Cumhuriyeti ilan edip halifeliği kaldırarak yeni devlet biçimini belirleyen ikinci TBMM, devrim sürecini yöneten iktidarın kararlarını çoğunluk oyuyla kanuna dönüştürmekle yetinecekti. Büyük çapta Mustafa Kemal Paşa tarafından aday gösterilen Meclis üyeleri, zaman zaman Paşa’nın siyasal çizgisine aykırı davranmaktan da geri durmadılar.
Dergimizin 100. sayısında, 11 Ağustos 1923’te açılan İkinci TBMM’nin bazı özelliklerini okurlarımızla paylaşmıştık. Bunları kısaca hatırlatacak olursak, ilk vurgulanması gereken özellik, sözkonusu Meclis’in 18 yaşını doldurmuş bütün erkekler tarafından seçilmiş olmasıdır. Meclis’in ikinci önemli özelliği ise, üyelerinin büyük çapta Gazi Mustafa Kemal Paşa tarafından aday gösterilmiş olmalarına karşın, bunların kendilerini Paşa’ya vefa borcu olan bireyler gibi görmeyip onun siyasal çizgisine aykırı davranmalarıdır. Nitekim toplam 286 milletvekilinden oluşan bu Meclis’te Lozan Antlaşması’nın onaylanması lehinde yalnızca 213 oy çıkmış, Cumhuriyet’in ilânı ise çok daha küçük bir çoğunlukla, sadece 158 olumlu oyla gerçekleşmişti.
İkinci TBMM’nin bir özelliği de üyelerinin 18 yaşını doldurmuş erkeklerin oylarıyla seçilmiş olmasıydı.
24 Temmuz 1923’te imzalanan ve Türkiye tarihinin en önemli dönemeçlerinden olan Lozan Antlaşması’nı ve Antlaşma’nın Türkiye adına mimarı İsmet İnönü’yü eleştiren, bu sayede de Cumhuriyet devrimini kötülemeye çalışan tutum bugün de sürüyor. Bunun gerçeklere hiç uymayan, tümüyle siyasal ve ideolojik bir tutum olduğu açıktır.
Bu ay Lozan Antlaşması’nın yüzüncü yılını kutluyoruz. 24 Temmuz 1923’te imzalanan antlaşma, ülkemizin tarihinde çok önemli bir dönemeçtir. Kapitülasyonlar bu antlaşmayla kaldırılmış ve Türkiye Devleti egemenlik haklarını tümüyle kullanabilir hâle gelmiştir. Sırf bu özelliğiyle Lozan Antlaşması’nın Türkiye açısından gayet başarılı bir uluslararası hukuk belgesi olduğunu söyleyebiliriz, zira kapitülasyonlardan vazgeçen İtilâf Devletleri bunu yalnızca verilen bir söz üzerine, yani yeni Türkiye Devleti’nin çağdaş hukuk ilkelerinin henüz yaşama geçirilmediği bir dönemde kabul etmişlerdir. İlk biçimlendiğinde “Ahd-ı millî” adını taşıyan, daha sonra ise “Mîsâk-ı millî” olarak tanınacak belgenin belki de en somut olarak dile getirmiş olduğu istek (Madde 6) böylece gerçekleşmiş oluyordu.
Mîsâk-ı Millî metninde Türkiye’nin ödemeyi kabul ettiği Osmanlı borçları konusunda da Lozan’da başarılı bir tez savunan Türk temsilcileri, alınan borçlarla yapılan birçok yatırımın Türkiye toprakları dışında kaldığına, bu nedenle de borçların Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılmış ülkeler arasında adil bir biçimde paylaşılması gerektiğine vurgu yapmış ve görüşlerini kabul ettirmişlerdir. Türkiye toprak konusunda da başarılı olmuş ve Balkan Savaşı’nda Yunanistan’ın ele geçirmiş olduğu Bozcaada ve Gökçeada, Çanakkale Boğazı’nın çıkışını denetler bir konumda bulunduklarından Türkiye’ye geri verilmiştir.
Lozan’daki Rumine Sarayı’nda yapılan imza töreninde Türk heyeti. Soldan itibaren Hasan (Saka) Bey, İsmet Paşa ve Dr. Rıza Nur
Bütün bunlara karşın Lozan Antlaşması’nın Mîsâk-ı Millî’yi gerçekleştirmekten çok uzak olduğuna dair Lozan Konferansı sırasında iddialar ortaya atılmış olduğu gibi, günümüzde de böyle bir görüş öne sürenler vardır. Konferans sırasında ortaya atılan iddiaların doğru olmadığını ve muhalefet çevrelerinin suret-i haktan görünerek, sırf muhalefet yapmış olmak için muhalefet yaptıklarını daha önce yazmıştık (Bkz. #tarih, sayı 100). Lozan Antlaşması’nı ve Antlaşma’nın Türkiye adına mimarı İsmet İnönü’yü eleştiren, bu sayede de Türkiye’de yaşanan Cumhuriyet devrimini kötülemeye çalışan bu tutum bugün de sürüyor. Bunun gerçeklere hiç uymayan, tümüyle siyasal ve ideolojik bir tutum olduğu açıktır. Ne var ki, Mîsâk-ı Millî’nin özgün metnine çok az yayında rastlanmasından ötürü, ülkemizde bu aldatmacalara kanan çok yurttaş olduğu da maalesef bir gerçek. Dolayısıyla, yeraltı zenginliklerimizi kullanmayacağımıza ilişkin garantiler verildiği, hattâ madenlerimizin betonla kapatıldığı ya da Antlaşma’nın yüz yıl için geçerli olduğu gibi bir dizi zavallı şehir efsanesini bir yana bırakıp, genellikle toprak konularına odaklanan eleştirileri burada bir kez daha yanıtlamamız doğru olacaktır.
24 Temmuz 1923 tarihli Tevhîd-i Efkâr gazetesinin manşeti: “Bugün sulh bayramı, hakiki halas ve istiklâl bayramıdır.”
Lozan Antlaşması’nı eleştirenler, Musul-Kerkük yöresiyle bugün Hatay İli olan İskenderun Sancağı’nı Mîsâk-ı Millî sınırları içine alırlar. Bu noktada haklı gibi görünüyor olmalarının nedeni, 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Bırakışması sırasında Musul, Antakya ve İskenderun’un henüz İtilâf Devletleri askerlerince işgal edilmemiş olmasıdır. Ancak, resmî Osmanlı görüşüyle kaleme alınmış olsa da Mîsâk-ı Millî metnini hazırlayanlar ezici bir çoğunlukla Türk milliyetçisiydiler ve bu nedenle çoğunluk nüfusu Türk olmayan bu yerler son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda temsil edilmedikleri gibi, daha sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) de temsil edilmeyeceklerdi. Ermeni işgalindeki Kars, Yunan işgalindeki Edirne’yle İzmir ve Fransız işgalindeki Adana’nın bu meclislerde temsil edilmiş olması da Musul ve İskenderun’un Osmanlı-Türk seçkinlerince gözden çıkarılmış olduğunu gösteriyordu ve Lozan’daki İtilâf Devletleri temsilcilerine Mîsâk-ı Millî sınırları içinde olduklarını anlatmak tümüyle imkansızdı.
Burada ilginç bir ayrıntı da İskenderun Sancağı’nın zaten 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Antlaşması’yla Fransız mandası altında kalacak olan Suriye’ye bırakılmış olmasıdır. Bu antlaşmanın da ilginç bir ayrıntısı var. Nitekim Ankara Antlaşması’nın metninde Fransa, İskenderun Sancağı’ndaki Türk varlığının özel durumunu göz önünde bulunduracağına dair bir garanti vermiştir. Yani Sancak Türkleri, her ne kadar nüfusun yalnızca yüzde 38’ini oluşturuyor idiyseler de ekilebilir toprakların neredeyse yüzde 90’ına sahip olduklarını kendilerini unutmuş ya da sırf etnik nüfus temelinde bakarak gözden çıkarmış olan TBMM Hükümeti’ne anlatmışlar ve sonuçta bu özel durumlarının dikkate alınmasını sağlamışlardır.
Ege adalarının Yunanistan’dan geri alınmamış olması da bir başka eleştiridir ve hangi açıdan bakarsak bakalım, neredeyse gülünç denebilecek, tümüyle temelsiz bir yaklaşım sergiler. Bu yaklaşımda iki saçmalık birden vardır. Balkan Savaşı’nda yitirilmiş adaların Anadolu Savaşı’ndaki zaferle geri alınabileceği düşünülmekte, yani Lozan Konferansı’nın Birinci Dünya Savaşı’nı bitiren konferanslardan biri olduğu unutulmaktadır. Öte yandan, Türkiye ile Yunanistan arasında nüfus mübadelesi yapılmasının karara bağlandığı bir ortamda nüfuslarının yüzde 90’ı Rum/ Hellen olan adaların Türkiye’ye katılabilecek olması beklenmektedir.
Lozan Antlaşması’nın imzalandığı 24 Temmuz sabahı İsmet Paşa’nın Lausanne’dan İstanbul’a çektiği telgrafla gönderilen tebrik kartı. “Lozan: Sulh akdolunmuştur. Tebrik ederim.”
Batı Trakya konusunda Mîsâk-ı Millî’nin plebisit istemesinde de Ege adalarının durumuna benzer, ama uluslararası hukuk açısından daha da kabul edilemez bir boyut vardır. Nitekim Yunanistan Başbakanı Elefterios Venizelos bunu Lozan’da dile getirmiştir: Yunanistan, Batı Trakya’yı Osmanlı İmparatorluğu’ndan ya da Türkiye’den değil, Bulgaristan’dan almıştır. Mîsâk-ı Millî’nin, 30 Ekim 1918’deki cephe hattını vurgularken Trakya’da 1913 sınırlarını zımnen tanımış olduğunu da hatırımızda tutacak olursak, söz konusu beklentinin hiç de gerçekçi olmadığı kolayca görülür. Unutulmaması ve TBMM Hükümeti’nin başarı hanesine yazılması gereken son bir nokta da 30 Ekim 1918’deki cephe hattının Elviye-i selâse’yi, yani Kars, Ardahan ve Batum sancaklarını da kapsadığı ve Ankara’nın başlangıçta buna karşı çıkan Bolşevik Hükümeti’ni –Batum kenti hariç olmak üzere– buna ikna etmiş olmasıdır.
Nüfus mübadelesi ve tartışmalar
Zamanında pek üzerinde durulmayıp çok sonradan görülmeye başlanan dolaylı bir Lozan eleştirisi de Türkiye ile Yunanistan arasındaki nüfus mübadelesine ilişkindir. İki ülkede de ciddi bir insanlık trajedisi yaşanmasına neden olan bu kararın, doğrudan doğruya söylenmese de, o sıralarda Türkiye ve Yunanistan’da iktidarda olanların aşırı ulusçuluklarının sonucu olduğu ima edilir. Bu yaklaşım, çok önemli iki tarihsel olguyu gözardı eder. Bunların birincisi, Ege bölgesi Rumlarından bazılarının hemen 1919 Mayıs’ından itibaren gösterdikleri Yunanistan sempatileri karşısında Müslüman halkın takındığı tavırdır. Nitekim nüfus mübadelesi, Batı Anadolu’da 1919’da toplanan kongrelerin istekleri arasında önemli bir yer tutuyordu. Dolayısıyla, mübadelenin, en azından Türkiye için, halktan kaynaklanan bir gelişme olduğunu teslim etmek gerekir. Kaldı ki mübadele, o dönemde hiç de yadırganan bir mesele değildi; zira Balkan Savaşları sonrasında, savaşlarda taraf olmuş bütün ülkeler arasında önemli nüfus değiştokuşları gerçekleşmişti.
Unutulan ikinci olgu ise, yine birçok Batı Anadolu Rumunun Yunan ordusuna gönüllü veya zorunlu olarak katılmış olmasıdır. Bunların, her şey olup bittikten sonra hiçbir şey olmamış gibi evlerine dönüp Türk komşularıyla yanyana yaşayabilmeleri pek mümkün değildi. Bu yüzden, Büyük Taarruz sonrasında Batı Anadolu’da yaşanan korkunçlukların arkasında Yunanistan’dan gelmiş askerlerden ziyade, bu Anadolu Rumlarının olduğunu bile düşünebiliriz.
Geçmişimizde bir 1. Meşrutiyet var, 1876’da başlayan… Ertesi yıl ilk parlamentomuzu açmışız. Bugün kaç ülke sayabiliriz 1876’da Anayasası, 1877’de Meclis-i Mebusan’ı olan? Bu memleketin insanı bu değerlere o kadar tutulmuşdur ki 1. Dünya Savaşı sonrasındaki bitkinliğine, fakirliğine karşın hakimiyet-i milliye ilkesini hayata geçirebilmiştir.
Hatırlanacağı üzere bir ara “Türkiye, Malezya mı oluyor?” ya da “Türkiye, Malezya olur mu?” tarzında sorular ortalığı sarmıştı. Biz tarihçiler bu sorulara gülmüş ve “Türkiye ne zaman Malezya’ya benzemişti ki bundan sonra da benzesin?” sorusuyla yanıt vermiştik. Bu yanıt, Türkiye’nin kendine özgü bir birikimi olduğu anlamına geliyordu.
Şöyle bir bakalım tarihimize. Devletin bir yanda Yunan isyancılarıyla, diğer yanda da Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’yla bile başa çıkamaz hâlde olduğu, eski başkenti Edirne’nin Rus ordusu tarafından işgal edildiği, bütün bunlara ek olarak da maliyesinin iflasın eşiğinde olduğu bir sırada 2. Mahmut adında devrimci bir sultanımız oldu. Arkasından da Tanzimat adını verdiğimiz reformlar süreci başladı.
Geçmişimizde bir 1. Meşrutiyet var, 1876’da başlayan… Ertesi yıl da ilk parlamentomuzu açmışız. Bugün kaç ülke sayabiliriz 1876’da Anayasası, 1877’de Meclis-i Mebusan’ı olan? Bu memleketin insanı bu değerleri o kadar benimsemiş, onlara o kadar tutulmuş ki 1. Dünya Savaşı sonrasındaki bitkinliğine, fakirliğine ve kendisini çepeçevre saran sayısız olumsuzluğa karşın Sultan Vahdettin’e karşı ayaklanmış, hakimiyet-i milliyeden vazgeçmek istemediği için. Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde gene açmış parlamentosunu Anadolu’nun ortasında ve cumhuriyeti kurmuş. Bir müddet sonra da “46 ruhu”nu yaratmış ve 1950’de Beyaz İhtilâl’i gerçekleştirmiş.
Bayraklar ve Atatürk fotoğraflarının altında bir Cumhuriyet Bayramı hatırası…
Ülkemiz bugün de büyük bir buhran içinde. Ekonomimiz kötüleşmiş, uçan kuşa borçlanmış vaziyetteyiz. Adalet dizgesi öyle bir çökmüş ki, Anayasa’mızdaki “hukuk devleti” ilkesi şaka gibi duruyor ve sürekli ihlâl ediliyor. Bu durumun 28 Mayıs’tan sonra da sürme olasılığı var.
