Yazar: Ahmet Kuyaş

  • Milliyetçilik çağında Kürt-Türk işbirliği

    Milliyetçilik çağında Kürt-Türk işbirliği

    19.yüzyılda tohumları atılan Kürt milliyetçiliğinin özelliği Osmanlılık kavramına bağlılığı ve devletle özdeşleşmiş olmasıydı. Bu özdeşleşme daha sonra, dağılma sürecindeki imparatorluğun iki Müslüman unsuru Türk ve Kürt milliyetçileri arasında işbirliğine dönüştü.

    Sultan II. Mahmut’un merkezîleştirme politikasının ilk sonucu, Anadolu ve Rumeli âyânlarının 1810’larda ortadan kaldırılması olmuştur. 1860’larda Güney Irak’ın da Osmanlı yönetimine yeniden bağlanmasıyla tamamlanacak olan bu süreçte sıra Kürdistan yöresine 1840-1850’lerde geldi. Gerçi 1830’larda Mısır’la yapılan savaşta yöreye yığınak yapan Osmanlılar, Botan Emirliği’ni yöneten Bedirhan ailesinden destek görmüş, hattâ pek çok Kürt Osmanlı ordusunda savaşmıştı. Ancak, 1846’da merkezi Diyarbakır olan Kürdistan Eyâleti’nin kurulması birçok sorun yarattı. Merkezî yönetimin iyice yerleşmesi anlamına gelen bu gelişme, zaten Kürt beylerinin hoşlanmadıkları bir şeydi. Ayrıca yeni kurulan yönetsel bölgelerin sınırları, bu Kürt beylerinin etki alanlarını da karıştırıyordu. Örneğin, Botan Emirliği’nin denetimindeki Cizre yeni yapılanmada Kürdistan’dan ayrılıp Musul Eyâleti’ne bağlanmıştı. Bu gelişmeler sonucunda isyan eden Bedirhan ailesinin hükümranlığı 1847’de sona erdi. Hemen arkasından, Süleymaniye yöresinde uzun süredir hüküm süren Baban Emirliği’nin de varlığına son verildi (1851).

    Bu gelişmelerden sonra, Sultan II. Abdülhamit döneminin başlarına kadar, Osmanlı Kürdistanı’na göreli bir sükûnetin hâkim olduğunu söyleyebiliriz. Baban ve Bedirhan gibi önemli Kürt aileleri Osmanlı yönetiminde yüksek memurluklara getirilmişler, memur kadrosunun yetersizliği dolayısıyla da, yöreye atanmış yüksek rütbeli yöneticiler yerel eşrafın desteğine her zaman ihtiyaç duymuş ve bu desteği elde edebilmişlerdir. Ancak Kürt tarihi uzmanları, tam anlamıyla milliyetçilik olarak adlandırılamasa da, bu dönemde ortaya çıkan ve büyük Kürt ailelerinin yönettiği eski Kürdistan’a bir tür özlem dile getiren bir Kürt edebiyatının yeşerdiğini söylüyorlar. Bunun, 1880-1881 yıllarında Şeyh Ubeydullah isyanıyla bi- raz daha güç kazandığı da, öne sürülen iddialar arasında yer alıyor.

    Şemdinanlı Seyyit Ubeydullah’ın isyanı, hem Osmanlı hem de İran yönetimine karşıydı. İki ülkenin de topraklarına yayılmış bir Kürt aşiretler birliği biçiminde ortaya çıkan isyanı, İranlılar bastırdılar. Ancak Şeyh Ubeydullah İstanbul’a geldi, sonra da Mekke’ye gitti ve orada vefat etti. İsyanın nedenine gelince; tarihçiler, bunun 1877- 1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın sonrasında Kürtlerin yaşadıkları bölgelerin önemli bir bölümünde bağımsız bir Ermenistan ya da özerk bir Ermeni yönetimi kurulacağı korkusu üzerinde birleşiyorlar. Ancak, Şeyh’in amacının ne olduğu konusunda bir anlaşmazlık var. Kimileri Şeyh Ubeydullah’ın bir Kürt devleti kurmak istediğini, dolayısıyla da ilk Kürt milliyetçisi olduğunu savunurken, kimileri de Şeyh’in Osmanlı sultanına sadık olduğunu ve üstünlük sağlamış olduğu yörelerde özerk olmak istediğini ileri sürüyor. Ancak, birinci şıkta da, yani bağımsız bir devlet kurma arzusunun kanıtlanması halinde de, Şeyh Ubeydullah’ın mutlaka Kürt milliyetçisi olduğu sonucunu çıkartamayacağımızı unutmamak gerekir. Nasıl her milliyetçilik mutlaka bağımsız bir devlet hedeflemeyebiliyorsa, her bağımsızlık arzusu da mutlaka milliyetçilik üzerine kurulu olmayabiliyor. Ama unutulmaması gereken önemli bir nokta da, 20. yüzyıl Kürt milliyetçiliğinin Şeyh Ubeydullah isyanını Kürt milliyetçiliğinin ilk dışavurumu olarak görmüş olmasıdır.

    Milliyetçilik çağında Kürt-Türk işbirliği
    Milliyetçilik çağında Kürt-Türk işbirliği

    Şeyh Ubeydullah isyanının, II. Abdülhamit yönetiminin doğası açısından bir dönüm noktası oluşturduğunu söyleyebiliriz. Sultan II. Abdülhamit, uyguladığı Hilâfet politikasının bir uzantısı olarak şeyhler, şerifler ve aşiret reisleri ile yakın kişisel ilişkiler oluşturmaya çalışırken, bu ilişkileri temsilî rejim yanlılarına karşı kendisine toplumsal bir destek olarak gördüğü zâdegân yani soylu sınıfını el üstünde tutma adına da önemsiyordu. Ancak Osmanlı Kürdistanı’ndaki birçok bey ailesinin kendisine bağlılığından da çok emin değildi. Bu yüzden, daha önemsiz Kürt aşiret reislerine dayanmayı tercih ederek, Hamidiye Alayları’nı kurdurdu. Bunlar, Rusların Kazak Alayları’ndan esinlenmiş, aşiretlerinin önemiyle orantılı subay rütbeleri verilmiş aşiret reislerinin komuta ettiği hafif süvari kuvvetleriydi. Sonuç olarak, her ne kadar Hamidiye Alayları’nın Ermeni etkinlikleri karşısında ve Ermenilere karşı sıkça ve kanlı bir biçimde kullanıldıklarını biliyorsak da, henüz Osmanlı yönetimince tam anlamıyla zapt ü rapt altına alınamamış olan, asker ve vergi vermekte ayak direyen Kürtleri denetlemek amacıyla kuruldukları kesindir. Nitekim Sultan II. Abdülhamit döneminin sonlarına doğru ve II. Meşrutiyet’in başlangıcında, Ermeniler gibi birçok Kürt de bu paramiliter örgütten şikâyet edecektir.

    Milliyetçilik çağında Kürt-Türk işbirliği
    19. yüzyılda “Kürdistan” 1846’da Bedirhan Ailesi’nin ve isyan eden Seyyit Ubeydullah’ın 1880 yılında kontrol ettiği topraklar.

    Bir yanda bu paramiliter etkinlikler, bir yanda Osmanlı memurlarının adaletsizlikleri, diğer bir yanda da Osmanlı toplumunun birçok kesimi gibi Kürt toplumunun da geri kalmışlığı, büyük çoğunluğu eski bey ailelerine mensup Kürt aydınlarını da Sultan II. Abdülhamit yönetimine karşı oluşan muhalefete kattı. Bu gelişmede 1889’da ortaya çıkan İttihâd-ı Osmânî Cemiyeti’nin kurucuları arasında Abdullah Cevdet ve İshak Sükûtî gibi Kürtlerin bulunması önemli bir rol oynamıştı. Böylece, ilk Kürtçe muhalif yayın olan Kürdistan gazetesi 1898’de Mısır’da yayımlanmaya başladı. Mithat Bedirhan yönetimindeki gazete başlangıçta sırf Kürtçe yayınlanıyordu; ancak Abdurrahman Bedirhan’ın yönetimi devralmasıyla birlikte çift dilli olarak çıkmaya başladı.

    Milliyetçilik çağında Kürt-Türk işbirliği
    Bir Kürt aşireti üyeleri. 20. yüzyıl başı.

    Kürdistan gazetesi, adından sanılabileceği gibi ayrılıkçı bir Kürt milliyetçiliğinin sözcüsü değil, Kürt toplumunun ve kültürünün Osmanlı İmparatorluğu içinde gelişmelerini isteyen bir yayındı. Kürt toplumunun eğitilmesi gerektiğine, Kürdistan’da okulların açılmasına ve Kürtçenin bir yazı dili olarak geliştirilmesine ilişkin birçok makalenin yayınlandığı gazete, gerçekte Osmanlıcıydı. Jön Türklerin İttihât ve Terakkî kanadının ayırt edici ilkesi olan “ittihâd-ı anâsır” yanlısı, yani etnik ve dinî unsurların birliği fikrine inanan bir gazeteydi. Nitekim II. Meşrutiyet’te, başta Bedirhan kardeşler ve oğulları olmak üzere, birçok Kürt aydını İttihât ve Terakkî Cemiyeti üyesi olarak sivrileceklerdi. Daha sonraları Kürt ayrılıkçılığının önderleri olan Celâdet ve Kâmuran Bedirhan kardeşler, 1910’larda Osmanlılık adına konuştukları birçok yayına imza atmışlardır. Ayrıca, II. Meşrutiyet döneminde kurulan ilk önemli Kürt derneği Kürt Teâvün ve Terakkî Cemiyeti de Kürt milliyetçisi değil, Kürtlerin her açıdan gelişmesini isteyen, ama bunun Osmanlılık içersinde yapılmasından yana olan bir dernekti. Kısacası, II. Meşrutiyet döneminde Kürt aydınlarının Kürtçülüğü, Ziya Gökalp’in Türkçülüğünün bakışık bir ikizi gibiydi. İki akım da, sözcüsü oldukları etnik grupların gelişmesinin Osmanlı Devleti’nin yararına olacağı iddiasındaydı.

    Milliyetçilik çağında Kürt-Türk işbirliği
    Getty Images

    Osmanlılığa bağlı bu Kürtçülük akımının kökenindeki en önemli, belki de tek faktör, Arnavutlar gibi Türk olmayan Müslüman unsurlara koşut olarak, Kürtlerin de Osmanlı Devleti’yle özdeşleşebilmesidir. Tabii Osmanlı Devleti’nin kendisine hizmet etmeye yatkın insanların etnik kökenine bakmaması, bu özdeşleşmeyi kolaylaştırmıştır. 19. yüzyılda yaşanan siyasal süreç, bu özdeşleşmeyi yavaş yavaş dayanışmaya dönüştürdü. Bu süreci, imparatorluğun gittikçe küçülmesi sonucunu doğuran, belki de yıkılmasına neden olabilecek zorluklar ve bunlar karşısında tutunabilmek için girişilen modernleşme çabaları biçiminde özetleyebiliriz. Modernleşmenin ilk ayağı olan yönetsel etkinlik, yani merkezin güçlenmesi, Tuna kıyılarından Basra Körfezi’ne kadar bütün yerel iktidarları önce isyana sevk etmişti. Ancak, ikinci ayağı oluşturan siyasal modernleşmenin Kanun-ı Esâsî’yi ve tabii parlamentoyu getirmesi, çevre bölgelerin de merkez siyasetinde söz sahibi olmasını sağladı. Bu sürece koşut olarak, Kürt seçkinlerinin Tanzimat’tan II. Meşrutiyet’e kadar merkezî devlet kurumlarında çalışmış, oğullarını merkezdeki saygın okullarda yetiştirmiş olduğunu da düşünecek olursak, bütün Müslüman unsurlar gibi Kürtlerin de Osmanlılığa, temsilî rejim koşuluyla, bağlı kalmasını anlamak kolaylaşır.

    Milliyetçilik çağında Kürt-Türk işbirliği
    Bedirhan Ailesi 19. yüzyılda Osmanlı yönetiminde önemli mevkilere getirilen en önemli Kürt ailelerinden Bedirhanlar. Oturanlar (soldan sağa), Emin Ali Bey, Ali Şamil Paşa, Bahri. Ayaktakiler, Murat Remzi, Mithat Bey ve Kamil. Mithat Bey tarafından 1898‘de Mısır’da yayımlanmaya başlayan Kürdistan, ayrılıkçı bir Kürt milliyetçiliğinin sözcüsü değil, Kürt toplumunun ve kültürünün Osmanlı İmparatorluğu içinde gelişmelerini isteyen bir yayındı.
    Milliyetçilik çağında Kürt-Türk işbirliği

    Bu bağlılığın artık özdeşleşme değil de dayanışma olmasının nedeni ise, modernliğin bileşenleri arasında bir de milliyetçiliğin bulunmasıdır. Ne de olsa yüzünü Batı’ya dönmüş insanların, orada bir tek belli bir yönetim biçimi veya sanayileşme ya da eğitim hamleleri yahut bunlardan yalnızca bir ikisini görmüş olmaları beklenemez. Modern Batı, İtalyan birliğini yaratan İtalyanlar, Alman birliğini yaratan Almanlar ve bunların izinden gitmeye çalışan başka bir takım ulus-devletler de demekti. Dolayısıyla modernleşme, tanım gereği, milliyetçiliği de getiriyordu. Ama ayrıntılarını
    bu yazı çerçevesinde irdelemek mümkün olmayan nedenlerle bu ulusal bilinçlenme, Arnavutlat gibi Kürtlerde de milliyetçilik sonucuna değil milletçilik sonucuna vardı. Kendi kültürünün bilincinde, bu kültürü daha da geliştirip zenginleştiren, belki Kanun-ı Esâsî’nin verdiği yerinden yönetim hakla- rını biraz daha genişletmek isteyen, ama merkezî devlet yönetiminde söz sahibi olduğu müddetçe de ayrılıp kendi ulus-devletini kurmak gibi bir niyeti olmayan bir milliyet anlayışıydı bu.

