1908’de Meşrutiyet yeniden ilan edildiğinde, en önemli kazanımlardan biri basın özgürlüğü olarak görülüyordu. Ancak yeni iktidarın da basına tahammül etmekte zorlandığı çok geçmeden görüldü.
İkinci Meşrutiyet döneminin bir basın özgürlüğü dönemi olarak başladığı öne sürülebilir. Zaten dönemin hemen başında, 24 Temmuz 1908’de sansür kaldırılmıştı. Gerçi güçlü bir yönetim yaratma yolunda adımlar atılırken, İttihat ve Terakki ağırlıklı Meclis-i Mebusan, anayasa değişikliklerinden bile önce bir Basın Kanunu çıkartarak basını denetim altına almaya çalıştı. Fakat 29 Temmuz 1909’da çıkan kanun, 2. Abdülhamid döneminde epey sıkıntı çekmiş hatta sürgüne gönderilmiş gazeteci ve yayıncılardan Ebüzziya Tevfik Bey’in bile aşırı özgürlükçü bulduğu bir kanun oldu. Ne var ki bu durum, basının susturulması yolunda başka yollar aranmasına yol açtı. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin tetikçileri 1909-1911 yıllarında muhalif gazeteciler Hasan Fehmi, Ahmet Samim ve Zeki Beyler’i öldürdüler. Hasan Fehmi Bey 8 Nisan 1909’da öldürüldüğünde, katil kesin olarak bilinmiyor olsa da, bunu İttihatçıların yaptığından herkes emindi. Bu yüzden cinayet, 31 Mart Olayı’nı (13 Nisan 1909) harekete geçiren önemli gelişmelerden sayılır. Ahmet Samim Bey’in öldürülmesinde (9 Haziran 1910) ise görgü tanığı bile vardı ve katilin İttihatçı bir jandarma subayı ve sonradan İzmir suikastı nedeniyle asılan, eski Ankara Valisi Abdülkadir Bey olduğu biliniyordu. Katil, olaydan sonra yakındaki bir karakola sığınmış, sonra da paçayı kurtarmıştı.
Hasan Fehmi Bey
Zeki Bey
Ahmet Samim Bey
2. Meşrutiyet döneminin muhalif basını asıl sıkıntıyı 1912’den itibaren birbirini izleyen iktidar değişiklikleri sırasında çekti. 1912 yazında iktidardan düşen İttihatçıların en önemli gazetesi Tanin birçok kez kapatıldı. Gazete, her kapatılıştan sonra, hepsi kafiyeli olan Renin, Senin, Metin gibi isimlerle çıkmayı sürdürdü. Mahmut Şevket Paşa’nın 11 Haziran 1913’te öldürülmesini izleyen dönemde ise roller değişti. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin diktatörlüğü altında geçen 1913-1918 döneminin hemen başlarında birçok gazeteci kovuşturmaya uğradı, hapse mahkum oldu, sürgüne gönderildi veya yayın yapamaz oldu. 1. Dünya Savaşı’nda da ağır bir sansür rejimi vardı. O kadar ki, İttihatçıların İstanbul mebusu Hüseyin Cahit (Yalçın) Bey’in gazetesi Tanin bile, Enver Paşa tarafından kapatıldı. Ancak basın 1918 başında göreli bir özgürlüğe kavuşmuş, hatta Osmanlı ordularının Azerbaycan’a giriştiği harekat da Halide Edip (Adıvar) Hanım’ın eleştirilerine hedef olabilmiştir.
Ahmet Samim neden öldürüldü?
Sada-yi Millet yazarı Ahmet Samim, İttihatçıların hedefiydi. 9 Haziran 1910 gecesi Bahçekapı’da öldürüldü. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Hüküm Gecesi romanında onun için şöyle diyor: “Hele o günlerde en çok göze batması ve hükümetin kızgınlığını en çok harekete geçirmesi lazım gelen biri varsa, o da Ahmet Samim’di. Çünkü gerek Divanı Harbi Örfi’nin gizli işkence usullerine dair belgeleri ortaya atan, gerek Soma-Bandırma demiryolu imtiyazının içyüzünü açığa vuran tek gazeteci o idi…”
Saltanatın kaldırılması, Ankara çevrelerinde Mudanya Bırakışması’nın imzalanmasından bile önce kabul görmüştü. Saltanatı kaldırıp halifeyi zayıf bir devlet başkanı yapma formülü ise, 19 Temmuz 1922 tarihiyle İzmir’in kurtuluşu arasında geçen 1.5 aylık sürede Mustafa Kemal Paşa tarafından geliştirilecekti.
Yeni Türkiye Devleti’nin kurulması yolunda atılan ilk önemli adım, 1. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) 1 Kasım 1922 gecesinde saltanatı kaldırmasıdır. Bu önemli gelişmenin uzun zamandan beri oluşmuş bir nedeni bulunduğu gibi, Anadolu Savaşı’nın son safhasına yaklaşılırken Mustafa Kemal Paşa’nın geliştirdiği bir siyasal stratejinin de belirleyici olduğunu söyleyebiliriz.
Osmanlı hanedanından son İslâm halifesi Abdülmecid Efendi.
Saltanatın kaldırılmasında belki de en önemli neden, Sultan 6. Mehmet Vahdettin’in 1909’da yapılan anayasa değişiklikleriyle ortaya çıkan devlet sistemine karşı olmasıdır. Bilindiği gibi 22 Ağustos 1909’da yürürlüğe giren anayasa değişiklikleri, Osmanlı Devleti’ni, Büyük Britanya veya İskandinavya krallıkları gibi parlamento üstünlüğü olan bir monarşiye dönüştürmüştü. Anayasa hukuku diliyle söylenecek olursa, Osmanlı hükümdarı hüküm sürüyor, ama artık hükümet edemiyordu. Vahdettin Efendi 1916’da veliaht olduğunda, Alman İmparatorluğu’ndaki gibi hükümdarı halk oyuyla seçilmiş meclisin önüne geçiren bir düzenden yanaydı. Dolayısıyla, iktidardaki İttihat ve Terakki yöneticileri Vahdettin’in tahta geçmesine engel olmanın yollarını aramaya başladı. Bu aşamada küçük bir azınlık tarafından dile getirilen çözüm yolu cumhuriyetti. Büyük çoğunluk ise, Osmanlı veraset sistemini değiştirmekten ve sonuç olarak 5. Mehmet Reşat’ın büyük oğlunu veliaht yapmaktan yanaydı. Ancak, bu konuya ilişkin bir anayasa değişikliği yapmak savaş zamanında mümkün olmadığı için konu savaş sonuna bırakıldı; Sultan Reşat da savaş bitmeden önce vefat edince Vahdettin Efendi tahta geçti.
Saltanatın son günleri Sultan Vahdettin, 1922’de İstanbul’daki Dolmabahçe Sarayı’nın arka kapısından çıkarken. Bu fotoğrafın çekilmesinden birkaç gün sonra tahttan indirildi ve 17 Kasım 1922’de bir İngiliz savaş gemisiyle Malta’ya, oradan da hayatının son günlerini geçireceği İtalya’nın San Remo kentine sürüldü.
Sultan Vahdettin, gerek Ahmet İzzet (Furgaç) Paşa Hükümeti, gerekse de Ahmet Tevfik (Okday) Paşa Hükümeti sırasında Bakanların seçimine karışarak Anayasa’ya pek saygısı olmadığını göstermişti. 21 Aralık 1918’de Meclis-i Mebusan’ı feshettikten sonra ise seçim çağrısı yapmadığı gibi, 4 Ocak 1919’da milletvekili seçimlerinin barışın yapılmasından sonraya bırakıldığını ilan ettirerek anayasal düzene son vermiş oldu. Zira bu duruma göre barış görüşmeleri, meclis denetimi olmadan yapılacaktı. Gerçi bu durum, Sivas Kongresi ertesinde “Damat” Ferit Paşa Hükümeti’nin istifa etmek zorunda kalması üzerine, sadece 9 ay sürdü. Sultan, Anadolu’da oluşmuş Müdafaa-i Hukuk hareketi karşısında “Damat” Ferit Paşa’yla aynı görüşte olmadığını göstermek zorunda kaldığı için, 7 Ekim 1919’da seçim çağrısı yaptırttı. Buna karşın, toplanan son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın Britanyalılarca çalışamaz hâle getirilmesine de ses çıkarmadı. Ankara’da kurulan Büyük Millet Meclisi’ni (BMM) ise kanun dışı ilan ederek, başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere birçok tanınmış vatanseveri ölüm cezasına çarptırdı.
Ankara’da örgütlenerek Misâk-ı Millî sınırları içinde bağımsız bir Türkiye sağlamak için çalışanların varoluş nedeni bir tek bu amaç değildi tabii. Önemli bir diğer amaç ise 1909 Anayasa değişiklikleriyle ortaya çıkmış olan meşrutiyet rejiminin, yani meclis üstünlüğü ilkesinin yeniden yürürlüğe konmasıydı. Ancak bu, Vahdettin’in sultan olmadığı bir meşrutiyet olacaktı. Millî Mücadele’yi gerçekleştiren nesil için Sultan Vahdettin’i tahttan indirmek hiç de zor olmazdı, zira bu nesil daha 10 yıl önce Sultan 2. Abdülhamit’i tahttan indirmişti. Kaldı ki, askerî zaferin kazanılması halinde Ankara’daki yönetimin toplum katındaki meşruluğu hiç tartışma götürmeyecek boyutlara ulaşmış olacak, bu da sözkonusu yönetime büyük bir hareket özgürlüğü sağlayacaktı. Öte yandan, Anadolu hareketine Sultan Vahdettin gibi sert davranılmasını açıkça eleştirmiş olan Veliaht Abdülmecit Efendi, taht için gayet uygun bir adaydı.
Saltanattan vazgeçmeyenler (Soldan sağa) Dr. Adnan Adıvar, Ali Fuat Cebesoy, Kâzım Karabekir Paşa, Rauf (Orbay) Bey ve Refet (Bele) Paşa gibi isimler saltanat ve hilafetten vazgeçilmesine karşıydılar.
Son Halife Abdülmecid Efendi, biat merasiminden sonra Fatih Camii’ne gelirken.
Bu aşamaya kadar görülenlerden yola çıkılarak, saltanat kurumuna ilişkin sabrı artık taşmış, dolayısıyla da cumhuriyet yönetimine geçmeyi ciddi olarak isteyen bireylerin sayısının arttığı kolaylıkla söylenebilir. Elimizdeki anı kitapları ve daha Anadolu Savaşı zaferle sonuçlanmadan önce üretilmiş birçok metin bu görüşü haklı kılıyor. Ancak bu çevrelerin henüz çoğunlukta olmadıkları da kesindir. Ayrıca, her ne kadar Mustafa Kemal Paşa ve yakın çevresindeki birçok kişi cumhuriyet yanlısı idiyseler de Rauf (Orbay) Bey, Refet (Bele) Paşa ve Kâzım Karabekir Paşa gibi birçok Millî Mücadele kahramanı da saltanat ve hilafetten vazgeçilmesine kesinlikle karşıydılar. Rauf Bey ve Refet Paşa, Ali Fuat Paşa’nın anılarından anlaşıldığı kadarıyla 19 Temmuz 1922 akşamı Refet Paşa’nın evinde yapılan bir toplantıda bu görüşlerini Mustafa Kemal Paşa’ya gayet açık bir dille aktarmışlardı. Ne var ki elimizdeki veriler, Büyük Taarruz’dan sonra bu görüşte ilginç bir değişiklik olduğunu gösteriyor.
TBMM ordusunun İzmir’e girişinden 3 gün sonra, Daily Mail gazetesinin muhabiri George Ward Price’a verdiği bir demeçte Mustafa Kemal Paşa, “Türklerin İstanbul’da daimî bir halifesi bulunmalıdır” demiş; 15 Eylül’de yayımlanan bu demeç Türkiye gazetelerinde herhangi bir eleştiriyle karşılanmadığı gibi TBMM’de de tartışma konusu olmamıştır. Ayrıca, TBMM Hükümeti’nin Mudanya’daki bırakışma görüşmelerine ilişkin olarak İtilâf Devletleri’ne göndermeye hazırlandığı cevabî nota 4 Ekim 1922 tarihli gizli celsede okunduğunda, metninde geçen “Hilâfet-i islâmiyenin makarrı olan İstanbul” sözleri de herhangi bir itirazla karşılanmamıştı.