Ancak muhalefet hareketi, 28 Mayıs’ta alacağı sonuç ne olursa olsun, saygı uyandıran bir canlılık ve yaratıcılık sergiledi. Bu harekete katılanlar neredeyse tabularını törpüler hâle geldiler. Türküyle Kürdüyle, Sünnisiyle Alevisiyle, milliyetçisi ve sosyalistiyle bir demokrasi arayışı ortaya çıktı. Bugün birçokları belki itiraf etmeyeceklerdir ama, bu arayışın güleryüzlü yoğunluğu, kendilerini muhalefet cephesinde konuşlandıranları bile şaşırttı.
Dolayısıyla artık demokrasinin de ülkeye özgü birikimin önemli bir bileşeni olduğunu ve günlük yaşamımızda şahit olduğumuz olumsuzluklar ne olursa ve ne kadar sert olursa olsun, Türkiye’nin doğru yolda olduğunu söyleyebiliriz.
KADINLARIN SEÇME VE SEÇİLME HAKKI MÜCADELESİ – 1934
Küçümsendiler, karalandılar ama eşit yurttaşlığı elde ettiler
Türkiye’de kadınlar birçok Batılı ülkeden önce eşit vatandaşlık haklarına ulaştı. Bu büyük başarının arkasında Osmanlı döneminde başlayan, cumhuriyetle ivme kazanan ve kadınların seçme-seçilme haklarını elde ettiği anda sona erdirilerek 1980’lere kadar unutturulan Türk süfrajetlerinin mücadelesi vardı.
Belediye seçimlerinde seçme hakkını 1930’da kazanan Türk kadınları, milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkını da 5 Aralık 1934’te elde etti. 8 Şubat 1935’de ilk defa meclis seçimlerine katılan kadınlar, 18 sandalye elde etti.
Türkiye’de kadınlar, eşit vatandaşlık haklarına birçok Batılı ülkeden (örneğin Fransa’dan) önce ulaşmıştı; ancak bunun arkasında Osmanlı döneminde başlayan, cumhuriyetle ivme kazanan ve kadınların seçme-seçilme haklarını elde ettiği anda sona erdirilerek unutturulan bir mücadele vardı. Nezihe Muhittin, Ulviye Mevlan, Mükerrem Belkıs gibi Türk süfrajetleri, 1923’te kuruluşuna izin verilmeyen Kadınlar Halk Fırkası ve ardından Türk Kadınlar Birliği, kadını, entelektüel erkek sohbetlerinin sembolik nesnesi olmanın ötesinde siyasi aktör olarak ortaya çıkarmayı başarmıştı.
Henüz ne cumhuriyet ne de Cumhuriyet Halk Fırkası varken, Nezihe Muhiddin başkanlığında kurulan Kadınlar Halk Fırkası’nın programına göre kadınların siyasi hakların yanında eğitim, iş hayatına katılma, savaş durumunda askerlik yapma gibi talepleri de vardı. Ancak hükümetten uzun süre ses çıkmamıştı. 8 ay sonra Dahiliye Vekaleti’nin fırkanın kurulmasına izin vermediğini bildirmesi ise soğuk duş etkisi yaratmıştı. Bir görüşe göre, kadınlar seçim hakkına sahip olmadığına göre parti de kuramazlardı. Bunun üzerine 7 Şubat 1924’te Kadınlar Birliği kuruldu. Yunus Nadi’nin başını çektiği gazeteciler, o sıralarda Nezihe Muhiddin’i ve Kadınlar Birliği’ni eleştiriyor, “Kadınlar Meclis’e girip manto modasını tartışacaklar” diye alay ediyorlardı.
11 Nisan 1930’da Sultanahmet Meydanı’nda kadınların seçme ve seçilme hakkını kutladığı mitingden… (DEPOPHOTOS)
Nezihe Muhiddin 1927’de birlikten ihraç edildi, birlik de 1930’da “artık kadının bütün haklarını elde ettiği” gerekçesiyle kendi kendini feshetti. Nezihe Muhiddin, unutulmuş ve hayalkırıklığına uğramış bir öncü olarak 1958’de bir akıl hastanesinde öldü.
1935 seçimlerinde “müfrit” (aşırı) olmayan 18 kadın nihayet TBMM’ye girmişti ama bağımsız kadın hareketi de yarım asır sürecek bir uykuya dalmıştı. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Meclis’te kadın oranı %5’i bile bulmamıştı. 1935’te %4.5 olan kadın milletvekili oranı, sonraki seçimlerde azalış göstermiş, 2007’ye kadar bu oran aşılamamıştı.
14 Haziran 1993’te hükümeti kurmakla görevlendirilen Tansu Çiller, Türkiye’nin ilk kadın başbakanı olarak tarihe geçse de, “cinsiyete duyarlı” politikalar izlememesi dolayısıyla kadın hareketi tarafından “kaçırılmış bir fırsat” olarak değerlendirilmişti.
Yeni dönemde Meclis’te 121 kadın milletvekili olacak. Hedeflenen yüzde 50’ye yaklaşılamasa da %20’nin biraz üzerindeki bu oran, cumhuriyet tarihi boyunca kadınların Meclis’te elde ettiği en yüksek temsil düzeyi.
1950 SEÇİMLERİ
Seçmenler sandığa koştu tek parti iktidarı tarih oldu
14 Mayıs 1950’de yapılan seçimlerde 27 yıllık tek parti iktidarı sona ermiş, Demokrat Parti %89.3’lük katılım rekoru kırılan seçimleri kazanmıştı. En önemlisi de seçmenlerin oylarıyla iktidarı değiştirmesi ve bunun mümkün olduğunu kanıtlamasıydı. Türkiye tarihinde yeni bir sayfa açılıyordu.
Türkiye’de 1908’den beri sürmekte olan parlamento için seçim yapma geleneği, ilk defa 1946 seçimlerinde halk iradesi öğesini de içermişti. Zira 2. Meşrutiyet ve Millî Mücadele dönemlerinde çok partili seçimler yapılmakla birlikte, genel oy hakkına geçilmemiş; bu hakkın kanunlaştığı 3 Nisan 1923’den sonra ise Demokrat Parti’nin kurulduğu 1946’ya kadar çok partili seçim yapılmamıştı.
Tarihe “şaibeli” diye geçen, oy sayımında usulsüzlüklerin yaşandığı 21 Temmuz 1946 seçimlerini CHP kazandı ama Demokrat Parti Meclis’e girdi ve etkin bir muhalefet oluşturdu.
Türkiye’nin ikinci çok partili genel seçimleri 14 Mayıs 1950’de yapılacaktı. Seçimlerin bu defa şaibeli olmayacağının ilk göstergesi 16 Şubat 1950’de kabul edilen yeni seçim yasası ve bu yasayla kurulan Yüksek Seçim Kurulu (YSK) oldu. 1946’daki şaibe iddialarına zemin hazırlayan açık oy-gizli sayım yerine gizli oy-açık sayım kuralı uygulanacak, yüksek yargıçlardan oluşan YSK da yargı denetimini sağlayacaktı.
CHP, Demokrat Parti ve 1948’de Demokrat Parti’den ayrılanların kurduğu, Osman Bölükbaşı liderliğindeki Millet Partisi’nin katıldığı 1950 seçimleri gergin bir bayram havası içinde geçti. Vatandaşlar ilk defa sandıklara akın etmişler, %89.3’lük bir katılım rekoru kırmışlardı. Sandıklar kapandıktan sonra sayım işlemlerini kontrol etmişlerdi.
Seçimlerin sonunda %55.2 oy oranıyla birinci olan Demokrat Parti 416 milletvekili çıkarıp Meclis’teki sandalyelerin %85.4’ünü almıştı. CHP %39.6 oy oranına karşılık 69 sandalyeyle yetinirken, Millet Partisi %4.6’yla bir milletvekilliği kazanmıştı.
27 yıllık tek parti iktidarı sona ermiş, Türkiye tarihinde yeni bir sayfa açılmıştı. Kutlamalar, yeni iktidarın kurulması boyunca, yani 3 hafta kadar sürmüştü.
Adnan Menderes başbakanlığındaki 10 yıllık Demokrat Parti iktidarı, demokrasiye inananlar açısından tam bir hayalkırıklığı oldu. Ancak bütün bu olumsuzluklar, 1950’deki iktidar değişikliğinin Türkiye siyasi kültürüne bir şey katmadığı anlamına gelmemeli. Belki siyaset sahnesinin ön saflarında olanlar için fazla bir şey değişmemiş; millî irade, kültür ve değerleri başkaları tanımlar, bu tanımlara uymayanları da başkaları cezalandırır olmuştu. Ancak sahnenin arka saflarında olan ve 4-5 yılda bir yoklananlar için durum artık eskisi gibi olmayacaktı. Seçmen, oyuyla ilk kez iktidar değiştirmiş ve bunun mümkün olduğunu kanıtlamıştı.
Seçimlerin ertesi günü zafer sarhoşu Demokrat Partili vatandaşlar. O gün başlayan kutlamalar tam 3 hafta sürecekti. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
1973 SEÇİMLERİ
Halka dönük politika CHP’yi zafere taşıdı
1973 seçimlerinde Ecevit’in liderliğindeki CHP’nin %33.3 oy oranıyla seçimi kazanması büyük bir sürpriz olarak değerlendirilmişti. 1977’de de devam ettirilen başarının arkasında CHP’yi “elitlerin partisi” olmaktan çıkaran Ecevit’in sosyal demokrat çizgisi ve siyasete doğrudan katılmayı isteyen halk kitlelerinin yeni bir demokrasi arayışı yatıyordu.
CHP’nin 1966’da benimsediği “ortanın Solu” düşüncesi partide çatlak yaratmıştı. Genel Sekreter Bülent Ecevit sosyal demokrat politikaları savunurken, karşı çıkan pek çok vekil partiden ayrılmıştı. 1972’de Ecevit’in genel başkan seçilmesinden sonra, 34 yıldır CHP’nin lideri olan İsmet İnönü de partiden istifa etmişti.
14 Ekim 1973 seçimlerine bir yıldan az kala İnönü’nün ayrılması kamuoyunda CHP’nin tarihî bir hezimet yaşayacağına yoruluyordu. CHP’nin %33.3 oy oranıyla seçimi kazanması büyük bir sürpriz olarak değerlendirilmişti.
Başarının mimarı hiç şüphesiz CHP’yi “elitlerin partisi” olmaktan çıkaran Ecevit’ti. Sosyal demokrat çizgi, gitgide politize olan ve sadece seçimlerde oy vermeyi değil siyasete doğrudan katılmayı isteyen halk kitlelerinin arzusunun, yeni bir demokrasi arayışının sonucuydu ve başarılı olmuştu. Yeni CHP’nin özellikle kent yoksullarına yönelik politikaları da meyvesini verecek, parti 1973 yerel seçimlerinden zaferle çıkıp büyük belediyeleri 1980 darbesine kadar elinde tutmayı başaracaktı. CHP’nin 1977 seçimlerini %41.4’le oy rekoru kırarak kazanmasının sebebi de bu politikalardı.
1973 seçimleri öncesi Ecevit’in yurt gezileri ülke çapında irili ufaklı neredeyse tüm meydanları dolduruyordu.
1983 SEÇİMLERİ
Darbecilerin desteği sandıkta ters tepti
1980 darbesinin üç yıl ardından yapılan ilk seçimlerde yeni kurulan 15 partiden yalnızca 3’üne izin çıkmıştı. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in seçime iki gün kala açıkça MDP’ye destek vermesi ters teperken, halk o dönemde çok ihtiyaç duyulan uzlaşma havasını yaratmaya çalışan Turgut Özal’ın partisini tercih etmişti.
Kenan Evren liderliğindeki cuntanın 12 Eylül 1980’de yaptığı darbenin ardından tüm siyasi partiler kapatılmıştı. Üç yıl sonra sözde demokrasiye dönülecek ve seçimler yapılacaktı ama yeni kurulan 15 partiden yalnızca üçüne seçimlere katılma izni çıkmıştı: Emekli Orgeneral Turgut Sunalp’ın Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP), genel başkanlığını Turgut Özal’ın yaptığı merkez sağdaki Anavatan Partisi (ANAP) ve merkez solda konumlanan Halkçı Parti (HP).
Seçimlerin, darbecilerin desteklediği MDP ile ANAP arasında geçmesi bekleniyordu. Ancak değişim vadetmesi, o dönemde çok ihtiyaç duyulan uzlaşma havasını yaratmaya çalışması Özal’ı kısa sürede bir adım öne geçirmişti.
Seçimlere iki gün kala Cumhurbaşkanı Kenan Evren halka seslenerek Özal’ı suçladı ve “İcraatımızı devam ettirecek bir yönetimi işbaşına getireceğinize inanıyorum” sözleriyle MDP’ye açık destek verdi. Ancak bu konuşma sandıkta ters tepecek ve ANAP kimsenin beklemediği bir zafere ulaşıp % 45.1’lik oy oranıyla seçimi kazanacaktı. Özal’ın partisi 212 milletvekilliği alırken, seçimleri üçüncü tamamlayan MDP ise %23.3 oyla 71 milletvekili çıkarabilmişti.
Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ile Diyarbakır’da bir mitingde… (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
SÜREKLİ AYDINLIK İÇİN BİR DAKİKA KARANLIK EYLEMLERİ – 1997
Susurluk kazası sonrası sivillerin temizlik çağrısı
Susurluk Kazası yıllardır Türkiye’de olan biten pek çok karanlık hadiseyi açıklayan devlet-siyaset-mafya ilişkilerini gözler önüne serdi. Bu hukuk dışı ilişkiler ağının aydınlatılması talebi, “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemleri ile kitleselleşecek, Türkiye’nin en geniş kapsamlı sivil protestolarından birine dönüşecekti.
3 Kasım 1996’deki Susurluk Kazası’nın ardından Türkiye bambaşka bir gündeme uyanmıştı. O gün Balıkesir’in Susurluk ilçesinde bir kamyona arkadan çarpan Mercedes’i süren polis okulu müdürü Hüseyin Kocadağ, üzerinde sahte kimlik bulunan kontrgerilla mensubu Abdullah Çatlı ve sevgilisi Gonca Us aynı araç içinde öldü. İktidar partisi DYP’nin milletvekili Sedat Bucak ise yaralı kurtuldu. Bucak aynı zamanda aracın sahibiydi. Kazanın ardından otomobilin bagajından çok sayıda silah çıktı. Bazı silah ve mermiler Özel Harekat Daire Başkanlığı envanterine kayıtlıydı. İsrail’den alınan bu silahların “kaybolduğu” söyleniyordu.