    Bu yaklaşımın Arnavutlar açısından 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra zayıfladığını söyleyebiliriz. Bulgarlar, Sırplar ve Yunanlılar arasında Osmanlı Avrupası’nı paylaşma yolunda bir yarış başlamış ve bu yarışta Arnavutlar için Rumeli topraklarında merkezden ayrı düşerek yaya kalma tehlikesi baş göstermişti. 19. yüzyılın son yıllarında kendilerine yeni bir de alfabe edinen Arnavutların bazıları, artık İstanbul’dan bağımsız bir siyasal yaşam tasarlamak zorunda olduklarına inanmışlardı, zira topraklarının Karadağ, Sırbistan veya Yunanistan toprağı olma olasılığı belirmişti. Gerçi silahlı kuvvetlerde veya çeşitli bakanlıklarda görevli birçok Arnavut, sonuna kadar Osmanlı kaldı; hattâ bunların bazıları Arnavutluk’un kurulmasından sonra bile Osmanlı tâbiyetinde kalıp Türkiye vatandaşı oldular. Ama sonuçta Balkan Savaşı, bağımsız Arnavutluk’u yaratmış oldu.

    Osmanlı Kürtleri açısından da benzer bir dizi gelişmeyi 1. Dünya Savaşı’nın doğurduğunu söyleyebiliriz. Daha savaşın başlarında yapılan paylaşım planlarının henüz savaş bitmeden öğrenilmesi üzerine yeni planlar da yapılmaya başlanmıştı. Savaşın bitmesiyle de öyle bir belirsizlik ortamı doğdu ki, Kürt seçkinleri arasında çok farklı yönlere doğru gidenler oldu. Kimileri yeniden çizilen Ortadoğu haritasında bağımsız bir Kürdistan’a da yer olabileceğini sandılar. Kimileri, bu fikri yalnızca bağımsız bir Ermenistan yaratılması sonucunda yaşayacakları zorluklar nedeniyle benimsedi. Kimileri ise, bağımsız bir Ermenistan olasılığı karşısında Türklerle birlik olmayı yeğledi. Daha başkaları ise, Fransız yönetimine girecek olan Suriye’de kalmaları halinde, Ermenilere 1915’te yaptıklarından ötürü cezalandırılacakları ve yeni elde etmiş oldukları zenginliği yitirecekleri için Türklerle birlik olmayı seçtiler. Ayrıca, gerek coğrafî konumları, gerekse de Türklerle uzun bir süredir iç içe yaşadıkları için bu yollardan hiç- birinden geçmeden Türklerle aynı yazgıyı paylaşmaya hazır Kürtler de vardı.

    Paris’te barış görüşmelerine katılan Şerif Paşa, bağımsız bir Kürdistan için çok uğraştı. Hangi Büyük Britanya kurumunun hizmetinde çalıştığı pek belli olmayan bir Binbaşı Noel, Kürt aşiretlerini Türklerden ayırabilmek için çok çaba sarf etti ama başarılı olamadı. Kendisine Türklerden pek hoşlanmadıklarını, Türk yönetiminde yaşamanın da pek parlak bir gelecek vaat etmediğini söyleyen Kürtlere tutarsız oldukları iddiasıyla çok kızmıştır. Ancak Binbaşı Noel’in, birçok Kürdün aslında bağımsızlığın mümkün olmadığını sezmiş, bu yüzden de Fransız Suriyesi’nde yaşamaktansa Türkiye’de yaşamayı yeğlemiş olmaları nedeniyle, yani birçok Ermeni malını eski sahiplerine geri verdiremediği için kızmış olması daha akla yatkın görünüyor. Ancak bu Kürtlerin, soylu Bedirhan ailesine mensup Celâdet ve Kâmuran Beyleri de dinlemediklerini ve sonunda Sivas Kongresi’nin temsil heyetine bel bağladıklarını biliyoruz.

    Milliyetçilik çağında Kürt-Türk işbirliği
    Hamidiye Alayları II.Abdülhamit tarafından kurulan Hamidiye Alayları, aşiretlerinin önemiyle orantılı subay rütbeleri verilmiş aşiret reislerinin komuta ettiği hafif süvari kuvvetleriydi. Ermenilere karşı sıkça ve kanlı bir biçimde kullanılan Hamidiye Alayları’nın asıl kuruluş amacı, henüz Osmanlı yönetimince tam anlamıyla zapt ü rapt altına alınamamış olan, asker ve vergi vermekte ayak direyen Kürtleri denetlemekti.
    Milliyetçilik çağında Kürt-Türk işbirliği

    Öte yandan, Türkler de başlangıçta bir Türkiye’den söz etmiyorlardı. 1919 yazında giriştikleri mücadelede kullanılan söylem bir Müslüman-Osmanlı söylemiydi. Mondros Bırakışması sırasında tutulmakta olan cephe çizgisinin, Osmanlı Devleti’nin yeni sınırı olması gerektiğinden dem vuruluyordu. Giriştikleri meşrutiyet mücadelesini kazanıp İstanbul’da yeniden açtırdıkları Meclis-i Mebûsan da Osmanlı Meclis-i Mebûsanı oldu ve burada, daha önce olduğu gibi, Kürt milletvekilleri de vardı. Bu Meclis ise, Osmanlı sınırları konusunda biraz farklı ve daha gerçekçi bir politika dile getirdi. Nitekim adına daha sonra “Misâk-ı Millî” denecek olan “Ahd-ı Millî” başlıklı metin, Arap çoğunluğun olmadığı yerlerin Osmanlı toprağı olduğunu ilân etmiştir.

    İngilizlerin 16 Mart 1920’de Meclis-i Mebûsân’ı çalışamaz hale getirmeleri üzerine Ankara’da açılan Meclis de bir Osmanlı meclisiydi. Adı, 1921 yılına kadar “Büyük Millet Meclisi” olan bu Meclis’te de Kürt milletvekilleri bulunuyordu. Gerçi 1921’de adı “Türkiye Büyük Millet Meclisi” (TBMM) olacaktır, ama 20 Ocak 1921’de çıkarttığı Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu öyle bir yönetim biçimi getirmişti ki, ülkenin adının ne olduğu neredeyse teferruat düzleminde kalıyordu. Meclis’te sanki eski İttihatçıların değil de adem-i merkeziyetçi Prens Sabahattincilerin çoğunlukta olduğunu sandırtacak kadar yerinden yönetimci olan bu kanunun, yalnızca Kürt seçkinlerinin gözünü boyamak için mi çıkartıldığı, yoksa herhangi bir parti örgütünün kontrolünde olmadan, hasbelkader seçilmiş birçok farklı bölge temsilcisini tatmin etmek için mi düşünüldüğü, ya da Bolşeviklerin Sovyet sistemine benzer bir düzen kurarak bazı sol örgütlerin önünü almak için mi tasarlandığı, bugün tarihçilerin tartıştıkları en önemli konulardan biri durumunda. Enver Paşa’nın Bolşevik önderlerle birlikte Bakü’deki Birinci Doğu Halkları Kurultayı’nda boy gösterdiği, Meclis’te ciddî bir Enver Paşa’cı grubun bulunduğu, Türkiye Komünist Partisi’nin kurulduğu günlerde Mustafa Kemal Paşa’nın Meclis’e sunduğu “Halkçılık Programı”nın bir parçası olan kanunun vilâyetlere ilişkin maddeleri, vilâyet meclislerine çok geniş bir özyönetim imkânı sağlıyordu. Bu dönemde aşar vergisi gelirinin doğrudan doğruya vilâyetler tarafından kullanıldığını da göz önünde bulunduracak olursak, yeni Türkiye’nin birçok bölge insanını tatmin eder bir biçimde örgütlendiği, bundan en fazla tatmin olanların da yöreleri hakkında ileri geri birçok planın yapıldığı bir sırada Ankara’yı destekleme kararı almış olan Kürtler olacağını teslim etmek gerekir.

    Milliyetçilik çağında Kürt-Türk işbirliği

    Kürtlerin Anadolu Savaşı’na ne oranda katıldıkları konusunda ciddî bir belirsizlik var. Kürtler arasında Türkçe bilenlerin çok az olduğunu biliyoruz. Öte yandan, Ankara’nın cepheye sürdüğü ordudaki Kürt subayların sayılarının çok kabarık olmadığı da bildiklerimiz arasında. Ancak bunlar, Kürtlerin Ankara’da, TBMM’nde bulunmalarının yanında görece önemsizdir. Bu yüzden, sınırların yeniden çizilmesi aşamasında sağa sola savrulanları bir yana bırakacak olursak, daha önce sözünü ettiğimiz dayanışmanın “Millî Mücadele” diye adlandırdığımız dönemde de sürdüğünü söylemek, hiç de abartılı bir iddia olmaz. İstanbul’a bağlı olan Kürtler, çok büyük çapta Ankara’ya da bağlıydılar. Bu bağlılığın ne kadar zamanda ve ne derecede zayıfladığı, bugünün başka bir ciddî tartışma konusunu oluşturuyor. Ama öyle görünüyor ki bu süreçte belirleyici olan, Hilâfet’in kaldırılmasından ziyade, 1923 seçimlerinde kimlerin milletvekili olduğu, 1924’te yapılan Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun yerel yönetimler konusunda 1876 Kanun-ı Esâsîsi’nin bile gerisinde kalması ve 1925’te aşarın kaldırılmasıyla vilâyet bütçelerinin, özellikle Türkiye Kürdistanı’nda, boşaltılmış olmasıdır. 

    İlk Türkçe ansiklopedide Kürdistan maddesi

    Şemseddin Sami (1850-1904) tarafından yazılan ve 1889-1898 yılları arasında yayınlanan ilk Türkçe ansiklopedi Kamus’ül A’lam’daki (Özel Adlar Ansiklopedisi) Kürdistan maddesi şöyle: “Asyyı garpta kısm-ı azamı İran’a tabi büyük bir memleket olup, ekseriyet üzere ehalisi bulunan Kürt kavminin ismiyle tesmiye olunmuştur. Bu isim taksimatı mülkiye ve siyasiyeye dahil olup, vaktiyle bizde Kürdistan Valiliği ve şimdi İran’da Kürdistan eyaleti bu isimle müsemma memleketin bütününü ihata ettiği gibi, Kürtler dahi dağınık vesair akvamla karışık bulunduklarından Kürdistan’ın hududunu tamamıyle tayin etmek müşkildir.”

    Milliyetçilik çağında Kürt-Türk işbirliği

    Ermeni katliamı ve Kürtlerin rolü

    Kürt aşiretlerinin bir bölümü, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin 1915 ilkbaharında aldığı Ermeni tehciri kararını destekledi, yağma ve katliamlara katıldı.

    AYŞEN GÜR

    Müslüman ve Hıristiyan iki halk olarak aynı bölgelerde yan yana yaşayan Ermeniler ve Kürtler arasındaki ilişki, en az Türklerle Ermeniler veya Türklerle Kürtler arasındaki ilişki kadar sorunlu ve karmaşıktır. Bugün de politik tavırları etkilediği için, karşılıklı iddialar arasında geçmişi objektif olarak değerlendirmek zordur. Asıl sorun, 19. yüzyılın sonunda başladı. II. Abdülhamid döneminde Kürtlerden oluşturulan Hamidiye Alayları’nın, Ermenilere karşı katliamlarda kullanıldığı bilinir. Ancak bunun bile istisnaları vardı. Örneğin bir Hamidiye paşası olan Kürt Milli aşiret konfederasyonu reisi İbrahim Paşa, Diyarbakır ve yöresinin en etkili beyiyken, şehirli Müslüman eşrafa karşı bölgedeki Hıristiyanları ve Ezidileri koruma siyaseti izlemişti. Ancak Ermenilerle Kürtler arasındaki kanlı çatışmalar ve katliamlar Diyarbakır’da değil, asıl Van, Bitlis, Sason gibi bölgelerde oldu. Osmanlı Kürt tarafının “ayaklanma”, Ermenilerin ise “savunma” dediği bu çatışmalarda, Hamidiye Alayları Ermeni halk arasında büyük katliamlar yaptı. 1896’da Van ayaklanması (veya savunmasında) Kürt Mazrik aşiretinin Ermeni halka saldırısından sonra, çeşitli partilerden Ermeni “fedailer” bu aşirete bir karşı saldırı düzenlediler. Hanasor Eylemi denilen bu olayda, Ermenilere göre aşiretin sadece erkekleri, Kürtlere göre ise kadın-erkek-çoluk çocuk bütün üyeleri öldürüldü (Temmuz 1897).

    Milliyetçilik çağında Kürt-Türk işbirliği

    Bütün bu olaylar, 1915 öncesinde, Kürtlerle Ermeniler arasındaki düşmanlığın nasıl yayıldığını açıklar. Yirminci yüzyıl başında, Ermeni siyasi partilerinin yeni haklar, özerklik veya bağımsızlık gibi çeşitli taleplerle ortaya çıkması, muhtemelen önde gelen Kürt aşiret aileleri arasında da benzer isteklerin doğmasında etkili oldu. Örneğin Botan emiri olarak tanınan Bedirhan ailesinin bölgede bir çeşit monarşi kurmak için çabalaması bunun iyi bir örneğiydi. Bütün bunlara, Rusya, İngiltere ve Fransa gibi büyük devletlerin karıştığını, Osmanlı hükümetinin ise İstanbul’dan olayları böl-yönet politikası izleyerek yönetmeye çalıştığını eklersek, bölgenin nasıl bir barut fıçısına benzediğini anlayabiliriz.

