Yazar: Ahmet Kuyaş

  • Kısa ömürlü bir parti ve devrim döneminin gerçekliği

    Kısa ömürlü bir parti ve devrim döneminin gerçekliği

    17 Kasım 1924’te, yönetimle anlaşmazlık hâlinde olduğu bilinen Rauf (Orbay) Bey ile Ali Fuat (Cebesoy) ve Kâzım (Karabekir) Paşaların da aralarında olduğu milletvekilleri, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurdu. Partinin kurucularından çoğu daha sonra Cumhuriyet Halk Fırkası’na geri dönecekti. Peki ne değişmiş, neler yaşanmıştı?

    Cumhuriyetin 29 Ekim 1923’te ilanıyla başlayıp 1924 Anayasası’nın yapılma sürecine kadar devam eden tartışmaların, Cumhuriyet Halk Fırkası’nda (CHF) bir bölünmeyle sonuçlanacağına ilişkin dedikodular henüz 1924 ilkbaharında duyulmaya başlamıştı.

    Yönetimle anlaşmazlık hâlinde oldukları bilinen Rauf (Orbay) Bey, Ali Fuat (Cebesoy) ve Kâzım Karabekir Paşa’nın yaz aylarında çeşitli vesilelerle biraraya gelmeleri, sözkonusu bölünmeyi dedikodu olmaktan çıkarttı. Artık bu kişilerin yeni bir parti kuracaklarına kesin gözüyle bakılıyordu ve Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal, böyle bir gelişmeden memnun olmadığını, (bkz. #tarih, sayı 117), Eylül ve Ekim aylarında yaptığı Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu gezisinde birçok defa dile getirmişti. Mustafa Kemal’in yaptığı konuşmaların Halk Fırkası’ndan kopmaların sayısını azalttığını söyleyebiliriz gerçi ama, bu çabalar yeni partinin kurulmasına engel olamadı ve aralarında birçok tanınmış milletvekilinin bulunduğu kişiler Kasım ayında Halk Fırkası’ndan istifa ederek Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı (TpCF) kurdular.

    cumhuriyet-4
    Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın başkanı Kâzım (Karabekir) Paşa.

    17 Kasım 1924’te kurulan ve TBMM’de 29 kişilik bir grup oluşturan TpCF’nin nasıl bir parti olduğu, yani siyasal yelpazenin neresinde yer aldığı günümüze kadar çok tartışılmış ve çok farklı yorumlara konu edilmiştir. Ancak ayrıntılarına girmesek de şunu ifade etmek gerekir: TpCF’nin “muhafazakar bir parti” olduğuna ilişkin yorumlar tümüyle yanlıştır.

    Partinin kurulmasından sonra başta İstanbul olmak üzere birçok il örgütüne katılanlar arasında muhafazakar diye nitelenebilecek birçok kişi olmakla birlikte; parti mensuplarının büyük bir çoğunluğunun, özellikle de kurucuların muhafazakar olmadıkları kesindir. Nitekim Rauf Bey dışındaki kurucuların hepsi daha sonra Cumhuriyet Halk Fırkası’na dönmüşler, milletvekilliği (Refet Bele), TBMM Başkanlığı (Kâzım Karabekir) ve Bakanlık (Ali Fuat Cebesoy) yapmışlardır. CHF’ye dönmeyen Rauf Bey ise Doktor Adnan (Adıvar) Bey gibi bağımsız milletvekili olmuş ve Londra Büyükelçiliği gibi önemli bir devlet görevinde bulunmuştur (1942-1944). Bu kişiler, 1930’lar ve 40’lar Türkiye’sinin toplumsal, kültürel, siyasal ve hukuki özelliklerinin önemli biri ya da birkaçıyla ilkesel düzlemde çelişik fikirler taşıyor olsalardı, CHF’ye dönmezler ya da bu partinin yönetiminde olan devlette görev almazlardı.

    Bu noktada yanıtlanması gereken iki iddia çıkıyor karşımıza. Bunların birincisi, TpCF kurucularının milletvekili ya da bakan olabilmek için “ruhlarını satmaya hazır, ilkesiz fırsatçılar” olup olmadıkları meselesidir. Ancak bu kişilerin yaşam öyküleri, Adnan ve Rauf Beyler ile Ali Fuat, Kâzım ve Refet Paşaların ilkelerinden ödün vermeyen, gayet namuslu insanlar olduklarını açık bir biçimde ortaya koyar. Dolayısıyla, “fırsatçılık” açıklamasını bir kenara bırakmamız gerekir. Bu sayede daha anlamlı olmaya başlayan, yanıtlanması da pek kolay olmayan ikinci soru ise, neden 1924’te Mustafa Kemal ve İsmet Paşa’nın karşısına geçip bir muhalefet partisi kurdukları meselesidir. Bu sorunun yanıtlanmasındaki zorluk, bilgi eksikliğimizden değil, gerekçelerin çokluğundan kaynaklanıyor.

    cumhuriyet-4
    Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın başkanı Kâzım (Karabekir) Paşa.