Bu hukuk dışı ilişkiler ağı, Türkiye’nin en geniş kapsamlı sivil protestolarından biri olan “Sürekli Aydınlık için Bir Dakika Karanlık” eylemlerine de kapı açmıştı. Kazanın ardından küçük bir grup, olayın aydınlatılması için toplumu harekete geçirecek bir yol bulmak üzere toplandı. Daha sonra “Aydınlık için Yurttaş Girişimi” olarak anılacak grubun içinde yer alan Avukat Mebuse Tekay, o günleri şöyle anlatıyordu: “Bütün Türkiye Susurluk konuşuyor, ama herkes ‘Ben tek başıma ne yapabilirim ki?’ diye düşünüyordu. Sanki biri bir şey yapsa hepimiz katılacaktık. Birkaç arkadaş sessiz kalmamaya karar verdik. Öyle bir şey yapmalıydık ki isteyen herkes buna katılabilmeli, ama yaygın bir katılım olmasa da biz kendi tepkimizi gösterebilmeliydik.” Sonunda Avukat Ergin Cinmen, parlak bir fikir buldu: Her akşam saat 21.00’de evlerin ışıkları söndürülecekti. Toplumun her kesimine hitap edebilmek için eylemi hiçbir siyasi partiyle ilişkilendirmeme kararı verildi.
Susurluk Kazası’nın ardından başlayan “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemleri, sokağa da taşmıştı.
1 Şubat 1997 gecesi başlayan eylem giderek kitleselleşti. Halk, eylemi kendi yaratıcılığını kullanarak çeşitlendirmeye başladı: Işıklar yakılıp söndürülüyor, balkonlara çıkılarak düdükler, tencerelerle ses çıkartılıyordu. Eylem sokağa da dökülmüştü, yurttaşlar mumlarıyla protestolar düzenlemeye başlamıştı.
Kaza sonrası oluşturulan kamuoyu baskısının sonucunda İçişleri Bakanı Mehmet Ağar istifa etti. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığı olay hakkında dava açarken TBMM’de de araştırma komisyonu kuruldu. Tepkilerin büyük bir bölümü Susurluk’a yönelirken, önemli bir kısmı da Refah-Yol hükümetini hedef almaya başlamıştı. Bu noktada televizyon kanallarında “askerî lojmanlardan eyleme destek veriliyor” haberleriyle birlikte eylemlere polis müdahaleleri de başladı. Kazadan dört ay sonra 28 Şubat sürecini başlatan ve “postmodern darbe” diye nitelendirilen Millî Güvenlik Kurulu toplantısı yapıldı. 18 Haziran’da Refah-Yol hükümeti düşmüş, Başbakan Necmettin Erbakan istifa etmişti. ANAP lideri Mesut Yılmaz’ın başbakan olduğu ANASOL-D hükümetinin vaatlerinden biri ise Susurluk’un aydınlatılmasıydı.
1 MART TEZKERESİ / 2003
Türkiye savaşa hayır dedi tezkere Meclis’ten geçemedi
2000’lerin başında, Türkiye en zorlu ekonomik, diplomatik ve siyasi krizlerinden birinden geçerken, kimse Irak’ı işgal etmeye hazırlanan ABD’nin taleplerinin reddedilebileceğini düşünmüyordu. 1 Mart Tezkeresi’nin Meclis’ten geçmemesi için toplanan her kesimden savaş karşıtı, aksini ispat edecekti.
Kasım 2002’de AK Parti iktidara geldiğinde, hem Türkiye hem de dünya çok çalkantılı bir dönemden geçiyordu. Türkiye, 2001 sonunda topladığı tüm vergilerle borç faizlerini bile ödeyememişti. Dış politikada yalnızlaşmış; Ecevit döneminde başlatılan AB uyum süreci ise askerî ve sivil bürokrasi tarafından ciddi bir dirençle karşılanmıştı.
Dünyada ise 11 Eylül saldırılarının artçı sarsıntıları sürüyordu. Ekim 2002’de ABD Kongresi, Irak’a askerî operasyon düzenlenmesine izin vermişti. 2002 başında dönemin başbakanı Ecevit, Washington’a davet edilmiş, Türkiye’nin ciddi şekilde ihtiyaç duyduğu ekonomik yardımlar teklif edilmişti. Henüz genel seçimler yapılmadan Recep Tayyip Erdoğan da “geleceğin başbakanı” sıfatıyla Beyaz Saray’da ağırlanmıştı. Kısacası, ABD’nin Türkiye’ye, Türkiye’nin de “Maaş bile ödeyemeyecek duruma düşeriz” diyen Erdoğan’ın söylediği gibi ABD’ye ihtiyacı büyüktü.
Ancak pazarlıklar çekişmeli geçiyor, uzayan süreçte zaman kazanan savaş karşıtı cephe güçleniyordu. “Türkiye Irak’a girmezse parçalanır” diyen köşe yazarlarına, zarar edeceklerini açıklayan iş insanlarına rağmen on binlerce insan, Türkiye’nin her yerinde protestolara katılıyordu. Türkiye kamuoyu %90’lara varan bir çoğunlukla bu savaşa karşıydı. Oya Baydar, o günleri “Müslüman muhafazakar kesimle Çağdaş Yaşamcı’lar, Doğu Perinçek’çilerle ÖDP’liler, Dilipak’la Barış Girişimi’nden Osman Kavala, Hrant Dink, hepimiz yan yanaydık” diye anlatıyordu.
1 Mart Tezkeresi’nin oylanması öncesi düzenlenen savaş karşıtı protestolardan… (ALİ ÖZ ARŞİVİ)
Irak’a Türk askerinin gönderilmesi ve Türkiye topraklarında 62.000 ABD askeri bulundurulmasını öngören Başbakanlık Tezkeresi işte bu ortamda Meclis’te oylamaya sunuldu. Oylamadan önce alışılmadık bir ikili, Şanar Yurdatapan ve Abdurrahman Dilipak, Genel Kurul Salonu’nun önünde yan yana dikilmişti. Dilipak, tokalaşmak için uzatılan elleri yakaladığı gibi burnuna götürüyor, “Henüz kan kokmuyor” diyerek son darbeyi vuruyordu. Tezkerenin oylandığı sırada 100.000’e yakın insan Sıhhiye Meydanı’nda Türkiye’nin en büyük savaş karşıtı mitingi için toplanmıştı.
Erdoğan o dönemde henüz başbakanlık koltuğuna oturmamış bir genel başkanı olarak meclis grubuna hâkim olamamıştı. AK Parti’nin grup kararı almadığı ve oylamanın gizli yapıldığı oturumda AK Parti’den 97 milletvekilinin de katkısıyla 264 kabul, 250 ret, 19 çekimser oy kullanıldı. Gerekli olan salt çoğunluğa ulaşılamadığı için Hürriyet’in bir gün sonraki manşetiyle “Sonuç evet, karar ret” oldu.
Bu sonuç, hem hükümet hem de ABD için bir şok etkisi yarattı. 14 Mart 2003’te Erdoğan başkanlığında kurulan 59. hükümet bu sefer 30 fireyle “Sınırlı Tezkere”yi kabul etti. Bir gün sonra, 20 Mart 2003’te Irak’ın işgali başladı.
Savaş karşıtları işgale engel olamamıştı ama Türkiye’yle ilgili oluşan “paralı asker” algısını kırmış, en önemlisi de çok farklı kesimlerden insanların ortak bir amaç için mücadele edebileceğini göstermişti.
AB İLE TAM ÜYELİK MÜZAKERELERİ – 2005
Avrupa ile ilişkilerin zirvesi Türkiye’de demokrasi ümidi
1959’da başlayan ama uzun süre istikrarsız bir seyir izleyen Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin zirve noktası, 2005’te Türkiye’nin üyelik müzakerelerinin resmen başlamasıydı. Bu Türkiye açısından bir diplomatik zafer olmanın yanısıra Müslüman bir ülkenin Avrupa demokrasisiyle yönetilebileceğini göstermesi açısından da çok önemliydi.
Avrupa Birliği’nin öncüsü olan Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) 1958’de kurulduktan kısa bir süre sonra, 31 Temmuz 1959’da, Türkiye topluluğa ortaklık başvurusunda bulunmuştu. Başbakan Adnan Menderes’in yaptığı başvurudan dört yıl sonra, 1963’te AET, üyelik koşulları hayata geçirilinceye kadar geçerli olacak bir ortaklık anlaşması imzalanmasını önerdi. İlişkiyi resmileştiren Ankara Antlaşması, 1 Aralık 1964’te yürürlüğe girdi.
Türkiye’den kaynaklı siyasi ve ekonomik sebeplerle uzun süre istikrarsız bir seyir izleyen AET ile ilişkiler 12 Eylül 1980 askerî darbesinin ardından resmen askıya alındı. 1980’lerin ikinci yarısında Türkiye girişimlerde bulunsa da Avrupa ile ilişkiler daha çok iç siyaset malzemesi olarak kullanılıyordu.
1 Ocak 1996’da yürürlüğe giren Gümrük Birliği ile 1999’da Helsinki’de yapılan ve Türkiye’nin adaylığının resmen onaylandığı AB zirvesi, ilişkiler açısından önemli dönüm noktalarıydı. Ancak görüşmelerin gidişatı Türkiye’nin üyeliğinin zor olduğunu gösteriyordu, ta ki 2002’ye kadar.
3 Kasım 2002 seçimlerinde iktidara gelen AK Parti’nin seçim vaatlerinden biri AB üyeliği için çaba göstermekti. Nitekim iktidara gelir gelmez çalışmalara başladılar ve Aralık 2002 Kopenhag Zirvesi sonucunda Türkiye’nin kriterleri karşılaması şartıyla müzakerelerin başlayacağı duyuruldu.
2004’teki Brüksel zirvesinde Türkiye’yle üyelik müzakerelerinin başlamasına farklı dillerde “Evet” diyen Avrupalı parlamenterler.
Türkiye, Kopenhag Kriterleri başlığı altında toplanan şartları yerine getirmek için bazı önemli adımları atınca AB’nin 2004’teki Brüksel zirvesinde Türkiye’yle tam üyelik müzakerelerinin 2005’te başlatılması kararı alındı. Bu karar, neredeyse yarım asırdır AB’nin kapısını aşındıran Türkiye için büyük bir zafer olmanın yanısıra Müslüman bir ülkenin Avrupa demokrasisiyle yönetilebileceğini göstermesi açısından da çok önemliydi. 15 Aralık 2004’teki toplantıda Avrupalı parlamenterlerin aralarında Türkçenin de bulunduğu tüm Avrupa dillerinde “evet” yazan dövizleri kaldırıp verdikleri poz, zaferin sembolüne dönüşmüştü.
AB, Türkiye’ye Kopenhag siyasi kriterlerinin uygulanması, siyasi reformların içselleştirilmesi, sivil toplumla diyalogun güçlendirilmesi gibi kriterler sunmuştu. Ancak AB içinde Türkiye’yi istemeyen muhafazakar liderler de boş durmuyor, süreci yavaşlatmaya çalışıyordu. Ardından, 2004’te Kıbrıs’ın AB üyesi olması ve Türkiye’nin limanlarını Rum kesimine açmak istememesiyle başlayan bir kriz dönemine girildi. Bu krizle birlikte Türkiye-AB müzakere süreci durakladı, AK Parti de eski “hevesini” yitirince AB’ye üyelik çabaları rafa kaldırıldı.
MEDENİ KANUN VE TCK REFORMLARI / 2002-2005
Dünya yerinden oynadı kadınlar özgür olunca…
Kadın hareketi, son 25 yılda devleti dönüştürmeyi başaran en önemli gruplardan oldu. 2021’de İstanbul Sözleşmesi’nden çekilen Türkiye, 2000’lerin ilk yarısında Medeni Kanun ve TCK kampanyalarında kadınların mücadelesini konuşuyordu. Kampanyalar başarıya ulaşmış, yasaların ruhu kadın bakış açısıyla değiştirilmişti.
Kadın hareketi, Türkiye’de tarihi boyunca en umutsuz anlarda, en sert saldırılar karşısında bile direnmenin sembolü oldu. 12 Eylül darbesi sonrası, toplumun hemen bütün örgütlü kesimleri büyük yara almışken, kadın hareketi kendisini ilk toparlayanlardan biriydi. Bu çabalar, 1990’ların sonu ve 2000’lerin başlarında zirveye ulaşarak, Türkiye’nin kadın hakları konusunda hızlı bir dönüşüme girmesine kapı açtı. Bu dönem kadınlar, özellikle yasal reformlar için yaptıkları kampanyalarla öne çıktı.
Bu kampanyalar sonucunda ilk önce 1 Ocak 2002’de Medeni Kanun değişti. Aile reisliği yalnızca erkeklere tanınmış bir hak olmaktan çıktı, “evlilikte edinilmiş mallara eşit katılım” yasaya girdi. Kadınlar artık çalışmak için eşlerinden izin almak zorunda değildi; evlendiklerinde isterlerse kendi soyadlarını da koruyabiliyor, miras paylaşımında erkeklere öncelik tanıyan maddelerden kurtuluyorlardı.
17 Mayıs 1987’de Kadıköy Yoğurtçu Parkı’ndaki Dayağa Karşı Dayanışma Yürüyüşü. (MURAT ÇELİKKAN ARŞİVİ)
Medeni Kanun Kampanyası’nın verdiği heyecanla kadın örgütleri, Nisan 2002’de Türk Ceza Kanunu Çalışma Grubu’nu kurdular. Temel amaçları, mevcut TCK’nın ataerkil ruhunun izlerini silmek ve kadınların yasada birey olarak kabul edilmesini sağlamaktı. 1926’da yürürlüğe giren Ceza Kanunu’nda kadının bedeni ve cinselliği eşinin, ailesinin ve toplumun malı sayılıyordu. Bu yüzden, tecavüz, taciz gibi cinsel suçlar “toplum ve aile düzenine ve genel ahlaka zarar veren davranışlar” olarak tanımlanıp, gerektiği gibi cezalandırılmıyordu. Kadınların bekar veya evli olması, cinsel suçlara verilen cezaları etkiliyordu.
Kadınlar, önce bütün yasayı tarayıp kadının insan haklarını ihlal eden, ayrımcılığı meşrulaştıran, kadınların bedensel bütünlüğünü yok sayan maddeler listelemişti. Ardından kadın bakış açısıyla alternatif bir yasa metni hazırlanmıştı. 3 yıllık kampanyanın ardından 2005’te yürürlüğe giren Yeni TCK’da yaklaşık 30 madde değiştirilmişti.
Burada cinsel suçlar “Kişilere Karşı Suçlar” başlığına alınmış, tecavüz faillerine karşı evlilik yoluyla verilen cezasızlık ortadan kaldırılmıştı. Eski yasada suç olmayan “evlilik içi tecavüz” dünyadaki çoğu ülkeden önce, TCK’da suç olarak ele alınmıştı. Eski yasa kadınlar arasında bekaret ve medeni durumlarına göre ayrımcılık yapıyordu. Örneğin bekar bir kadını kaçırmanın cezası, evli bir kadını kaçırmanın cezasından daha hafifti. Bu tip maddeler kaldırılmıştı.