    Bu koşullarda iktidardaki İttihat ve Terakki partisi, 1915 ilkbaharında Ermeni tehcirini başlattığında, Kürt aşiretlerinin bir bölümü, bu politikaya destek verdiler. Ancak destek, merkezi olarak alınmış siyasi bir karar değildi. Bu daha çok bir yağmaya katılma şeklinde gelişti. Anadolu’nun her yanından sürülen Ermenilerin gönderildiği ve transit geçtiği bu bölgelerde büyük katliamlar yapıldı. Kurtulan Ermeniler anılarında vilayet jandarma ve milislerinin yanısıra Kürtlerin de sürgün kafilelerine saldırdığını, öldürüp yağmaladıklarını, bazı kadınları, kızları ve çocukları kaçırdıklarını anlatırlar. O sırada Batı gazetelerinde çıkan haberlerde de, bu bölgedeki Ermeni katliamını Türklerle Kürtlerin birlikte işledikleri iddia ediliyordu. Hatta Diyarbakır’daki eski İngiliz Konsolos Vekili çevirmeni Tomas Mıgırdiçyan, 1919’da Kahire’de bu konuda yazdığı kitaba “Diyarbakır Katliamları ve Kürt Mezalimi” (The Diarbekir Massacres and Kurdish Atrocities) adını vermişti. Bu olaylardan en ünlüsü, 1915’te Diyarbakırlı önde gelen 600 kişilik Ermeni kafilesinin Dicle kenarında katledilmesiydi. Pek çok kaynakta anlatıldığına göre, Diyarbakır Valisi Dr. Mehmed Reşid’in adamları, sürgünleri Dicle üzerinde yolda Raman aşiretinden Mustafa ve Ömer ağalara teslim etmişti. Bu iki ağa adamlarıyla birlikte teslim aldıkları Ermenileri öldürerek üzerlerindeki bütün değerli eşyaları paylaştılar. Sonra kendileri de bir tuzağa düşürülüp öldürüldüler.

    Milliyetçilik çağında Kürt-Türk işbirliği
    1915‘teki Ermeni tehcirinden sonra, bölge Hıristiyanlarla Müslümanların birlikte yaşadığı bir alan olmaktan çıktı. Artık Kürtler çoğunluktaydı.

    Bu gibi olaylara rağmen, bütün Kürt aşiretlerinin katliam ve yağmaya karıştığını söylemek de doğru olmaz. Hem aşiretler arasında, hem aşiretlerle Osmanlı hükümeti arasında, hem de birbirine komşu Ermeni, Süryani, Keldani, Kürt toplulukları arasında, kolaylıkla etiketlenemeyecek girift ilişkiler ve çatışmalar vardı. Katliamlar sırasında bölgedeki Ermeni ve Süryanileri koruyan Heverkan aşiret topluluğu, davranış farklılığının iyi bir örneğiydi.

    Ancak savaş bittiğinde, bölge artık Hıristiyanlarla Müslümanların birlikte yaşadığı bir alan olmaktan çıkmıştı. Kürtler çoğunluktaydı. Bu durum daha o zamandan iktidar çevrelerini korkutmaya başlamış olmalı ki, Diyarbakır Valisi Dr. Mehmed Reşid, Ermenilerden boşalan arazilere Balkan muhacirlerinin yerleştirilmesi için hükümete çağrılar yaptı. Ona göre böylece bölge Türkleşebilecekti. Ancak Balkan muhacirleri Anadolu’nun başka yerlerinde iskân ettirildiğinden, Diyarbakır bölgesine bu kez Rus işgali altındaki bölgelerden getirilen yine Kürt muhacirler yerleştirildi.

    Türklerle Kürtler böylece baş başa kaldılar.

    1920 TARİHLİ İNGİLİZ RAPORLARI

    ‘Türk ve Kürt birliği çıkarlarımıza aykırıdır’

    Milliyetçilik çağında Kürt-Türk işbirliği

    Irak’ta görevli İngiliz diplomat C.C. Garbett, “Kürdistan’daki durum” başlıklı ve 30 Ocak 1920 tarihli raporunu “Kürt ve Türk birliğinin İngiliz ve Fransız çıkarları için yıkıcı etkisi olur. Bu rapordaki öneriler, birliği engellemek için hazırlandı” cümleleriyle tanıtıyordu.

    Paris Barış Konferansı kapsamında Osmanlı Devleti’yle yapılacak anlaşmanın koşullarının belirlendiği 1920 başlarında, bölgedeki İngiliz yetkililer Londra’yı sahadaki gelişmeler konusunda sürekli bilgilendiriyor, özellikle de İngiltere’den istedikleri birleşik Kürdistan’ı elde edemeyeceklerini anlayan Kürt grupların Türk milliyetçilerle yakınlaşmasına karşı İngiliz hükümetini uyarıyordu.

    Şubat 1920 tarihli bir diğer raporda “Türkler doğu vilayetlerinde Ermenileri ve Kürtleri birbirine karşı kışkırtarak boyunduruk al- tında tutarken ikisinin de birbirinden eşit derecede nefret ettiğini ve bir dış destekle birinin diğerini topraklardan sürebileceğini biliyordu. Türk milliyetçilerinin, Kürtleri Pan-İslamcı ve Hıristiyan karşıtı propagandayla kazanma çabalarının belli bir başarıya ulaşması şaşırtıcı olmaz. Hele ki genelde kolayca aldatılabilen Kürtlerin hikayeyi sadece Türk tarafından dinlediğini düşünürsek” deniyordu. Raporda ayrıca “Türk ulusal hareketi liderlerinin Kürt gruplar arasında ayrılıkçı olanları İngiliz altınıyla satın alınmış gürültücü bir azınlık olarak göstermeye çalıştığı” kaydedilmişti.

    Anayasalar arasındaki yaklaşım farkı

    1921 tarihli Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu, 1876 Anayasası’nın ön- gördüğü yerinden yönetim ilkesini somutlaştırmıştı. 1924’teki ilk Cumhuriyet Anayasası ise, müphem bir yerinden yönetim sözü vermekle yetindi.

    TEŞKİLÂT-I ESÂSİYYE KANUNU (20 OCAK 1921)

    Milliyetçilik çağında Kürt-Türk işbirliği

    Madde 11.- Vilâyet, mahallî umurda mânevi şahsiyeti ve muhtariyeti haizdir. Harici
    ve dahili siyaset, şer’i, adlî ve askerî umur, beynelmilel iktisadî münasebat ve hükümetin umumi tekâlifi ve menafii birden ziyade vilâyata şâmil hususat müstesna olmak üzere Büyük Millet Meclisi’nce vazedilecek kavanin mucibince Evkaf, Medaris, Maarif, Sıhhiye, İktisat, Ziraat, Nafıa ve Muavenet-i İçtimaiye işlerinin tanzim ve idaresi vilâyet şûralarının salâhiyeti dâhilindedir.

    Madde 12.- Vilâyet şûraları vilâyetler halkınca müntahap âzadan mürekkeptir. Vilâyet şûralarının içtima devresi iki senedir. İçtima müddeti senede iki aydır.

    Madde 13.- Vilâyet şûrası, azâsı meyanında icrâ âmiri olacak bir reis ile muhtelif şuabatı idareye memur azadan teşekkül etmek üzere bir idare heyeti intihap eder. İcra selâhiyeti daimi olan bu heyete aittir.

    Madde 14.- Vilâyette Büyük Millet Meclisi’nin vekili ve mümessili olmak üzere vali bulunur. Vali, Büyük Millet Meclisi Hükümeti tarafından tâyin olunup vazifesi devletin umumî ve müşterek vezaifini rüyet etmektir. Vali yalnız devletin umumi vezaifiyle mahallî vezaif arasında tearuz vukuunda müdahale eder.

    TEŞKİLÂT-I ESÂSİYYE KANUNU (20 NİSAN 1924)

    Madde 90.- Vilâyetlerle şehir, kasaba ve köyler hükmî şahsiyeti haizdir.

    Madde91.- Vilâyetlerumuru tevsi-i mezuniyet ve tefrik-i vezaif esası üzerine idare olunur.

  • Savaşın örttüğü savaş

    Savaşın örttüğü savaş

    Türkiye, 1. Dünya Savaşı’nı Fransa ve Belçika gibi kendi topraklarında olağanüstü bir yıkımla yaşamadı. Sonrasında Kurtuluş Savaşı’nın gölgesinde kalan 1914-18, aslında ekonomiden sağlığa, ulaşımdan iletişime, günlük yaşamdan siyasal yaşama kadar toplumu etkileyen, dönüştüren, acılı ama öğretici bir süreçti.

    Türkiye için 1. Dünya Savaşı, iki muharebe, yani Çanakkale zaferiyle Sarıkamış hezimeti, bir de son otuz, kırk yıldır konuşmaya, en azından duymaya mecbur olduğumuz Ermeni meselesin- den ibarettir diyebiliriz. Bunun en önemli nedeni, söz konusu savaşın Türkiye için Kurtuluş Savaşı’nın gölgesinde kalması, Kurtuluş Savaşı tarafından perdelenmesidir. Nitekim 1. Dünya Savaşı’na ilişkin akademik yayınlarımız, edebiyat ve sinema eserlerimiz, son yıllarda görülen kıpırdanışı göz önüne almamız halinde bile, Almanların, Fransızların veya Büyük Britanyalıların ürettiklerinin yanında hiç denecek kadar azdır. Bu boşluğun Kurtuluş Savaşı’yla doldurulmuş olduğu herkesin malûmudur.

    Bu durumun, eleştirilmesi gereken boyutları olmakla birlikte, çok da şaşılası olmadığı kanısındayım. Türkiye, 1. Dünya Savaşı’nı Fransa ve Belçika gibi kendi topraklarında olağanüstü bir yıkımla yaşamadı. Savaş, daracık Gelibolu Yarımadası’nı saymazsak, daha sonra Türkiye sınırları dışında kalacak olan Mezopotamya ve Filistin’de, bir de Galiçya’da yaşandı. Evet; Giresun-Kemah-Van Gölü çizgisinin doğusunda kalan topraklar Rus işgaline uğradı, ama büyük bir harabe yığınına dönüşmedi. Ayrıca bu bölgede bulunan Ardahan – Kars yöresi savaş başladığında zaten Rusya topraklarındaydı. Evet; Ermeniler kendilerine 1915’te yapılan korkunçlukların intikamını aldılar, ama Türk ve Kürtlerin kayıpları, göç sayesinde, Ermenilerinkinin boyutlarına ulaşmadı. Türkiye, kentleşme oranı çok düşük bir ülke olarak, Alman kentlerindeki korkunç aç- lığı da yaşamadı. 1. Dünya Savaşı’na Trablusgarp ve Balkan Savaşları’nın taptaze anılarıyla girerken, Napolyon’un Avrupa’yı kasıp kavurduğu yıllardan beri ciddî bir savaş görmemiş, muvazzaf subay kadrosu da çok küçük olan Büyük Britanya kadar şoka da uğramadı. Kısacası, bir travma olarak 1. Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı başlarken (Adana, Antep, Aydın, İstanbul, İzmir, Maraş), sürerken (Bursa, Eskişehir, Kütahya) veya biterken (Denizli, İzmir, Uşak) yaşananların yanında çok düşük yoğunluklu oldu.

    Savaşın örttüğü savaş
    Seferberlik ilanından sonra silah altına alınıp sevk edilenler.

    Bütün bunlar, 1. Dünya Savaşı konusundaki unutkanlığımızı, anlaşılır kılmakla birlikte, kabul edilebilir de kılmıyor. Zira savaş, yalnızca yakıp yıkmasıyla, öldürmesiyle veya getirdiği zafer ya da yenilgiyle anımsanacak bir deneyim değil. Ekonomiden sağlığa, ulaşımdan iletişime, günlük yaşamdan siyasal yaşama kadar toplumu etkileyen, dönüştüren, acılı olmasının yanı sıra son derece öğretici de olabilen bir süreç. Devrimsel boyutta dönüşümlere, zihniyet değişikliklerine yol açabiliyor. Yani 1. Dünya Savaşı’nın önemini, Türkiye’nin o savaş sırasında geçirdiği ve sonrasında kurulan yeni rejimin daha köktenci bir biçimde sürdürdüğü yapısal evrimde, “yurt cephesi” diye Türkçeye aktarabileceğimiz “home front”ta aramamız gerekiyor. Hatta 1914 yazındaki krizin Türkiye’yi doğrudan doğruya ilgilendirmemesine karşın savaşa girmemizin nedenini de bu yapısal evrimde arayabiliriz. Zaten ezici çoğunluğu savaş isteyen Türk aydınları, 1. Dünya Savaşı’nı bir kurtuluş savaşı olarak görmüşlerdi.

  • Fransız tarihinden 21. yüzyıl Türkiyesi’ne

    Fransız tarihinden 21. yüzyıl Türkiyesi’ne

    Mimarlıkta duymaya alıştığımız ‘restorasyon’ kelimesi, AKP’nin genel başkan ve başbakan adayı Ahmet Davutoğlu’nun “12 yılda gerçekleştirilen büyük restorasyon hareketi kesintiye uğramayacak” cümlesiyle gündeme geldi.

    Türk Dil Kurumu sözlüğünün mimarlık terimi olarak kabul ettiği “restorasyon” sözcüğü, Latince kökenli, Fransızca bir sözcüktür. Latince “iyileştirmek” anlamına gelen “restauratio” sözcüğünden türemiştir. Günümüz Fransızcasında “düzeltmek,” “tamir etmek,” “eski hâline kavuşturmak” ve “yedirip içirmek” anlamlarında bir edim sözcüğü olarak kullanılır. Bu son anlamıyla ilişkili olan ve günümüzde Türkçede de kullandığımız “restoran” (restaurant), yani “para karşılığında yemek verilen yer,” sözcüğü bu sözcükten türemiştir. Ancak sözcük, bu anlamını almadan önce, yani 19. yüzyıla kadar, “gücü kuvveti yerine getiren içecek” anlamında kullanılmıştı.

    “Restorasyon,” günümüze kadar Türkçede bir tek harap hâldeki veya bazı bölümleri bozulmuş, yıkılmış eski yapıların ve tarihî eserlerin (ev, konak, cami, çeşme, vs.) eski biçim ve görünümlerine uygun olarak tamir edilmesi anlamında kullanılmaktaydı. Gerçi #tarih okurları son yıllarda bu işi yapanların sözcüğün tanımındaki, “eski biçim ve görünümlerine uygun olarak” kısmına pek saygı göstermediklerini, işlerini basit bir tamircilik gibi gördüklerini biliyorlar. Şimdilerde ise Fransızcada ikinci yüzyılını dolduran siyasal anlamıyla da kullanılacak gibi gözüküyor.

