarihçesini 1919’daki son Osmanlı Meclis-i Mebusan seçimlerine kadar geri götürebiliriz. Nitekim bu seçimlerde işgal ve işgalin ya­rattığı idari sorunlar nedeniyle Halep Vilayeti’ne bağlı sancak­larda seçim yapılmamış; sonuç olarak Antakya, Antep, İsken­derun, Maraş ve Urfa Meclis-i Mebusan’da temsil edilmemiş­lerdi.

    Daha sonrası ise karşımıza araştırılmayı bekleyen bir konu çıkarıyor. Zira TBMM oluşur­ken işgaller hiç dikkate alın­mamış, Adana, Edirne ve İzmir gibi işgal altındaki birçok yöre­den, bu arada Halep Vilayeti’ne bağlı Antep, Maraş ve Urfa’dan da mebuslar Meclis’e girmişti. Ancak Antakya ve İskenderun TBMM’de de temsil edilme­diler. Dolayısıyla İskenderun Sancağı’nın, çok büyük bir ola­sılıkla nüfus yapısı nedeniyle Misak-ı Millî sınırlarına dahil edilmediği sonucuna varma­mız gerektiğini düşünebiliriz.

  • Mustafa Kemal ve ‘Biz bize benzeriz efendiler’

    Tam 100 yıl önce TBMM’de devam eden temsil ve Bakanlık seçimi tartışmaları, Kurtuluş Savaşı’nın en kritik dönemecinde Ankara’daki siyasi gelişmelere damga vurmuştu. Mustafa Kemal Paşa varolan düzeni meşruluk açısından savunuyor; TBMM’yi ve hükümetini olağanüstü ölüm-kalım koşullarında oluşturulmuş, siyasal düzenler arasında benzeri olmayan bir halk yönetimi olarak görüyor ve tarihe geçen bir konuşma yapıyordu.

    TBMM açıldığında kendi­sini yalnızca bir yasama meclisi olarak değil, ay­nı zamanda yürütme gücünü de elinde tutan bir meclis biçimin­de tanımlamıştı. Bu ilkenin bir sonucu olarak hükümet kurma gereksinimini duyduğunda da, kendisine karşı toplu olarak so­rumlu tutacağı ve başında baş­bakan bulunan bir kabine oluş­turulmasını benimsememiştir.

    TBMM, elinde tuttuğu yü­rütme erkini tek tek kendisi­nin ve kendi içinden çoğunluk oyuyla seçeceği kişilere yük­leyecek, bu kişileri yürütme­nin bir alanına tevkil edecekti. Böylece tespit edilen 11 alanda yürütmeden sorumlu kişilere “nazır” değil, “icra vekili” adı verildi. Sonuç olarak bu kişiler arasında kabinelerde görülme­ye alışılmış bir görüş birliği ya da herhangi bir “uyum” aran­mamış, yani ortak bir prog­ramla hareket etmeleri bek­lenmemişti. 29 Nisan 1920’de çıkartılan Hıyânet-i Vataniyye Kanunu da zaten TBMM’nin neden kurulduğunu ve amacı­nın ne olduğunu açıklamıştı. İcra vekillerinin görevi bu ama­ca ulaşabilmek için yapılması gerekenleri yapmaktan ibaretti. Öte yandan, sözkonusu vekille­rin aralarında çıkabilecek an­laşmazlıkların çözülmesi görevi TBMM’ye bırakılmış, bunların da her ortaya çıkışlarında Mec­lis’i meşgul etmemeleri için gö­rev, herhangi bir kanun madde­si veya karar olmaksızın, Mec­lis Başkanı’na devredilmişti.

    Bu yapıyı kuran Büyük Mil­let Meclisi İcrâ Vekillerinin Sû­ret-i İntihâbına Dâir Kanun (2 Mayıs 1920), 6 ay sonra değiş­tirildi. Birçok nedenden ötürü Mustafa Kemal Paşa, birlikte çalışmak zorunda olduğu ve­killerden memnun değildi. Kla­sik bir başbakan gibi çalışmak istiyor, yani vekiller heyetini oluşturan kişilerin belli konu­larda fikir birliğinde ve kendi görüşlerine yakın olmalarını is­tiyordu.

    Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlık ettiği Meclis oturumlarından biri.