Ankara’nın politikası uyarınca saltanat kurumunun kalkacağı ve halifenin devlet başkanı olacağının işaretleri, Doğu Trakya’yı teslim almak üzere 19 Ekim 1922’de İstanbul’a gelen Refet Paşa’nın ağzından günyüzüne çıktı. Refet Paşa, kendisini karşılamaya gelen üst düzey yetkililer arasında bulunan padişah ve veliahdın yaverlerine teşekkür ederken ne “sultan” ne de “saltanat” sözcüklerini telaffuz etti. Sultan Vahdettin için “halife”, Veliaht Abdülmecit Efendi için ise “hilafetin veliahdı” sözcüklerini kullandı. Paşa’nın 2 gün sonra İstanbul Hükümeti’nin Dışişleri Bakanı Ahmet İzzet Paşa’ya verdiği muhtıra ise son noktayı koyuyordu: Saltanat kalkacak, halife devlet başkanı olacak, ama eskiden sultana tanınan başbakan atama hakkı da olmayacaktı. Başbakanı TBMM seçecek, halife de onaylayacaktı. İstanbul Hükümeti istifa edecek, Ankara Hükümeti tarafından İstanbul’a bir vali atanacaktı!
Sultan Vahdettin, İstanbul’dan ayrılmadan önce, Şeyhülislam Nuri Efendi’nin öncülüğünde son sadrazam Ahmed Tevfik Paşa ile birlikte dua ederken.
Bütün bunlar bize çok şey anlatıyor. İlk belirlenmesi gereken, saltanatın kaldırılmasının Ankara çevrelerinde ilkesel anlamda yalnızca Lausanne’a yapılan çifte davetten, yani hem İstanbul hem de Ankara Hükümeti’nin davet edilmesiyle değil; Mudanya Bırakışması’nın imzalanmasından bile önce kabul görmüş olduğudur. Son sadrazam Ahmet Tevfik Paşa’nın barış konferansına İstanbul temsilcilerinin de gitmesini istemesini belki bardağı taşıran son damla olarak görebiliriz, ama o kadar. Karar çoktan alınmış, iş yalnızca kararın resmîleştirilmesine kalmıştı. Ahmet Tevfik Paşa’nın TBMM tarafından büyük kızgınlıkla karşılanan isteğinin milletvekilleri arasında hâlâ mütereddit olan birkaçının da karara katılmasını sağladığını düşünebiliriz. Nitekim 1 Kasım gecesi yapılan oylamada saltanatın kaldırılmasına karşı yalnızca 1 oy çıkmıştır.
Açıklamamız gereken ikinci önemli nokta da, saltanatı kaldırıp halifeyi zayıf bir devlet başkanı yapma formülünün ne zaman ortaya atılmış olduğudur. Bizce bu formül, yukarıda değindiğimiz 19 Temmuz 1922 tarihli görüşmeyle İzmir’in kurtuluşu arasında geçen 1.5 aylık sürede -en başta söylediğimiz gibi- Mustafa Kemal Paşa tarafından geliştirilmiştir. Saltanat kurumunun sürmesi konusunda ısrarcı olan mücadele arkadaşlarıyla açık bir sürtüşmeye girmek istemeyen ve cumhuriyet taraftarı olmasından tedirginlik duyulan Mustafa Kemal Paşa; bu formülü ortaya atarak cumhuriyet yolunda önemli bir engelden kurtuluyor, devletin biçimini daha sonra yapılacak bir anayasaya bırakıyordu. Nitekim Refet Paşa’nın İstanbul’da bulunduğu günlerde gazeteler, Kanun-ı Esâsî’de yakında önemli değişiklikler olacağından dem vuruyorlardı. Tabii Mustafa Kemal Paşa, 1 Kasım gecesi Rauf Bey ve Kâzım Karabekir Paşa gibi mücadele arkadaşlarını saltanatın kaldırılması lehinde oy kullanmalarını sağlayarak “atlatmış” oldu. Zira beklenen anayasa daha epey bir süre yapılmayacak ve Mustafa Kemal Paşa, 2. TBMM’nde sağladığı çoğunlukla cumhuriyeti ilan edecektir. Rauf Bey, 31 Ekim 1923’te verdiği meşhur mülakatta cumhuriyetin aceleye getirildiğini söylerken, yapılmasını beklediği bu anayasayı kastediyordu.
Büyük Taarruz’dan sonra Türkiye ile Yunanistan arasındaki savaşı resmen bitiren Mudanya Bırakışması, Doğu Trakya’yı da Ankara Hükümeti’ne savaşsız olarak kazandırmış oluyordu. Ancak “Misâk-ı Millî Türkiyesi”nin elde edilmesi ve Boğazlar meselesinin çözülmesi barış konferansına kalacaktı. 1922 Eylül sonlarından 11 Ekim’e uzanan sancılı süreç…
Büyük Taarruz’un Anadolu’daki Yunan Ordusu’nun kesin yenilgisiyle sonuçlanmış olması, döneme ilişkin ayrıntıları bilmeyenlere Mudanya Bırakışması’na giden yolun kolay olduğunu düşündürtebilir. Halbuki bu ay 100. yıldönümünü kutladığımız Mudanya Bırakışması öncesinde çok ciddi iki kriz yaşanmış, TBMM Hükümeti’nin Büyük Britanya Hükümeti’yle savaşa tutuşması olasılığı belirmişti. Krizin ne kadar ciddî olduğunu en basit biçimde vurgulayabilmek için, Bırakışma’nın TBMM ordularının Ege ve Güney Marmara kıyılarına ulaşmasından ancak 1 ay sonra, 11 Ekim’de imzalanabilmiş olduğunu hatırlatmak yeterli olur sanırız.
Sözkonusu ettiğimiz krizlerin birincisi, TBMM ordularının Anadolu’nun tamamına hakim olmak üzere Boğazlar bölgesine ilerlemeyi sürdürmesiyle başladı. Yunan işgalinde olmadığı için bu bölge İtilaf Devletleri’nce “tarafsız bölge” olarak adlandırılıyordu. Bu nedenle İtilaf, Ankara Hükümeti’nden askerlerini bu bölgeye sokmamasını istedi. Ankara ise herhangi bir tarafsız bölge tanımadığını, Boğazlar bölgesiyle Doğu Trakya’nın da Misâk-ı Millî sınırları içinde olduğunu ve ordunun ilerleyeceğini duyurdu. Bunun üzerine Fransa ve İtalya, bölgede bulunan askerlerini çektiler. Büyük Britanya ise savunma önlemleri alarak bölgedeki askerlerine Türklerin sınırı geçmeye çalışmaları halinde silah kullanma emri verdi.
İsviçre gazetesi Schweizer Illustrierte Zeitung, 14 Ekim 1922 tarihli sayısının kapağına İsmet Paşa ve Mustafa Kemal’in bu karesini “İsmet Paşa, Mudanya Konferansı’nda Kemalistlerin çıkarlarını temsil etmiştir” notuyla taşımıştı.
Dünya Savaşı sırasında Britanyalılar, Çanakkale, Filistin ve Irak cephelerinde Osmanlı kuvvetleri tarafından çok hırpalanmışlardı. Bu nedenle Mondros Bırakışması’ndan sonra Türklere çok sert davranmışlar ve Yunanistan’ı desteklemişlerdi. Yunan Ordusu’nun yenilgisi, bu nedenle biraz da Britanya politikasının yenilgiye uğraması anlamına geliyordu. Öte yandan, Türk ordularının Musul-Kerkük yöresine karşı da bir harekata girişmesi olasılığından büyük tedirginlik duyuyorlardı. Asıl önemlisi ise, işgali sonlandırıp Boğazlar bölgesiyle Doğu Trakya’yı Türklere bırakmış olurlarsa, Dünya Savaşı’nda yendikleri Türklerin cezalandırılmamış olacağını varsaymalarıydı. Dolayısıyla Londra Hükümeti, Türklerle savaşmaya kararlıydı.
Tabii Büyük Britanya ile TBMM Hükümeti arasında çıkacak bir savaş, Fransa ile İtalya’yı da savaşa sürükleyecekti. Bu iki ülke ise artık savaşmak istemedikleri gibi Ankara Hükümeti ile iyi ilişkiler içindeydi. Eylül ayının sonlarına doğru İtilâf Devletleri arasında hummalı bir diplomasi faaliyeti başladı. 20- 23 Eylül tarihlerinde Paris’te yapılan görüşmelerde Fransız ve İtalyanlar, Britanyalıları Doğu Trakya’nın Yunanlılarca boşaltılması konusunda ikna ettiler. Boğazlar bölgesinin geleceği ise barış görüşmelerine bırakılacaktı. Bu kararlar üzerine TBMM Hükümeti’nin Fransa’yla 20 Ekim 1921’de imzaladığı Ankara Antlaşması’nın baş mimarı, Fransız diplomat Henry Franklin-Bouillon İzmir’e geldi ve 28 Eylül’de Mustafa Kemal Paşa’yla görüştü. Franklin-Bouillon, Doğu Trakya’nın Türkiye’ye bırakılacağını ve Batı Anadolu’yla Doğu Trakya’ya sahip bir Türkiye’nin er veya geç Boğazlar’a da hakim olacağını söyleyerek Mustafa Kemal Paşa’nın ileri harekatı durdurmasını sağladı. Ertesi gün ise bırakışma görüşmelerinin 3 Ekim’de Mudanya’da başlayacağı ilân edildi.
Bırakışma görüşmeleri en azından “garip” diyebileceğimiz bir biçimde başladı; zira savaşan tarafların biri, yani Yunanistan, görüşmelerde yer almıyordu. 1 general ve 2 albaydan oluşan Yunan heyeti 5 Ekim’de bir savaş gemisiyle Mudanya’ya gelecek, ama toplantılara hiç katılmayacaktı. Ayrıca heyetin talimat almak için Atina’yla temas kurmak zorunda olması, görüşmelerin uzamasına neden olacaktı. Ancak, diğer heyetlerin de birkaç defa kendi hükümetleriyle görüşmek zorunda kaldıklarını, bunun da görüşmeleri çok uzattığını eklememiz gerekir. Bu durumu açıklayan en önemli etmen, Yunan Ordusu’nun boşaltacağı Doğu Trakya’nın hemen Ankara’nın yönetimine geçip geçmeyeceği meselesiydi. Özellikle Britanyalılar, Doğu Trakya’nın Türkiye’ye bırakılmasına ilişkin pazarlıkların barış konferansına ertelenmesini, o zamana kadar bölgenin yönetiminin İtilâf Devletleri’nde kalmasını istiyorlardı.
Konferansın üçüncü gününde Türk tarafını temsil eden İsmet (İnönü) Paşa, Doğu Trakya’nın Ankara Hükümeti’ne ne zaman teslim edileceğine ilişkin somut bir adımın hâlâ atılamamış olması nedeniyle askerî harekâtın sürebileceğini bildirdi. Ankara’nın Misâk-ı Millî sınırlarından herhangi bir ödün vermeyeceği ve ancak bu sınırların sağlanması hâlinde barış görüşmelerine oturabileceği bir defa daha açıkça dile getirilmiş oluyordu. Bu da sözünü ettiğimiz ikinci krizi başlatmış oldu. İtilâf Devletleri’ni temsil eden generaller bu konuda hükümetlerine danışmaları gerektiğini ileri sürerek, görüşmelerin 6 Ekim akşamına kadar durdurulmasını istediler ve o gün öğleden sonra İstanbul’a hareket ettiler. 5 Ekim akşamı ve 6 Ekim sabahında hem İstanbul’daki İtilâf Devletleri Yüksek Komiserleri arasında hem de bunlarla hükümetleri arasında çok yoğun görüşmeler yapıldı. Bu görüşmelere ilişkin olarak elimizde bulunan belgeler, Fransa ve İtalya’nın Büyük Britanya’yı yeniden yalnız bırakma eğiliminde olduklarını gösteriyor.