    Fransa’da Birinci İmparatorluk dönemi (1804- 1814) sona erip krallık rejimi yeniden kurulduğunda, yeni başlayan döneme “Restorasyon” (Restauration) adı verilmişti. Bourbon hanedanının Fransa’da son kez tahtta olduğu bu döneme (1814-1830) verilen ad, sonraları herhangi bir rejimin geri gelmesini, bir kurumun canlandırılmasını, bir felsefenin veya düşünce dizgesinin ihya edilmesini anlatan sözcük hâline de gelmiştir. “Eskiye dönüş” anlamına gelen sözcük, “gericilik” veya “karşı devrim” gibi açıkça taraf olan çağrışımlara neden olmadığı için de, tarihçiler ve siyaset bilimciler tarafından kolayca benimsenmiştir.

    Fransız tarihinden 21. yüzyıl Türkiyesi'ne
    Fransız ressam Louis-Philippe Crépin’in 1814 tarihli eserinde, Bourbon restorasyonu sembolize edilmiş: XVIII. Louis, hırpalanmış Fransa’yı kendine getiriyor.
  • Türk kararsızlığı Alman oldubittisi

    Türk kararsızlığı Alman oldubittisi

    Almanya ile imzalanan gizli ittifak antlaşması, savunma içerikliydi. Almanya savaş ilan ettiği için, Osmanlıların savaşa girmesi gerekmedi. Ancak Goeben ve Breslau’nun Çanakkale’den girişi sonrası olaylar değişecekti.

    Dünya Savaşı çıktığında, Osmanlı-Türk aydınlarının ezici bir çoğunluğu savaşa girmekten yanaydı. 1908’de, Avusturya-Macaristan’ın Bosna-Hersek’i ilhak etmesi, Girit’in Yunanistan’a katılma kararı alması ve Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilân etmesiyle başlayan süreç, Trablusgarp ve Balkan Savaşları’ndaki toprak kayıplarıyla sürmüş, aydın kamuoyunda uluslararası hukukun bir işe yaramadığına ve Osmanlılara karşı açıkça haksızlık yapıldığına ilişkin güçlü bir algı oluşmuştu. Balkan Savaşları’nda Osmanlı İmparatorluğu’nun en eski ve merkezî topraklarının yitirilmesi ise, bu adaletsizlik duygusuna bir de intikam arzusu ekledi.

    Öte yandan, Osmanlı Devleti’nin ciddi bir Rusya korkusu vardı. Rusya’nın Boğazlar ve Doğu Anadolu’ya yönelik geleneksel politikasında değişen bir şey olmadığı gibi, bu ülke Büyük Britanya ile artık aynı ittifakta, yani – Fransa’yla birlikte – Üçlü İtilâf ’ta yer alıyordu.

    Bu kızgınlık ve yalnızlık ortamında Osmanlılar kendilerine müttefik aramaya koyuldular. Herhangi bir ittifaka girmek, hem Rusya’ya karşı bir güvence, hem de savaş halinde, Balkan topraklarının hiç olmazsa bir bölümünü veya Ege adalarını geri alma olasılığı sağlayacaktı. Fakat önce Büyük Britanya’ya, sonra Fransa’ya ve arkasından Rusya’ya yapılan ittifak tekliflerinden olumlu bir sonuç çıkmadı.

    En son başvurulan Almanya da Osmanlı Devleti’yle ittifak yapmaya yanaşmıyordu. Alman dışişleri ve genelkurmayı, Osmanlıların kendileri için ayak bağı olacağı kanısındaydılar. Ancak son sözü, Osmanlıların Hilâfet’i kullanarak İslâm dünyasını ayaklandırabileceği, böylece sömürgelerinde isyanlar çıkacak olan Büyük Britanya ve Fransa’nın daha kolay yenileceği inancında olan Alman imparatoru söyledi ve 1-2 Ağustos 1914 gecesi Osmanlı ve Alman İmparatorlukları arasında gizli bir ittifak antlaşması imzalandı.

    Türk kararsızlığı Alman oldubittisi
    Asker olanlar silah başına Osmanlı Devleti 2 Ağustos 1914’te seferberlik ilan etti. Kararı halka duyurmak için asılan sokak afişlerinde: “Asker Olanlar Silah Başına” deniyordu.

    Osmanlı-Alman Antlaşması, bir “savunma antlaşması” idi ve iki ülkeden birinin savaşa zorlanması halinde diğerinin yardıma koşacağını öngörüyordu. Dolayısıyla, Almanya’nın Rusya’ya 1 Ağustos’ta savaş ilan etmesi üzerine Osmanlıların savaşa girmesi gerekmemişti. Ayrıca, iktidardaki İttihat ve Terakki Cemiyeti önderleri arasında o günlerde ne savaşa girme konusunda ne de seçilecek taraf konusunda bir fikir birliği vardı. Savaşa olumlu bakanların bir bölümü, Maliye Nazırı Cavit Bey gibi, Üçlü İtilâf ’tan yanaydılar ve bu olasılığın kalkması üzerine savaş aleyhtarı olmuşlardı. Bunların tek tercihleri, Balkan Savaşı’nda yitirilenlerin geri alınmasıydı. Öte yandan, savaşa girildiğinde Balkan Yarımadası’nda kiminle dost, kiminle düşman olunacağı bilinmiyordu. O günlerde aleyhine toprak kazanılabilecek Yunanistan ve Bulgaristan’ın ikisi de tarafsızdı ve iki ülkenin de tarafsızlıklarını sürdürme veya Almanya’dan yana savaşa girme olasılığı vardı. Daha ciddi bir sorun ise, Bulgaristan ve Romanya’nın tarafsızlıkları nedeniyle, Almanya ve Avusturya-Macaristan’la kara yolu bağlantısının olmayışı, yani müttefiklerinin Osmanlılara silah ve cephane taşımasının olanaksızlığıydı.

    Birkaç gün süren bu belirsizlik ve zaaf ortamında savaş yanlıları pek bir şey yapamadılar. Almanya ise Osmanlıları savaşa girme konusunda sıkıştırmaya başlamıştı bile. Osmanlı Hükümetinin yukarıda açıklanan nedenlerle isteksiz davranması karşısında Almanya, hiç yoktan bir kriz çıkararak Osmanlı Devleti’ni savaşa sokmaya çalıştı.

    Messina’da kömür ikmâli yapan Alman savaş gemileri SMS Goeben ve SMS Breslau’ya 3 Ağustos 1914 sabahı Cezayir kıyılarına gidip Philippeville (bugünkü Skikda) ve Bône (bugünkü Annaba) kentlerini bombalama emri verilmişti. Aynı günün akşamı, gemiler hedeflerine doğru ilerlerken gelen ikinci bir emirle İstanbul’a gitmeleri istendi. Bu yeni emre bir anlam veremeyen Tümamiral Wilhelm Souchon, önce kendisine verilen ilk görevi yapmayı tercih etti. İki kentin 4 Ağustos sabahı erken saatlerde bombalanmasından sonra gemiler Doğu Akdeniz’e doğru yola çıktılar. O sabah Büyük Britanya, Almanya’nın Belçika’ya saldırmasını protesto etmişti. Bu duruma uygun olarak Souchon’a, “İngiliz gemilerinden sakınması” gerektiği bildirildi. Nitekim yolda İngiliz savaş gemilerine rastlandı; ama Büyük Britanya henüz Almanya’ya savaş ilan etmediği için herhangi bir çatışma olmadı. Alman gemilerinin Messina’ya döndükleri aynı gece, Büyük Britanya Almanya’ya savaş ilan edecek ve iki Alman gemisi, peşlerindeki İngiliz gemilerini altı gün süren bir maceradan sonra atlatarak Çanakkale Boğazı’na gireceklerdi.

    Türk kararsızlığı Alman oldubittisi
    Goeben’in fesli Almanları Goeben zırhlısı İstinye limanında. Geminin adı Yavuz Sultan Selim olarak değiştirilip Osmanlı bayrağı çekildikten sonra, Alman mürettebat da fes giyerek poz vermişti (altta).
    Türk kararsızlığı Alman oldubittisi

    SMS Goeben ve SMS Breslau’nun Çanakkale’ye geldikleri 10 Ağustos 1914 Pazartesi akşamı birçok İttihatçı bakan, meseleyi tartışmak için Sadrazam Sait Halim Paşa’nın Yeniköy’deki yalısında toplandı. Savaştaki bir ülkenin savaş gemileri tarafsız bir ülkenin limanlarında yirmi dört saatten fazla kalamazdı. Aksi takdirde, silahlarından arındırılmış bir biçimde alıkonmaları gerekirdi. Osmanlı Hükümeti, Alman gemilerini İngiliz gemilerinin pençesine atmayı tasarlamıyordu gerçi; ama Alman büyükelçisi de gemilerin ve mürettebatlarının Osmanlı ülkesinde alıkonmasını şiddetle reddediyordu. Toplantıda hazır bulunanlardan Meclis-i Mebusan Başkanı Halil (Menteşe) Bey, kendi iddiasına göre, orta bir yol buldu: Osmanlı Devleti gemileri satın almış olacaktı. Böylece Almanya’ya tarafsızlıkla uyuşmayan bir ayrıcalık tanınmamış olacağı gibi, Büyük Britanya da, Osmanlı Devleti adına inşa edilen, paraları da ödenmiş olan Sultan Osman-ı Evvel ve Reşadiye zırhlılarına daha birkaç gün önce el koymuş olduğu için, ses çıkaramayacaktı.

    Baron von Wangenheim, bir müddet direndikten sonra Halil Bey’in önerisini hükümetine iletmeyi kabul etti. Bu sonuç alındığında sabah saatin üçü olmuştu ve herkes bitkin bir haldeydi. Ama Osmanlı devlet adamları, evlerine dönmeden önce hem dünya kamuoyu önünde durumlarını kurtarmak hem de Almanya’nın oldubittisine aynı biçimde bir karşılık vermiş olmak için, iki savaş gemisinin seksen milyon mark karşılığında Osmanlı Devleti’nce satın alındığını basına duyurma kararı aldı. 12 Ağustos tarihli Tanin, “Büyük bir muvaffakiyet” üstbaşlığı altında şöyle bir başlık atmıştı: “Yeni gemilerimiz: Yavuz Sultan Selim, Midilli”.

    Osmanlı kamuoyunda büyük bir sevinçle karşılanan bu gelişme, sonuç olarak Almanya’nın da işine yaramış oldu. Akdeniz’deki İngiliz donanması karşısında tek başlarına hiçbir iş yapamayacak iki gemi kurtarılmış oldu. Ama asıl önemlisi, Osmanlı kamuoyunda Almanya’nın prestiji arttı. İngilizler savaş nedeniyle iki Osmanlı gemisine el koyarken Almanlar, savaşta olmalarına rağmen Osmanlılara iki gemi satmıştı! Osmanlılar da Alman gemilerine koydukları adlarla önemli mesajlar vermiş oldular. Mısır’ı tekrar topraklarına katmak istediklerini, ama Yunanistan’la da savaşmak arzusunda olduklarını duyurdular.

    TAŞNAKSÜTYUN KONGRESİ

    Rusya’da isyan çıkarma karşılığı Ermenilere özerklik vaadi

    Türk kararsızlığı Alman oldubittisi
    Dr. Bahattin Şakir

    Avrupa’da savaşın başladığı, Osmanlı Devleti’nde “reformların” askıya alındığı ve umumi seferberliğin ilan edildiği koşullarda, Dahiliye Nazırı Talat Paşa’nın onayı ile Erzurum’da Taşnaktsutyun Partisi’nin (Ermeni Devrimci Federasyonu) 8. Kongresi toplanıyordu. 2 Ağustos’ta başlayan kongre, Osmanlı ve Rus imparatorluğunda bulunan üyelerinin her iki ülkedeki yurttaşlık görevlerini yerine getirmelerine karar verdi.

    Rusya’daki Ermeniler Rus ordusunda, Osmanlı Devleti’ndeki Ermeniler de Osmanlı ordusunda askerlik yapacaklardı!

    Kongrede seçilen ve gelişmelere göre partinin tutumunu belirleme yetkisi olan dokuz kişilik heyetten Vramian, Rostom ve Agnuni’yi ziyaret eden Dr. Bahattin Şakir, Ömer Naci ve Filibeli Ahmet Hilmi, Kafkasya’da Rusya Ermenileriyle çıkarılacak isyan karşılığında Rusya Ermenistanı, Erzurum, Van ve Bitlis’i içine alacak bir özerklik vaadinde bulundu. Osmanlı ve Rus delegeleri ortak karar alamadı ve Bahattin Şakir telgrafla durumu İttihat Terakki merkez komitesine bildirdi.

    İSTANBUL’DA PARLAK BİR JEO-STRATEJİST

    Parvus Efendi

    MASİS KÜRKÇÜGİL

    İttihat ve Terakki bir oldu-bittiyle 1. Dünya Savaşı’na girerken Osmanlıların Almanya ile ittifak yapmasına “devrimci roller” yükleyen Parvus Efendi, günümüzde jeo-stratejist diye adlandırılan bir mesleğin belki de Türkiye’deki ilk temsilcisi olmuştur. Strateji meselesinin zaman zaman bol miktarda hayal ve komplo ile birlikte devlet politikalarını biçimlendirmeye yönelik olmasının iyi bir örneği olan Parvus Efendi, yazdığı yazıların yanı sıra değme maceraperestleri kıskandıracak hayatıyla da dikkate değer bir insandı. İşbitiricilikle siyasal devrimciliği bağdaştırmaya meraklı ve el hak bu konuda türünün timsali olan Parvus, sahne ışıklarını ne kadar severse sevsin hayatını Weimar Cumhuriyeti’nin başkan danışmanı olarak tamamlamasına rağmen, tarihin tozlu sayfalarına mahkum edilmiştir.

    Kasım 1910’da sadece üç ay için İstanbul’a geldiğinde, delik ayakkabılı bir sosyalist gazeteciydi. Beş yıl sonra kentten ayrılırken ise, geldiğinde kendisine vize vermeyen Alman büyükelçiliğinin saygın bir muhatabı, ticaretten kazandıklarıyla artık ömrünün sonuna kadar istediği gibi yaşayacak bir zengin ve yazdığı yazılar, kurduğu ilişkilerle tek başına devletler arasında siyasal bir fenomendi.