Bu sırada Türkiye’de ilk kez “namus” kavramı da tartışılmaya başlanmış; “namus cinayetleri”nde ceza indirimine gidilmesi kısıtlanmıştı. Ayrıca edep, töre, ırz, namus, ahlak, ayıp, edebe aykırı davranış gibi ataerkil ve ayrımcı ifadeler kanundan çıkartılmıştı.
Deniz Kaynak’ın Nisan 2021’de #tarih’e yazdığı “Kağıt üzerinden hayata eşitlik-özgürlük savaşı” yazısından kısaltılarak alınmıştır.
HRANT DİNK’İN CENAZESİ – 2007
Onca uğursuzluğa rağmen tekrar yeşeren ümit ve heves
Hrant Dink’in öldürülmesi, gazeteci suikastlarının gelenek hâline geldiği Türkiye’de beklenmedik bir tepki yaratmış; 100 bin kişinin kendiliğinden toplandığı cenaze töreni, nadir bir toplumsal birliktelik örneği olmuştu. 16 yıldır tekrarlanan anmalar, cinayetin aydınlatılmasına yönelik ısrarın hatırlatıcısı olmaya devam ediyor.
Agos gazetesinin kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in 19 Ocak 2007’de öldürülmesi, Türkiye’nin yakın tarihindeki en karanlık sayfalardan biriydi. 2000’lerin ikinci yarısıyla birlikte giderek daha keskin hâle gelen toplumsal ayrışmaların habercisi olan cinayet, sadece Türkiye Ermenileri arasında değil, neredeyse tüm toplumda yankı bulan bir acı yaratmıştı. Öyle ki, tarihi boyunca gazetecilere karşı suikastların gelenek hâline geldiği bir ülkede, bu olayın bu denli yüksek sesli bir karşı çıkışın sembolü olacağını, büyük ihtimalle ne cinayetin planlayıcıları ne de Dink’in cenaze töreninin düzenleyicileri öngörebilmişti.
Dink’in cenaze töreninde siyasi görüşü, hayatta durduğu yer birbirinden geceyle gündüz gibi farklı on binlerce kişi, hiç kimse onları oraya çağırmadan toplanmış; “Hepimiz Hrant’ız” dövizlerinin Osmanbey’den Yenikapı’ya uzandığı görkemli yürüyüşte Türkiye’de nadir görülen bir toplumsal birliktelik sergilenmişti.
Bu toplumun ilacını başka hiçbir yerde değil ancak birbirinde bulabileceğini son soluğuna dek tekrarlayan, “Biz yaşadığımız cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardık” diyen Hrant Dink olmadan geçen 16 yılda da her 19 Ocak’ta bu yürüyüşler tekrarlanmaya devam etti. Yıldırım Türker’in Nisan 2015’te #tarih’e yazdığı gibi “Hrant siyasi olarak yalnızca hakları rahatlıkla gasp edilebilen, ayrımcılığın bin bir çeşidine maruz kalan Ermenileri temsil etmiyordu. Öyle olsaydı bütün mutsuzların, bütün itirazı olanların, bütün hak hukuk peşinde koşturanların ufkunda böylesine güçlü bir ışık olarak varolmazdı. Hrant, bizatihi bir öneriydi. Bir hayat önerisi. Dayanışmanın, adil paylaşımın, kardeşliğin, coşkunun, şefkatin, karşılıklı anlayarak, hissederek varılan barışın temsilcisiydi. Onu tehlikeli kılan da işte bu ulaşabildiği geniş alandı. Hrant, hepimiz için Heves’i temsil ediyordu. Küsmeden, içini acılaştırmadan, hevesini bir an olsun kaybetmeden anlamaya ve anlatmaya çalışan o adamın varlığı, yakınında olmasak da sanki gelecek hissimizi diri tutuyordu. Hem ne güzel bir memleketti burası. Onca uğursuza rağmen Hrant gibi bir adam da yeşeriyordu bu topraklardan.”
16 yıldır, her 19 Ocak’ta binlerce insan Şişli’de vurulduğu yerde Hrant Dink’i anmaya devam ediyor.
SPORDA KADIN BAŞARILARI
Önyargıları yıkıp geçtiler madalyalarla cevap verdiler
Meclis’te, akademide, üst düzey yöneticilik pozisyonlarında temsil oranları tartışıladursun, kadınlar önce Türkiye’nin Olimpiyat kafilesinde erkek sayısını aştı. Aşmakla da kalmadılar, judodan tekvandoya, halterden basketbol ve voleybola elde ettikleri başarılarla “daha hızlı, daha güçlü, daha yüksek” (citius, fortius, altius) oldular.
Son yıllarda Türkiye’de spor alanında bir devrim yaşanıyor. Özellikle kadınlardaki sıçrama çok çarpıcı. Kız çocuklarının binbir zorlukla spor yaptıkları, bazılarının bunu ailelerinden bile sakladıkları bir ülkede elde edilen dereceler özellikle anlamlı.
Türkiye’nin Olimpiyat serüveni 1908’de başladı; Türk kadın sporcular ilk defa 1936’da sahnede boy gösterdi. Tarihin en politize spor organizasyonunun açılışı Berlin’de Nazi selamlarıyla yapılırken, eskrimde mücadele eden Halet Çambel ile Suat Fetgeri mihmandarlarının önerisini reddetmiş, Hitler’le tanışmaya gitmemişlerdi!
Millî voleybolcumuz Eda Erdem, 2019 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonası’nda.
2000’lerle birlikte kadın sporcularımızın önlenemez yükselişi başladı. Takvimler 14 Ağustos 2004’i gösterdiğinde, Atina’da 48 kiloda yarışan haltercimiz Nurcan Taylan, dünya rekorunu kırarak altın madalya kazanan ilk kadın sporcumuz oldu. Bugün ise bir zamanlar iki kadın sporcuyla çıkılan Olimpiyat yolunda, kafilenin neredeyse yarısını kadınlar oluşturuyor.
Hemcinslerinin cinayetlere kurban gittiği, spor yapan kadınların başarılarından çok şortlarının konuşulduğu topraklarda kadın voleybolunun sıçrayışı, iyi işleyen bir sistemin azimle birleşmesi karşısında engellerin bir bir yıkılabileceğinin sembolü olmaya devam ediyor.
Ekolden bahsetmemizin mümkün olmadığı topraklarda, kadın voleybolunun tıkır tıkır işleyen sistemi, fabrika gibi oyuncu üretiyor; altyapılardaki yetenekler durmadan üstyapıya taşınıyor; bir oyuncu gittiğinde yeri hemen dolduruluyor; dünyanın en büyük yıldızlarıyla harmanlanan kulüp takımları arka arkaya büyük başarılara imza atıyor.
MERVE DİZDAR – 2023
‘Umut etmekten vazgeçmeyen tüm kızkardeşlerime…’
Bu yıl 76. Cannes Film Festivali’nde, En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü Nuri Bilge Ceylan’ın “Kuru Otlar Üstüne” filmindeki performansıyla alan Merve Dizdar, ödül konuşmasında bu topraklarda kadın olmanın doğurduğu güç ve direncin, imza attığı başarıdaki rolünü anlattı ve ödülü de kadınlara armağan etti.
Dizdar, ödül konuşmasında filmde canlandırdığı “Nuray” karakterine gönderme yaparak “Nuray, inandığı şeyler ve varoluşu için mücadele veren ve bu uğurda bedeller ödemek zorunda bırakılmış bir kadın. Onu tanımak ve anlamak için uzun uzun çalışmak isterdim ama ne yazık ki yaşadığım coğrafyada bir kadın olmak, Nuray’ın duygusunu doğduğum günden beri ezbere bilmeyi gerektiriyor. Bu ödülü, Nuray ve onun gibi kadınların mücadelesine güç verebilmek için; kendisine layık görülenlere boyun eğmeyip eyleme geçen, bu uğurda her şeyi göze alan ve ne olursa olsun umut etmekten vazgeçmeyen tüm kızkardeşlerime ve Türkiye’de hakettiği güzel günleri yaşamayı bekleyen tüm mücadeleci ruhlara armağan ediyorum” dedi.
Millî Mücadele’nin başlangıcında önemli roller üstlenen Rauf Bey, Ali Fuat Paşa ve Refet Paşa, kendilerine Anadolu hareketi güçlenince katılan İsmet Paşa’nın önemli mevkilere gelmesinden rahatsızdı. Gerginlik zaferden sonra da sürecek; Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey’le İsmet Paşa arasında yaşanan Lozan krizinde İsmet Paşa’yı destekleyecekti.
Gazi Mustafa Kemal (Atatürk), Lozan Antlaşması’nın 24 Temmuz 1923’te imzalanmasından sonra bir gün Rauf (Orbay) Bey ile Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’nın Çankaya’ya geldiklerini; Rauf Bey’in kendisine Ankara’ya dönmek üzere olan İsmet (İnönü) Paşa’yla karşılaşamayacağını ve seçim bölgesi olan Sivas’a gitmek istediğini söylediğini yazar. Mustafa Kemal Paşa, Nutuk’ta anlattığı kadarıyla Rauf Bey’i bu fikrinden caydırmaya çalışmış, ama başarılı olamayınca isteğini ancak Bakanlar Kurulu başkanlığından istifa etmesi hâlinde kabul edebileceğini söylemiştir. Bu konuda hatırlanması gereken önemli nokta, Rauf Bey’in anılarında istifa fikrinin kendisine ait olduğunu yazmış olması ve bunun Ali Fuat Paşa’nın anılarında da böyle anlatılmasıdır. Sonuç olarak Rauf Bey, 29 Temmuz’da Ankara’dan Sivas’a doğru yola çıkacak, 4 Ağustos tarihinde de Bakanlar Kurulu başkanlığından istifa edecektir.
Ancak, Çankaya’da gerçekleşen, tam tarihini kesin olarak bilemediğimiz ama 26 Temmuz’da gerçekleşmiş olması kuvvetle muhtemel bu üçlü görüşmenin ilginç bir boyutu daha vardır. Nitekim Gazi Mustafa Kemal, aynı görüşmede Ali Fuat Paşa’nın da kendisine, “Senin, şimdi, apotrların (apôtre = havâri) kimlerdir; bunu anlayabilir miyiz?” biçiminde bir soru yönelttiğini anlatır. İlginç olan şu ki, Ali Fuat Paşa’nın sorusu yalnızca bir dışlanmışlık, sahnenin arkalarına itilmişlik duygusu dile getirmiyor; bir de İsmet Paşa’yla Rauf Bey arasındaki gerginlikte Rauf Bey’den yana bir duruş sergiliyordu. Bu da bizce üzerinde biraz durulması gereken bir konudur.
Lozan Barış Antlaşması 24 Temmuz 1923’te imzalanıyor. Masa başında imza atanlardan soldan üçüncü kişi, İsmet Paşa.
Rauf Bey, Ali Fuat Paşa ve Refet (Bele) Paşa gibi Millî Mücadele’nin başlangıç aşamasında önemli roller üstlenmiş kişiler; o aşamada fazla bir başarı olasılığı görmeyen ve ancak 1920 başlarında, yani Anadolu hareketi iyice güçlendikten sonra kendilerine katılan İsmet Paşa’nın yükselip önemli mevkilere gelmesinden rahatsız olmuşlardı. Ali Fuat Paşa, Batı Cephesi komutanlığını İsmet Paşa’ya devrettikten sonra hiçbir önemli askerî göreve gelmemiş; Refet Paşa ise 1. İnönü Savaşı’ndan sonra hep yönetsel görevlerde bulunmuştu. Ayrıca bu iki subay, İsmet Paşa’nın askerî yeteneksizliği konusunda alıp yürüyen ve Ali İhsan Paşa’nın 1. Ordu komutanlığından alınması sırasında subaylar arasında ayyuka çıkan olumsuz dedikodulara da kendilerini fazlaca kaptırmışlardı. Nitekim Refet Paşa, Ali İhsan Paşa’dan sonra kendisine önerilen 1. Ordu komutanlığını da İsmet Paşa’nın emri altında olmamak için reddetmişti. Bütün bunlar, yakın arkadaşları olan ve Malta’dan döndükten bir süre sonra da Bakanlar Kurulu Başkanı olan Rauf Bey’in kulağına gidiyordu tabii.
Alttan alta süren bu gerginliklere, Anadolu zaferinden sonra bir boyut daha eklendiği görülüyor. Bu da Ankara Hükümeti’ni Lozan’da baş delege olarak kimin temsil edeceği meselesidir. Gazi Mustafa Kemal’e bakacak olursak, Rauf Bey bu göreve talipti. Rauf Bey ise anılarında, böyle bir talebi olmadığı gibi, görevin İsmet Paşa’ya verilmesini de kendisinin teklif ettiğini söyler. Öte yandan, hem kendi anılarından hem de Ali Fuat Paşa’nın anılarından TBMM çevrelerinde Lozan’a Rauf Bey’in gönderilmesi lehinde, ama ne kadar yoğun olduğunu bilemediğimiz bir eğilim olduğu da anlaşılıyor. Hatta bu konudaki tartışmaların Mustafa Kemal Paşa’nın İsmet Paşa’yı tercih etmesi üzerine de sürdüğü iddia edilebilir; zira bir sohbetlerinde Kâzım Karabekir Paşa’nın İsmet Paşa’ya Lozan’a baş delege olarak bir asker gönderilmesinin doğru olmayacağını söylediğini İsmet Paşa’nın anılarından öğreniyoruz.
Rauf Bey (önde soldan ikinci) Sivas Kongresi’nde Mustafa Kemal Paşa ile birlikte, Eylül 1919.
Anlaşılan o ki Rauf Bey, Lozan’a gitmek istemiştir. İçeriği Osmanlı Devleti açısından gayet kötü, uygulanması ise daha da kötü olan Mondros Bırakışması gibi bir metne imza atmış olan adam sıfatıyla tarihe geçmek istememesini doğal kabul etmemiz gerekir. Ancak, sorun çözülüp Lozan’a İsmet Paşa’nın gitmesine karar verildikten sonra da Rauf Bey’in bu psikolojiden kurtulamamış olduğunu görüyoruz. Nitekim İsmet Paşa’yla Rauf Bey’in Lozan görüşmeleri sırasındaki yazışmalarına baktığımızda, Rauf Bey’in kendisine ve başında bulunduğu hükümete de olası bir başarıdan pay çıkartmaya çalıştığı izlenebilir. Bu hâl bazen öyle boyutlara varmıştır ki, genellikle duygularına hâkim olmayı bilen, soğukkanlı bir diplomat olan İsmet Paşa bile sinirlenmiş; amacını çok aşan telgraflar çekmiş ve bu durum kendisine Mustafa Kemal Paşa’nın çektiği bir telgrafta hatırlatılmıştır.