Bırakışmanın altındaki imzalar Soldan itibaren Fransız generali Charles Antoine Charpy, Büyük Britanya generali Charles Harington, İsmet Paşa ve İtalyan generali Ernesto Mombelli. 6 Ekim akşamı önce Mombelli, sonra da Charpy, iki gün sonra 8 Ekim sabahında da Harington, Doğu Trakya’nın Ankara Hükümeti’ne bırakılmasını ve Yunan işgal kuvvetlerinin en kısa zamanda bu bölgeyi boşaltmasını kabul ettiklerini açıkladı
Aynı süre boyunca Mustafa Kemal Paşa da Batı Cephesi Komutanlığı’na üç telgraf göndererek İsmet Paşa’nın tepkisini doğru bulduğunu ve 6 Ekim’de yapılacak toplantıda Doğu Trakya’yla ilgili Türk isteklerinin kabul edilmemesi halinde Batı Cephesi’ndeki kuvvetlerin İstanbul ve Çanakkale Boğazı yönlerinde ileri harekata geçmesi gerektiğini bildirdi. Mustafa Kemal Paşa ayrıca Meriç’in sınır olmaması, Edirne’nin mahallesi niteliğindeki Karaağaç’ın da Doğu Trakya’ya dahil olması gerektiğini bildiriyor ve bölgenin 30 gün içinde tahliye edilmesini şart koşuyordu. Son olarak da savaş esirlerinin, hemen bırakışmanın imzalanmasından sonra iade edilmesini istiyordu.
1879 Kararnâme Mudanya Konferansı mukarrerâtı vechile Şarkî Trakya’yı Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti nâmına tesellüm etmek üzere Başkumandanlık tarafından ordu kumandanlarından Mirlivâ Refet Paşa Hazretleri memûr edilmişdir. Her mahalde hükûmet-i mülkiyye tamamen tessüs eder etmez memûrîn-i hükûmet İdâre-i Umûmiyye-i Vilâyât Kanûnu mûcibince merci-i resmîlerine mürâcaât ederler. Devr ü teslîm muâmelâtına aid husûsâtda asâyiş ve inzibâtın sürat-i tesîsi içün ittihâz-ı tedâbirde muâmelât-ı mezkûrenin hitâmına kadar vâlî-i vilâyet Refet Paşa Hazretleri’nin taht-ı emrinde bulunacaktır. 9/10/338
6 Ekim akşamı saat 20.30’da görüşmeler yeniden başladı. Önce İtalya delegesi General Ernesto Mombelli, sonra da Fransız delegesi General Charles Antoine Charpy, Ankara Hükümeti’nin şartlarını genel hatlarıyla kabul ettiklerini açıkladılar. Ancak Büyük Britanya delegesi General Charles Harington, Londra’dan talimat alamamış olduğu için bir şey söyleyemedi ve toplantı sona erdi. Harington ertesi gün de bir talimat alamadı; zira Büyük Britanya Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Paris’te Fransa Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Raymond Poincaré ile pazarlık halindeydi. Sonuç olarak Büyük Britanya, 8 Ekim sabahı Doğu Trakya’nın Ankara Hükümeti’ne bırakılmasını ve Yunan işgal kuvvetlerinin en kısa zamanda bu bölgeyi boşaltmasını kabul etti. Ancak o gün, iki pürüz daha çıktı: Karaağaç konusu barış görüşmelerine bırakılıyor ve Türk askerlerinin girmiş oldukları tarafsız bölgedeki yerlerden çıkması isteniyordu. Bu nedenle o gün imzalanması beklenen bırakışma gene tehir edilmiş oluyordu.
Ankara’nın, pazarlıkları sürdürmekle birlikte, bu şartları 9 Ekim’de kabul ettiği anlaşılıyor. Bunu hem Mustafa Kemal Paşa’nın İsmet Paşa’ya yazdığı bir telgraftan hem de o gün alınan bir Bakanlar Kurulu kararıyla Refet Paşa’nın Doğu Trakya’yı teslim almakla görevlendirilmiş olmasından anlıyoruz. Aynı günün akşamında yapılan bazı değişiklerle birlikte mütarekenin son metni ertesi günü TBMM’nde görüşülerek kabul edilecek; 1 gün sonra 11 Ekim’de Mudanya Bırakışması imzalanacaktı. Türkiye ile Yunanistan arasındaki savaş resmen bitmişti.
Mudanya Bırakışması savaşa son verdiği gibi, Doğu Trakya’yı da Ankara Hükümeti’ne savaşsız olarak kazandırmış oluyordu. Bölgede bulunan Yunan yöneticiler yetkilerini en kısa zamanda İtilâf Devletleri temsilcilerine bırakacaklar, bunlar da yönetimi hemen Türk yetkililerine teslim edeceklerdi. Ankara Hükümeti, Doğu Trakya’da 8.000 kişilik bir jandarma gücü bulunduracak, barış yapılana kadar bölgeye başka askerî güç yerleştirmeyecekti. Meriç nehrinin Karaağaç’ı da içeren sağ sahili barış antlaşmasının imzalanmasına kadar İtilâf Devletleri’nin yönetiminde kalacaktı. Bu uygulama, İstanbul da dahil olmak üzere, Boğazlar yöresi için de geçerliydi.
Sonuç olarak Mudanya Bırakışması’nın Anadolu Savaşı’na son verdiğini ve Yunan işgalindeki toprakların Türk yönetimine geçtiğini, ama “Misâk-ı Millî Türkiyesi”nin elde edilmesini barış konferansına bıraktığını söyleyebiliriz. Bu da dönemin siyasal bağlamına bakıldığında gayet mantıklıdır; zira Türkiye’nin önünde hâlâ 1. Dünya Savaşı’ndan galip çıkan devletlerle yapması gereken bir barış duruyordu.
11 Ekim 1922’de Mudanya Bırakışması’nın imzalandığı konak.
VAKİT GAZETESİ – 1922
‘Edirne Valiliği’ne Refet Paşa tayin edildi’
Vakit gazetesinin 12 Ekim 1922 tarihli sayısında başsayfanın sol sütununda çıkan “Refet Paşa Edirne Vâlîsi olmuş, sâbık mebus Şâkir Bey de müşâvir-i mülkî tayîn edilmişdir” başlıklı haberde şöyle deniyordu: “İdâremize avdeti hâdise-i mesûdesi yaklaşmış olan Edirne’mizin vâlî-i askerîliği İzmir Mebûsu sâbık Dâhiliyye Vekili Refet Paşa’ya tevdî olunmuşdur.
Bâzı gazetelerin Edirne Vâlîliğine tayîn olunduğunu yâhûd tayîni mutasavver bulunduğunu yazdıkları sâbık Gelibolu Mebûsu Şakir Bey de müşâvir sıfatıyla îfâ-yı vazife edecekdir.
İki intihâbdaki isâbeti mâa’l-memnûniyye kaydederek şimdiden muvaffakiyetlerini temenni ederiz”.
Mustafa Kemal açısından 1924 yazı gayet sıkıntılı bir dönem olmuştur. Mart-Nisan aylarında Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun hazırlanması sırasında, Gazi’nin istediği bazı maddeler TBMM’nde üçte iki çoğunluk desteğini sağlayamadıkları için yeni Anayasa’ya girmemişti. Bu vesileyle, daha önce cumhuriyetin ilanını eleştiren, hilafetin kaldırılmasından da pek memnun olmayan milletvekillerinden bazılarının Halk Fırkası’ndan istifa edip yeni bir parti kuracaklarına ilişkin dedikodular yayılmıştı. Nitekim Kasım ayında TBMM açıldıktan kısa bir süre sonra Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulmuştur.
Ülkede köklü bir devrim gerçekleştirmeye hazırlanan Gazi, sözkonusu partiyi kurmaya hazırlananların Millî Mücadele döneminde kendisiyle birlikte çalışmış, herkesçe tanınan ve birer kahraman olarak benimsenmiş, önemli kimseler olmasından da tedirgindi.
Vatan gazetesinin 31 Ağustos 1924 tarihli nüshasında Mustafa Kemal ve Genelkurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Bey’in konuşmaları-fotoğrafları.
Bu nazik durumdan mümkün olduğunca az zararla kurtulmak isteyen Mustafa Kemal, Eylül ayı ortalarında uzun bir Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu gezisine çıktı. Halk Fırkası’nın devrimci politikasının doğru olduğunu, o dönemde başka bir politika izlemenin sözkonusu olamayacağını, bu nedenle başka bir partinin kurulmasını istemediğini, kendisinin de çokpartili bir ortamda tarafsız bir cumhurbaşkanı olarak davranmasının mümkün olmadığını açık açık söylemiş ve Halk Partisi’nden kopmaları belli ölçüde engelleyebilmiştir.
Paşa’nın bu geziye çıkmasından iki hafta önce, Dumlupınar zaferinin ikinci yıldönümünde yaptığı konuşma, Anadolu gezisi sırasında birçok kentte söyleyeceklerinin bir habercisiydi.
Hem Başkumandan Muharebesi’nin ikinci yıldönümü hem de Dumlupınar’da yapılan “Meçhul şehit” anıtının temelinin atılması vesilesiyle 30 Ağustos 1924’te yapılan törende önce Genelkurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa uzun bir konuşma yapmış ve Büyük Taarruz’u özetlemiştir. Daha sonra söz alan Gazi Mustafa Kemal de konuşmasına askerî harekâtı anlatarak başlamış, savaş alanındaki gelişmeleri bir dizi kişisel anısı eşliğinde aktarmıştır. Ancak Paşa, konuşmasının ikinci yarısında sözü Türkiye’de yaşanmakta olan devrime getirmiştir. Saltanat ve hilâfet kurumlarının topluma verdiği zararlar ve ulusal egemenlik kavramının önem ve yararları üzerinde duran Paşa, konuşmasının ikinci yarısına şu sözlerle başlamıştı:
“Efendiler; Afyonkarahisar-Dumlupınar meydan muharebesi ve onun son safhası olan bu 30 Ağustos muharebesi Türk tarihinin en mühim bir dönüm noktasını teşkil eder… Hiç şüphe etmemelidir ki, yeni Türk Devleti’nin, genç Türk Cumhuriyeti’nin temeli burada tarsîn oldu (sağlamlaştırıldı)”.
Burada, açıkça görüldüğü gibi, askerî bir olay siyasî tarihe özgü bir gelişme biçiminde yorumlanmıştır. Tabii bu anlatımı Mustafa Kemal Paşa’nın kendi kişisel tarihinin ne kadar bilincinde olduğunun, savaşı kazanmış olmasa daha sonra gerçekleştirdiklerini de yapamayacağının farkında olduğunun dışavurumu biçiminde de okuyabiliriz. Nitekim Paşa, yukarıda da değindiğimiz, tarihte pek az kişiye nasip olan o toplumsal meşruluğu askerî başarısı sayesinde sağladığının pekâlâ bilincindeydi. Ancak, Paşa’nın bu sözlerinde Halk Fırkası’nın kuruluş aşamasında ortaya çıkan, ama giderek daha da siyasileşeceği için inandırıcılığını yitirecek olan bir tarih söylemi de saklıdır.
Mustafa Kemal Paşa, zaferle cumhuriyet devrimini bir bütün olarak ele almakla köktenci bir modernleşme tarihi yazıyor; ama aynı zamanda da dinleyicilerine zaferi kutlamakla sultanlardan, halifelerden vazgeçerek o günkü iktidarı benimsemenin aynı şey olduğu mesajını veriyordu. Paşa’nın bu yaklaşımı 1923 sonbaharında, Halk Fırkası’nın Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin bütün il örgütlerini bünyesine almasıyla, yani Millî Mücadele’nin yalnızca Halk Fırkası’na katılanlara maledilmesiyle; başka bir biçimde söyleyecek olursak, Birinci TBMM dönemindeki muhalefetin Millî Mücadele tarihinden dışlanmasıyla başlamıştı. Şimdi ise Halk Fırkası’nda bir kırılma yaşanıyordu ve bir muhalefet partisi kurulmak üzereydi. Dolayısıyla, iktidarın doğasıyla Millî Mücadele’yi özdeşleştiren bu yaklaşımın giderek yeni partiyi de dışlaması gerekecekti. Nitekim Gazi, adı artık Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF) olan iktidar partisinin 1927’deki ilk kongresini “ikinci kongre” olarak adlandıracak, yani Sivas Kongresi’nin ilk kongre olduğunu söyleyerek CHF’nın 1919’da kurulduğunu söyleyecekti.