    Bunun üzerine sözkonusu kanun 4 Kasım 1920’de değiş­tirildi ve vekillerin gene tek tek TBMM tarafından ve çoğunluk oyuyla, ama Meclis Başkanı’nın gösterdiği adaylar arasından seçilmesine karar verildi. Bu durum Mustafa Kemal Paşa’yı tatmin etmişti gerçi; ama ken­disine muhalif olanlar bütün vekillerin kendisince seçiliyor olmasından iyice rahatsız ol­muşlar ve bu duruma son vere­cek bir formül arayışına girmiş­lerdi. Böyle bir formül 1921’e kadar bulunamamış, ama konu 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’na dahil edil­miştir. Sözkonusu kanunun 7. maddesi, “Heyet-i Vekile’nin vazife ve mesuliyeti, kanun-ı mahsus ile tayin edilir” diyerek, TBMM’ye özgü olan kuvvetler birliği dizgesinde Meclis’in ve­killerine ne kadar yetke verece­ğine ve bu vekilleri ne biçimde murakabe edip gerektiğinde de­ğiştireceğine ilişkin bir kanun yapılmasına yol açmıştı.

    2 Mayıs 1920’de kabul edi­len kanunla aynı adı taşıyan ve ancak 8 Temmuz 1922’de onun yerine geçecek olan bu kanu­nun taslağını hazırlayan ko­misyon, anlaşıldığı kadarıyla 1921’in bahar ve yaz aylarında­ki askerî gelişmeler nedeniy­le hızlı çalışamamıştır. Ancak 24 Kasım 1921’de Meclis’e su­nulan taslağın giriş bölümün­de söylenenlerden görülen o ki, komisyon üyeleri arasında belirmiş olan derin görüş ayrı­lıkları da bu gecikmede önemli bir rol oynamıştır. Nitekim tas­lağın altında imzaları bulunan bazı komisyon üyelerinin mu­halefet şerhi koydukları Meclis tutanaklarında da görülüyor. Ayrıca bu üyeler de Meclis gö­rüşmeleri sırasında söz almış­lar ve mensubu oldukları ko­misyondan gelen taslağın aley­hinde konuşmuşlardır.

    Uzun konuşmaların dinlen­diği ve bazı ufak tefek atışma­ların yaşandığı görüşmeler 1 hafta sürdü. En temel neden, TBMM’nin kuruluş aşamasın­da parça parça dile getirilmiş olan ve 20 Ocak 1921 tarih­li Teşkilât-ı Esâsiyye Kanu­nu’yla biraz daha somutlaşan yönetim yapısının neredeyse tümüyle değiştirilmek istenme­siydi. O kadar ki, kanun taslağı hakkında konuşurken Musta­fa Kemal Paşa, sözkonusu tas­lağın TBMM’yi, dolayısıyla da TBMM Hükümeti’ni doğru dü­rüst bir tanımı olmayan, belir­siz oluşumlar olarak gördüğünü söylemiş ve “böyle bir şey na­sıl söylenebilir?” diye sorunca, taslak lehinde konuşan Mersin Mebusu Selahattin (Köseoğlu) Bey, “söylemekle iftihar ede­rim” yanıtını vermiş; Erzurum Mebusu Hüseyin Avni (Ulaş) Bey de bu yanıtı desteklemiştir.

    Ertesi yılın Temmuz ayında ortaya çıkacak olan İkinci Mü­dafaa-i Hukuk Grubu’nun ku­rucuları olan bu iki muhafaza­kar mebus, aslında haklıydılar. Ankara’da 23 Nisan 1920’den itibaren gördüğümüz oluşumu “TBMM Devleti” ya da “1921 Anayasası” gibi adlandırma­larla anayasal bir yapı gibi gös­termeye çalışanlar ne derler­se desinler, Ankara’da yaşanan, Mustafa Kemal Paşa’nın siyasal dehasıyla ve doğaçlama ted­birlerle yönettiği bir devrimdi. TBMM’nin bu devrimi per­deleyen en önemli özelliği ise kuvvetler birliğini benimsemiş olmasıydı. TBMM, kâğıt üze­rinde yürütmeyi de üstlenmiş­ti ama, Mustafa Kemal Paşa’ya yakın duranlardan oluşan ve­killer heyeti, başına buyruk ha­reket ediyordu. Nitekim görüş­meler sırasında 28 Kasım’daki 118. birleşimde söz alan Konya Mebusu Ömer Vehbi Efen­di, “Heyet-i Vekile birçok işler görüyor, onu da Meclis namı­na görüyor. Halbuki Meclis’in bundan haberi yok” demiştir.