İsmet Paşa, Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasına 4 gün kala Mustafa Kemal Paşa’ya çektiği telgrafta “Her dar zamanda Hızır gibi yetişirsin” diyordu.
Bir örnek olarak Lozan’da Yunanistan’dan istenmesi sözkonusu olan savaş tazminatı meselesine bakabiliriz. Ankara’nın, Yunan Ordusu’nun Ege’ye doğru çekilirken Batı Anadolu’da gösterdiği sertlik sonucunda ortaya çıkan zarar ve ziyanın tazmin edilmesini istemesi gayet haklıydı tabii. Ancak artık Büyük Britanya’dan maddi destek alamayan, Anadolu’daki hezimetle birlikte iflas noktasına gelmiş bir Yunanistan vardı ve bu ülke Lozan’da yapılan mübadele antlaşmasıyla 1.5 milyona yakın bir nüfus almayı kabul etmişti. Bu durumda İtilâf Devletleri araya girdiler ve İsmet Paşa’ya sözkonusu tazminat yerine Osmanlı Devleti’nin 1915’te Bulgaristan’a bırakmış olduğu Karaağaç’ın Türkiye’ye verilmesini önerdiler. İsmet Paşa’nın hemen Ankara’ya ilettiği bu gerçekçi teklif, Rauf Bey’in başkanlığındaki Ankara Hükümeti tarafından kesinlikle reddedildi. Ayrıca Rauf Bey’in bunu İsmet Paşa’ya bildirdiği yanıtta, Yunanistan’ın verebilmesi mümkün olmayan bu parayı İstanbul’daki Yunan vatandaşlarının malları ile ve 1913 sınırını kabul ederek ödeyebileceği tarzında, yani hukuken hiç de kabul edilebilir olmayan çözümler öneriliyordu.
İsmet Paşa (soldan beşinci) Lozan görüşmeleri sırasında başka ülkelerin delegeleriyle birlikte. 21 Kasım 1922.
Lozan’da zaten canını dişine takmış bir biçimde, deneyimli siyasetçilerle laf yarıştıran İsmet Paşa, bu tür telgraflaşmalardan iyice bunalmış ve zehir zemberek telgraflar çekmiştir. Bir keresinde Ankara’daki Bakanlar Kurulu’nu barış sürecini hafife almakla suçlar. Dolaylı olarak “yeniden savaşa mı tutuşmak istediklerini” sorar. Başka bir sefer Lozan’dan ayrılmaya hazır olduğunu, kendisine güvenilmiyorsa yerini Rauf Bey ve diğer Bakanların almasının daha iyi olabileceğini söyler. Bu mantığını, yaşanmakta olan süreci 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’nun 2. Abdülhamid tarafından Yıldız Sarayı’ndan yönetilmesine benzetmeye kadar vardırır. Lozan’ın imzalanmasına 4 gün kala Mustafa Kemal Paşa’ya çektiği telgraf da çok anlamlıdır: “Her dar zamanda Hızır gibi yetişirsin. 4-5 gündür çektiğim azabı tasavvur et. Büyük işler yapmış ve yaptırmış adamsın. Sana merbutiyetim bir kat daha artmıştır. Gözlerinden öperim pek sevgili kardeşim, aziz şefim”. Zira Mustafa Kemal Paşa, iki taraf arasında mahirane bir hakemlik yapar gibi davranarak sonuçta İsmet Paşa’dan yana ağırlığını koymuştur.
Rauf Bey’in yukarıda aktardığımız suçlamalardan çok rencide olduğunu biliyoruz. İsmet Paşa’yla karşılaşmak istemediği gibi antlaşmanın imzalanmasından sonra da Lozan’daki Türk heyetine pek heyecansız, kerhen yazıldığı her hâlinden belli olan bir tebrik telgrafı göndermiş, Gazi Mustafa Kemal’in Nutuk’ta sert bir dille eleştirdiği gibi, Mondros Mütarekesi’nden başlayan kısa bir Millî Mücadele tarihi dersi vermiştir. Bu da tahmin edilebileceği gibi, İsmet Paşa’nın kırılmasına, hatta kızmasına neden olmuştur ki, bu da 4 ay sonra gerçekleşecek olan bir Halk Fırkası Meclis Grubu toplantısında, o zamanlar başbakan olan Paşa’nın Rauf Bey’i, farklı bir konuya ilişkin olsa da, hırpalamaya çalışmasını açıklar.
Lozan Barış Antlaşması’nı imzalayan İsmet Paşa’yı Ankara’ya dönüşünde karşılayanlar arasında Mustafa Kemal Paşa ve eşi Latife Hanım da vardı.
Osmanlı İmparatorluğu’nda Aydın ve Bürokrat: Tarihçi Mustafa Ali (1541-1600) kitabıyla Kanunî döneminde Osmanlı kimliğini ustaca anlatan, klasik dönem Osmanlı tarihçiliğinin büyük isimlerinden Cornell H. Fleischer, 24 Nisan’da 73 yaşında hayata veda etti. Yetiştirdiği tarihçilerde, yayınlarında ve dostlarının anılarında yaşayacak.
Chicago Üniversitesi öğretim üyesi ve klasik dönem Osmanlı tarihçiliğinin önde gelen isimlerinden Cornell H. Fleischer’i yitirmenin üzüntüsü içindeyim. Günümüz dünyasında genç denecek bir yaşta kaybettiğimiz Cornell, çocukluğunda bir süre yaşadığı Ortadoğu’ya gönülden bağlı, Arapça, Farsça ve Türkçeye tümüyle hâkim bir insandı. Yakından tanıyabildiğim yabancı meslektaşlarım arasında kuşkusuz en iyi Türkçe konuşandı. Sohbetler koyulaştığında cümlelerine, yaşça benden büyük olmasına karşın, “abi” diye başladığını hatırlıyorum.
Osmanlı İmparatorluğu’nun 16. yüzyılı konusunda dünyaca tanınmış bir uzman olan Cornell, Türkçeye Osmanlı İmparatorluğu’nda Aydın ve Bürokrat: Tarihçi Mustafa Ali (1541-1600) başlığıyla çevrilen kitabıyla Kanunî Sultan Süleyman zamanında “Osmanlı olma”nın nasıl bir şey olduğunu çok ustaca anlatmış ve bu entelektüel biyografi kitabıyla ayrıca Osmanlı tarihçiliğinde yeni bir çığır açmıştı. Mehdilik, sahibkıranlık ve kâhinlik konularında, özellikle Hicret’in 1000. yılında beklenen kıyamete ilişkin kehanetler üzerinde çalışan Cornell’in bu konularda yazdığı makaleler de geçen yıl Türkçede yayımlandı.
Doktorasını 1982’de Princeton Üniversitesi’nden alan Cornell, hemen ertesi yıl Ohio Devlet Üniversitesi’nde hocalığa başlamıştı. 1985’te Washington Üniversitesi’ne (St. Louis) geçti ve burada 8 yıl kaldı. 1993’ten beri Chicago Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapan Cornell, 40 yıllık hocalık yaşamında sayısız öğrenci yetiştirdi. Bugün Osmanlı tarihçisi olarak tanıdığımız pek çok isim kendisinin rahle-i tedrisinden geçmiştir. Dolayısıyla, Cornell’in kıymetli hatırasının yalnızca üstün vasıflı yayınlarında ya da benim gibi dostu olmak ayrıcalığına erişmiş kişilerin anılarında değil, öğrencisi olmuş olan çok sayıda Osmanlı tarihçisinin eserlerinde de yaşayacağından eminim.
ROBERT G. OUSTERHOUT (1950-2023)
Bizans İstanbul’unu bugünün insanına anlattı
İstanbul, Trakya, Kapadokya ve Kudüs’te Bizans mimarisi, anıtsal sanat ve şehircilik üzerine araştırmalara imza atmış ünlü Bizans mimarisi uzmanı Robert G. Ousterhout, 23 Nisan’da hayata veda etti. Pennsylvania Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’nde Bizans Sanatı ve Mimarisi profesörü ve Antik Çalışmalar Merkezi Direktörü olarak görev yapan Ousterhout İstanbul, Kapadokya ve Kudüs’teki Bizans mimarisi, anıtsal resim sanatı ve şehir yaşamı üzerine çalışmalar yapmış; Sanatsal Açıdan Kariye Camii; Bizans’ın Yapı Ustaları; Tarihî Kartlarda Yaşayan İstanbul; Bizans Toplumunu Görünür Kılmak gibi önemli çalışmalara imza atmıştı. 2011’den bu yana Koç Üniversitesi’nin uluslararası yaz okulu “Bağlamda Kapadokya” lisansüstü seminerinin eş yönetmenliğini yapıyordu.
Lozan’daki görüşmelerinin kesilmesinden sonra Ankara’ya dönen Hariciye Vekili İsmet Paşa, TBMM’de ağır eleştirilere uğramıştı. Hükümete de tepki gösteren “İkinci Grup”un sert tavrı, imzalanacak bir barış antlaşmasının mevcut Meclis tarafından onaylanmasının imkansız olduğunu gösteriyordu. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları (Müdafaa-i Hukuk Grubu) için tek çözüm erken seçime gidip Meclis’i yenilemekti.
Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), 20 Ocak 1921’de kabul ettiği Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’na ek bir madde (madde-i münferide=ayrı madde) koyarak, kendisini yenileyecek olan seçime hangi koşullarda gidileceğini açıklamıştı. Buna göre, “Hilâfet ve Saltanat’ın, vatan ve milletin istihlâs ve istiklâli” biçiminde dile getirilmiş olan amacına ulaştığına dair üçte iki çoğunluk oyu çıktığında seçime gidilecekti.
Ancak kamuoyunda ve basında hemen 1922 sonlarından itibaren görülmeye başlayan seçim beklentileri, TBMM’nin söz konusu amacının bu çevrelerde pek de iyi bilinmediğini gösterir. Nitekim Mustafa Kemal Paşa’nın 6 Aralık 1922’de Halk Fırkası adında bir parti kurma niyetinde olduğunu açıklamasıyla birlikte kendisine en çok sorulmaya başlanan sorulardan biri, seçimlerin ne zaman yapılacağına ilişkindi. Mustafa Kemal Paşa ise Aralık, Ocak ve Şubat aylarında gerek gazetecilerle yaptığı görüşmelerde, gerekse Marmara ve Ege bölgelerinde halkla yaptığı konuşmalarda, seçimlerin barışın imzalanmasından sonra yapılacağını tekrar tekrar söylemişti. Bunda şaşılacak bir şey olamazdı; zira “vatan ve milletin istihlâs ve istiklâli” henüz tamamlanmamıştı. Bilindiği gibi Mudanya Bırakışması’nda, İstanbul’un işgalinin barış antlaşmasının imzacı ülkelerin parlamentolarınca onaylanmasından sonra kalkacağına karar verilmişti.
Seçim hatırası Müdafaa-i Hukuk Grubu/ Halk Fırkası adayları dışında yalnızca üç kişinin milletvekili olabildiği 1923 seçimlerinde sandık başında çekilmiş bir hatıra fotoğrafı.
Geniş katılım
Ne var ki TBMM, 1 Nisan 1923 günü seçim kararı aldı. Karar, o gün Meclis’te başkanlık kürsüsünde oturan Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’ya bakacak olursak çoğunluk oyuyla, kendisine itiraz eden bazı milletvekillerine göre ise oybirliğiyle alınmıştı. Hangi görüş doğru olursa olsun, kesin olan bir şey varsa, o da karara hem Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun hem de muhalif İkinci Grup üyelerinin ezici bir çoğunluğunun katılmış olmasıdır. O günkü oturumda önce Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’ndaki ayrı madde kaldırılmış, sonra da seçimlerin yenilenmesine karar verilmişti. İki gün son ra ise 1908’den beri kullanılmakta olan Geçici Seçim Kanunu’nda (İntihâb-ı Mebûsân Kanun-ı Muvakkatı) birçok değişiklik yapıldı. Bunların siyasal ve toplumsal tarihimiz açısından en anlamlısı, vergi versin ya da vermesin, 18 yaşını doldurmuş bütün erkeklerin oy kullanmasının kabul edilmesi, yani genel oy ilkesinin benimsenmesidir. Böylece, ulusal egemenlik fikrinin yaşama geçirilmesinde çok önemli bir adım daha atılmış oldu.
Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğindeki Müdafaa-i Hukuk Grubu üyelerinin Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’ndaki ayrı maddeyi kaldırıp erken bir seçime gitmek istemelerini anlamak hiç de zor değildir. Bilindiği gibi Lozan Konferansı görüşmeleri 4 Şubat 1923’te kesilmiş; orada Türkiye’yi temsil eden heyet ülkeye dönmüş; heyet başkanı olan Hariciye Vekili İsmet (İnönü) Paşa da barış görüşmelerinin gelip dayanmış olduğu noktaları Meclis’in 21 Şubat tarihli gizli oturumunda anlatmıştı. Bunu izleyen iki hafta boyunca İsmet Paşa ve mensubu olduğu Bakanlar Kurulu, hem o güne kadar göstermiş oldukları performans hem de İtilâf Devletleri’nin İsmet Paşa’ya sundukları antlaşma taslağına karşılık olarak verilmesi öngörülen TBMM Hükümeti taslağının içeriği konularında çok sert eleştirilere hedef oldu. İkinci Grup üyeleri, Lozan’a tekrar gidilmesi hâlinde yeni bir heyetle gidilmesini, hattâ Bakanlar Kurulu’nun da yenilenmesini isteyecek kadar kökten çözümler önermişlerdi. Bu grubun önde gelen sözcülerinden Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey, TBMM’nin 5 Mart günkü gizli oturumunda “Mehmetçiğin süngüsü ile kazanılan muazzam zafer Lozan’da heba edilmiştir” diyerek muhalif grubun bakış açısını özetlemişti.
O günlerde bu eleştirilere hedef olan üç önemli kişinin, yani TBMM Reisi Mustafa Kemal Paşa, İcra Vekilleri Reisi Rauf (Orbay) Bey ve Hariciye Vekili İsmet Paşa’nın daha sonra yazdıkları ve anlattıklarına baktığımızda; üçünün de seçim istediklerini, zira var olan meclisle barış konusunu bir sonuca ulaştırmanın mümkün olamayacağı sonucuna vardıklarını görüyoruz. Bunu görebilmek için de bir siyaset dehası olmak gerekmiyordu. Nitekim Bakanlar Kurulu’nca hazırlanıp İtilâf Devletleri’ne verilecek olan karşı teklif 6 Mart günü oya sunulduğunda, Meclis’te 170 olumlu, 80 olumsuz ve 50 çekimser oy çıkmıştı. Yani İtilâf Devletleri’nin TBMM Hükümeti’nin teklifinin tamamını kabul etmeleri hâlinde bile, barış antlaşmasının Meclis tarafından onaylanabilmesi için gereken üçte iki çoğunluk elde edilemeyecekti.