Malta’dan kaçarak Anadolu’ya gelen 1. Dünya Savaşı’nın başarılı komutanı Ali İhsan Paşa, Mustafa Kemal’in daveti ve onayıyla 1. Ordu Komutanlığı’na atanmıştı. Ancak Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’yla aralarındaki gerginlik giderek yükselecek, görevden alınan Ali İhsan Paşa, İstiklal Mahkemesi’ne sevkedilecekti. 100 yıl önceki komuta savaşının nedenleri.
Osmanlı Ordusu’nun 1. Dünya Savaşı’nda başarılı olmuş komutanlarından biri de Ali İhsan (Sâbis) Paşa’dır. Mezopotamya cephesindeki Britanyalıların, Mondros Bırakışması’ndan sonra haksız olarak Musul’u işgal etmelerine direndiği için Malta’ya sürülenler arasındaydı. Ancak Malta’dan kaçmış ve 25 Eylül 1921 tarihinde Kuşadası yoluyla geldiği Söke’den Mustafa Kemal Paşa’ya telgraf çekerek Anadolu’da görev almak istediğini bildirmişti. Mustafa Kemal kendisini hemen Ankara’ya davet etmişti. 5 Ekim’de Ankara’ya varan Ali İhsan Paşa, ertesi gün Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’yla görüşmüş ve 7 Ekim günü Batı cephesinde bulunan 1. Ordu’nun komutanlığına atanmıştı. Hemen cepheye hareket eden Ali İhsan Paşa, Batı Cephesi Komutanı İsmet (İnönü) Paşa’yı ziyaret ettikten sonra, 14 Ekim günü Bolvadin’de 1. Ordu Komutanlığı’nı resmen devralmıştır.
Ancak bu iki paşanın araları çabuk bozuldu. Başarılı bir asker fakat aşırı mağrur bir insan olan Ali İhsan Paşa; İsmet Paşa’nın bir yanda kendisinden kıdemsiz olması, diğer yanda da 1. İnönü ve Kütahya-Eskişehir muharebelerindeki başarısızlıkları dolayısıyla Cephe Komutanlığı’ndan gelen neredeyse bütün emirleri sorgulamış; kendisine bağlı birlik komutanlarının önünde eleştirmiş ve ancak ısrar sonrasında yerine getirmiş; bu nedenlerle de Batı Cephesi’nde komutana karşı güvensizlik oluşmasına neden olmuştur. İki paşa ve kurmay heyetleri arasındaki sürtüşme, giderek üst kademedeki subaylar arasında “İsmet’çiler” ve “Ali İhsan’cılar” tarzında bir dizi gerginlik de yaratmıştır.
Ali İhsan Paşa, Mustafa Kemal Paşa’yı tren istasyonunda karşılıyor. Çay, 1922.
Ali İhsan Paşa’nın cephe komutanlığına geçmek gibi bir arzusu olup olmadığı konusunda bir bilgi olmamakla birlikte, İsmet Paşa’nın cephe komutanlığından alınmasını istediği kesindir. Nitekim Ali İhsan Paşa’nın, Albay “Ayıcı” Arif Bey’e, “Mustafa Kemal Paşa, neden bu beceriksiz ve mütereddit adamı tutuyor? Bari Fevzi (Çakmak) Paşa’yı Cephe Kumandanı yapsa…” dediğini biliyoruz. Bu durumda, Ali İhsan Paşa’nın ordu komutanlığı günleri sayılıydı; çünkü İsmet Paşa’nın kurmay başkanı olan Asım Gündüz’e göre, “İsmet Paşa, hedefin kendisi olduğunu hissediyor ve çok üzülüyordu. Ali İhsan’ın gayesinin kendisini buradan atarak yerine geçmek olduğuna kani idi. Amma İsmet, kolay tongaya düşecek adam değildi. Bir defa kin tutmasın, kinine hedef almasındı. Hasmını yere vurmanın hem şartlarını hazırlar, hem de çok iyi bilirdi”.
Ancak İsmet Paşa, 20 Haziran 1922’de görevden alma aşamasına gelindiğinde, subayları arasında çok sevilen Ali İhsan Paşa’nın ordusuyla birlikte isyana kalkışacağından korkmuş ve yerine 1. Ordu Komutan Vekili atadığı Fahrettin (Altay) Paşa’ya gereksiz oldukları sonradan anlaşılan bir dizi talimat vermiştir.
İş bununla bitmemiş, görevinden alınan Ali İhsan Paşa, Başkumandanlık’ın 3 Temmuz 1922 tarih ve 4/1937 numaralı emriyle Ankara İstiklâl Mahkemesi’ne sevkedilmiştir. İsmet Paşa’nın anılarına göre, bu yolu seçen Mustafa Kemal Paşa’dır.
Cebel-i Bereket Mebusu İhsan (Eryavuz) Bey başkanlığında, Gaziantep Mebusu “Kılıç” Ali (Kılıç) Bey, Mâmuretü’l-Aziz Mebusu Hüseyin (Gökçelik) Bey ve yedek üye olarak Kütahya Mebusu Cevdet İzrap (Barlas) Bey’den kurulu İstiklâl Mahkemesi, başkanının sözleriyle, “iddia edildiği gibi ‘[1.] Ordu’yu Cephe aleyhine ihzâr’ mahiyetinde bir cürüm” bulamadı. “Kılıç” Ali Bey de, soruşturmalarını ve vardıkları sonucu şu sözlerle anlatır: “Temas ettiklerimiz, Ali İhsan Paşa’nın sevk ve idare ve kumanda kabiliyeti yanında İsmet Paşa’nın pek zayıf olduğu fikrinde hemen müttehit görünüyorlardı. Bütün söylentiler ve yaptığımız tahkîkat itiraf etmeliyim ki Ali İhsan Paşa lehinde, İsmet Paşa’nın aleyhinde çıkıyordu… Mahkeme heyeti Cephe Kumandanı’nın iddiasını dinledi. Tevdi ettiği dosyayı baştan aşağı kılı kırk yararcasına tetkik etti. Bu zengin dosya içerisinde Ordu Kumandanı aleyhinde medâr-ı ithâm olacak ve bize anlattıklarını tevsîk edebilecek, mahkememizi alakadar eden hiçbir noktaya tesadüf etmedik”.
Cephede gerilim Soldan itibaren Batı Cephesi Kurmay Başkanı Albay Asım (Gündüz) Bey, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, (tanınamadı), Sovyet Rusya Askerî Ataşesi Znovaryev, Sovyet Rusya Elçisi Aralov, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Azerbaycan Elçisi Abilof, 1. Ordu Komutanı Ali İhsan Paşa. Akşehir 1921.
Ankara İstiklâl Mahkemesi, 20 Temmuz 1922’de, “dâvanın daha âdilane rüyet ve intacının kumandanlık fenn-i âlisine tamamiyle vâkıf, sahib-i ihtisas zevattan teşekkül edecek bir mahkeme-i fevkalâde tarafından icrası lüzumunun daha musip telâkki edildiği” sözleriyle takipsizlik kararı almıştır. Bunun üzerine Millî Müdâfaa Vekâleti, Ali İhsan Paşa’nın Erkân Dîvân-ı Harbi’nde yargılanması kararına varmış, fakat araya Büyük Taarruz ve sonrasındaki önemli olayların girmesi nedeniyle, sözkonusu mahkeme ancak 1923’ün Mart ayı sonlarında toplanabilmiştir. Korgeneral Ali Galip (Pasiner) başkanlığında Bornova’da toplanan bu mahkeme de 13 Mayıs’ta açıklanan kararıyla Ali İhsan Paşa’ya yalnızca tekdir cezası vermiştir. Ali İhsan Paşa, bu karardan bir buçuk ay sonra, Millî Müdâfaa Vekâleti’nin isteği üzerine, 28 Haziran 1923 tarihinde emekliye sevk edilmiştir.
Ali İhsan Paşa’nın emekliliğiyle sonuçlanan süreçte İstiklâl Mahkemesi’ne ve Erkân Divan-ı Harbi’ne sevkedilmesini gerektirecek ağırlıkta bir suç işlemediği kesindir. Gene de Gazi Mustafa Kemal, Nutuk’ta Erkân Divan-ı Harbi’nin geçerli kabul etmediği suçlamaları tekrar etmiştir. Bu haksız suçlamalardan çıkarabileceğimiz bir sonuç, Mustafa Kemal Paşa’nın, İsmet Paşa’ya karşı ordu kademelerinde güvensizliğin artmasından rahatsız olmuş olmasıdır. Nitekim Mustafa Kemal Paşa, başta Ali Fuat ve Refet Paşalar olmak üzere, birçok üst rütbeli subayın İsmet Paşa’dan hoşlanmadıklarını biliyordu. Öte yandan, İsmet Paşa’yla kurmuş olduğu ve askerî maharetten çok siyasal nedenlere dayanan düzenin değişmesini de istemiyordu. Ali İhsan Paşa’nın eleştirilerine verilen ağır tepkinin nedeni de, bu düzenin bozulma olasılığının ortaya çıkmasıdır.
Mustafa Kemal Paşa’ya olağanüstü yetkiler tanıyan Başkumandanlık Kanunu’nun süresinin üçüncü defa uzatılması, Büyük Millet Meclisi’nde ciddi tartışmalara yol açmıştı. İsmet Paşa ve Kâzım Karabekir Paşa, Fevzi Çakmak ve Rauf Bey’in desteğini alan Mustafa Kemal’in Meclis’in gizli oturumunda yaptığı konuşmadan sonra, kanunun uzatılması büyük çoğunlukla kabul edildi.
Mayıs 1922 başlarında Ankara’da çok ciddî bir kriz yaşandı. Sakarya’daki muharebeler öncesinde, 5 Ağustos 1921 tarihinde çıkarılan ve Mustafa Kemal Paşa’ya üç ay süreyle başkomutanlığı veren Başkumandanlık Kanunu’nun geçerliliğinin üç ay daha uzatılması gerekiyordu. Mustafa Kemal Paşa’ya olağanüstü yetkiler tanıyan bu kanun, 31 Ekim 1921 ve 2 Şubat 1922 tarihlerinde üç ay süreyle bir sorun çıkmadan uzatılmıştı. Ancak kanunun üçüncü kez uzatılma girişimi TBMM’de itirazlara neden oldu ve Mustafa Kemal Paşa’nın Meclis’i feshetmeyi kısa bir süre için de olsa aklından geçirdiği bir bunalım yaşandı.
Süreç 4 Mayıs Perşembe günü, Trabzon Mebusu Hüsrev (Gerede) Bey ve arkadaşlarının Meclis’e sundukları kanun teklifiyle başladı. Başkumandanlık Kanunu’nun üç ay süreyle yeniden uzatılmasını öngören teklif, bazı eleştirilere hedef olsa da Meclis’in o günkü 4. oturumunda kabul edildi ama bu sonuç geçersiz sayıldı; çünkü oturuma katılan milletvekili sayısı toplantı yeter sayısını tutturamıyordu. Ertesi gün tatil olduğu için, görüşmeler 6 Mayıs’a bırakılmış ve oturuma son verilmişti. O günün gizli yapılan ikinci ve üçüncü oturumlarında da tartışmalar çok gergin geçmişti.
İlk tartışma konusu, kanun teklifinin alelacele Meclis’e getirilmiş olması, yani gündemde yer almamasıydı. Burada bir gecikme sözkonusu olduğu doğrudur. Ayrıca kanun teklifinin taslak komisyonuna gitmesi gerekirken apar topar Meclis’e sunulmuş olması, Meclis içtüzüğüne aykırı olarak “nasılsa yenilenir” kafasıyla yapıldığı izlenimi uyandırmış; Mustafa Kemal Paşa’ya muhalefet edenlerin gocunmasına yolaçmıştı. Öte yandan iki ay sonra İkinci Grup’u kuracak olan muhaliflerin bu konular üzerinde durmalarının bir tür geciktirme manevrası olduğu da unutulmamalıdır. Beklenti, kanunun 4 Mayıs akşamı süresinin dolmasına neden olarak yenilenmesini engellemek, yeni bir kanun yapma zorunluluğunu ortaya çıkarmaktı.
Başkumandan’ın askerlere selamı 28 Mayıs 1922’de, Başkumandanlık Kanunu’nun süresinin üçüncü kez uzatılmasının ardından Meclis balkonundan askerleri selamlayan Mustafa Kemal Paşa.