    İcra vekilleriyle  birlikte Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, İcra Vekilleri ve yabancı temsilcilerle… 18 Ekim 1921’de Ankara’da çekilen bu fotoğrafta İcra Vekilleri Heyeti Reisi ve Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Fevzi (Çakmak) Paşa, Sağlık Bakanı Dr. Refik (Saydam), Maarif Bakanı Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Maliye Bakanı Hasan (Saka), Hariciye Bakanı Yusuf Kemal (Tengirşenk), İktisat Bakanı Mahmut Celal (Bayar) ve Adliye Bakanı Refik Şevket (İnce) var.
     
     

    Kanun taslağını hazırla­yanlardan ve taslağı Meclis’te neredeyse tek başına savunan Selahattin Bey ise önemli bir noktada haksızdı. Daha doğru­su, nereye gittiğini görüp en­gellemeye çalıştığı bir sürece ilişkin hüsnükuruntusunu dile getiriyor ve 29 Kasım tarihli 119. birleşimde “Meclis-i Âliniz bir ihtilâl meclisi değildir” di­yordu. Selahattin Bey’in savun­duğu taslağın hem kendisinde hem de gerekçesinde Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu düzenine son verip neredeyse 1296 Kanun-ı Esâsîsi’ne dönme anlamı ta­şıyan cümleler bulunuyordu. Bunlar arasında en çok itiraza neden olanların başında, ge­rekçede ifade edildiği biçimiyle Kanun-ı Esâsî’nin padişahlığın tanımına ilişkin ilk 7 madde­sinin aynen geçerli olduğunu söyleyen cümle geliyordu. Bir­çok konuşmacı böyle bir kayda gerek olmadığını; TBMM’nin Saltanat ve Hilâfet kurumla­rına bağlı olduğunu daha en başta vurguladığını; ama bu kurumların anayasal konumla­rının belirlenmesini zaferden sonraya bıraktığını hatırlattılar.

    Vekillerin nasıl tayin edi­lip ne surette murakabe edile­ceklerine ilişkin maddelerde ise kuvvetler ayrılığına dönüş savunuluyordu. TBMM, tıpkı padişahın sadrazamı ve şeyhü­lislamı seçtiği gibi, icra vekille­ri heyeti reisiyle şeriye vekilini seçecek, heyet-i vekile reisi de çalışma arkadaşlarını belirle­yecekti. Bu öneri iki açıdan çok eleştirildi. Birinci mesele, tabii, TBMM’nin yürütmeden vaz­geçmesi meselesiydi ki, üzerin­de çok tartışıldı. Selahattin Bey, bunun kuvvetler ayrılığı değil kuvvetler dengesi anlamına geldiğini anlattıysa da Meclis’i ikna edemedi. Mebusların ço­ğunluğu, kanun taslağının tıpkı parlamenter sistemde olduğu gibi hükümetin toplu sorumlu­luğunu, dolayısıyla da hükümet programı, güven ya da güven­sizlik oylamaları gibi konuları gündeme getirdiğini görüyor­lardı. Bu meseleye bağlı olarak dile getirilen ikinci mesele de yeni bir anayasanın yapılmak istenip istenmemesi mesele­si oldu.

    1.Meclis’in mebusları İlk meclisin milletvekillerinden bir grup ve Mustafa Kemal Paşa, Millî Mücadele döneminde Ankara’daki Meclis binasının balkonunda, 1921.

    Yukarıda da söylediğimiz gibi, TBMM ve hükümetinin anayasal yapısı gayet muğlak, ancak varoluşu gayet meşruy­du. Mustafa Kemal Paşa’nın adım adım bir devrime doğ­ru gittiğini görenler; Paşa’ya büyük bir hareket özgürlüğü sağlayan muğlaklığa son verip bütün özellikleri belirlenmiş bir devlet yapısına geçilmesini savunuyorlardı. Mustafa Kemal Paşa ve kendisi gibi düşünen­ler ise, varolan düzeni meşru­luk açısından savunuyorlar; TBMM’yi ve hükümetini ola­ğanüstü ölüm-kalım koşulla­rında oluşturulmuş ve siyasal düzenler arasında benzeri ol­mayan bir halk yönetimi olarak gösteriyorlardı. Bu yaklaşımı dile getirenler arasında en par­lak konuşmayı 28 Kasım tarihli 118. birleşimde İzmir Mebu­su Mahmut Esat (Bozkurt) Bey yapmıştı. Ancak tartışmalara noktayı koyan ve taslağın red­dedilip konunun anayasa ko­misyonuna gönderilmesini sağ­layan Mustafa Kemal Paşa’nın 1 Aralık tarihli 120. birleşim­de yaptığı uzun konuşma oldu. Milliyetçilik hislerine hitap ederek Teşkilât-ı Esâsiyye Ka­nunu’nun özgünlüğüne vurgu yapan ve “şiddetli alkışlar”la sona eren konuşmasında Mus­tafa Kemal Paşa şöyle demişti:

    “Efendiler; Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti mev­cuttur, meşrûdur ve kanunî­dir… Efendiler; bizim hüküme­timiz demokratik bir hükümet değildir, sosyalist bir hükümet değildir. Ve hakikaten, kitap­larda mevcut olan hükümet­lerin, mahiyet-i ilmiyyesi iti­bariyle hiçbirine benzemeyen bir hükümettir. Fakat hâkimi­yet-i milliyyeyi, irâde-i milliy­yeyi yegâne tecellî ettiren bir hükümettir; bu mahiyette bir hükümettir. İlm-i içtimâî nok­tasından bizim hükümetimizi ifade etmek lâzım gelirse, ‘halk hükümeti’ deriz… Fakat ne ya­palım ki, demokrasiye benze­miyormuş, sosyalizme benze­miyormuş, hiçbir şeye ben­zemiyormuş. Efendiler; biz benzememekle ve benzetme­mekle iftihar etmeliyiz. Çünkü, biz bize benziyoruz, Efendiler”.

  • Sakarya’daki galibiyet ve Bolşeviklerle antlaşma

    TBMM’nin Kars’ta Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan ile imzaladığı antlaşma, 7 ay önce Rusya Sovyetler Federatif Sosyalist Cumhuriyeti ile imzalanan Moskova Antlaşması’yla çok büyük benzerlik içeriyordu. Sovyetler’le 1921 yılı içerisinde çeşitli düzeylerde problemler yaşanmış, ancak Sakarya’daki başarının ardından, 22 Eylül’de antlaşma süreci başlamıştı.

    Kars Antlaşması, Türki­ye Büyük Millet Mec­lisi (TBMM) Hüküme­ti’yle Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan Sovyet Sosya­list Cumhuriyetleri arasında imzalanan ve özünde 16 Mart 1921’de Moskova’da TBMM Hükümeti’yle Rusya Sovyetler Federatif Sosyalist Cumhuri­yeti arasında yapılan antlaşma­yı bu üç Kafkasötesi ülkesiy­le tekrarlayan bir antlaşmadır. Antlaşmaların metinleri çok büyük bir benzerlik gösterdiği gibi, zaten Moskova Antlaşma­sı’nın (bkz. #tarih, sayı 80) 15. maddesi de Türkiye ile Kafka­sötesi ülkeleri arasında yapıla­cak bir antlaşmaya değiniyor ve Sovyetler’in bunun sağlanması yönünde çaba harcayacağından dem vuruyordu. Burada ister istemez akla gelen önemli bir soru, nasıl olup da sözkonusu iki antlaşma arasında yedi ay kadar uzun bir zamanın geçmiş olmasıdır.

    Bu aşamada ilk değinilme­si gereken nokta, Ermenis­tan’da Bolşevik yönetiminin kurulmasındaki gecikmedir. Nitekim 11. Kızıl Ordu, ancak Nisan başında Ermenistan’a hâkim olabilmiştir. Ayrıca Bolşeviklerin gözünde bu ge­cikmeden Türk tarafı da so­rumluydu; zira Kızıl Ordu, böl­gedeki demiryolunu Türklerin Gümrü’yü işgal etmiş olmala­rı nedeniyle kullanamamıştı. Üstelik Kâzım Karabekir Pa­şa’nın 15. Kolordu’suna bağlı birliklerin Gümrü’yü ancak 23 Nisan 1921’de boşaltması bir süre daha gecikmeye sebebi­yet verecek; kentteki cephane­likleri de havaya uçurdukları için Bolşevik tarafında ciddi bir kızgınlık oluşacaktı.