Bu kişilerin seçime giderken, çoğunlukta olacakları bir meclis beklediklerini de eklememiz gerekir. Müdafaa-i Hukuk Grubu daha iyi örgütlü, çünkü çok daha türdeş bir gruptu. Ayrıca Mustafa Kemal Paşa’nın kuracağını ilan ettiği Halk Fırkası çatısı altında daha da bağdaşık bir yapıya ulaşması beklenebilirdi. Öte yandan, Millî Mücadele sürecinin bütün önder kadrosunun bu grupta yer almasının, askerî zaferin kolayca siyasal meşruluğa dönüşmesini sağlayacağına neredeyse kesin gözüyle bakılabilirdi. Ayrıca Müdafaa-i Hukuk Grubu, karşılarındaki İkinci Grup üyelerinin barış sürecini yokuşa sürenler olarak tanınmalarını sağlamak için Mart ayının ilk haftasında Meclis’in gizli oturumlarında yapılan görüşmeleri iç ve dış basına sızdırdılar. Böylece bir yanda İtilâf Devletleri’ne Lozan’da savunulan Türk tezlerinin Türkiye’de sert muhalifleri olduğunu gösterirken, diğer yanda da 10 yıldır savaşmaktan bıkmış olan seçmenlere barışa kendileriyle daha yakın olacakları mesajını veriyorlardı.
Seçime gitme lehinde oy kullanan İkinci Grup üyelerinin yeni bir meclisten ne beklediklerini anlamak ise o kadar kolay değildir. Seçim ortamına bağlı olarak kendileri hakkında söylenebilecek ilk şey, değil bir siyasal parti, yalnızca bir grup olarak bile uyumlu hareket etmelerinin mümkün olmadığıdır. Ayrıca kendilerinin de bu durumun farkında olduğu, seçim kararı alındıktan sonra basında çıkan birçok yazı ve söyleşiden anlaşılır. Kimi aşırı muhafazakar, kimi mutlakiyet yanlısı, kimi de Enver Paşa destekçisi olarak biraraya gelmiş bu milletvekilleri; sadece Mustafa Kemal Paşa’ya ve ağızdan ağıza yayılmış olan devrimci planlarına muhalefet konusunda anlaşıyorlardı.
Erken seçim kararı TBMM, 1 Nisan 1923’te hem Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun hem de muhalif İkinci Grup üyelerinin ezici bir çoğunluğunun oyuyla seçim kararı aldı.
‘İkinci Grup’ tanımı
Günümüzde tarihçiler, hukukçular ve siyasetbilimciler olarak hâlâ “İkinci Grup” adlandırmasını kullanıyoruz. Bunun nedeni, Mustafa Kemal Paşa’nın Mayıs 1921’de kurduğu gruba “Müdafaa-i Hukuk Grubu” adını vermesi üzerine, kendileri de Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyesi oldukları için Paşa’nın bu hareketi tekeline almış olmasına içerlemelerini anlamamız; ayrıca kendilerine “İkinci Müdafaa-i Hukuk Grubu” demelerini de o günlerin koşullarında görece doğru bulmamızdır. Yoksa İkinci Grup’un hem siyaset hem de siyasetbilimi açısından bir “grup” olmadığı ortadadır.
İkinci Grup, Mart ayı boyunca görülen sert muhalefetlerini, yani Lozan barış görüşmelerinin yürütülme biçimine ilişkin o gayet olumsuz görüşlerini 1 Nisan’dan sonra propaganda malzemesi yapmadı. Bu da, Misâk-ı Millî’ye dayanarak suret-i haktan görünen ve sırf muhalefet etmiş olmak için yapılan bir muhalefet olduğunun en iyi göstergesidir. Nitekim İkinci Grup üyeleri, Batı Trakya’yı, Karaağaç-Dimetoka bölgesini ve Musul’u gerekirse gözden çıkarma politikasını Misâk-ı Millî’ye ihanet olarak nitelerken; bu duruşlarının hem siyaseten savaşı sürdürme anlamına geldiğinin hem de tarihsel olarak savunulmasının mümkün olmadığının farkındaydılar.
Millî Mücadele döneminde Türklerle sıcak savaşa girişmemiş olan Büyük Britanya, petrol yatakları nedeniyle Musul için savaşmaya hazırdı. Kaldı ki Lord Curzon, Türkiye’ye Irak petrollerinden pay verilebileceğini Lozan görüşmelerinin daha en başlarında beyan etmişti. Öte yandan kuruluşu sırasında Fransız ve Yunan işgalinde olan birçok bölgenin milletvekillerini barındıran TBMM’de, Britanyalıların işgalinde olan Musul, Kerkük, Süleymaniye yörelerinin milletvekilleri yoktu. Bu durumda Musul’un Misâk-ı Millî sınırları içinde bulunduğunu savunmakta ısrar etmek inandırıcı olamayacağı gibi savaşa da davetiye çıkarmak anlamına gelirdi.
Batı Trakya konusunda ise Misâk-ı Millî’de bir çelişki olduğu belliydi. Söz konusu metin her ne kadar Batı Trakya’da plebisit istiyorduysa da Balkan Savaşı sonrasında çizilmiş sınırı da kabul ediyordu. Ayrıca Osmanlı Devleti, Karaağaç-Dimetoka bölgesini Bulgaristan’a kendi iradesiyle, bu ülkenin kendi yanında savaşa katılmasını sağlamak için bir tür rüşvet olarak terk etmişti. Dolayısıyla, asıl önemli olan nokta, Yunanistan Başbakanı Elefterios Venizelos’un da Lozan’da söylediği gibi, Yunanistan’ın bu toprakları Osmanlı Devleti’nden ya da Türkiye’den değil, Bulgaristan’dan almış olmasıydı.
Saltanatın kaldırılması
Sonuç olarak İkinci Grup üyelerinin seçim propagandası olarak kullanabilecekleri tek önemli konu, saltanatın kaldırılmasının eleştirisiydi. Bunu da daha seçim kararı bile alınmadan yapmaya başlamışlardı. İkinci Grup’un önde gelen üyelerinden Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey, Ankara’da çıkarmaya başladığı Tan gazetesinin 19 Ocak tarihli ilk sayısında “Halk ve hükûmet” başlıklı bir yazı dizisi yayımlamaya başlamıştı. Ali Şükrü Bey, bu dizinin ilk yazısında şöyle diyordu: “Bazılarının tasavvur ettiği gibi asırlardan beri devam eden bir şekl-i idareyi bir anda, bir-iki kanun tedviniyle değiştirivermek pek ziyade arzu edilir bir şey olmakla beraber, tatbikatta, fiiliyatta, hulâsa hakikatin pek sert olan çehresi önünde imkansızdır.”
Bu yazıdan birkaç gün önce ise, Afyon Milletvekili Hoca İsmail Şükrü (Çelikalay) Efendi’ye maledilen ama daha sonra Eşref Edip (Fergan) Bey’in de büyük katkısı olduğu anlaşılan Hilâfet-i İslâmiyye ve Büyük Millet Meclisi başlıklı bir kitap yayımlanmıştı. Kitap, hilâfet kurumunu devlet başkanlığı biçiminde yorumluyor ve giriş bölümünde anayasa hukuku açısından son derece belirsiz olan “Halife Meclis’in, Meclis de Halife’nindir” biçiminde bir formül öne sürüyordu. Yazar bu formülü biraz daha açmış ve “tanzîm-i kavânîn ve icrâ-yı hükûmet salâhiyetini der-uhde eden Meclis’imizin riyâset-i tabiiyyesini Halife’nin hâiz olması, yani kavânîn-i devlet ve mukarrerât-ı hükûmetin Halife’nin nazar-ı tasdîkine iktirân etmesi bir emr-i zarurî ve şerîdir” demişti. Dolayısıyla, İkinci Grup üyelerinin Halife’ye önemli bir dizi anayasal hak tanıyarak fiilen saltanat kurumunu canlandırmak istedikleri çok açıktı.
Bu noktada, İkinci Grup üyelerinin ezici bir çoğunluğunun yanlış tanınmasına neden olmamak için bir noktayı aydınlatmamız yararlı olacaktır. Bu kişiler, Mustafa Kemal Paşa’nın niyetlendiği ve saltanatın kaldırılması yoluyla önemli bir adımını da atmış olduğu devrime karşı olmakla birlikte, aralarından birkaç kişi hariç olmak üzere, “gerici” de değillerdi. 1909’daki Anayasa değişiklikleriyle ortaya çıkmış olan ulusal egemenlik rejimine bağlı, o günlerde kullanılan deyimle “saltanat-ı meşrûta” taraftarı muhafazakarlardı. Saltanat ve hilafet kurumlarını, birçok konudaki muhafazakarlıklarını pekiştirebilmelerine yardımcı olacak birer kalkan gibi görüyorlardı; ama meclis üstünlüğü ilkesine tümüyle bağlıydılar. Dolayısıyla, kişi ya da zümre tahakkümüne karşı olmaktan çok, devrimci bir kişi ya da zümre tahakkümüne karşı duran muhafazakarlar olduklarını vurgulamak daha doğru olacaktır.
İkinci Grup üyelerinin ister saltanat ister hilafet adı altında olsun, bir tür hükümdarlık rejiminin (saltanat-ı meşrûta) savunusunu da seçimlere gidiş sırasında yapamamaları, TBMM’nin dağılmasından bir gün önce, 15 Nisan’da yapılan bir kanun değişikliğine bağlıdır. O gün çıkarılan bir kanun, Hıyânet-i Vataniyye Kanunu’nda iki değişiklik yaptı. Bunların birincisi, 29 Nisan 1920’de kanunlaşan metinde TBMM’nin niteliğini açıklayan sözcükleri kaldırıyor ve TBMM’nin geçici bir kurum olma durumuna son veriyordu. Artık İstanbul’da bir meclis-i mebûsan istemek ağır bir suç olacaktı.
İkinci değişiklik ise bir ektir. Bu eke göre 1 Kasım 1922’de alınan saltanatın kaldırılmasına ilişkin kararın eleştirilmesi de vatana ihanet suçu sayılacaktı. Bazı tarihçilerin devlet darbesi biçiminde yorumladıkları ve Türkiye’nin artık meşruti monarşiyle yönetilemeyeceğini ilan eden bu gelişmenin İkinci Grup üyelerini nasıl etkilediğini en iyi gösteren tepkilerden biri; İzmit Milletvekili Sırrı (Bellioğlu) Bey’in, değişikliğin siyasal özgürlüklere kısıtlama getiren, “faşistçe” bir uygulama olduğunu söylemesidir.
Batı Avrupa’da meclis üstünlüğü ilkesi üzerine kurulu birçok meşruti monarşi bulunduğunu; Türkiye’de de aynı sistemin 10 yıl boyunca uygulanmış olduğunu gözönünde bulundurduğumuzda, o günlerde böyle bir isteğin ne siyasal ne de ahlakî açıdan yanlış olduğunu söyleyemeyiz. Dolayısıyla, Sırrı Bey’in siyasal özgürlükler konusunda haklı olduğunu teslim etmek gerekir. Ancak, devrimci jakobenlikle faşizmi aynı kefeye koyan Sırrı Bey’i azılı bir Ermeni ve Rum düşmanı siciliyle birlikte ele aldığımızda; bu siyasal özgürlükler çıkışını demokrasi ve insan hakları ilkeleri adına değil, muhafazakarlık adına yaptığını da görmek gerekir. Yani bunun, tıpkı yukarıda gördüğümüz Misâk-ı Millî örneğindeki gibi, gene bir suret-i haktan görünme örneği olduğu aşikardır.
İkinci Grup üyelerinin seçim konusunda olumlu oy kullanmış olmalarındaki saikin, meşruti monarşiye karşı olan ve Hilafet’i de ellerine geçecek ilk fırsatta kaldırmayı planladıkları anlaşılan Müdafaa-i Hukuk Grubu’nu bu özellikleriyle seçmenlere şikayet ederek toplumsal destek kazanmak olduğunu söyleyebiliriz. Tabii bu imkanın 15 Nisan’dan sonra yitirilmiş olması da İkinci Grup’un siyaset sahnesinden silinmesi sonucunu doğuracaktı.
1923 seçimlerinde Müdafaa-i Hukuk Grubu/Halk Fırkası adaylarını yenerek milletvekili seçilebilmiş yalnızca üç kişi vardır. Gerçi elimizde henüz seçim sonuçlarına ilişkin somut verilere dayanan bir çalışma bulunmuyor. Seçim çevrelerinde herhangi bir usulsüzlük yapılıp yapılmadığına dair de pek bilgimiz yok. Bu nedenlerle seçimlerde ciddi bir rekabet olup olmadığına ilişkin bir şey söylemek mümkün değildir. Ancak, sandıktan çıkmakta pek de zorlanmamış olan Müdafaa-i Hukuk Grubu adaylarının, yukarıda özetlemeye çalıştığımız tartışma konularında yekvücut olarak Mustafa Kemal Paşa ve yakın çevresi saflarında durduklarını söylemek de mümkün değildir.
Nitekim Lozan Antlaşması Meclis’in onayına sunulduğunda, oylamaya 286 milletvekilinden 227’si katılmış ve 213 olumlu oy çıkmıştı; 29 Ekim 1923 akşamı ise cumhuriyetin ilanı lehinde yalnızca 158 oy çıkacaktı.
Yakup Kadri’den muhaliflere salvolar
Müdafaa-i Hukuk Grubu/Halk Fırkası’ndan 1923 seçimlerinde milletvekili adayı olan Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun İkinci Grup üyelerini betimleyişi:
“Biliyoruz ki, Hüseyin Avni [Ulaş] Beyefendi gürbüz ve müfrit bir teceddüd tarafdârıdır; Şükrü [Çelikalay] Efendi kara bir mürtecidir, Vâsıf [Karakol] Bey koyu bir İttihâdcı olmak ve İttihâdcılık da saltanat-ı meşrûta tarafdârlığı demek olduğu için, saltanat-ı meşrûtacıdır. Salâhaddin [Köseoğlu] Bey harâretli bir inkılâbcıdır, Hacı Tâhir [Kucur] Efendi mutedil bir muhâfazakârdır. Diyâb [Yıldırım] Ağa’nın kendine mahsus hiçbir fikri yokdur, ara sıra rüyâ tabîr eder; ekseriyetle İkinci Gruba rey veren Vehbi [Büyükyalvaç] Efendi ise için için mutlakiyet-i idâreye mütemâyildir; Cemâl [Mersinli] Paşa’ya gelince o yalnız Cemâl Paşacıdır.”
Yakûb Kadri, “Bu mu imiş?”, İkdâm, 2 Mayıs 1329/1923, s. 2. (Köşeli ayraç içindeki soyadları #tarih tarafından eklenmiştir).