Bunlara karşın çoğunluğun teklifi görüşmeyi kabul etmesi üzerine, muhaliflerin itirazları kanunun içeriği üzerinde yoğunlaştı. En önemli sözcüleri Hüseyin Avni (Ulaş), “Çolak” Selâhattin (Köseoğlu) ve “Kara” Vasıf (Karakol) Beyler olan muhaliflerin temel fikri, kanunun çıkartıldığı dönemdeki koşulların ortadan kalkmış olmasıydı.
Sakarya muharebeleri öncesinde gelinen durum hem çabuk hem de sert önlemler gerektirmiş, bunun sonucunda da TBMM, Mustafa Kemal Paşa’ya olağan koşullarda tanınmayacak yetkiler vermişti. Örneğin Tekâlif-i Milliyye kararları, aslında Meclis’in yetkisinde olan vergi salma hakkının kullanılmasıydı. Seferberlik ilân edilmesi de ancak TBMM’nin alabileceği bir karardı. Özetle, muhaliflere göre Mustafa Kemal Paşa, Meclis’in yasama yetkisini “gasp etmişti”. Ayrıca salmalar bazı yolsuzlukların yaşanmasına neden olmuştu. Son olarak, verilmiş yetkilere karşın ordu bir türlü saldırıya geçememişti. Bu yüzden muhaliflere göre Başkumandanlık Kanunu 1. Madde’siyle yenilenebilirdi ama, Mustafa Kemal Paşa’ya çok geniş yetkiler tanıyan 2. Madde kaldırılmalı, Meclis’in yasama konusundaki mutlak üstünlüğü sağlanmalıydı.
Kanunun olduğu gibi yenilenmesini isteyen birçok milletvekili oldu gerçi. Savunma Bakanı Kâzım (Özalp) Paşa da kanunun uygulanmasına ilişkin bazı yanlış anlamalara açıklık getirdi. Ancak doğrudan doğruya eleştirileri yanıtlayan iki kişi vardı: Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf (Orbay) Bey ve Genelkurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa. Önce Rauf Bey, Başkomutan’a daha önce verilmiş olan yetkileri kısıtlamaya gitmenin bir tür güvensizlik göstergesi olacağı için dış dünya karşısında zaafa yolaçacağını söyledi. Daha sonra söz alan Fevzi Paşa da aynı soruna değindi. Gene de muhalifler, Meclis Başkanlığı’na kanunun 2. Madde’sinin kaldırılmasını isteyen bir önerge sundular. Önerge 73 olumlu oya karşı 96 olumsuz oyla reddedildi. 15 milletvekili ise çekimser kaldı. Daha sonra, yukarıda sözünü ettiğimiz ve açık olarak yapılan 4. oturumda kanun teklifinin oylamasına geçildiyse de muhalif milletvekillerinin bu oturuma katılmamaları nedeniyle toplantı yeter sayısı oluşmadığından konu 6 Mayıs Cumartesi gününe bırakıldı.
Cuma günü, Mustafa Kemal Paşa için çok sıkıntılı ama aynı zamanda da hummalı bir gün oldu. İlk yaptığı işin, Fevzi ve Kâzım Paşalar’la Rauf, İçişleri Bakanı Fethi (Okyar) ve Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal (Tengirşenk) Beyler’in katıldığı gizli bir toplantıda Meclis’in bu tutumunu ve ortaya çıkan belirsizlik karşısında neler yapılabileceğini tartışmak olduğu anlaşılıyor. Daha sonra ise Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa’yla Batı Cephesi Komutanı İsmet (İnönü) Paşa’ya birer şifreli telgraf çekerek önceki günkü gelişmeleri anlatmış ve bu nazik durum karşısında en doğru hareketin ne olabileceği konusundaki fikirlerini paylaşmalarını istemiştir. Son olarak da, ertesi günü Meclis’te yapacağı konuşmayı hazırlamak üzere önceki günün görüşme tutanaklarını incelemiş ve bazı muhaliflerin sözlerini kopya ederek vereceği cevapları not etmiştir.
Mustafa Kemal Ilgın Manevraları’nda Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, 1 Nisan 1922’de Ilgın Manevraları’nda Büyük Taarruz öncesi ordunun hazırlıklarını denetliyor. Garp Cephesi Komutanı İsmet (İnönü) Paşa’nın arkasında Türk Süvarilerini selamlayan Rus Büyükelçisi S. İ. Aralov’dur. Yanında 1. Süvari Tümeni Komutanı Albay Mürsel (Bakû) görülüyor.
İsmet Paşa’nın anılarından öğrendiğimize göre Mustafa Kemal Paşa’nın kendisine gönderdiği ve özgün metnine henüz ulaşamadığımız telgraf, Kâzım Karabekir’e gönderdiği telgraftan daha ayrıntılıdır ve içeriğinde Mustafa Kemal Paşa’nın olası bir önlem olarak Meclis’in dağıtılmasını da düşündüğünü gösteren sözler vardır. Kendisine yazılan telgrafta böyle sözler bulunmamasına karşın Kâzım Karabekir Paşa’nın verdiği yanıtta bu konuya da değinmiş olmasından, telgrafı yanıtlamadan önce İsmet Paşa’yla görüştüğünü anlıyoruz. Sonuç olarak Kâzım Karabekir, Doğu Ordusu’nun Ankara’nın en önemli dayanağı olduğunu ve Meclis’in kapatılmasının doğru olmayacağını söylemiştir. İsmet Paşa ise Mustafa Kemal Paşa’yı ılımlı davranmaya davet etmiş, başkomutanlığın yeterli olduğunu ve olağanüstü yetkiler konusunda fazla ısrarcı davranmamasını söylemiş, Meclis’in kapatılmasına da karşı çıkmıştır. İsmet Paşa’nın, yanıtında Meclis’in kapatılmasının bütün çabaların millet adına gösterildiği iddiasına büyük zarar vereceğini de söylediği anlaşılıyor. Son olarak, kararın Mustafa Kemal’e ait olduğunu ve ne olursa olsun onu destekleyeceğini söylemiştir.
6 Mayıs günkü birleşimin ilk oturumu, Mustafa Kemal Paşa’nın isteği üzerine gizli yapıldı ve ilk söz alan da o oldu. Söze, “Meclis’in yasama hakkını gasp etme” eleştirisini yanıtlayarak başladı ve bunun doğru olmadığını, zira aldığı kararların yasa değil emir olduklarını söyledi. Ayrıca bunların Başkumandanlık Kanunu’nda belirtilen biçimde yalnızca askerî konularla sınırlı olduklarını ekledi. Orduyu silahlandırmaya, yedirme, içirme ve giydirmeye ilişkin etkinliklerin de cephe gerisinde olsa da askerî konular olduğunu; savaş zamanında başka mercilere bırakılmasının zaman kaybına yolaçacağını anlattı. Bu etkinlikler sırasında ortaya çıkan bazı yanlışlıkları da kabul etti; ama bunların başka mercilerde de görüldüğünü, Meclis’in soruşturması gerektiğini söyledi.
Mustafa Kemal Paşa, Meclis’te kendisine gösterilen bu güvensizliğin orduyu atalete düşüreceği fikrinden hareketle; Meclis’te politika yapıldığını ve savaş zamanında bunun çok yanlış olduğunu söyleyerek o günlerde gündemde olan başka bir konuya geçti. Meclis’te kendisinin gösterdiği bakan adaylarının seçilmesi sırasında çok sayıda çekimser oy çıktığını, bunun da yürütmeyi akamete uğratığını söyledi; ancak özellikle savaş zamanında bunun ordu için kabul edilemeyeceğini, dolayısıyla da başkomutanlığı bırakmasının imkansız olduğunu vurguladı. Başkomutanlıktan ayrılması halinde Genelkurmay Başkanlığı’ndan istifa edeceğini söyleyen Fevzi Paşa’dan da destek alan Mustafa Kemal Paşa, bu durumu bazı milletvekillerinin Bakanların seçilme biçiminden memnun olmamalarına bağladı. Bunun haklı bir hoşnutsuzluk olabileceğini, ancak Meclis’in savaşa odaklanıp yürütmeye vekil tayin edilmiş kişileri varıyla yoğuyla desteklemesi gerektiğini vurguladı.
Muhaliflerden bazıları, özellikle de Selâhattin Bey, Meclis’in yasama tekelinin bozulduğuna ilişkin itirazlarını sürdürse de sonuçta görüşmelerin kâfi olduğuna karar verildi. Arkasından açık olarak başlayan ikinci oturumda yapılan oylamada Başkumandanlık Kanunu, 11 red oyu ve 15 çekimser oya karşı 177 olumlu oyla, ama “5 Mayıs 1922’den itibaren” olmak üzere, üç ay daha uzatılmış oldu.
5 AĞUSTOS 1921 TARİHLİ KANUN
‘Mustafa Kemal, Meclis namına Türk ordusunun gücünü kullanır’
Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne Başkumandanlık Tevcîhine Dâir Kânûn
(5 Ağustos 1921)
Nümero 144
Madde 1 – Millet ve memleketin mukadderâtına bi’l-fiil vâzü’y-yed yegâne kuvvet-i âliyye olan ve azâsından her birinin Kânûn-ı Esâsî ve Teşkîlât-ı Esâsiyye Kânûniyle hukûk ve masûniyet-i teşrîiyyesi tabiatiyle mahfûz ve şahsiyet-i mâneviyyesi başkumandanlığı hâiz bulunan Türkiye Büyük Millet Meclisi kuyûd-ı âtiyye ile başkumandanlık vazife-i fiiliyyesine kendi reisi Mustafa Kemal Paşa’yı memûr eylemiştir.
Madde 2 – Başkumandan ordunun maddî ve manevî kuvvetini azamî sûrette tezyîd ve sevk ü idâresini bir kat daha tarsîn husûsunda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin buna müteallik salâhiyetini Meclis nâmına fiilen istimâle mezûndur.
Madde 3 – Müşârün-ileyhe bâlâdaki mevâd ile mevdû sıfat ve salâhiyet üç ay müddetle mukayyeddir. Meclis lüzûm gördüğü takdirde bu müddetin inkızâsından evvel dahî bu sıfat ve salâhiyeti ref edebilir.
Madde 4 – İşbu kânûn târîh-i neşrinden itibâren merîü’l-icrâdır.
Madde 5 – İşbu kânunun icrâsına Türkiye Büyük Millet Meclisi memûrdur.
Yunan kuvvetlerinin 13 Eylül 1921’de Sakarya Muharebeleri sonucu durdurulması, Dünya Savaşı’nın galibi İngiltere’de hiç de hoş karşılanmadı. Britanya Dışişleri Bakanı Lord Curzon, TBMM Hükümeti’nin isteklerini mağlupların küstahlığı olarak gördü ve Fransızların muhalefetine rağmen Londra-Paris Görüşmeleri’ne katılan Hariciye Vekili Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey’e kabul edilemez şartlar ileri sürdü. Süreç, Büyük Taarruz’a doğru evrilecekti.
Sakarya’daki başarısızlık üzerine Yunanistan Başbakanı Dimitrios Gunaris ve Dışişleri Bakanı Yorgos Baltazzis, Paris ve Londra’ya giderek Yunanistan’a çok zarar vermeyecek bir barış için görüşmelerde bulunmuşlardı. Hemen 1921 Ekim ayında başlayan bu yolculuğun Paris ayağı, Atina Hükümeti’nin beklentileri açısından hiçbir sonuç vermedi. Bilindiği gibi Fransa o sıralarda Ankara Hükümeti’yle anlaşmak üzereydi ve Yunanlı bakanların Londra’da Dışişleri Bakanı Lord Curzon’la ilk görüşmelerinden yalnızca 1 hafta önce Ankara Antlaşması imzalandı (20 Ekim 1921).