    İlk gerekçe olarak, bu kişilerin 1923’ten itibaren, yani 2. TBMM’nin açılmasıyla birlikte hâlâ milletvekili olmalarına karşın, artık en ön safta olmamalarını gösterebiliriz. Ali Fuat, Kâzım ve Refet Paşalar ile Adnan ve Rauf Beyler, kendilerini Millî Mücadele’yi başlatan kişiler olarak, yani mücadelenin en zor döneminde önemli roller oynamış kişiler olarak görüyorlardı ve bu özelliklerinin aynen sürmesi gerektiği görüşündeydiler. Öte yandan, Ali Fuat ve Refet Paşalar’la Rauf Bey’in, artık “ikinci adam” konumuna yerleşmiş olan Başvekil İsmet Paşa’yla araları çeşitli nedenlerden ötürü bozuktu. İsmet Paşa’nın harekete ancak 1920 başlarında katılmış olmasına karşın bu konuma yükselmiş olması ise hoşnutsuzluklarını daha da arttıran bir nedendi. Ayrıca Rauf Bey ile Kâzım ve Refet Paşalar, Gazi Mustafa Kemal’e kırgındılar; zira Gazi, kendilerini saltanatın kaldırılması lehinde oy kullanmaya ikna etmek için verdiği hilafet devleti sözünü tutmamış, önce cumhuriyet ilan ettirmiş sonra da halifeliği kaldırtmıştı. Nitekim, yangından mal kaçırırcasına ortaya çıkan bu gelişmeler, TpCF Programı’nın 5. maddesinin varoluş nedeni olacaktı: “Teşkilât-ı Esasiyye Kanunu milletten vekâlet-i sariha alınmadıkça tadil edilemeyecektir.” Tabii bu isteği referandumculuk, dolayısıyla da muhafazakarlık olarak okumak da mümkündür ama, bu kanımızca yanlış olur. Burada maksat, anayasa değişiklikleri için mutlaka TBMM’deki toplam üye sayısının 3’te 2 çoğunluğu gerektiğini vurgulamaktı.

    TpCF kurucuları, tek adam rejimine karşı olduklarını defalarca söylemişler ve cumhurbaş- kanının partili olmamasında ısrar etmişlerdi. Parti programının 12. maddesi, “Reis-i cumhûr intihâb olunan zatın mebusluk sıfatı intihâbını müteakib zâil olur” diyordu.
    Aslında gayet demokratik olan bu madde, TpCF kurucularının siyaseten biraz saf, devrim siyasetini ise hiç anlamamış olduklarını göstermektedir. Nitekim bu istek karşısında Mustafa Kemal Paşa tepkisini, “bir reis-i cumhûrun fırka reisliğiyle cihet-i alâkasını ikide birde tekrar edenler ve bütün cihân bilsin ki, benim için bir taraflık vardır; bir tarafım, o da Cumhûriyet taraftarlığı, fikrî ve ictimâî inkılâb taraftarlığı” sözleriyle göstermiştir.

    Burada, daha sonra CHF’ye katılan TpCF kurucularının nasıl olup da bu ilkelerini unuttukları akla gelebilir. Ancak Terakkiperverler bu ilkelerini unutmamışlar, ama bundan vazgeçmişlerdi; zira devrimin ne demek olduğunu anlamışlardı. Nitekim Rauf Bey, 1933’te Hindistan’da verdiği konferanslar dizisinde Gazi Mustafa Kemal ve Türk Devrimi’ni övmüş; Adnan Adıvar ise 1935’te bir Britanya dergisinde yayımlanan makalesinde o güne kadar Türkiye’de yapılan bütün reformları sitayişle anlattıktan sonra, yazısını “bütün bunların ancak bir diktatörlük rejimiyle gerçekleştirilebileceğini” söyleyerek bitirmiştir.

    cumhuriyet-4
    Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın başkanı Kâzım (Karabekir) Paşa.

    CHF ile TpCF arasındaki en önemli farklardan biri de iktisat politikalarına ilişkindir.

    Bilindiği gibi Ankara’daki yönetim daha 1924’te bir dizi tekel oluşturmuş ve bunları ihaleye bile çıkarmadan, kendisine olan bağlılıklarından kuşku duymadığı özel kişilere devretmişti.
    İstanbul Dârü’l-fünûnu iktisat profesörlerinden İbrahim Fazıl (Pelin) Bey, TpCF kurulduktan 1 ay sonra Vatan gazetesinde yayımlanan bir yazısında CHF’nin iktisat politikasını “müfrit müdahaleci” olarak yorumlar. TpCF ise liberal piyasa ekonomisinden yana bir partiydi ve bu tercihinde İstanbul’un iş çevrelerinin, özellikle de İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin meşhur maliye bakanı Mehmet Cavit Bey’in görüşleri etkili olmuştu. Liberal iktisat yanlısı Terakkiperverlerin, devletçilik ilkesinin yalnızca uygulanmakla kalmayıp bir de Anayasa maddesi olduğu bir dönemde nasıl olup da CHF’ye katıldıklarını açıklamak hiç de zor değildir: Terakkiperverlerin “yuvaya dönüş”ü, korumacılık ve devletin ekonomik yaşama müdahale etmesi ilkelerinin öne çıktığı; tepe noktasına 1929’da ulaşan Dünya Buhranı nedeniyle klasik liberalizmin pabucunun dama atıldığı dönemdedir!