‘Saltanat-ı milliyye’ ve kavram kargaşası
İlk defa kimin, ne zaman kullandığını bilmiyoruz; ama 1922 sonbaharında ve saltanatın kaldırılmasından kısa bir süre önce “saltanat-ı milliyye” diye bir deyim ortaya çıktı. Biraz garip bir deyim olmakla birlikte, Ankara’daki hakimiyet-i milliyye, yani ulusal egemenlik yanlıları, özellikle de saltanatın kaldırılmasından yana olanlarca çabucak benimsendi. Ancak hemen arkasından yeni bir deyim daha çıktı ve 1923 yazına kadar siyasal çevrelerde bir sağırlar diyalogunun başlamasına neden oldu. Bu ikinci deyim, “saltanat-ı şahsiyye” idi ve kimi zaman “saltanat-ı ferdiyye” biçiminde de kullanılıyordu.
“Saltanat” kelimesi zaten bir hükümdarın varlığı fikrini içinde barındırdığı için bu yeni deyimler anlamsız, “atlı süvari”ye benzeyen, dolayısıyla da gülünç birer sıfat tamlamasıydı. Buna rağmen kullanıldılar ve bir karışıklığa neden oldular. Aralarında “siyaseten saf” olanları bir yana bırakacak olursak, Müdafaa-i Hukuk Grubu üyeleri bu yeni deyimleri bilinçli olarak, kısaca “saltanat” ya da “hükümdarlık” anlamında kullanıyorlar, İkinci Grup üyeleri ise bu deyimleri “mutlakiyet” anlamına alıyorlardı. Çıkan kavram karmaşası 1923 seçimleri sırasında da sürdü gerçi; ama bu deyimleri 1923’ten sonra kullanan pek olmadı.
TBMM’deki muhalif gruplar, Mustafa Kemal Paşa’nın siyasi parti kurma niyetini açıklaması nedeniyle harekete geçmişlerdi. Paşa, Ocak ortasında bir aydan fazla sürecek bir Marmara-Batı Anadolu gezisine çıktı; İstanbul gazetecileriyle de görüştü. Halk katında gördüğü ilgiden memnundu; ancak Şubat başında Lozan görüşmeleri kesintiye uğrayacak, yeni problemler doğacaktı.
Mustafa Kemal Paşa için 1923 yılının pek de iyi başladığı söylenemez. 1922’nin Aralık ayında “Halk Fırkası” adında siyasi bir parti kurma niyetinde olduğuna dair yaptığı açıklama, özellikle İstanbul’da pek heyecanla karşılanmamıştı. Konuya ciddi bir biçimde eğilen tek günlük gazete olan Vakit’te ise Ahmet Emin (Yalman) Bey, Paşa’nın particilik yapmak istemesini yadırgamış; ayrıca “halk” sözcüğü nedeniyle partinin sınıf temelli bir parti olacağından duyduğu tedirginliği dile getirmişti.
Basında ayrıca Lozan’da yapılan barış görüşmelerine ilişkin genelde iyimser olarak niteleye- bileceğimiz beklentiler sürmekle birlikte; görüşmelerin ne kadar çetin geçtiğini, Ankara Hükümeti’nin bazı isteklerine İtilâf Devletleri’nin kesinlikle karşı çıktığını ve barış sürecinin her an kesilme olasılığının bulunduğunu anlatan yazılara da sıkça rastlanıyordu.
16 Ocak 1923’te Mustafa Kemal Paşa, Marmara-Batı Anadolu gezisi sırasında uğradığı Vezirhan’da, kendisine uzun bir şiir okuyan çocuğu (Necati Ünsal) dinliyor.
Öte yandan, TBMM’deki muhalif İkinci Grup, belki de Paşa’nın siyasi parti kurma niyetini açıklaması nedeniyle harekete geçmiş ve önemli iki etkinlikte bulunmuştu. Bunların ilki, Afyon Mebusu Hoca İsmail Şükrü (Çelikalay) Efendi’ye maledilen ama daha sonra Eşref Edip (Fergan) Bey’in de büyük katkısı olduğu anlaşılan Hilâfet-i İslâmiyye ve Büyük Millet Meclisi başlıklı kitabın 15 Ocak’ta Ankara’da yayımlanmasıydı. Kitap, hilafet kurumunu devlet başkanlığı biçiminde yorumluyor ve giriş bölümünde anayasa hukuku açısından son derece belirsiz olan “Halife Meclis’in, Meclis de Halifenindir” biçiminde bir formül öne sürüyordu. İkinci etkinlik ise, kitabın basıldığı Tan Matbaası’nda dört gün sonra İkinci Grup önderlerinden Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey’in Tan gazetesini çıkarmaya başlamasıdır. Ali Şükrü Bey, gazetenin 19 Ocak tarihli ilk sayısındaki “Halk ve hükümet” başlıklı yazısında saltanatın kaldırılmış olmasını açıkça eleştiriyor; “yüzyıllardan beri sürmekte olan bir yönetim biçimini bir anda, bir-iki kanun çıkarmak suretiyle değiştirivermek pek arzu edilir bir şey olmakla birlikte tatbikatta, fiiliyatta, özetle hakikatin pek sert olan çehresi önünde imkansızdır” diyordu.
Halk Fırkası’nı kurma niyetini açıklaması üzerine Meclis’teki muhalefetin hareketlenmiş olduğunu gören Mustafa Kemal Paşa, Ocak ayının 14’ünde Ankara’dan ayrılmış, 1 aydan fazla sürecek olan bir Marmara-Batı Anadolu gezisine çıkmıştı. Niyeti, saltanatın kaldırılmasıyla Türkiye’nin nasıl bir döneme girdiğini ve Halk Fırkası’nın ne tür bir parti olacağını halka ve önde gelen gazetecilere anlatmaktı. Eskişehir (15 Ocak) ve İzmit’te (19 Ocak) halkla yaptığı konuşmalarla 16 Ocak akşamı İzmit’te buluştuğu İstanbul’un önemli gazetecileriyle olan söyleşisinde Mustafa Kemal Paşa, bir devrim yapıldığını ve ulusun hiçbir işine yaramadığı gibi son zamanlarda da ulus aleyhine çalışmış olan saltanat kurumundan kurtulmanın ne kadar önemli olduğunu vurguladıliğiyle yönetilen bir ülkeydi ve bundan sonra her şey halkın gerçek çıkarları ve refahı için yapılacaktı. Halk Fırkası, bazılarının partinin adındaki “halk” sözcüğünden çıkarsadığı gibi belli bir sınıfın çıkarlarına hizmet edecek bir parti değil, bütün ulus için çalışacak bir parti olacaktı. Zaten ülkede Avrupa toplumlarında olduğu gibi sınıflar henüz oluşmamış olduğundan, her biri bir sınıfın çıkarını gözetecek partilerin kurulmasına da gerek yoktu. Halk Fırkası, sultanların yönetiminde geri kalmış Türkiye’yi her açıdan kalkındırarak bütün toplumsal katmanların mutlu olmasını sağlayacaktı. Bu nedenle, her çevreden, her uzmanlık alanından, her meslekten bireyler, bilgilerini ve tespit ettikleri zaafları gidermek için yapılması gerekenlere ilişkin fikirlerini yeni partinin programına taşıyarak ulusal kalkınma hamlesine katkıda bulunmalıydılar.
Mustafa Kemal Paşa’nın konuşmalarında vurguladığı bir diğer konu, hilâfet kurumunun Türkiye’deki varlığı ve olası rolüydü. Paşa, Meclis’teki ve Meclis dışındaki muhalefetin saltanatın kaldırılmasından beri -henüz yeni bir anayasa yapılmamış olduğundan- Halife’yi siyasal rolü tam anlamıyla belli olmamış bir devlet başkanı gibi gördüğünü biliyordu. Tabii Osmanlı ailesine mensup bir halifenin devlet başkanı olarak görülmesi, saltanatın geri gelmesi demekti. Bu nedenle Eskişehir’deki ilk konuşmasında hilâfet kurumunu sert bir biçimde eleştirmişti.
İzmit’e geçtiği sırada, Ankara’da yayımlanmış olduğunu yukarıda gördüğümüz kitaptan haberdar olmuş ve yaklaşımı daha da sertleşmiştir. Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun “hakimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir” biçimindeki ilk maddesine gönderme yaparak Meclis’in halifenin olmadığını, hiçbir zaman olamayacağını, Meclis’in milletin olduğunu vurgulayan Mustafa Kemal Paşa, bu tür iddialarla ortaya çıkanların gericiler olduğunu söylemiş; 31 Ocak’ta İzmir’de halkla yaptığı bir görüşmede ulusal egemenlik ilkesine karşı çıkanların parçalanacaklarını ifade etmiştir. Tabii Paşa’nın artık ulusal bir dış politika sürdürmesi gereken Türkiye’nin, hilâfet gibi işlevi ülke sınırlarını çok aşan bir kurumun getirebileceği olası zararları da anlatmış olduğunu eklememiz gerekir.
Mustafa Kemal Paşa 26 Ocak 1923’te Manisa’ya ayak bastığı gün ihtiyar bir kadın yanına yaklaşıp “Günaha girerim, büyük ahdim var Paşa” demiş ve ısrar ederek elini öpmüştü.
Mustafa Kemal Paşa, bu gezisinde daha birçok konuşma yapmıştır. Elimizde bulunan resmî yayınlardaki uzunluklarına bakacak olursak, en önemlileri Bursa’da (22 Ocak) ve Balıkesir’de (7 Şubat) yapılan bu konuşmalardan sonra Paşa, 17 Şubat’ta İzmir’de toplanan İktisat Kongresi’nin açılış konuşmasını yapmış, 20 Şubat’ta da Ankara’ya dönmüştür. Gene elimizdeki resmî yayınlardan görebildiğimiz kadarıyla, Mustafa Kemal Paşa’nın konuşmalarına dinleyicilerden gelen tepkiler gayet olumludur. Yalnız İzmit’te İstanbul gazetecileriyle olan söyleşinin biraz daha gergin geçtiğini söyleyebiliriz. Bunun birkaç nedeni vardır: Bir neden, Mustafa Kemal Paşa’nın o güne kadar İstanbul gazetecilerinin Halk Fırkası konusundaki tepkisizlikleri nedeniyle biraz gücenik, biraz da kızgın olmasıdır. Hatta Paşa, birkaç gazeteciyi “siz eleştirmekten başka bir şey yapmıyorsunuz” diyerek haşlamıştır da. Ancak asıl gerginlik nedeni, yayımlanmayacakları şart koşularak, dolayısıyla da üzerlerinde daha açıkça konuşulan bazı konularda gazetecilerin duydukları tedirginliklerdi. Örneğin Mustafa Kemal Paşa’ya başkentin neresi olacağı sorulmuş; Paşa da açıkça bunun İstanbul olamayacağını, Ankara’nın bu işlev için daha uygun bir aday olduğunu söylemiştir. Hilâfet konusunda sorulan sorular ve Mustafa Kemal Paşa’nın verdiği yanıtlar ise bu kurumun da sonunun çok uzak olmadığını gösterir mahiyettedir. Paşa’ya ayrıca eski partilerin yeniden siyaset sahasına çıkıp çıkamayacakları sorulmuş, o da gergin bir biçimde “Öyle bir şey tanımıyorum! Çıkamazlar, çıkmaya çalışırlarsa da kendi aleyhlerine olur” demiştir.
Özetlenecek olursa Mustafa Kemal Paşa, Ankara’ya dönerken halk katında gördüğü karşılıktan memnundu. İstanbul gazetecileriyle yapılan sohbetten ise pek umduğunu bulamamıştı. Köktenci bir devrimden yana olan bazılarının koşulsuz desteği sürüyordu gerçi. Ancak görece muhafazakar olanlar ile eski İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ileri gelenlerine yakın duranlar arasında durum hiç de öyle gözükmüyordu.
Mustafa Kemal’in sıkıntılarına Şubat ayı başlarından itibaren çok daha ciddi bir konu eklenecekti: Lozan’daki barış görüşmeleri 4 Şubat’ta kesintiye uğramış, Türkiye’nin oradaki baş delegesi Dışişleri Bakanı İsmet Paşa da 7 Şubat’ta Lozan’dan ayrılmıştı. İki paşa 19 Şubat’ta Eskişehir’de buluşacaklar, ertesi günü de Ankara’ya varacaklardı. Orada kendilerini çok şiddetli tartışmalar ve alınacak yeni kararlar bekliyordu.
Mustafa Kemal Paşa tam 100 yıl önce 6 Aralık 1922’de bir parti kurmaya karar verdiğini açıklamıştı. Vakit gazetesinin başyazarı Ahmet Emin (Yalman) Bey o dönem yazdığı yazılarda, Paşa’nın parti kavgalarına girişmemesi ve milletin başında yol göstericilik rolünü devam ettirmesi gerektiğini yazmıştı.
Mustafa Kemal Paşa, Ankara’da yayımlanan Hakimiyet-i Milliyye, Yeni Gün ve Öğüt gazetelerine 6 Aralık 1922 tarihinde verdiği bir demeçte, barışın sağlanmasından sonra “Halk Fırkası” adında bir parti kurmak niyetinde olduğunu açıkladı. Millî Mücadele’nin önderinin parti kurma kararı, izleyen ilk birkaç günde herhangi bir olumlu ya da olumsuz tepki oluşturmadı. Hatta konu, neredeyse sessizlikle karşılandı. Bu sessizliğin ilk ve en önemli nedeninin şaşkınlık olduğu kesindir. Ancak, bütün basının o günlerde Lausanne’da sürmekte olan barış görüşmelerine odaklanmış olduğunu da unutmamamız gerekir.
O günlerde Boğazlar meselesi, kapitülasyonların geleceği, Türk-Yunan nüfus mübadelesi ya da Rum Ortodoks Kilisesi’nin Türkiye’den çıkarılması gibi konular neredeyse bütün gazetelerin bütün sayfalarını kaplıyordu. Bunlara ek olarak bir de İstanbul gazetelerini -belki de okurlarının birçoğunun içinde bulundukları durum dolayısıyla- ilgilendiren, artık tarihe karışmış olan Osmanlı Devleti’nin memurlarının ne olacakları, nasıl maaş alabilecekleri meselesi vardı. O sıkıntılı ve heyecanlı bekleyiş ortamında Falih Rıfkı (Atay), Akşam gazetesinde “Halk Fırkası” başlıklı bir yazı yayımladı gerçi (10 Aralık); ama yazı Mustafa Kemal Paşa’yı hamasî bir biçimde öven ve daha önce verilmiş sözlere karşın bir türlü kavuşulamamış olan hürriyeti kazandırmak üzere Türk gençliğini seferber etmesini kendisinden isteyen bir yazıydı. Falih Rıfkı Bey, siyasal açıdan pek suya sabuna dokunmamıştı.