    1867’de Ukrayna’da doğan İzrail Lazareviç Gel’fand, eğitim için gittiği İsviçre’de adını Avrupalılaştırarak Alexandre Israel Helphand yapmıştı. Ekonomi-politik üzerine tezini bitirdikten sonra geçtiği Almanya’da sosyal demokrat partinin gazetelerinde çalışmış, çok önemli broşürlere imza atmış, ancak partinin herhangi bir kademesinde bulunmamıştı. Kautsky, Rosa Luxemburg gibi dönemin önde gelen simalarıyla çok yakın ilişkileri oldu. 1905 Rus Devrimi arifesinde genç Troçki’nin fikriyatını etkiledi. 1905 Rus Devrimi’ne katıldı, hatta önemli görevler aldı; yakalanıp sürgüne gönderilirken kaçtı.

    İşini bilen bir devrim taciri

    Türk kararsızlığı Alman oldubittisi

    İstanbul’a geldikten sonra kimlerle nasıl ilişkiye geçtiğine dair bir bilgi olmamakla birlikte, Balkan dillerine (Türkçe dahil) vakıf, ünlü sosyalist Kristian Rakovski aracılığıyla sosyalist çevrelerle ilişki kurduğu anlaşılıyor. Ancak onun Osmanlı siyasal ve düşünsel hayatı ile yakın ilişkisi Yusuf Akçura ile başlar. Parvus, 1911’de İtalya’nın Trablusgarp’ı işgal ettiği günlerde Tanin, Tasvir-i Efkâr ve Jeune Turc gazetelerinde yazılar yazmaya başladı. Ancak Balkan Savaşı’nın başlamasından sonra Türk Yurdu’ndaki yazıları, onun Osmanlılar üzerine görüşlerinin derli toplu dile getirmesine vesile oldu. 1914’te yayımlanan Türkiye’nin Can Damarı: Devlet-i Âliye’nin Borçları ve Islahı kitabı ile haklı bir üne kavuştu.

    Osmanlı Devleti için bir sosyalist olarak uygun gördüğü çözüm ise, sömürgeciliğin sultasından kurtulması, bunun için de öncelikle borçlar ve kapitülasyonlar meselesinin halledilmesiydi. Bir Türk-Müslüman burjuvazisinin oluşmasının şart olduğuna dair yazıları ise benzerleri arasında en sistematik ve iktisadi bir temele dayanan tek örneği oluşturur.

    Parvus, gazetecilik mesleğinin yanısıra Balkan Savaşı sırasında edindiği ilişkilerle ticaret hayatına atıldı ve 1914’te zengin oldu. Türk Yurdu Kütüphanesi’nden yayımlanan iki önemli broşüründe (Umumi Harp Neticelerinden: Almanya Galip Gelirse ve Umumi Harp Neticelerinden: İngiltere Galip Gelirse) savaşın genel olarak dünyada yaratacağı değişikliklere değinirken esas olarak Türkiye’nin her iki durumda akibetini tartıştı.

    “Avrupa harbi yalnız Avrupa’da değil, belki bütün dünyada gayet mühim ve esaslı değişiklikler getirecektir” diye broşürüne başlayan Parvus, “İtilaf-ı Müsseles’in galibiyeti takdirinde Türkiye için ne Avrupa’da ne Asya’da bir karış yer bile kalmayacağı fikir ve eğiliminde bulunuyorum… Harpten sonra Almanya ve Avusturya’nın Türkiye hakkındaki duruş ve tavrı pek dostane olacaktır” diye yazar.

    Türk kararsızlığı Alman oldubittisi
    Analiz kitapları Parvus Efendi’nin savaşın başında Osmanlıca yazdığı iki önemli broşür Umumi Harp Neticelerinden başlığını taşıyordu ve Almanya Galip Gelirse ve İngiltere Galip Gelirse altbaşlıklarıyla yayımlanmıştı.

    İttihat ve Terakki önderlerinin de yakından izlediği dergi ve gazetelerde artık tanınmış bir yazar olan Parvus, durumdan vazife çıkararak Alman elçiliği ile doğrudan ilişkiye geçer. Elçi Wangenheim’ın Alman Dışişlerine Parvus’la görüşmesi üzerine yazdığı rapor, bir tacir veya gazetecinin ötesinde alışılmadık, herhangi bir siyasal örgütü temsil etmemekle birlikte hayallerin ötesinde büyük bir strateji uygulamaya kararlı birini tasvir etmektedir: “Ünlü Rus sosyalist yazar ve son Rus Devrimi’nin başlıca liderlerinden biri olan Dr. Helphand, bir süredir burada özellikle Türk ekonomisinin sorunlarıyla ilgilenen bir yazar olarak aktiftir…. Parvus, Rus demokratların amaçlarına ancak Çarlığın tamemen yok edilmesi ve Rusya’nın küçük devletlere bölünmesiyle ulaşabileceğini söyledi. Diğer yandan, Rusya’da büyük bir devrimi alevlendirmezse, Almanya tamamen başarılı olamayacaktır… Bu nedenle Alman hükümetinin çıkarları zaten yola koyulmuş olan Rus devrimcilerinkiyle aynıdır.”

    Parvus, Çarlığın yıkılmasını siyasal hayatının merkezine almıştır. Bunun için Rusya’daki çeşitli halkların ulusal hareketleriyle ilişkiler kurar. Çarlığı askerî olarak yenebilecek tek güç olarak Almanya’yı desteklemeye girişir. Buna bağlı olarak Osmanlı Devleti’nin de Rusya karşısında Almanya’nın yanında savaşa girmesinden yana politikaları hayata geçirmeye çalışır.

    1917 baharında Lenin’in ve birçok Rus muhalifin mühürlü vagonla İsviçre’den Petrograd’a gidebilmelerinde, Parvus’un Alman hariciyesi ile ilişkilerinin etkisi vardır. Parvus, savaşın bitiminde eski tanışı Radek Berlin’de hapisteyken, Talat Paşa’nın kendisiyle görüşmesini sağlayarak Moskova ile Anadolu arasında bir ilişki kurulmasına da vesile olacaktır. Kendisi Rus Devrimi’nin patlak vermesinden sonra herşeyini bırakarak devrimin hizmetine girmek istemişse de Lenin, “yalnız zekaya değil, temiz ellere de ihtiyaç var” diyerek bunu uygun görmemiştir.

    Hayatının son döneminde Almanya cumhurbaşkanına danışmanlık yapan Parvus, Berlin’de 1924’te zenginlik içinde vefat etmiştir.

  • Modernleşmenin yan etkileri

    Modernleşmenin yan etkileri

    Osmanlı modernleşmesini başlatan olmasa da, kalıcılığını sağlayan Sultan II. Mahmut’un saltanat dönemi (1808-1838), birçok toplumsal/siyasal gerginliğe sahne olduğu gibi, devlet-toplum gerginliğinin de ortaya çıktığı dönemdir. Yeniçeri ordusunun varlığına son verilen bu dönemde devlet büyük çaplı bir dönüşüm geçirmiştir. Dolayısıyla, her ne kadar Tanzimat dönemini 1839’da başlatmaya alışmışsak da, II. Mahmut’un saltanat yıllarını bu döneme katmak hiç de yersiz olmaz.

    Vatan aynı vatan kafa ayrı kafa

    Yeniçerilerden alaylı-okullu çekişmesine

    Yeniçeri ordusunun 1826’da kaldırılması bir dizi toplumsal gerginlik yaratmıştı. Gerçi dinî çevrelerin yüksek kademelerdeki memurları II. Mahmut’un reformlarını destekliyorlardı. Ama Sultan’a “gâvur padişah” adını yakıştıran toplumda böyle bir destek olmaması, yeniçerilerin de özellikle İstanbul’un esnaf ve sanatkâr zümresinden ayırdedilemeyecek bir konumda bulunması, resmî çevrelerin daha sonra “vak’a-i hayriyye” diye adlandıracağı olayı dinî bir kisveye soktu. Toplumsal desteğin en alt II. Mahmud kademelere kadar yayılması amacıyla, ülke çapındaki yeniçeri avı, Bektaşi avına dönüştü. Ancak yeniçeriliğin kaldırılması, bazı yabancı gözlemcilerin ve daha sonra Namık Kemal’in de vurguladıkları gibi, devlet karşısında toplumsal direnişin de sonu oldu.

    Modernleşmenin yan etkileri
    II. Mahmud

    Sultan II. Mahmut ve Tanzimat dönemlerindeki eğitim hamlesi de kutuplaşmalara neden oldu. Yeni hukuk dizgesinin gerektirdiği kadrolar, giderek hakimler ve savcılar olarak kadıların pabucunu dama atarken, medreseler yalnızca müderris yetiştirebilen okullara dönüştüler. Kadılıkların uzun zamandan beri yüksek bürokrat ve ulemâ çocuklarının tekeline geçmiş olması nedeniyle zaten rahatsız olan medrese öğrencileri, II. Meşrutiyet’e, hattâ Millî Mücadele dönemine kadar iktidar karşısında isyancılık potansiyeli taşıdılar. 31 Mart Vak’asında görüldüğü gibi bu sefer de müttefikleri Harbiye Mektebi mezunları karşısında maaşlarını ve emekliliklerini yitirme tehlikesiyle karşılaşan alaylı subaylardı.

    Okululular da kendi aralarında bölündüler. Yüksek rütbeli memurların hizmetinde çalışanların az sayıdaki oğullarını saymazsak, 19. yüzyılda kurulan modern okullara giren öğrencilerin neredeyse tamamı, memuriyet soyluluğu diye adlandırabileceğimiz, Osmanlıların “askerî” dedikleri sınıfa mensuptu. Bu tekel, özellikle Harbiye Mektebi’nde 93 Harbi’nden sonra kırıldı. Ancak, II. Abdülhamid’in “zâdegân” sınıfı yaratma çabalarının da katkısıyla, sınıfsal-siyasal bir gerilim havası sürdü. Asım Gündüz anılarında Harbiye’de kendisinin sınıf birincisi olduğunu, ama “İstanbullu” olduğu için Ali İhsan Sabis’in sınıf birincisi yapıldığını söyler.

    Modernleşmenin yan etkileri
    Yeni düzenin kaybedenleri 31 Mart isyanının bastırılması sırasında Beyoğlu’nda bir çatışma. 1. Ordu askerlerini isyana teşvik edenler arasında çok sayıda alaylı subay ve medrese öğrencisi bulunuyordu.

    Devletlülerden yeni yetmelere

    Cumhuriyet Halk Fırkası’nın başındaki, alçakgönüllü kökenlerden gelen Atatürk – İnönü – Peker üçlüsünün karşısında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kuranların hepsinin ya paşazâde ya da büyük ulemâ çocukları olması da tesadüf değildir. Modern eğitimin yaygınlaşması ve parlamentarizme geçiş, farklı kesimlerin şikâyetlerini kanun çerçevesinde dile getirmelerini sağlamıştı. Böylece, ülkenin dört bir yanından gelen, okumuş ve vilâyet meclislerinde siyasal deneyim kazanmış üyelerin oluşturduğu ilk Meclis-i Mebusan’ın Sultan II. Ab- dülhamit’ce susturulması, birçok konuda eleştirilen Bâb-ı Âlî paşalarının da rahat bir nefes almasına yaradı. Ama aynı senaryonun II. Meşrutiyet’te de sahnelenmesine bu kez mebuslar izin vermedi ve kendilerini ayak takımı olarak gören Sadrazam Kâmil Paşa güvensizlik oyuyla 1909 Şubatında düşürüldü.

    Jön Türklerin İttihat ve Terakki Cemiyeti’yle Hürriyet ve İtilâf Fırkası’na bölünmeleriyle, daha sonra İttihat ve Terakki üyelerinin meşrutiyetçiler ve cumhuriyetçiler biçiminde kutuplaşmalarında da aynı sınıfsal-kültürel gerilim vardır. Çok çeşitli kültürel ve siyasal itirazları da olmakla birlikte, Hürriyet ve İtilâf yanlıları arasında Osmanlı soyluluğu, İttihat ve Terakki’ye oranla daha ağırlıktaydı. Bu kesim de meşrutiyet istiyordu, ama meşrutî monarşide sultana, Alman modelinde olduğu gibi, ciddî bir anayasal güç tanıma yanlısıydı. Ulusal egemenlik ilkesini kesin olarak yerleştiren İttihatçılar ise, daha sonra simgesel bir monarşiyi sürdürme ve cumhuriyete geçme seçenekleri karşısında, yine büyük çapta toplumsal köken çizgisiyle ayrıldılar. Padişaha ve Osmanlı Devleti’ne asırlardan beri hizmet etmiş bir aileye mensup olmamak, siyasal rejim konusunda köktenciliği kolaylaştırıyordu. Öte yandan, cumhuriyet istemeyen Rauf Orbay ise, Süleyman Necati Güneri’nin anılarında söylediklerine bakacak olursak “Âl-i Osman’dan başka rehber kabul etmiyorum. Babamın vasiyeti vardır. ‘Âl-i Osman zevâl bulursa git, başka İslâm hükümetlerinin birine hizmet et’” diyebiliyordu.

    Ne var ki, Cumhuriyet’i kuranlar, partilerinin programında söylendiği gibi, “hiçbir cemaate imtiyaz tanımıyan” bir düzen kuramadılar. Yine parti programında sözü edilen, “serbest meslek erbabının … [k]abiliyetleri ve hizmetleri karşılığını görmeleri için faaliyetleri sahasını açık ve emin bulundurmak vazife”si yerine getirilmedi. Eğitimin yaygınlaşmayı sürdürmesi, yeni yetişenleri yeni düzene kazandıramadı. Sözgelimi, hukuk eğitimi aldıktan sonra memleketlerinde avukatlık bürosu açan gençler, iktidar partisinin yerel örgütüne kabul edilmediler. Parti mensubu avukatların tercih edilmesi nedeniyle, büroları örümcek ağlarıyla kaplandı. Bu da, Demokrat Parti kurulduktan sonra yeni partinin il ve ilçe örgütlerini intikama susamış yeni bir orta sınıfın doldurmasına ve giderek CHP ile DP/AP arasında 12 Eylül 1980 darbesine kadar süren bir kan davasına yol açtı.