    Doğu sınırımızı çizen kalemlerden soldakiyle Gümrü, ortadakiyle Moskova, sağdakiyle de Kars Antlaşması imzalanmıştır. (İstanbul Kâzım Karabekir Paşa Müzesi)

    Mayıs ayında iki taraflı bir sorun daha çıktı. Osmanlı Devleti, Kars bölgesini 1878’de Rusya’ya terkettikten sonra Rus yönetimi bölgeye hem Or­todoks Kilisesi’nin öğretileri­ne aykırı bazı inançlar taşıyan hem de savaş karşıtı bir fel­sefeleri olan Malakanları yer­leştirmişti. TBMM Hükümeti, kendi tabiyetinde kabul ettiği Malakanları askere almaya ça­lışıyor, Sovyetler ise Moskova Antlaşması’nın 10 ve 12. mad­deleri uyarınca Rusya’ya dön­melerini bekliyordu. Ayrıca, Türk tarafından kaynaklanan bazı söylentilere göre Sovyet­ler, Malakanlar arasında Bol­şevik propagandası yapıyordu. Bu ikili sorunun çözülmesi ise Ağustos ayını buldu.

    Ağustos’a gelindiğinde ise Türk tarafının başı derttey­di. Yunan Ordusu’nun Eskişe­hir-Kütahya başarıları (bkz. #tarih, sayı 84) sonrasında Ankara’nın geleceği tehlikeye düşmüş; Türk Ordusu’nun Sa­karya Nehri’nin doğu kıyısın­da savunma savaşı verme ha­zırlıklarına girişilmişti (bkz. #tarih, sayı 85). Gene de Sa­karya’da vuruşma başlamadan önce karşılıklı bazı girişim­lerde bulunulmuş ve TBMM Hükümeti’yle Kafkasötesi hü­kümetleri arasında Kars’ta bir antlaşma imzalanmasına iliş­kin bir prensip kararı alınmış­tır. Hatta o sıralarda Ankara Hükümeti’nin Dışişleri Baka­nı olan Yusuf Kemal (Tengir­şenk) Bey, sözkonusu antlaş­manın Eylül sonlarında yapı­labileceğini bildirmiş ve Türk tarafının Kâzım Karabekir Paşa’yla Ankara’nın Bakü’deki elçisi Memduh Şevket (Esen­dal) Bey’ce temsil edileceğini duyurmuştur.

    Kars’ta yaşayan Malakanlar 1943’te Yalınçayır Köyü’nde çekilen fotoğrafta Kars’ta yaşayan Malakanlar. Malakanlar Rus yönetimi tarafından Kars’a yerleştirilmiş; TBMM hükümeti kendi tabiyetinde kabul ettiği savaş karşıtı Malakanları askere almaya çalışırken, Sovyetler Rusya’ya dönmelerini istemişti (Vedat Akçayöz Arşivi).

    Bütün bu süreç boyun­ca Ankara ile Moskova ara­sında zaman zaman alevle­nen, zaman zaman da yatışan bir güvensizlik olduğunu da unutmamak gerekir. Sovyet­ler, daha Londra görüşmeleri (bkz. #tarih, sayı 79) sırasın­da TBMM’nin Batılı güçlerle anlaşmaya yatkın olduğundan kuşkulanıyordu. Zaten açık bir Sovyet düşmanlığı dile geti­ren ve İtilâf Devletleri’yle an­laşmak gerektiğini söyleyen sesler TBMM kürsüsünden de sıkça duyuluyordu. Dahası, 20 Ekim 1921’de Ankara Ant­laşması’nı Fransa adına im­zalayacak olan Henri Frank­lin-Bouillon, Londra görüş­melerinin hemen ertesinde, Haziran ayında Ankara’ya gel­mişti. Türk tarafı ise Bolşevik­lerin Enver Paşa’ya evsahip­liği yapmasından sürekli bir rahatsızlık duyduğu gibi, Eski­şehir-Kütahya mağlubiyetinin yarattığı zaaf ortamında Enver Paşa’nın gene Bolşevik deste­ğiyle Anadolu’ya girmesinden açıkça korkuyordu.

    Sakarya’daki başarı bütün bunlara bir son verdi. 22 Ey­lül’de Kars’ta biraraya gelen heyetler, Moskova Antlaşma­sı’nın iki tarafça onaylanmış kopyalarını değiş-tokuş ettiler. 4 gün sonra, 26 Eylül’de ise Kars Antlaşması’yla sonuçla­nacak olan konferans başlı­yordu.

    Rusların hediyesi ‘Beyaz Vagon’ Kâzım Karabekir Paşa’ya Antlaşma için Kars’a gelen Rus generalleri tarafından hediye edilen “Beyaz Vagon”, bugün Kafkas Cephesi Harp Tarihi Müzesi’nde ziyarete açık.