Mustafa Kemal Paşa, Vakit gazetesinin başyazarı Ahmet Emin (Yalman) Bey ile birlikte…
Bundan iki gün sonra, Vakit gazetesinin Ankara muhabiri Hakkı Tarık (Us) Bey’in Mustafa Kemal Paşa’yla yaptığı görüşme yayımlandı. Hakkı Tarık Bey, Halk Fırkası’na değinmesinin yanısıra, seçimlerin ne zaman yapılacağına ilişkin de bir soru sormuştu Gazi Paşa’ya. Kuracağı partinin özelliklerine ilişkin yeni bir şey söylemeyen Mustafa Kemal Paşa, seçim konusunda da Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun söylediklerini yinelemekle yetindi: Barışın sağlanmasıyla birlikte Türkiye Büyük Millet Meclisi amacına ulaşmış olacak, dolayısıyla da yeniden seçim yapılacaktı.
Vakit gazetesinin başyazarı Ahmet Emin (Yalman) Bey, birkaç gün sonra Ankara’ya gitti. Ancak Gazi Paşa’yla görüşüp görüşmediğini, görüştüyse de neler konuştuklarını bilemiyoruz. Gazetesinde böyle bir görüşmeye ilişkin bir haber olmadığı gibi, anılarında da Ankara’da kimlerle temas ettiğine ilişkin herhangi bir kayıt bulunmuyor. Öyle anlaşılıyor ki Ahmet Emin Bey, Ankara’da genel havayı koklamış, mutlaka bazı kişilerle -bu arada Rauf Bey’le-görüşmüş, ama Mustafa Kemal Paşa’yla karşılıklı oturup parti konusunu konuşmamıştır.
İstanbul’a dönüşünden sonra Ahmet Emin Bey, Vakit gazetesinde üç önemli başmakale yayımladı. 21 Aralık’ta yayımlanan “Halk Fırkası” başlıklı ilk makale, ülkenin partilere ayrılmasının iyi bir şey olmadığını söylüyor ve Mustafa Kemal Paşa’nın -“halk” sözcüğünü kullanmış olması nedeniyle- “sol bir parti” kurmak istemesini eleştiriyordu. Ahmet Emin Bey’e göre yapılması gereken şey, bütün modernleşme ve ilerleme yanlılarını biraraya getirecek bir “sây (çalışma) mîsâk-ı millîsi” oluşturmaktı.
Basında ilk Halk Fırkası haberleri
7 Aralık 1922’de Hakimiyet-i Milliyye gazetesindeki haberde “Mustafa Kemal Paşa Hazretleri, Halk Fırkası nâmıyla siyasi bir fırka teşkili niyetindedirler” diyordu.
Bu makaleden tam bir hafta sonra yayımlanan ikinci başmakale “Millet rehbere muhtaçtır” başlığını taşıyordu ve dolaylı da olsa, gene Mustafa Kemal Paşa’nın particiliğe kalkışmasını eleştiriyordu. Ahmet Emin Bey’e göre Paşa parti kavgalarına girişmemeli ve milletin başında, yol göstericilik rolü oynamalıydı.
Ahmet Emin Bey bu yazısında yakın gelecekteki ikinci dünya savaşını, bunun Türkiye’yi nasıl zor durumda bırakacağını, geçen yılların nasıl genel bir istikrarsızlık yaratacağını önceden görmüş gibidir. Az gelişmiş bir Türkiye’nin böyle bir ortamda savaşa girmese bile çok sıkıntılar çekeceğini de öngörmüştür. Bu durumda yapılacak tek şey Türkiye’nin bir an önce kalkınmasına çalışmaktı ve bu, Türkiye gibi bir ülkede, ancak uzak görüşlü bir önderin rehberliğinde gerçekleştirilebilirdi. Bu nedenle Mustafa Kemal Paşa particilik yapmamalı, particiliğe özgü kavgaların üzerinde, bir tür kural koyucu ya da hakem rolü üstlenmeliydi.
Mustafa Kemal Paşa bu makaleyi okuduğunu üç hafta kadar sonra İstanbul gazetecileriyle yaptığı bir toplantıda söylemiştir. Ayrıca Ahmet Emin Bey’in ileri sürdüğü fikirlere tümüyle katıldığını da söylemiştir. Zira bu parlak gazetecinin satırlarından ortaya çıkan resim, yalnız iyi bir 1920’ler ve 30’lar Avrupa’sı betimlemesi değil, sonuç itibariyle Mustafa Kemal Paşa’nın devrim programının da ta kendisiydi. Kendi payıma, Mustafa Kemal Paşa’nın Ahmet Emin Bey’in bu makalesini okurken gülümsediğini ve “ha şunu bileydin!” dediğini görür ve duyar gibiyim. Ancak Ahmet Emin Bey’in bu satırları yazarken göremediği çok önemli bir şey vardı: Mustafa Kemal Paşa, çok partili bir parlamenter ortamda reformcu bir parti kurmayı değil, devrim yapacak bir tek parti kurmayı tasarlıyordu.
Millî Mücadele süreciyle haklı olarak övünüyoruz ve bunun önemli dönemeçlerini bayram günleri olarak kutluyoruz. Başarıyı gerçekleştirenler de öyle yaptılar. Ancak onlar yalnızca askerî ve diplomatik başarıların sevinç ve övüncünü dile getirmekle yetinmediler. Yeni bir hayata başladıkları inancıyla, yaşadıkları sürece ölümden sonra diriliş gözüyle baktılar.
Çar 1. Nikolay, Osmanlı Devleti için meşhur “hasta adam” benzetmesini yapmıştı. Gerçekten de çağına ayak uydurmakta zorlanan ve iyileşmek için gösterdiği çabaları boşa çıkaran bir dizi iç ve dış sorunla uğraşmak zorunda kalan Osmanlı Devleti’nin yokolmaya doğru gittiğini bilmeyen kalmamıştı. Bunu Osmanlılardan yana ilk anlayanın Sultan 2. Abdülhamid olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim, milyonlarca Hıristiyan ve Şiî tebaası olan, siyasetten de iyi anlayan bir sultanın hilâfet politikası gütmesini başka türlü açıklamaya çalışmak çok zor olur. Sultan Hamid, imparatorluğunun sonunun geldiğini görmüş, kaçınılmaz sonu mümkün olduğu kadar geciktirme yolunu Sünnî Müslümanların sadakatini sağlamakta aramıştı. Arap ve Arnavut milliyetçiliklerinin de izleyen yıllarda çok güçlenmeleri, bu politikanın da pek başarılı olamadığını gösteriyor.
Sonuçta “hasta adam”, Mondros Bırakışması’yla öldü. Bırakışmanın imzalanmasından birkaç hafta sonra yayımlanan Falih Rıfkı Atay’ın Ateş ve Güneş adlı eseri, hem son bir Osmanlı destanı hem de yazarın kendi deyimiyle, “şimdiki sınırlarımız” içinde kalan Anadolu’yu ve Anadolu insanını öne çıkaran ilk “Türkiyeli” metin olarak okunabilir. Ancak, Falih Rıfkı Bey’in “şimdiki sınırlarımız” sözcükleriyle anlatmaya çalıştığı ülke, kısa bir süre sonra anlaşılacağı gibi, saf bir iyimserliğin dışavurumuydu (Anlaşılan kendi Woodrow Wilson’ın nüfusunun çoğunluğunu Türklerin oluşturdukları toprakların Türklere bırakılacağı sözünü veren 12. ilkesine güvenenler arasındaydı).
Mustafa Kemal ve Ergenekon 1926’da basılan ve çok nadir “2. Londra Serisi” pullarında Mustafa Kemal’in yanısıra Ergenekon destanının kahramanları Bozkurt ve demirden dağı eriten demirci çizimleri vardı.
Barış sürecinde görüldü ki, merhumun mirasını paylaşma yarışına giren galip devletler, Osmanlı Devleti’nin asıl mirasçısı olan Türklere pek bir şey bırakmak niyetinde değillerdi. Kendilerine Orta Anadolu’da bırakılan küçük bir miktar toprakla yetinmeleri beklenen Türklerin önemli bir çoğunluğu Yunanistan’a, hazırlık aşamasında olan Fransız ve İtalyan mandalarına ve yeni kurulacak olan Ermenistan’a ayrılan topraklarda kalacaktı. Bu planı hayata geçirmek için hazırlanan Sèvres Antlaşması, Türk nüfusunu parçalayarak yoketmeyi amaçlıyordu. Bu bakımdan, Sina Akşin’in büyük eseri İstanbul Hükümetleri ve Millî Mücadele’nin üçüncü cildinin başlığında kullandığı “Sevr’de Ölüm” deyimini yadırgayamayız. Zaten Sèvres Antlaşması’nın imzalanmasından hemen iki-üç hafta sonra Roma’da yayımlanan ve antlaşmanın hazırlık aşamasına ilişkin diplomatik belgeleri kapsayan Fransızca bir eser de L’assassinat d’un peuple, yani “Bir Halkın Katli” başlığıyla çıkmıştı (Emekli Büyükelçi Galip Kemalî Söylemezoğlu’nun bu eseri, 37 yıl sonra Yok Edilmek İstenen Millet başlığıyla Türkçeye çevrilmiştir).
Bugün artık Sèvres Antlaşması’nın tarihin çöplüğüne gittiğini biliyoruz. Bu başarıyı sağlayan Millî Mücadele süreciyle de haklı olarak övünüyoruz ve sürecin önemli dönemeçlerini sevinçli bayram günleri olarak kutluyoruz. Başarıyı gerçekleştirenler de öyle yapmışlardı. Ancak onlar yalnızca bir askerî ve diplomatik başarının sevinç ve övüncünü dile getirmekle yetinmemişlerdi. Yeni bir hayata başladıkları inancındaydılar ve bu bakımdan yaşadıkları sürece ölümden sonra diriliş gözüyle baktılar. Cumhuriyet döneminin ilk albenili posta pullarına Türklerin eski bir ölümden sonra dirim anlatısının, yani Ergenekon destanının iki kahramanı olan Bozkurt ve demirden dağı eriten demircinin konması da bundandır. Pulların kullanıma sürülmesinden 3 yıl sonra Millî Mücadele döneminde yazdığı gazete yazılarından bir bölümünü kitaplaştıran Yakup Kadri Karaosmanoğlu da kitabına Ergenekon adını verecekti.
İstanbul basınıyla Ankara arasındaki gerginlik, 4 Mart 1925’te Takrir-i Sükûn Kanunu ile sona erdi. Çünkü gazeteciler tutuklanarak Şark İstiklal Mahkemesi’ne gönderildi. Mustafa Kemal’e çektikleri telgraflar sonucu affedildiler.
Millî Mücadele döneminde basın, İstanbul hükümetleri ve Müdafaa-i Hukukçular arasındaki çatışmanın kurbanı oldu. Örneğin Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti’nin İstanbul’daki sesi olan Hâdisât gazetesi Damat Ferid Paşa Hükümeti’nin hışmına uğrayarak kapatılırken, Erzurum Kongresi sonrasında Selâmet gazetesinde Müdafaa-i Hukukçulara muhalif yazılar yazan Ömer Fevzi Bey, tutuklanmaktan kurtulmak için Trabzon’dan İstanbul’a kaçmak zorunda kalmıştır.
Anadolu zaferinden hemen sonra görülen özgürlük ortamı, İstanbul basınında Ankara’ya yöneltilen eleştiriler dolayısıyla bozulmaya yüz tuttu. Cumhuriyet’in ilanından sonra İstanbul Barosu Başkanı Lütfi Fikri Bey, bir yazısı nedeniyle İstiklal Mahkemesi’nce beş yıl kürek cezasına mahkum edildiyse de sonra affedildi.
12 Ağustos 1925‘te Cumhuriyet’te, gazetecilerin yargılanmasına başlandığı haberi.
Basın özgürlüğü açısından dönüm noktasını, Şeyh Sait isyanı oluşturdu. İsyan başladıktan yaklaşık üç hafta sonra çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu, TBMM’yi devre dışı bırakarak bakanlar kuruluna olağanüstü bir yaptırım gücü tanıdı. Bu kanuna dayanılarak bütün muhalif gazeteler kapatıldı ve aralarında Velid Ebüzziya, Ahmet Emin Yalman, Eşref Edip Fergan, Suphi Nuri İleri, Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu, İsmail Müştak Mayakon’un da bulunduğu tanınmış birçok gazeteci Şark İstiklal Mahkemesi’nde, Şeyh Sait isyanına yol açtıkları, isyancılara cesaret verdikleri gerekçeleriyle yargılandılar. Mahkemeler, tabii, ciddi değildi; gazetecileri haftalarca kentten kente süründürerek korkutmaktan başka bir amaçları yoktu. Nitekim bütün gazeteciler, Gazi Mustafa Kemal’e özürlerini sunan ve kendisinden af dileyen bir telgraf çektikten sonra beraat ettiler ve bir daha Ankara’yı eleştiren yazılar yayımlamadılar. 20. yüzyıl Türkiye basının en büyük isimlerinden Ahmet Emin Yalman, ancak 1936’da, Atatürk’ün özel izniyle mesleğine dönebildi.
Aynı dönemde, Ankara’yı candan desteklemelerine ve Şeyh Sait isyanını İngiliz emperyalizminin etkinliklerine yormalarına karşın, Türkiye Komünist Partisi’nin yayınları da yasaklandı. Ancak, bu çevrelerin gazetecileri, Ankara İstiklal Mahkemesi’nce çeşitli hapis cezalarına çarptırılmaktan kurtulamadılar. Aynı mahkeme, 20. yüzyıl Türkiyesi’nin diğer bir büyük gazetecisi Hüseyin Cahit Yalçın’ı ise, Çorum’da müebbet sürgün cezasına çarptırdı. Ancak Yalçın, bu kentte 1926 yılına kadar kaldı. 1933’e dek yazı yazma yasağı aldı.
Af telgrafını imzalamadı
Adana’da Toksöz gazetesini çıkaran Abdülkadir Kemali (Öğütçü) Bey, Takrir-i Sükûn Kanunu çıkmadan önce yazdığı yazılardan ötürü yargılanıp mahkum edilmişti. Kanun çıkınca o da Şark İstiklal Mahkemesi’ne gönderildi. Duruşmaların son evresinde 13 Eylül 1925’te gazeteciler toplu halde Mustafa Kemal Paşa’ya telgraf çekerek af edilmelerini istediler. Taha Toros, “Yaman Bir Muhalif” adlı makalesinde, aralarından sadece Abdülkadir Kemali Bey’in bu telgrafa imza atmadığını belirtiyor. Daha sonra Taha Toros’a anlattığına göre Abdülkadir Kemali diğer gazetecilere şöyle demişti: “Bu telgraftan bize yöneltilen suçun zımnen kabulü manası çıkıyor. Oysa bizim yayınlarımızda bir suç unsuru yok. Ben imza etmem.” Sonuçta diğer gazeteciler aklanırken, Abdülkadir Kemali Bey Ankara İstiklal Mahkemesi’ne gönderildi, dört buçuk ay sonra siyasetle uğraşmayacağına dair bir senet vererek serbest bırakıldı.