Britanya Dışişleri Bakanı Lord Curzon, İzmir ve çevresinin Yunanistan’a verilmesine 1919’da karşı çıkanlar arasındaydı. Ancak, 1921 sonbaharında kendisini zor duruma düşmüş olan Yunan hükümetine yardım etmeye mecbur hissediyordu. Ne de olsa Yunanlıları Anadolu macerasına büyük çapta Britanyalılar atmışlardı. Ayrıca Ankara’nın Sovyetler’le olan ilişkilerinden tedirgindi; zira Ankara Antlaşması sonrasında büyük çapta rahatlamış olan Türklerin Moskova’dan aldıkları yardımları Musul’a saldırmak için kullanacaklarından korkuyordu. Son olarak da, Fransa’nın İtilâf blokundan ayrılıp Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Hükümeti’yle barış yapmasına çok içerlemişti. Neredeyse ihanet gibi gördüğü bu gelişmeyi barışın sağlanması yolunda karşısına çıkan yeni bir zorluk olarak görüyordu. Bu durumda, önce Yunanlılarla görüşüp sonra da İtilâf Devletleri dışişleri bakanlarının katılacağı bir konferans toplamaya, bu konferansta Doğu Trakya’nın Yunanlılara bırakılmasına öteden beri karşı çıkan Fransızları ikna edip Ankara ve Atina Hükümetleri’ne bir barış planı önermeye karar verdi.
Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Lord Curzon, daha sonra Lozan görüşmelerinde İngiliz heyetine başkanlık edecekti.
Ankara Hükümeti, 1922 Mart ayı ortalarında Paris’te toplanacağı açıklanan konferans öncesinde Hariciye Vekili Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey’i İtilâf Devleri başkentlerine göndererek kendi görüşlerini anlatmak istiyordu. 4 Şubat 1922’de alınan karar uyarınca, Yusuf Kemal Bey İstanbul’a gitti. Orada bulunduğu sırada Sadrazam Ahmet Tevfik (Okday) Paşa ve Dışişleri Bakanı Ahmet İzzet (Furgaç) Paşa’yla görüştü. Bu paşalar Yusuf Kemal Bey’in Ankara adına ileri süreceği ilkelere tümüyle katıldıklarını açıkladılarsa da, büyük olasılıkla Sultan 6. Mehmet Vahdettin’in ısrarı üzerine, İzzet Paşa da daha sonra Londra ve Paris’te görüşmeler yapmak üzere yola çıktı. Bu gelişmenin nedeni, davet üzerine saraya giden Yusuf Kemal Bey’in Sultan Vahdettin’den TBMM’yi tanımasını istemesiydi. Sultan bu isteğe herhangi bir cevap vermemiş, ama anlaşılan o ki, İtilâf Devletleri başkentlerinde bir tek Yusuf Kemal Bey’in görünmesinin TBMM’yi tanıdığı biçiminde yorumlanmasından korkmuştu. Ancak, İzzet Paşa’nın Britanyalı ve Fransız yetkililerle görüşmelerinin Ankara açısından herhangi bir olumsuzluk yaratmadığını da eklememiz gerekir.
Lord Curzon’un Londra’da Yusuf Kemal Bey’le yaptığı görüşmeye ve Paris’teki konferansa sunacağını söylediği maddelere baktığımızda öne çıkan ilk nokta, Büyük Britanya’nın Türklerin 1. Dünya Savaşı’na girmesinin bu savaşı uzattığı, bu yüzden de cezalandırılmaları gerektiği kanısında olduğudur. Ayrıca Lord Curzon’un, TBMM Hükümeti’nin isteklerini mağlupların küstahlığı olarak gördüğü de anlaşılmaktadır. Öte yandan, Türk-Yunan savaşına gerçekten son vermek istediği, ama Ankara Hükümeti’nin Sovyetler’den aldığı yardımla Musul üzerine bir harekât yapıp Büyük Britanya’yla savaşmasından çekindiği için Yunan Ordusu’nun barış melbet antlaşmasının anahatları kabul edilene kadar Anadolu’da kalmasını istemektedir.
Curzon’un somut önerilerine gelince… Doğu Trakya’nın tamamı Türklere verilmeyecek, yani Boğazlar Türkiye’nin denetiminde olmayacaktı; Türkiye’nin kısıtlı bir ordu ve jandarma gücü olacaktı; Hıristiyanların güvenliğinin sağlanabilmesi için İzmir ve çevresinde özel bir yönetim oluşturulacaktı; son olarak da iktisadî ve malî kapitülasyonlarda Türkiye’yi tatmin edecek bazı değişiklikler yapılabilecekti. Ancak bütün bunlardan önce yapılacak olan şey, silahların susması yani bırakışmaydı.
Yusuf Kemal Bey, Mustafa Kemal’le 5 Ocak 1922’de çekilen bu fotoğrafta Hariciye Vekili Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey, Mustafa Kemal’le birlikte Ankara’da.
Anılarına bakacak olursak Yusuf Kemal Bey, Lord Curzon’la bu ilk ve tek görüşmesinde lafı fazla uzatmamış, ama Britanya Dışişleri Bakanı’na ilginç bir soru sormuştur. Kanımızca ve gayrıresmî de olsa ilk kez bir gündem maddesi oluşturan bu soru, Curzon’un bir Türk-Yunan nüfus mübadelesi hakkında ne düşündüğüdür. Lord Curzon önce, “kabil olmayacak bir iş” diye kestirip atmış, Yusuf Kemal Bey’in bu tür nüfus değiştokuşlarının daha önce de yapıldığını hatırlatması üzerine, “Bu bir hal sureti. Fakat tatbiki çok güç” yanıtını vermiştir.
Londra’da birkaç gün daha kalan Yusuf Kemal Bey, Dünya Savaşı’ndan önce Büyük Britanya’nın İstanbul Büyükelçiliği tercümanı olan Sir Andrew Ryan’la ve o günlerde görüş değiştirip Türk tarafını desteklemeye başlamış olan tarihçi Arnold Toynbee’yle buluşmuş, bir akşam yemeği sonrasında ise Toynbee’nin evinde T. E. Lawrence’la tanışmıştır. Daha sonra yola çıkan Yusuf Kemal Bey, İtilâf Devletleri dışişleri bakanları konferansının açıldığı 22 Mart sabahı Paris’e geldi. Ne var ki, konferanstan hemen o akşam çıkan ilk haberler, Yusuf Kemal Bey’in aniden Paris’ten ayrılarak Ankara’ya dönme kararı vermesine neden oldu. Bırakışma isteniyordu, ama bırakışmayla birlikte Yunan Ordusu’nun Türkiye topraklarını boşaltmaya başlaması sözkonusu değildi. Bu, ancak İtilâf Devletleri’nin önerecekleri barış koşullarının iki tarafça kabul edilmesinden sonra yapılacaktı.
Yusuf Kemal Bey’in büyük bir hayalkırıklığı yaşadığı belli oluyor; zira Fransız kamuoyunun ve bu arada birçok Fransız devlet adamının Ankara’dan yana oldukları kesindi. Paris’in en etkili gazetelerinden Le Temps, bütün konferans boyunca Ankara’nın görüşünü savunmuş; Boğazların iki yakasının da Türkiye’ye bırakılmasının adil olacağını iddia etmiş; sürmekte olan savaşın da bir Türkiye-Yunanistan savaşı değil, gerçekte bir Türkiye-Büyük Britanya savaşı olduğunu ileri sürmüştü. Fransa Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Raymond Poincaré de biraz mahçup bir biçimde Yusuf Kemal Bey’i Paris’te tutmaya çalışmış, başarılı olamayınca da, “Büyük Millet Meclisi’ne benden hürmet götürün. Cevabı biraz uzatın. Kabul etmezseniz etmeyin. Yalnız ibarelerini mülayim yazın. Sizi müdafaa edebileyim. Selâmetle gidin. Şimdi emir vereceğim, yolda Fransız vasıtalarından istediğiniz gibi istifade edebilirsiniz” demiştir. Nitekim konferansın 26 Mart’ta açıkladığı kararlar Yusuf Kemal Bey’in trendeki kopartımanına kadar bizzat gelen Bern’deki Fransız büyükelçisi tarafından iletilmiş; Türk heyetini de Bulgaristan’ın Burgaz limanından İnebolu’ya bir Fransız torpidosu getirmişti. Gerçek şu ki Fransa, Almanya’yla olan pazarlıklarda destek, Musul petrollerinden de pay alabilmek için Curzon’un planında Türkiye lehinde çok küçük değişiklikler istemekle yetinmişti.
Poincaré ve Curzon Lozan’da 22 Kasım 1922’de Lord Curzon, Mussolini ve Fransa Dışişleri Bakanı Raymond Poincaré, Lozan Konferansı’nın yapıldığı salonun önünde. Konferansın hemen öncesinde, Dışişleri Bakanlığı’ndan ayrılan Yusuf Kemal Tengirşenk’in yerine, İsmet İnönü getirilmişti.
26 Mart 1922’de açıklanan kararlar, aşağı yukarı Lord Curzon’un Yusuf Kemal Bey’e söylediklerinin aynısıydı. Ankara Hükümeti 5 Nisan’da sözkonusu kararlara yanıtını bir nota biçiminde İtilâf Devletleri temsilcilerine bildirdi. Notada TBMM’nin de barış istediği, ancak Yunan işgali altındaki toprakların boşaltılmasıyla eşzamanlı olmayan bir bırakışmayı kabul edemeyeceği söyleniyordu. Ayrıca 4 ay içinde tamamlanması önerilen boşaltma kabul edilirse, TBMM’nin barış koşullarını görüşmek üzere hemen bir heyet göndermeye hazır olduğu da eklenmişti.
Ancak bu nota, olumlu bir karşılık bulmadı. İtilâf Devletleri 15 Nisan’da gönderdikleri bir notayla Ankara’nın notasını kabul etmediklerini bildirdiler. TBMM, bunun üzerine 22 Nisan’da bir nota daha göndererek daha önce dile getirmiş olduğu koşulları yineledi ve İtilâf Devletleri’ni İzmit’te toplanacak bir konferansa davet etti, ama bu notadan da hiçbir olumlu sonuç alınamadı. Anadolu’nun Yunan Ordusu’nca boşaltılması artık askerî tedbirlere kalmıştı.
Tam 100 yıl önce, Sakarya zaferinden sonra Büyük Taarruz’dan önce, Ankara Antlaşması’yla Fransızlar Güney Anadolu bölgesini boşaltmaya başladı. Adana, Gaziantep, Kilis, Osmaniye, Nizip, Tarsus ve birçok yerleşimde Türk bayrağı dalgalanmaya başladı. En önemli sonuçlardan biri de, zaten tanınan Mustafa Kemal Paşa’nın artık bir efsane hâline gelmesiydi.
Aralık 1921 ve Ocak 1922 aylarında bağımsız Türkiye’nin oluşma sürecine ilişkin sevinçli ve moral verici gelişmeler yaşandı. 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Antlaşması’nda karara bağlandığı gibi, Güney Anadolu’nun çeşitli bölgelerindeki Fransız işgali sona erdi. Aynı antlaşmada belirlenmiş olan Türkiye-Suriye sınırının kuzeyinde kalan bölgelerde, yönetim Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Hükümeti’ne devredildi.
Aslında sözkonusu yörelerin TBMM yönetimine geçiş sürecinin 1921 Kasım sonlarında başladığını söyleyebiliriz; zira Adana Vali Vekili tayin edilen Hamit (Kapancı) Bey ve Türk ordusunu temsilen Muhittin (Akyüz) Paşa, 30 Kasım’da Adana’ya gelmişler ve aynı gün Adana halkına yönelik bir beyanname yayımlamışlardı. Ancak, bu tarihte Fransız askerlerinin Adana’yı henüz boşaltmamış olduklarını unutmamamız gerekir. Nitekim Adana’ya Türk bayrağının ilk kez 20 Aralık gününde, kolordu komutanı Muhittin Paşa’nın karargah binasında çekilmiş olmasına karşın; yayımlanan beyannamede Fransız askerlerinin Adana ve Mersin’den kesin olarak 4 Ocak 1922’de ayrılacakları söyleniyordu. Bu süreç, Fransız ordusunun 7 Aralık’ta Kilis’i boşaltmaya koyulmasıyla başlamış ve ay boyunca başta Gaziantep, Osmaniye, Nizip ve Tarsus gelmek üzere birçok önemli yerleşim merkezinin boşaltılmasıyla sürmüştü. Sonuç olarak Türk ordusu 3 Ocak’ta Mersin’e girdi. 4 Ocak’ta Fransızlar Adana’dan ayrıldılar; ertesi günü de Türk ordusu törenle Adana’ya girdi. Hamit Bey, artık Ankara’nın yönetiminde olan Adana İli’ne 8 Ocak günü vali tayin edildi.