    Modernleşmenin yan etkileri
    Cumhuriyet anlaşmazlığı Milli Mücadele’nin, daha sonra cumhuriyet konusunda anlaşmazlığa düşen iki önderi: Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Bey Sivas’ta (1919).

    Dinî cemaatlerden etnik kimliklere

    Merkezde alınan kararların veya reformların doğurduğu kutuplaşmaların yanı sıra, geç dönem Osmanlı toplumunda görülen bazı gelişmeler de zaman zaman kanlı kavgalara dönüşebilen kutuplaşmalar yaratmıştır. Gerek devşirme sisteminin 17. yüzyıl ortalarından itibaren büyük çapta terk edilmesi, yani Osmanlı kimliğinin ciddî bir biçimde değişmesi, gerekse Avusturya ve Rusya ile 18. yüzyılda yapılan savaşların neredeyse tümünde Balkanlar’da isyanların çıkması, “yönetilenler” anlamına gelen “reâyâ” sözcüğünün 18. yüzyıl sonlarıyla 19. yüzyıl başlarında “gayrımüslim” anlamına gelmesine neden olmuştu. Buna koşut olarak da, Müslümanlar için “millet-i hâkime”, yani “egemen cemaat” denme- ye başlandı. Bu gelişme, Batı Avrupa’da dinlerüstü bir yurttaşlık kültürünün oluşmaya başladığı bir dönemde, Osmanlı İmparatorluğu’nda dinî bir kutuplaşma döneminin başladığına işaret eder. 19. yüzyılın ilk çeyreğinde patlak veren Sırp ve Yunan isyanları da bu kutuplaşmayı iyice keskinleştirdi. İşte Tanzimat’la birlikte yerel yönetimlerde Hristiyanların da söz sahibi olması, tam bu kutuplaşma ortamında ve Yunanistan’ın bağımsızlık, Sırbistan’ın da özerklik kazanmış oldukları bir zaman diliminde gerçekleşti. Ama en alt kademedeki Müslüman tebaadan en tepedeki devlet yöneticilerine kadar büyük çoğunluk, bunu istemeksizin, mecburiyetten kabul ediyorlardı. 1856’da bütün Osmanlıların eşit olduğunu ilân eden Islahat Fermanı’nın okunduğu töreni onuncu “tezkire”sinde betimleyen Cevdet Paşa, tören sırasında herkesin suratının asık olduğunu, ortalığı adetâ bir yas havasının kapladığını anlatır.

    Öte yandan, Girit’te ve başta Bosna-Hersek olmak üzere Balkanlar’ın bazı bölgelerinde Osmanlı toplumu, büyük toprak sahibi Müslümanlar, kiracı Hristiyanlar biçiminde ayrışmıştı. Bu ortam, milliyetçilik tohumlarının hızla yeşerebilmesine müsait bir zemin hazırladı. Sınıfsal kutuplaşma, hızla dinî/etnik kutuplaşmaya dönüştü. Böylece Balkanlar’da bir dizi ulus-devletin ve bugünkü sınırların oluşması sürecinde Müslümanlar büyük ölçüde dışlandılar ve daralan Osmanlı topraklarına göç ettiler. Bu göç süreci ise, birçok önemli sonuç doğurdu. Bu sonuçların biri, Osmanlılığın daha çok İslâm unsuru üzerinden tanımlanması ve Hristiyanların Trakya ve Anadolu’dan çıkartılması isteğinin dile getirilmesiydi. Nitekim Balkan Savaşı’ndan sonra Bulgaristan’la, Millî Mücadele’den sonra da Yunanistan’la nüfus mübadelesi yapıldı.

    Kısmen bu birinci sonuca bağlı olan ikinci bir sonuç ise, Türk milliyetçiliğinin ortaya çıkma aşamasında Sünnî İslâm’ın Türk kimliğinin belirleyici bir öğesi konumuna gelmesiydi. Yani Türk milliyetçiliği, Alevî unsurunu da dışlayan bir biçimde tanımlandı. Gerçi Osmanlılık, çok uzun bir süredir Sünnîlik’le içiçe gelişmişti. Merkezî Osmanlı kül- türünün etkilediği Türkçede “Kızılbaş” ve “Dürzü” sözcükleri, birer küfür olmuştu. Nitekim Sivas’tan 1919 Temmuzunda Erzurum’daki Mustafa Kemal Paşa’ya yazan Albay Refet (Bele) Bey de, Sivas yöresi Alevilerini “kansız” biçiminde adlandırmıştır. Ayrıca Türk milliyetçiliği, tutunabilmek için İslâmcılık ideolojisine bir dizi ödün vermek zorunda kalmıştı. İşte bu yüzden Ziya Gökalp’in programı yalnızca “Türkleşmek ve muasırlaşmak”tan ibaret kalmamış, bir de “İslâmlaşmak” içermek zorunda kalmıştı. Gökalp’ten sonra Şemsettin Günaltay, Alevîleri tamamen dışlayacak, 1923’te yayımladığı Maziden Atiye kitabında ise Orta Asya iklim ve coğrafyasının Sünnîlik’i Araplardan bile daha iyi taşıyacak bir Türk karakteri yarattığını ileri sürecektir.

    Kürtler yeni rejimle bağları koparıyor

    Cumhuriyet tarihinin ilk kutuplaşması, Cumhuriyet’in kurulmasının ardından Şeyh Sait isyanı diye bilinen Kürt isyanı ile gerçekleşti.

    MASİS KÜRKÇÜGİL

    Kürtler 1919’dan itibaren Ankara’da işgale karşı Türk ve Kürt birliğini işaret eden İslami söylem ve Mustafa Kemal’in Kürt ileri gelenlerini harekete katma konusunda hassasiyetiyle İstiklal Harbini desteklediler. Lozan Konferansında İsmet Paşa Kürtlerin gerçek temsilcilerini içinde bulunduran Ankara hükümetinin Türklerin ve Kürtlerin hükümeti olduğunu belirtmişken kısa süre sonra durum değişti.

    Modernleşmenin yan etkileri
    1925’teki ayaklanma ve bastırma hareketleri sırasında Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan karikatürler. “Demir mengene” ve “Türk’ün yalın kılıcı”.

    Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde bile Kürtler arasında milliyetçi hareket gelişmemişken, Saltanat ve Hilafetin birleştiriciliği altında Anadolu’nun birlik ve beraberliğini destekleyen Kürtler 1923’te yapılan Büyük Millet Meclisi seçimlerinde merkezden adayların gösterilmesiyle, yani Ankara’da Birinci Meclis’te yer almış bölge milletvekillerinin yeniden seçilme imkanını yitirmeleriyle kendilerinin yönetime dahil olamayacaklarını anladılar. 1924’te Kürtçenin yasaklanması ve İstiklal Savaşına Kürtlerin katılmalarında önemli bir rol oynayan, Türklerin ve Kürtlerin “ideolojik birliğini” sağlayan Hilafetin kaldırılmasıyla Kürtlerin yeni rejimle bağları koptu.

    Modernleşmenin yan etkileri

    Bu tarihten itibaren Kürt ileri gelenleri 1921’de daha ziyade aydınlar arasında etkisi olan Azadi örgütünü bölgede etkin kılarak Şeyh Sait isyanının hazırladılar. Azadi bağımsız bir Kürdistan kurulması için Mayıs 1925’te bir isyan çıkartılması kararını alarak hazırlıklara başladı. Eylül 1924’te daha sonra Ağrı isyanının başında görülecek olan İhsan Nuri de olmak üzere, Beytüşşebap’ta bir isyan çıkartmaya kalkıştılar, ancak yerel aşiretler katılmadığı için isyancılar Irak’a kaçtılar.

    Musul için görüşmeler sürerken Ankara Kürt ileri gelenlerinin desteğini almak istese de hoşnutsuzluğu gideremedi. Şubatta Piran’da çıkan bir çatışmadan sonra birkaç bin kişilik isyancı kalabalığı Diyarbakır’a yöneldi ve sayıları beş bine ulaştı. Ancak ayaklanma belli çevrelerle sınırlı kaldı.

    Mart 1925’te ilan edilen Takrir-i Sükûn kanunuyla Kürt isyanı vesilesi ile bütün muhalefet susturuldu. İsyanın bastırılmasından sonra birçok insan sürgüne gönderildi. Şeyh Sait isyanının bastırılmasından kurtulanlar derlenerek Ağrı isyanını örgütlediler.

    Cumhuriyet rejimi isyanı “irticai” diye niteleyerek onun “milli” karakterini gölgelemiştir. Oysa İstiklal Mahkemesi reisi Mazhar Müfit Bey, “…hepiniz bir noktaya, yani Müstakil Kürdistan teşkiline doğru yürüdünüz” demiştir.

    Modernleşmenin yan etkileri
    İsyandan sürgüne Şeyh Sait isyanına katılım belli çevrelerle sınırlı kalmıştı. Ayaklanmayı bastıran askerler yakalanan isyancılarla görülüyor. İsyanın ardından birçok kişi sürgüne gönderildi.
  • ‘Müslümanlar ilk defa kendi sınırlarını çiziyor’

    ‘Müslümanlar ilk defa kendi sınırlarını çiziyor’

    Ortadoğu demokrasilerinin tarihini, son 100 yıldaki güç dengesini ve Türk dış politikasını değerlendiren Fisk, Batılıların ‘Ellerinde haritalarla, Ortadoğu etrafında gezinip mezhepçi sistemler uyguladığını’ söylüyor.

    'Müslümanlar ilk defa kendi sınırlarını çiziyor'

    Irak-Şam İslâm Devletinin siyah zemin üzerine kelime-i tevhid yazılı bayrağı, 9 Haziran’da Irak’ın en büyük ikinci kenti Musul’da dalgalanmaya başladı. Kent, Irak ordusunun çekilmesiyle o gün IŞİD’in kontrolüne geçti. Irak’ta doğup Suriye’de güçlenen, Türkiye sınırında bazı sınırkapılarını elinde tutan örgüt, Ocak’ta anavatanına saldırarak Felluce’yi ele geçirmişti. Son saldırılarla da Bağdat yakınlarına kadar ulaştı. IŞİD’in hedefi 1. Dünya Savaşı sınırlarını değiştirerek bir devlet kurmak. Hatta Irak-Suriye sınırındaki bir bölgeyi dozerlerle düzleştirip sevkıyat hattı oluşturmalarını ‘Sykes-Picot sınırlarının bozulması’ olarak duyurdular. 1916’da İngiliz ve Fransız diplomatların oluşturduğu, Çarlık Rusyasının onayladığı sınırlar,yaklaşık 100 yılın en ciddi tehdidiyle karşı karşıya. Gazetecilik deneyimlerini ve tarihsel süreçlerle anlattığı Büyük Medeniyet Savaşı kitabının yazarı, Usame bin Ladin’le üç kez röportaj yapan saygın Ortadoğu muhabiri Robert Fisk ile son saldırıları görüştük:

    1. Dünya Savaşı’nın başlamasından 100 yıl sonra, o dönemki koşullarla bugünküler arasında bir paralellik kurulabilir mi?

    Pek çok paralellikler var. En bariz olan, İngiliz ve Fransız yetkililerin, Ortadoğu’daki Osmanlı topraklarını kendi aralarında paylaştığı gizli Sykes-Picot Anlaşmasıdır. Suriye, Filistin, .rdün, Irak yani Mezopotamya sınırlarının bu anlaşmayla çizildiğini biliyoruz. Bu sınırlar büyük oranda bugüne kadar devam etti. Bugün 1. Dünya Savaşının ardından sınırların yeniden çizildiğini ilk defa görüyoruz. Bu, tarihî ve dramatik gelişme. Bir sürü insan içinse korkutucu.

    Gerçi, bir noktada bu sınırların yeniden çizileceği, bunların kalıcı olmadığı tahmin edilebilirdi. Ama ilk olan, Batılılar yerine Müslümanların kendi haritalarını ilk defa kendileri çizmeleri.

    'Müslümanlar ilk defa kendi sınırlarını çiziyor'
    Suriye’ye niyet Irak’a kısmet Irak Kralı Faysal (1921-1933), 1. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı idaresine karşı ayaklanan Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in oğluydu. İngilizler kendisine savaş sonrası Filistin, Lübnan ve Suriye’yi kapsayan bir Arap krallığının başına geçmeyi vadetmiş, söz konusu krallık 1920’de kurulmasına rağmen sadece 4 ay sonra Suriye ve Lübnan’ın kontrolünün Fransa’ya geçmesiyle ortadan kalkmıştı. Faysal, Ağustos 1921’de İngilizlerin isteğiyle Irak Kralı oldu.

    Son 100 yılda diyorsunuz değil mi?

    Evet, 1. Dünya Savaşından sonra Suriye-Irak, Suriye-Lübnan, Suriye-Filistin sınırlarının çizildiğini görmek gerekiyor. Ermenistan ve Kürdistan’ın Amerikan mandası olarak belirlenen sınırları, Amerikalıların Osmanlı topraklarına müdahale etmeme kararı ardından hiç uygulanmadı. Dolayısıyla bazı yapay ülkeler oluşturulurken, belki daha doğal olabilecek Ermenistan ve Kürdistan sınırları oluşmadı. Türkiye ise tabii ki Mustafa Kemal Atatürk ile devletleşti.

    Noam Chomsky, Arap-İslâm dünyasının uzun bir demokrasi tarihine sahip olduğunu ama sıklıkla Batılı güçler  tarafından dağıtıldığını söylüyor. Katılır mısınız?