Mustafa Kemal efsanesi yayılıyor
10 Ocak 1922’de, Vakit’te Ahmet Emin (Yalman) imzalı, “Büyük Millet Meclisi Reisi Müşir Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’nin tarihçe-i hayatı” başlıklı bir röportaj yayımlandı. Türkiye, Mustafa Kemal Paşa’nın çocukluk ve delikanlılık anılarını ilk kez bu röportajla öğrendi.
Kısaca özetlediğimiz bu gelişmeler birçok önemli sonuç doğurdu. Bunların başında TBMM Hükümeti’nin saygınlığının ve kendisine duyulan güvenin artması gelir. Daha birkaç ay önce Sakarya’da Yunan Ordusu karşısında duramayacağı sanılan Türk Ordusu, şimdi Adana’ya girmişti. Yani Sèvres Antlaşması’nın çizmiş olduğu Türkiye haritasına doğu illerinden sonra güney illeri de eklenmiş ve bu antlaşmanın mimarlarından olan Fransa ile barış yapılmıştı. Ayrıca Fransızlar, Türk ordusuna 10 uçak hibe etmişti.
İkinci önemli sonuç olarak, TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa’nın popülerliğinin katlanarak büyümesini saymamız gerekir. Gerçi Mustafa Kemal Paşa pek tanınmayan biri değildi. Daha 1. Dünya Savaşı yıllarında kazanmış olduğu şöhret, Anadolu’daki direnişin başına geçmesiyle birlikte daha da artmıştı. Sakarya’da kazandığı başarı da bu şöhreti iyice pekiştirdi. Ancak Türkiye kendisini başarılı bir asker ve kararlı bir vatansever olarak biliyor, bu kişiliğin ardındaki insanı henüz tanımıyordu. Güney illerinin Türkiye topraklarına katılmasından birkaç gün sonra, 10 Ocak 1922’de, İstanbul’un saygın gazetelerinden Vakit’te Ahmet Emin (Yalman), Paşa’yla yapmış olduğu uzun bir söyleşi yayımladı ve Türkiye ilk defa Mustafa Kemal Paşa’nın çocukluk ve delikanlılık anılarını öğrenmiş oldu. Dolayısıyla, “Büyük Millet Meclisi Reisi Müşir Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’nin tarihçe-i hayatı” başlığıyla çıkan söyleşiyi, Mustafa Kemal efsanesinin başlangıcı olarak tanımlayabiliriz.
Üçüncü önemli sonuç ise, güney illerinin TBMM yönetimine katkılarıdır. Gerçi bu bölge Ermeni nüfusunu yitirdiği için eski zenginliğinden mahrumdu; ama bölgenin tarımsal zenginliği gene de Ankara için büyük bir kazanç oluşturuyordu. Öte yandan önemli bir nüfus barındırdığı için, bölge TBMM Hükümeti’ne küçümsenemeyecek bir işgücü, Türk Ordusu’na da yeni askerler kazandıracaktı. Bunlara bölgede daha önce Fransızlarla çarpışanlar da eklendiğinde, Batı Cephesi’nde Yunan Ordusu’na saldırmaya hazırlanan kuvvetlerin sayıca büyümesi mümkün olacak, Büyük Taarruz öncesinde iki ordu en azından insan gücü açısından ilk defa eşitlenmiş olacaktı.
Ay-yıldızın altında Adana 5 Ocak 1922’de Adanalılar 105 metrelik bir Türk Bayrağı’nı sokaklarda dalgalandırarak tüm dünyaya kurtuluşu ilan etmişlerdi.
Güney illerinin TBMM Hükümeti yönetimi altına girmesi sürecinde Antakya ve İskenderun’un neden Fransızlarda kaldığını merak edenler için kısa bir açıklama yapalım: Bilindiği gibi İskenderun Sancağı, Ankara Antlaşması’nda Fransızlara bırakılmış, Fransız yönetiminin oradaki önemli Türk azınlığın özel durumuna saygı göstereceği güvencesi alınmıştı. Bu gelişmenin tarihçesini 1919’daki son Osmanlı Meclis-i Mebusan seçimlerine kadar geri götürebiliriz. Nitekim bu seçimlerde işgal ve işgalin yarattığı idari sorunlar nedeniyle Halep Vilayeti’ne bağlı sancaklarda seçim yapılmamış; sonuç olarak Antakya, Antep, İskenderun, Maraş ve Urfa Meclis-i Mebusan’da temsil edilmemişlerdi.
Daha sonrası ise karşımıza araştırılmayı bekleyen bir konu çıkarıyor. Zira TBMM oluşurken işgaller hiç dikkate alınmamış, Adana, Edirne ve İzmir gibi işgal altındaki birçok yöreden, bu arada Halep Vilayeti’ne bağlı Antep, Maraş ve Urfa’dan da mebuslar Meclis’e girmişti. Ancak Antakya ve İskenderun TBMM’de de temsil edilmediler. Dolayısıyla İskenderun Sancağı’nın, çok büyük bir olasılıkla nüfus yapısı nedeniyle Misak-ı Millî sınırlarına dahil edilmediği sonucuna varmamız gerektiğini düşünebiliriz.
Tam 100 yıl önce TBMM’de devam eden temsil ve Bakanlık seçimi tartışmaları, Kurtuluş Savaşı’nın en kritik dönemecinde Ankara’daki siyasi gelişmelere damga vurmuştu. Mustafa Kemal Paşa varolan düzeni meşruluk açısından savunuyor; TBMM’yi ve hükümetini olağanüstü ölüm-kalım koşullarında oluşturulmuş, siyasal düzenler arasında benzeri olmayan bir halk yönetimi olarak görüyor ve tarihe geçen bir konuşma yapıyordu.
TBMM açıldığında kendisini yalnızca bir yasama meclisi olarak değil, aynı zamanda yürütme gücünü de elinde tutan bir meclis biçiminde tanımlamıştı. Bu ilkenin bir sonucu olarak hükümet kurma gereksinimini duyduğunda da, kendisine karşı toplu olarak sorumlu tutacağı ve başında başbakan bulunan bir kabine oluşturulmasını benimsememiştir.
TBMM, elinde tuttuğu yürütme erkini tek tek kendisinin ve kendi içinden çoğunluk oyuyla seçeceği kişilere yükleyecek, bu kişileri yürütmenin bir alanına tevkil edecekti. Böylece tespit edilen 11 alanda yürütmeden sorumlu kişilere “nazır” değil, “icra vekili” adı verildi. Sonuç olarak bu kişiler arasında kabinelerde görülmeye alışılmış bir görüş birliği ya da herhangi bir “uyum” aranmamış, yani ortak bir programla hareket etmeleri beklenmemişti. 29 Nisan 1920’de çıkartılan Hıyânet-i Vataniyye Kanunu da zaten TBMM’nin neden kurulduğunu ve amacının ne olduğunu açıklamıştı. İcra vekillerinin görevi bu amaca ulaşabilmek için yapılması gerekenleri yapmaktan ibaretti. Öte yandan, sözkonusu vekillerin aralarında çıkabilecek anlaşmazlıkların çözülmesi görevi TBMM’ye bırakılmış, bunların da her ortaya çıkışlarında Meclis’i meşgul etmemeleri için görev, herhangi bir kanun maddesi veya karar olmaksızın, Meclis Başkanı’na devredilmişti.
Bu yapıyı kuran Büyük Millet Meclisi İcrâ Vekillerinin Sûret-i İntihâbına Dâir Kanun (2 Mayıs 1920), 6 ay sonra değiştirildi. Birçok nedenden ötürü Mustafa Kemal Paşa, birlikte çalışmak zorunda olduğu vekillerden memnun değildi. Klasik bir başbakan gibi çalışmak istiyor, yani vekiller heyetini oluşturan kişilerin belli konularda fikir birliğinde ve kendi görüşlerine yakın olmalarını istiyordu.
Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlık ettiği Meclis oturumlarından biri.
Bunun üzerine sözkonusu kanun 4 Kasım 1920’de değiştirildi ve vekillerin gene tek tek TBMM tarafından ve çoğunluk oyuyla, ama Meclis Başkanı’nın gösterdiği adaylar arasından seçilmesine karar verildi. Bu durum Mustafa Kemal Paşa’yı tatmin etmişti gerçi; ama kendisine muhalif olanlar bütün vekillerin kendisince seçiliyor olmasından iyice rahatsız olmuşlar ve bu duruma son verecek bir formül arayışına girmişlerdi. Böyle bir formül 1921’e kadar bulunamamış, ama konu 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’na dahil edilmiştir. Sözkonusu kanunun 7. maddesi, “Heyet-i Vekile’nin vazife ve mesuliyeti, kanun-ı mahsus ile tayin edilir” diyerek, TBMM’ye özgü olan kuvvetler birliği dizgesinde Meclis’in vekillerine ne kadar yetke vereceğine ve bu vekilleri ne biçimde murakabe edip gerektiğinde değiştireceğine ilişkin bir kanun yapılmasına yol açmıştı.
2 Mayıs 1920’de kabul edilen kanunla aynı adı taşıyan ve ancak 8 Temmuz 1922’de onun yerine geçecek olan bu kanunun taslağını hazırlayan komisyon, anlaşıldığı kadarıyla 1921’in bahar ve yaz aylarındaki askerî gelişmeler nedeniyle hızlı çalışamamıştır. Ancak 24 Kasım 1921’de Meclis’e sunulan taslağın giriş bölümünde söylenenlerden görülen o ki, komisyon üyeleri arasında belirmiş olan derin görüş ayrılıkları da bu gecikmede önemli bir rol oynamıştır. Nitekim taslağın altında imzaları bulunan bazı komisyon üyelerinin muhalefet şerhi koydukları Meclis tutanaklarında da görülüyor. Ayrıca bu üyeler de Meclis görüşmeleri sırasında söz almışlar ve mensubu oldukları komisyondan gelen taslağın aleyhinde konuşmuşlardır.
Uzun konuşmaların dinlendiği ve bazı ufak tefek atışmaların yaşandığı görüşmeler 1 hafta sürdü. En temel neden, TBMM’nin kuruluş aşamasında parça parça dile getirilmiş olan ve 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’yla biraz daha somutlaşan yönetim yapısının neredeyse tümüyle değiştirilmek istenmesiydi. O kadar ki, kanun taslağı hakkında konuşurken Mustafa Kemal Paşa, sözkonusu taslağın TBMM’yi, dolayısıyla da TBMM Hükümeti’ni doğru dürüst bir tanımı olmayan, belirsiz oluşumlar olarak gördüğünü söylemiş ve “böyle bir şey nasıl söylenebilir?” diye sorunca, taslak lehinde konuşan Mersin Mebusu Selahattin (Köseoğlu) Bey, “söylemekle iftihar ederim” yanıtını vermiş; Erzurum Mebusu Hüseyin Avni (Ulaş) Bey de bu yanıtı desteklemiştir.
Ertesi yılın Temmuz ayında ortaya çıkacak olan İkinci Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun kurucuları olan bu iki muhafazakar mebus, aslında haklıydılar. Ankara’da 23 Nisan 1920’den itibaren gördüğümüz oluşumu “TBMM Devleti” ya da “1921 Anayasası” gibi adlandırmalarla anayasal bir yapı gibi göstermeye çalışanlar ne derlerse desinler, Ankara’da yaşanan, Mustafa Kemal Paşa’nın siyasal dehasıyla ve doğaçlama tedbirlerle yönettiği bir devrimdi. TBMM’nin bu devrimi perdeleyen en önemli özelliği ise kuvvetler birliğini benimsemiş olmasıydı. TBMM, kâğıt üzerinde yürütmeyi de üstlenmişti ama, Mustafa Kemal Paşa’ya yakın duranlardan oluşan vekiller heyeti, başına buyruk hareket ediyordu. Nitekim görüşmeler sırasında 28 Kasım’daki 118. birleşimde söz alan Konya Mebusu Ömer Vehbi Efendi, “Heyet-i Vekile birçok işler görüyor, onu da Meclis namına görüyor. Halbuki Meclis’in bundan haberi yok” demiştir.