    Chomsky’nin tam olarak ne dediğini bilmiyorum ama mesela 19. yüzyılda Mısırlı seçkinlerin, entelektüellerin siyasi, felsefi, ekonomik olarak ülkelerine yardımı olacağını düşündükleri ne varsa Avrupa’dan getirmek konusunda çok istekli olduğunu biliyoruz. 1922’ye kadar İngiliz idaresi dönemindeyken özellikle avukat Saad Zaglul ve onun feminist eşi Safiyya Zaglul’un önemli rol oynadığı güçlü bir demokratik bağımsızlık hareketi vardı. Fakat sonrasında İngilizler konuşma özgürlüğünü bastırma politikasına girişti. Bu sistemde, “meclisin olabilir, konuşma özgürlüğün olabilir ama sevmediğimiz hiçbir kanunu onaylayamazsın” dendi. Sonrasındaki bağımsızlık hareketinde kraldan kurtulmak istediklerinde Britanya hepsini hapse kapattı. Arap diktatörlüklerindeki muhalif hareketlerin tamamına olanlar da tam bu. Bugün bile Sisi’nin cumhurbaşkanlığını istemezsen terör suçlamasıyla hapse gönderiliyorsun. Aynı şey Suriye’de, Ürdün’de de geçerli. Yani bir bakıma Arap ve Müslüman dünyasına sadece sınırları dayatmakla kalmadık, üstüne onlara yanlış bir demokrasi de verdik. Meclis kurup fikirlerini söylemelerini istedik ama sadece duymak istediklerimizi söylemelerini sağladık. Benzer şekilde 2006’da Filistin’de seçim olmasını istedik. Ama Filistinliler Hamas’ı seçtiğinde, Hamas’ı izole etmeye çalıştık. Aynı eski kolonyal sistemde olduğu gibi. İsrail ise Hamas’ı izole etmeye devam ediyor.

    1950’lerde İngiliz-Fransız ittifakından ABD-Sovyet rekabetine geçiş yaşandı. Bunun etkisi nasıl oldu?

    Ortadoğu ülkeleri doğaları gereği Batı ve Rus gücüne bağlı. çünkü zayıflar, zayıf olmaları gerekiyor. Onları zayıf olarak biz kurduk. Amaç da talimatlarımızı takip ederek çıkarlarımıza uygun hareket etmelerini sağlamaktı. 2. Dünya Savaşının ardından Arapların kendilerini destekleyeceklerini düşündükleri devletlere kaymaları kaçınılmazdı. Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdül Nasır ilk olarak Amerikalıları sonra Rusları dostları olarak gördü. Sonra Enver Sedat, tekrar Amerikalılara döndü. Benzer şeyler başka yerlerde de yapıldı. Saddam Irak’ta iktidara geldiğinde CIA ona yardım etti. Başlangıçta İran’a saldırdığında biz Batıdakiler onu seviyorduk. Ama Kuveyt’i işgal ettiğinde ondan nefret ettik,. Bu dönemde Sovyetler çökerken yeni bir Rusya ortaya çıktı ve kendi rolünü oynamaya çalıştı. Rusları Kuveyt’in kurtarılması konusunda Batı’nın tarafındaymış gibi düşündük. Bundan sonra Rusların artan şekilde Batı’nın Ortadoğu politikaları konusunda hayal kırıklığına uğradığını gördük. Önce Batı tarafından kandırılmış gibi gözükerek Kaddafi güçlerinin Libya’da bombalanmasına sessiz bir onay verdiler. Ardından da Suriye’de Batı’ya karşı Beşar Esad’ı desteklemeye karar verdiler. Irak’ta ne istedikleri konusundaysa şimdilik sessiz kalıyorlar. Ama bütün sömürge düzeni ve onun yol açtığı çürüme Irak’taki mevcut savaşta net gözüküyor. Burada da silahlı İslâmi gü.ler, iki devleti devirmeye çalışıyor: Suriye ve Irak. Irak hükümetini korumak için askerî yöntemler kullanmaya hazırlanırken Suriye hükümetini devirmeye çalışan isyancıları hâlâ destekliyoruz. İki ülkedeki isyancılar aynı örgütten olsa bile.

    Irak işgali döneminin İngiliz Başbakanı Tony Blair geçenlerde işgalin bugünkü durumla bir ilgisi olmadığını söyledi. Batılı liderler hatalarının sorumluluğunu ne zaman kabul edecekler?

    Batılı liderler unutkanlığımıza ve cehaletimize güvenmek zorunda. Irak genelindeki felaket ve trajedileri takip eden herkes, yüz binlerce kişinin hayatına mal olan anarşi ve kaosun ABD ve İngiltere’nin 2003’te Irak’ı yasadışı şekilde işgal etmesiyle başladığının farkına varmak zorunda. Niyetinizin ne olduğu, hangi yanlış bilgilere sahip olduğunuzun bir önemi yok. Bu işgal bölgedeki mevcut katliamlara doğrudan neden oldu. Saddam döneminde çoğunlukla Kürt ve Şiilere yönelik korkunç suçlar işlendiyse de, yaşananlar bu ölçekte değildi. Blair’in söylediği şekilde Suriye’de Esad’ın gitmesine neden olacak bir harekat gerçekleştirseydik, bugün Irak’ta savaşanlar çoktan Şam’da savaşıyor olacaktı. Irak ve Suriye’yi birbirinden ayırmanın mantığı yok. İki rejim de aynı düşmana karşı savaşıyor.

    Bölgede yaşananlardan ötürü sadece Batı’yı sorumlu göstermemek gerektiğine katılıyor musunuz?

    Hayatını kaybeden insanların kendi ölümlerinden dolayı sorumlu tutulabileceğini düşünmüyorum. Bu Holokost’tan Yahudileri veya 1,5 milyon Ermeninin katledildiği 1915’teki soykırımdan Ermenileri sorumlu tutmak gibi bir şey. Yapılabilecek şey, Müslüman devletlerin Batı’ya nasıl tepki verdiklerinin, Batılı halkların tanrılarına inançlarını büyük oranda neden kaybettiklerinin, inancını kaybetmiş devletlerin koruyan devletlere neden üstünlük sağladığının tarihsel köklerini incelemek.

    Ortadoğu’daki krizleri açıklamaya çalışanlar kolaylıkla etnik ve mezhepsel farklılıklara vurgu yapıyor. Şiilere karşı Sünniler, Sünnilere karşı Kürtler gibi. Bölgede gerçekten böyle keskin hatlar var mı?

    'Müslümanlar ilk defa kendi sınırlarını çiziyor'

    Görüyorsunuz ki, biz Batılılar Müslümanları bölmeye bayılıyoruz. Elimizde hep haritalar var. Güneyde Şiilerin, ortada Sünnilerin, kuzeyde Kürtlerin olduğu Irak haritaları; Lübnan’da Hıristiyan, Sünni, Şii haritaları. Bu haritaları kendi toplumlarımız için, örneğin İngiltere’de Birmingham haritasını Müslüman olanlar ve olmayanlar diye çizmiyoruz. Halbuki esasında bu kentteki dağılım hayli bariz durumda. Esasında Müslüman toplumların hiç de önemli görmediği farklılıkları vurgulayıp duruyoruz. Geçenlerde Lübnanlı bir gazeteci yazdığı bir makalede çok doğru olarak Irak’ta yaşananların, “Sünni ve Şiiler arasında değil, mezhepçi olanlarla olmayanlar arasında bir savaş” olduğunu söyledi. Ve mesela Musul’dan kaçanların çoğu Şii değil Sünni. Durumu yorumlamanın o kadar da kolay olmadığını anlamak zorundasınız. Ve tabii birçok noktada da Sünniler IŞİD’den değil bizim desteklediğimiz Maliki liderliğindeki Şii askerlerin intikam saldırılarından korktukları için kaçıyorlar. Ortadoğu etrafında gezinip mezhepçi sistemler uygulayıp duruyoruz. Fransızlar, Lübnan’da bugün hala devam eden mezhepçi bir sistem kurdular. Aynısını biz de Kıbrıs’ta, Kuzey İrlanda’da yaptık. Elimizde küçük haritalarımız ve sihirli planlarımızla parçalanmaların adil bir şekilde dağıtıldığına inanıyoruz. Lübnan’da Hıristiyan Maruni değilsen cumhurbaşkanı, Sünni değilsen Başbakan, Şii değilsen meclis başkanı olamazsın. Dolayısıyla dinleri ve mezhepleri belli siyasi rollere kapatıyoruz. Bunu bir kere yaptıktan sonra, mezhepçi bir halk oluşuyor.

    Bunun çok naif bir soru olduğunu biliyorum ama Batılılar neden böyle davranıyor?

    Döneme göre değişiyor. İngilizler 19. yüzyılda çoğunlukla Süveyş Kanalı ve Hindistan bağlantısından ötürü Mısır’ı kontrol etmek istedi. 1. Dünya Savaşında donanmalar, özellikle de Winston Churchill’in başında olduğu İngiliz donanması petrolle ilerleyen savaş gemileri kullanmaya başladı. Batılılar için, petrol Ortadoğu’nun altını oldu. İngiltere 1. Dünya Savaşı’nda yetiştirdikleri gülleri sevdiğinden ötürü Irak ve İran’ı işgal etmedi. İşgal etti çünkü iki ülke de petrole sahipti. Libya’da, Suriye’de, Irak’ta petrol vardı; sebep tabii buydu. Ve hâlâ Irak’ta keşfedilmemiş çok büyük petrol kaynakları var. Özellikle batıdaki Sünni bölgelerinin batısında kaynaklar bulunuyor. Sünniler de bunun farkında. Bu yüzden de Irak’a olan ilgimiz devam ediyor. Amerika’nın yakında kaya gazıyla birlikte enerjide kendine yeter olacağı söyleniyor. Buna inanmayın. Ortadoğu önümüzdeki yıllarda da dünyanın merkezinde kalmaya devam edecek. Ve durum böyle sürdükçe oradaki halklara büyük bir zenginlik ve trajedi kaynağı olmaya devam edecek.

    'Müslümanlar ilk defa kendi sınırlarını çiziyor'
    Yangın kapakta IŞİD saldırılarının ardından haftalık Time dergisi, 23-30 Haziran tarihli nüshasının kapağında “Irak’ın Sonu” başlıklı bir yazı yayımladı. İllüstrasyonda, Irak’ı çoktan yok eden yangının Suriye’de devam ettiği vurgulanıyor.

    AKP geçmiş dönemlerde komşulara uzak kalındığı eleştirisiyle büyük bir dış politika açılımı yaptı. Bu eleştiriye katılır mısınız?

    Türk dış politikası ekonomik zenginliğiyle beraber genişledi. Bir ülkenin ekonomik gücü arttıkça dış politikada da özgüveni artar. Başbakan Erdoğan, Arap devrimleri sürecinde bölgeyi ziyaret ettiğinde o dönemin algısının ilerisindeydi ve Arap Baharı’nın siyasi önemini herkesten çok daha önce fark etmişti. Ama sonuçta Kürtlerden, Ermeni Soykırımı inkârından ordu ve polisteki sorunlardan, Erdoğan’ın yer aldığı hükümet biçiminden ötürü Türkiye’nin hâlâ kimseye örnek olabilecek bir potansiyele sahip olmadığı anlaşıldı. Türkiye için tehlike Suriye’nin Pakistanına dönüşmek. Sovyetlerin Afganistan işgali sırasında Körfez ülkeleri ve Amerikalılar, Pakistan’ı Sovyet rejimiyle savaşan Afganlara para ve silah göndermek için rota olarak kullandı. Türkiye de kendisinin, Körfez ülkelerinin ve ABD’nin Suriye rejimini devirmek isteyen İslâmcılara para ve silah gönderilirken kullanılmasına izin verdi. Bugün Pakistan’ın ne halde olduğuna bakın. Türkiye için tehlike işte bu.

    Son olarak yaklaşık 300 yıllık bir geçmişi olan Vahabîlik, bugün nasıl oldu da Nijerya’dan Irak’a kadar bir alanda güçlenebildi?

    İslâmcı güçler geçmişte belirli Batılı noktalara saldırıyordu. Amerikan gemileri ve elçilikleri, Dünya Ticaret Merkezi, Pentagon, Londra metrosu gibi. Bu yöntem artık azaldı. Artık amaç Nijerya’da, Mali’de, Yemen’de, Suriye’de, Irak’ta toprak ele geçirmek. İslâmcılar artık bir bölgeyi kontrol etmek istiyor.

    IRAK-ŞAM İSLÂM DEVLETİ

    İşgalden doğdu işgalci oldu

    ZEYNEP ARIKANLI

    Irak-Şam İslâm Devleti (IŞİD), El Kaide’den kopmuş ve süreç içinde de ona rakip olmuş bir örgüt. IŞİD’in kaynağı olan Vahabîlik inancı, şeriatın beş kaynağı olan Kuran, sünnet, icma, kıyas ve örften yalnız ilk ikisini tanıyor. El Kaide ve IŞİD’in temsilcileri olduğu ve kuramsal olarak Abdullah Azzam tarafından geliştirilen küresel cihat fikrininse üç işgalin ürünü olduğunu söylemek mümkün: Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgali (1979-1989), ABD’nin Afganistan’ı (2001 – …) ve Irak’ı işgali (2003-2011).

    Irak’taki işgal, El Kaide’yi Sünni direnişin bir parçası haline getirdi. Bu direnişin en önemli örgütlerinden biri Ebu Musâb ez-Zerkavi komutasındaki Cemaat et Tehvid ve’l Cihad adlı gruptu. Zerkavi, 2004’te El Kaide’ye bağlılığını ilan etti ve grubun adını Irak El Kaide’si olarak değiştirdi. 2006’da öldürülen Zerkavi’nin yerine geçen Ebu Hamza El-Muhacir, aynı yılın sonunda, Irak’ta etkili olan Sünni grupları da bünyesine katarak Irak İslâm Devleti’ni (IİD) ilan etti. Devletin başı, daha sonra IŞİD’i ilan edecek olan Ebu Ömer el Bağdadi’ydi. El Bağdadi, Suriye’de Arap Baharı’nın önce krize, sonra da iç savaşa dönüştüğü dönemde, elindeki Suriyeli militanları bU ülkeye yönlendirdi. Bu, El Nusra olarak bilinen, Beşar Esad karşıtı Nusret Cephesi’nin kurulması sonucunu doğurdu. Giderek güçlenen el Nusra, IİD’den gelen örgütün feshedilip kendilerine katılma kararını reddedince IİD’nin Iraklı liderleri Suriye’ye giderek cepheyi kontrol etmeye ve el Bağdadi’ye biat toplamaya başladı. Sonuç olarak el Bağdadi, Suriye’ye giderek 2013’te IŞİD’i ilan etti.

    'Müslümanlar ilk defa kendi sınırlarını çiziyor'

    İki örgüt arasındaki kriz için el Kaide lideri el Zevahiri devreye girdi, IŞİD’in lağvedilmesini istedi ve el Nusra’yı el Kaide’nin Suriye kolu olarak teyit etti. El Bağdadi’nin bu kararı reddetmesiyle el Kaide-IŞİD arasında kopuş gerçekleşti.

    Bundan sonrası, Irak’ın IŞİD tarafından işgaline varan süreçtir. Örgüt, Irak Başbakanı Nuri el Maliki’nin Sünnilere yönelik baskı kurduğu alanlarda mevzi kazandı ve Sünni aşiretleri arkasına aldı. Bu ise, Fehim Taştekin’in ifadesiyle “Sünni bir memnuniyetsizler ve intikam koalisyonu” yaratıldığı anlamına geliyor. İşgallerden doğup işgal gücüne dönüşen IŞİD, işte böyle bir zeminde yürüyüşüne devam ediyor.

    ABD TAHRAN BÜYÜKELÇİLİĞİ BASKINI

    Reagan’ın çözdüğü 444 günlük rehine krizi

    Rıza Pehlevi, İslam Devrimi (1979) ile birlikte ülkesini terk etti ve şahlık rejimi ortadan kalktı. Yeni rejimse, devrik şahın iadesini istiyordu. Sığınmak için pek çok ülke gezen Şah Pehlevi, tedavi için Amerika’ya geçince 4 Kasım 1979’da yüzlerce öğrenci Tahran’daki ABD büyükelçiliğine saldırdı ve 56 kişiyi rehin aldı. İran yetkilileri rehineler karşılığında, yargılamak üzere İran Şahı’nın teslim edilmesini istiyordu.

    'Müslümanlar ilk defa kendi sınırlarını çiziyor'

    Diplomatik yollar rehinelerin kurtarılması için sonuç vermeyince, ABD Başkanı Jimmy Carter, İran’a karşı ekonomik ve uluslararası baskılarla karşılık verdi. Amerikan bankalarındaki İran fonları donduruldu, İran’dan petrol ithalatı durduruldu, Amerika’daki önemli sayıda İranlı sınır dışı edildi.

    'Müslümanlar ilk defa kendi sınırlarını çiziyor'

    Carter, Ekim ayındaki başkanlık seçimlerinden önce 24 Nisan 1980’de, uçak ve helikopter filosuyla Kartal Pençesi diye anılan rehine kurtarma operasyonu düzenletti. Ancak bir kum fırtınası sonucu başarısız olan operasyonda bir helikopter ve bir askerî nakliye uçağı düştü, sekiz Amerikan askeri ve bir İranlı hayatını kaybetti.

    Şahın 27 Temmuz’da Kahire’de hayatını kaybetmesi, Eylül ayında Irak’ın İran’ı işgal etmesi ve Ekim seçimlerinde Carter’ın Ronald Reagan’a kaybetmesi, rehineler için müzakere sürecini hızlandırdı. Sonuçta İran fonlarının serbest bırakılması ve İranlı yetkililer hakkında herhangi bir adli kovuşturmanın yapılmayacağı vaadi karşılığında rehineler 444 gün sonra, tam da Reagan 20 Ocak 1981’de başkanlığı devraldıktan saatler sonra serbest bırakıldı. Bu tesadüf üzerine yazılan komplo teorileri, İran tarafının Reagan’la yaptığı perde arkası pazarlıklar sonucu Carter’ın tekrar seçilmesini engellemek için rehinelerin salıverilmesini geciktirdiği iddiasını ortaya attı. Bu konuda pek çok kitap yazılmasına ve soruşturma yapılmasına rağmen somut bir sonuç alınamadı. İran-ABD ilişkilerinde bir milat oluşturan olaydan bu yana, İran’da hâlâ bir Amerikan elçiliği bulunmuyor.

    Vestel Karani’nin türbesini havaya uçurdular

    'Müslümanlar ilk defa kendi sınırlarını çiziyor'

    Türbe, heykel, minare gibi eserleri Allah’a ortaklık (şirk) sayan IŞİD, Suriye’nin Rakka kentinde daha önce çevresini bombaladıkları Veysel Karani Türbesini Haziran ayında tamamen imha etti. İslâm tarihinde özel bir yeri olan Veysel Karani, Yemenli Karan aşiretinden yoksul bir deve çobanıyken Yemen’e gelen Müslümanlardan yeni dini benimsemiş; annesinden izin alıp Medine’ye Hz. Muhammed’i ziyarete gitmiş. Peygamber evde olmadığı için, annesine hemen dönme sözü verdiğinden geri dönmüş. Durumu öğrenen Peygamber hırkasını Veysel’e göndermiş. Bunun, İstanbul’da Hırkaişerif Camiinde sergilenen hırka olduğu söylenir.

    IRAK’TA OSMANLI İDARESİ

    Merkezî devlet hedefi Ortadoğu’ya hiç uğramadı

    AHMET KUYAŞ

    Osmanlı Devleti, Ortadoğu’daki hakimiyetini 18. yüzyılda neredeyse tümüyle yitirmişti. Yerel hanedanların eline geçen bölgede ne doğru dürüst vergi toplayabiliyor, ne de hacıların veya Sürre Alayı’nın güvenliğini sağlayabiliyordu. Zaten Hicaz’da kontrol Vahabî isyanını 1818’de bastıran Kavalalı ailesine geçmiş, Osmanlı hakimiyeti ancak 1860’ta İngiliz ve Fransız desteğiyle tekrar kurulabilmişti. Günümüz Irak coğrafyasındaysa kontrol tam olarak 1860’larda sağlanabildi.

    Fakat bu hakimiyet de bazı önemli ödünler verilmesiyle mümkün olabilmişti. Bir yanda Tanzimat reformlarını uygulayacak memur yokluğu, diğer yanda da kısmen bu reformların neden olduğu toplumsal karışıklıklarla baş etme gereksinimi, yerel eşrafa bir dizi ödün verilmesine neden oldu. Böylece ortaya, tarihçi Albert Hourani’nin, “eşraf politikası” dediği süreç çıktı. Yani Osmanlı Devleti, bu yörelerin yönetimini tümüyle ileri gelen ailelere bırakmış oldu. Bu durum, parlamenter yönetim isteyenlere karşı soylu sınıfının desteğini kazanma arzusunda olan Sultan II. Abdülhamit tarafından da sürdürüldü. Böylece Tanzimat’ın güçlü bir merkezî devlet yönetimi kurma hedefi, Ortadoğu’da pek gerçekleşemezken, hem etnik hem de dinsel açıdan çok daha karışık olan Irak’ta hiç gerçekleşmedi. Irak uzmanlarına bakacak olursak, ülkede belli bir toplumsal kaynaşma ve istikrar ancak krallık döneminde (1922-1958), petrol sanayiinde çalışan bir şehirli işçi sınıfının oluşması sayesinde ortaya çıkabildi.

    'Müslümanlar ilk defa kendi sınırlarını çiziyor'
    1916 yılında çizilen ve Ortadoğu’yu Fransa İngiltere arasında paylaştıran Sykes-Picot anlaşmasının haritası.
  • Gerçek mezara uydurma hikaye

    Gerçek mezara uydurma hikaye

    Türkiye’nin yurt dışındaki tek toprak parçası “Türk Mezarı”nda, Osmanlı ailesinin atası Süleyman Şah’ın yattığı iddiası doğru değil. Kabrin bir Türke ait olduğu neredeyse kesin, ancak Selçuklu ailesinin iki önemli figüründen harmanlanan hikaye tam bir efsane.

    Gerçek mezara uydurma hikaye

    Geçmişteki bütün iktidarlar kendilerine gelenek icat etmiştir. Küçük bir sınır beyliğinden imparatorluğa geçiş sürecinde Osmanlı Devleti de aynı yöntemi uyguladı. “Eskilere dayanan bir varoluş ve soyluluk arayışı” olarak tanımlayabileceğimiz bu gelenek icadının Osmanlı Devleti için önemli iki nedeni vardı. Bunların ilki, Karesi, Germiyan veya Karaman gibi Türk askerî aristokrasisine mensup beylikleri yönetimi altında toplayan Osmanlı ailesinin de saygı uyandıran bir soyağacına ihtiyaç duymasıydı. İkinci neden ise, önce Akkoyunlular, sonra da Safevîler karşısında Anadolu Türklerinin bağlılığını sağlama yolunda, saygınlığı su götürmez bir meşruluk kaynağı arayışıdır. Osmanlı ailesinin Oğuzların Kayı Boyu’na mensup oldukları iddiası bu nedenlerle ortaya çıkmıştır.

    Gerçek mezara uydurma hikaye
    Sular altında kalacaktı – 2014
    Gerçek mezara uydurma hikaye
    1770’ler Caber Kalesi’nin eteklerindeki türbe. İslam Ansiklopedisi

    Bir başka iddia Süleyman Şah Türbesi ile alakalı. Gerçekte, türbede yatanın kim olduğu bilinmiyor. Ama mezarın bir Türke ait olduğu kesin gibi. İlk Osmanlı tarihçilerinden Aşıkpaşazade, Osman Gazi’nin büyükbabası “Süleyman Şah Gazi”nin Fırat Nehrinde boğulduktan sonra burada, yani Câber Kalesinin eteklerinde gömüldüğünü söyler. Bu uydurma öyküde ölüm hikayesi, Anadolu Selçuklu Devletinin kurucusu I. Kılıç Arslan’dan; isimse onun babası Kutalmışoğlu Süleyman Bey’den alınmıştır.

    Gerçek mezara uydurma hikaye
    ‘Sultanlara layık’ türbe için hiçbir masraftan kaçınılmadı
    II. Abdülhamid’in türbeye ilgisi, belgelerden okunuyor. 1882’de Halep vilayeti meclis idaresinden gönderilen yazıda türbe inşası için padişahın iradesi talep ediliyor.
    Gerçek mezara uydurma hikaye
    İki yıl sonra Kolağası Sabit, yeni türbe için bir plan hazırlamış.
    Gerçek mezara uydurma hikaye
    49 bin 145 kuruşluk masraf çıkartmış.
    Gerçek mezara uydurma hikaye
    27 Temmuz 1884’te de Sadrazam Said “kabrin padişaha layık bir türbe içine alınması”nın emredildiği ve bir onbaşı takımı ile türbedar görevlendirilmesi gerektiğini belirtmiş

    Süleyman Bey, Anadolu’da güçlenince Selçuklu sultanı Melikşah’ı rahatsız etmişti. Suriye Selçuklularıyla savaşta öldükten sonra (1086) Halep kalesinin önüne defnedildi. Oğlu I. Kılıç Arslan ise, 1107’de yine Suriye Selçuklularıyla olan bir savaşta yenildikten sonra Anadolu’ya dönerken, Fırat’ın kollarından Habur çayında boğulmuştur.

    Gerçek mezara uydurma hikaye
    Fırat’ta 85 km yolculuk etti Baraj gölü altında kalacakken, 1973’te Türkiye sınırına 27 km mesafede yeni bir yere taşındı. Hürriyet
    Gerçek mezara uydurma hikaye
    Caber Kalesi’yse günümüzde bir adadan ibaret kaldı.

    Osmanlı kökenlerine ilişkin bu efsane, 19. yüzyılın son çeyreğinde Türk milliyetçiliği ışığında yeniden okunurken Câber Kalesi büyük önem kazandı. Anıt-yapılar ve şenliklerle bir devlet geleneği yaratmaya çalışan Sultan II. Abdülhamit (saltanatı 1876-1908), 15. yüzyıldan zamanımıza kadar “Türk Mezarı” diye adlandırılan Câber Kalesi’nin yanındaki mezarın Ahır da üzerinde bir türbe yapılmasını emretti. Yeni milliyetçi nesil, 1921’de Büyük Millet Meclisi Hükümeti Fransızlarla Ankara Anlaşmasını burasının Türk toprağı kalmasını sağladı. Bu konu daha sonra Lausanne Konferansı’nda da onaylandı.

    Türbenin yaşam savaşı

    Barajlar ayırsa bile…

    Suriye’de 2011’de başlayan isyanla Süleyman Şah Türbesi, Türkiye’de sık sık gündeme geldi. Türbe civarının isyancıların eline geçmesi üzerine Türkiye’nin operasyon yapacağı konuşuldu, devletin zirvesinin türbenin korunmasına dair gizli görüşmesi internete sızdı.

    Esasında türbe, Cumhuriyet tarihi boyunca gündemdeydi. Temel konular güvenlik ve Fırat üzerinde Suriye’nin inşa ettiği barajlardı. İlk olarak 1936’da Maarif Vekaleti tarafından tamir edildi, iki yıl sonra bölgeki jandarmalar için karakol inşa edildi.

    Türbenin esas ayakta kalma savaşı, 1966’da Suriye’nin, Fırat üzerinde inşa etmeye başladığı Tabka Barajı’ndan ötürü türbenin 1973’te sular altında kalacağını Türkiye’ye bildirmesiyle başladı. Şam, türbenin yerinin değiştirilmesi ya da Türkiye’ye taşınmasını önerdi. Sonuçta türbenin taşınması için Türkiye sınırına 30 km uzaklıkta, 10 bin 96 metrekarelik bir alan belirlendi. Buradaki yeni Süleyman Şah Türbesi ve Saygı Karakolu 1975’te tamanlandı.

    20 yıl sonra yine baraj gölü sorunu ortaya çıktı. Bu kez tehdit, yeni inşa edilen Teşrin Barajı’ydı. Türkiye, türbeyi tahkim etmeye karar verdi. 1999’da başlayan Ankara-Şam görüşmeleri 2006’da tamamlandı. Duvarların altına 11,5 metrelik 880 fore kazık ve geçirimsiz tabaka yerleştirildi, türbenin içi ve çevresi düzenlendi. 2010’da tadilatın tamamlanmasıyla türbe bir turizm merkezine dönüştü. Ta ki çatışmalar nedeniyle ziyarete kapanana kadar.