İcra vekilleriyle birlikte Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, İcra Vekilleri ve yabancı temsilcilerle… 18 Ekim 1921’de Ankara’da çekilen bu fotoğrafta İcra Vekilleri Heyeti Reisi ve Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Fevzi (Çakmak) Paşa, Sağlık Bakanı Dr. Refik (Saydam), Maarif Bakanı Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Maliye Bakanı Hasan (Saka), Hariciye Bakanı Yusuf Kemal (Tengirşenk), İktisat Bakanı Mahmut Celal (Bayar) ve Adliye Bakanı Refik Şevket (İnce) var.
Kanun taslağını hazırlayanlardan ve taslağı Meclis’te neredeyse tek başına savunan Selahattin Bey ise önemli bir noktada haksızdı. Daha doğrusu, nereye gittiğini görüp engellemeye çalıştığı bir sürece ilişkin hüsnükuruntusunu dile getiriyor ve 29 Kasım tarihli 119. birleşimde “Meclis-i Âliniz bir ihtilâl meclisi değildir” diyordu. Selahattin Bey’in savunduğu taslağın hem kendisinde hem de gerekçesinde Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu düzenine son verip neredeyse 1296 Kanun-ı Esâsîsi’ne dönme anlamı taşıyan cümleler bulunuyordu. Bunlar arasında en çok itiraza neden olanların başında, gerekçede ifade edildiği biçimiyle Kanun-ı Esâsî’nin padişahlığın tanımına ilişkin ilk 7 maddesinin aynen geçerli olduğunu söyleyen cümle geliyordu. Birçok konuşmacı böyle bir kayda gerek olmadığını; TBMM’nin Saltanat ve Hilâfet kurumlarına bağlı olduğunu daha en başta vurguladığını; ama bu kurumların anayasal konumlarının belirlenmesini zaferden sonraya bıraktığını hatırlattılar.
Vekillerin nasıl tayin edilip ne surette murakabe edileceklerine ilişkin maddelerde ise kuvvetler ayrılığına dönüş savunuluyordu. TBMM, tıpkı padişahın sadrazamı ve şeyhülislamı seçtiği gibi, icra vekilleri heyeti reisiyle şeriye vekilini seçecek, heyet-i vekile reisi de çalışma arkadaşlarını belirleyecekti. Bu öneri iki açıdan çok eleştirildi. Birinci mesele, tabii, TBMM’nin yürütmeden vazgeçmesi meselesiydi ki, üzerinde çok tartışıldı. Selahattin Bey, bunun kuvvetler ayrılığı değil kuvvetler dengesi anlamına geldiğini anlattıysa da Meclis’i ikna edemedi. Mebusların çoğunluğu, kanun taslağının tıpkı parlamenter sistemde olduğu gibi hükümetin toplu sorumluluğunu, dolayısıyla da hükümet programı, güven ya da güvensizlik oylamaları gibi konuları gündeme getirdiğini görüyorlardı. Bu meseleye bağlı olarak dile getirilen ikinci mesele de yeni bir anayasanın yapılmak istenip istenmemesi meselesi oldu.
1.Meclis’in mebusları İlk meclisin milletvekillerinden bir grup ve Mustafa Kemal Paşa, Millî Mücadele döneminde Ankara’daki Meclis binasının balkonunda, 1921.
Yukarıda da söylediğimiz gibi, TBMM ve hükümetinin anayasal yapısı gayet muğlak, ancak varoluşu gayet meşruydu. Mustafa Kemal Paşa’nın adım adım bir devrime doğru gittiğini görenler; Paşa’ya büyük bir hareket özgürlüğü sağlayan muğlaklığa son verip bütün özellikleri belirlenmiş bir devlet yapısına geçilmesini savunuyorlardı. Mustafa Kemal Paşa ve kendisi gibi düşünenler ise, varolan düzeni meşruluk açısından savunuyorlar; TBMM’yi ve hükümetini olağanüstü ölüm-kalım koşullarında oluşturulmuş ve siyasal düzenler arasında benzeri olmayan bir halk yönetimi olarak gösteriyorlardı. Bu yaklaşımı dile getirenler arasında en parlak konuşmayı 28 Kasım tarihli 118. birleşimde İzmir Mebusu Mahmut Esat (Bozkurt) Bey yapmıştı. Ancak tartışmalara noktayı koyan ve taslağın reddedilip konunun anayasa komisyonuna gönderilmesini sağlayan Mustafa Kemal Paşa’nın 1 Aralık tarihli 120. birleşimde yaptığı uzun konuşma oldu. Milliyetçilik hislerine hitap ederek Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun özgünlüğüne vurgu yapan ve “şiddetli alkışlar”la sona eren konuşmasında Mustafa Kemal Paşa şöyle demişti:
“Efendiler; Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti mevcuttur, meşrûdur ve kanunîdir… Efendiler; bizim hükümetimiz demokratik bir hükümet değildir, sosyalist bir hükümet değildir. Ve hakikaten, kitaplarda mevcut olan hükümetlerin, mahiyet-i ilmiyyesi itibariyle hiçbirine benzemeyen bir hükümettir. Fakat hâkimiyet-i milliyyeyi, irâde-i milliyyeyi yegâne tecellî ettiren bir hükümettir; bu mahiyette bir hükümettir. İlm-i içtimâî noktasından bizim hükümetimizi ifade etmek lâzım gelirse, ‘halk hükümeti’ deriz… Fakat ne yapalım ki, demokrasiye benzemiyormuş, sosyalizme benzemiyormuş, hiçbir şeye benzemiyormuş. Efendiler; biz benzememekle ve benzetmemekle iftihar etmeliyiz. Çünkü, biz bize benziyoruz, Efendiler”.
TBMM’nin Kars’ta Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan ile imzaladığı antlaşma, 7 ay önce Rusya Sovyetler Federatif Sosyalist Cumhuriyeti ile imzalanan Moskova Antlaşması’yla çok büyük benzerlik içeriyordu. Sovyetler’le 1921 yılı içerisinde çeşitli düzeylerde problemler yaşanmış, ancak Sakarya’daki başarının ardından, 22 Eylül’de antlaşma süreci başlamıştı.
Kars Antlaşması, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Hükümeti’yle Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri arasında imzalanan ve özünde 16 Mart 1921’de Moskova’da TBMM Hükümeti’yle Rusya Sovyetler Federatif Sosyalist Cumhuriyeti arasında yapılan antlaşmayı bu üç Kafkasötesi ülkesiyle tekrarlayan bir antlaşmadır. Antlaşmaların metinleri çok büyük bir benzerlik gösterdiği gibi, zaten Moskova Antlaşması’nın (bkz. #tarih, sayı 80) 15. maddesi de Türkiye ile Kafkasötesi ülkeleri arasında yapılacak bir antlaşmaya değiniyor ve Sovyetler’in bunun sağlanması yönünde çaba harcayacağından dem vuruyordu. Burada ister istemez akla gelen önemli bir soru, nasıl olup da sözkonusu iki antlaşma arasında yedi ay kadar uzun bir zamanın geçmiş olmasıdır.
Bu aşamada ilk değinilmesi gereken nokta, Ermenistan’da Bolşevik yönetiminin kurulmasındaki gecikmedir. Nitekim 11. Kızıl Ordu, ancak Nisan başında Ermenistan’a hâkim olabilmiştir. Ayrıca Bolşeviklerin gözünde bu gecikmeden Türk tarafı da sorumluydu; zira Kızıl Ordu, bölgedeki demiryolunu Türklerin Gümrü’yü işgal etmiş olmaları nedeniyle kullanamamıştı. Üstelik Kâzım Karabekir Paşa’nın 15. Kolordu’suna bağlı birliklerin Gümrü’yü ancak 23 Nisan 1921’de boşaltması bir süre daha gecikmeye sebebiyet verecek; kentteki cephanelikleri de havaya uçurdukları için Bolşevik tarafında ciddi bir kızgınlık oluşacaktı.
Doğu sınırımızı çizen kalemlerden soldakiyle Gümrü, ortadakiyle Moskova, sağdakiyle de Kars Antlaşması imzalanmıştır. (İstanbul Kâzım Karabekir Paşa Müzesi)
Mayıs ayında iki taraflı bir sorun daha çıktı. Osmanlı Devleti, Kars bölgesini 1878’de Rusya’ya terkettikten sonra Rus yönetimi bölgeye hem Ortodoks Kilisesi’nin öğretilerine aykırı bazı inançlar taşıyan hem de savaş karşıtı bir felsefeleri olan Malakanları yerleştirmişti. TBMM Hükümeti, kendi tabiyetinde kabul ettiği Malakanları askere almaya çalışıyor, Sovyetler ise Moskova Antlaşması’nın 10 ve 12. maddeleri uyarınca Rusya’ya dönmelerini bekliyordu. Ayrıca, Türk tarafından kaynaklanan bazı söylentilere göre Sovyetler, Malakanlar arasında Bolşevik propagandası yapıyordu. Bu ikili sorunun çözülmesi ise Ağustos ayını buldu.
Ağustos’a gelindiğinde ise Türk tarafının başı dertteydi. Yunan Ordusu’nun Eskişehir-Kütahya başarıları (bkz. #tarih, sayı 84) sonrasında Ankara’nın geleceği tehlikeye düşmüş; Türk Ordusu’nun Sakarya Nehri’nin doğu kıyısında savunma savaşı verme hazırlıklarına girişilmişti (bkz. #tarih, sayı 85). Gene de Sakarya’da vuruşma başlamadan önce karşılıklı bazı girişimlerde bulunulmuş ve TBMM Hükümeti’yle Kafkasötesi hükümetleri arasında Kars’ta bir antlaşma imzalanmasına ilişkin bir prensip kararı alınmıştır. Hatta o sıralarda Ankara Hükümeti’nin Dışişleri Bakanı olan Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey, sözkonusu antlaşmanın Eylül sonlarında yapılabileceğini bildirmiş ve Türk tarafının Kâzım Karabekir Paşa’yla Ankara’nın Bakü’deki elçisi Memduh Şevket (Esendal) Bey’ce temsil edileceğini duyurmuştur.
Kars’ta yaşayan Malakanlar 1943’te Yalınçayır Köyü’nde çekilen fotoğrafta Kars’ta yaşayan Malakanlar. Malakanlar Rus yönetimi tarafından Kars’a yerleştirilmiş; TBMM hükümeti kendi tabiyetinde kabul ettiği savaş karşıtı Malakanları askere almaya çalışırken, Sovyetler Rusya’ya dönmelerini istemişti (Vedat Akçayöz Arşivi).
Bütün bu süreç boyunca Ankara ile Moskova arasında zaman zaman alevlenen, zaman zaman da yatışan bir güvensizlik olduğunu da unutmamak gerekir. Sovyetler, daha Londra görüşmeleri (bkz. #tarih, sayı 79) sırasında TBMM’nin Batılı güçlerle anlaşmaya yatkın olduğundan kuşkulanıyordu. Zaten açık bir Sovyet düşmanlığı dile getiren ve İtilâf Devletleri’yle anlaşmak gerektiğini söyleyen sesler TBMM kürsüsünden de sıkça duyuluyordu. Dahası, 20 Ekim 1921’de Ankara Antlaşması’nı Fransa adına imzalayacak olan Henri Franklin-Bouillon, Londra görüşmelerinin hemen ertesinde, Haziran ayında Ankara’ya gelmişti. Türk tarafı ise Bolşeviklerin Enver Paşa’ya evsahipliği yapmasından sürekli bir rahatsızlık duyduğu gibi, Eskişehir-Kütahya mağlubiyetinin yarattığı zaaf ortamında Enver Paşa’nın gene Bolşevik desteğiyle Anadolu’ya girmesinden açıkça korkuyordu.
Sakarya’daki başarı bütün bunlara bir son verdi. 22 Eylül’de Kars’ta biraraya gelen heyetler, Moskova Antlaşması’nın iki tarafça onaylanmış kopyalarını değiş-tokuş ettiler. 4 gün sonra, 26 Eylül’de ise Kars Antlaşması’yla sonuçlanacak olan konferans başlıyordu.
Rusların hediyesi ‘Beyaz Vagon’ Kâzım Karabekir Paşa’ya Antlaşma için Kars’a gelen Rus generalleri tarafından hediye edilen “Beyaz Vagon”, bugün Kafkas Cephesi Harp Tarihi Müzesi’nde ziyarete açık.