    cumhuriyet-4
    Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın başkanı Kâzım (Karabekir) Paşa.

    Özetle söyleyecek olursak, TpCF’yi kuranlar kişisel hoşnutsuzluklarının yanısıra muhafazakar oldukları için değil, devrimci olmadıkları için muhalefete geçmişlerdi. Zamanla hem devrimin kendilerinin de olumlu buldukları sonuçlarını gördüler hem de kalkınmacı bir devrim olmadan Batı tarzı bir demokrasi ve liberalizmin gerçekleşmesinin çok zor, belki de imkansız olduğunu anladılar.
    Halifeliğe olan bağlılıklarından kolayca vazgeçmiş olmalarının nedeni de aynıdır. 1924’te henüz ulusçuluğun ne olduğunu tam olarak anlayamamış, ulus-devlet olabilmek için mutlaka laik olmak gerektiğini görememişlerdi.

  • Bir alim değil bir arif; siyasetçi değil, bir fikir insanı

    Bir alim değil bir arif; siyasetçi değil, bir fikir insanı

    Ziya Gökalp Türkiye’deki sekülerleşme hareketine önemli katkılarda bulunmakla birlikte, fikirlerinde önemli bir “İslâmi damar”ın da bulunduğu bir düşünürdü. Kendisinin de dile getirdiği münzeviliği, iki cami arasında bî-namaz kalmış olmasının dışavurumuydu. 1908’den 1924’e siyasette yer almıştı; ama siyasetten anlayan ve hoşlanan biri olmadı.

    Türk düşüncesinin 20. yüzyıldaki en önemli isimlerinden Ziya Gökalp, 100 yıl önce, 25 Ekim 1924 sabahı vefat etti. Resimli Ay dergisinin bu hadiseden kısa bir süre sonra yayımlanan 10. sayısın­da Zekeriya Sertel, Gökalp’in “hüzün ve inkisar (kırgınlık) içinde” öldüğünü iddia etmiş­tir. Sertel, Gökalp’in bu hâlini unutulmuşluğa, artık kimsenin kendisini arayıp sormamasına, bir de sosyoloji dersleri vermek üzere dönmek istediği İstanbul Darülfünunu’nun bu isteği kabul etmemiş olmasına bağlıyordu.

    Gökalp’in kendi kaleminden çıkma bir dizi yazı, Sertel’in bu iddiasını doğrular niteliktedir. Nitekim Ziya Bey, çoğunlukla iç diyaloglarını anlattığı ve 1923 Mayıs ayından itibaren Cumhûriyet gazetesinde yayımla­nan “Çınaraltı” adlı yazı dizisinde kendini bir münzevi olarak gös­termiştir. Ankara’dan İstanbul’a tedavi olma amacıyla gelmiş olan Gökalp, hem Diyarbakır Milletvekili olarak yer aldığı TBMM’den hem de genel merkezi artık Ankara’ya taşınmış olan Türk Ocağı’ndan ayrı düşmüştü. Ancak, yeniden Darülfünun’da ders vermek istemiş olması biraz düşündürücüdür; zira bu istek bir anlamda milletvekilliği görevin­den uzaklaşma isteği olarak da görülebilir. Şöyle de söyleyebili­riz: Gökalp, Darülfünun’da ders vermek istediğine göre, henüz ölümü düşünmüyordu; ama bu, aynı zamanda Ankara’ya ve milletvekilliğine dönmeyi de düşünmediği anlamına gelir. Peki Ziya Bey’in İstanbul’a gitmek için rahatsızlığından başka bir gerekçesi daha var mıydı?

    Ziya Gökalp, saltanatın kaldırılması fikrini en erken benimsemiş olanlardandır. Daha Büyük Taarruz’dan bile önce, Küçük Mecmûa’nın 10 Temmuz 1922’de yayımlanan 6. sayısında, “Tarihî bir şevkete malik olan bir saray, vatanın istiklâl ve hürri­yetini, kendi -fena anlaşılmış menfaati- için, en hain düş­manlara sattığı anda parlak bir maziden kalan bütün şan izlerini derhal kaybeder” diye yazmıştır. Bu duruşuna sonraki aylarda yeni Türkiye’den neler bekledi­ğine ilişkin yazdığı makalelerin içerikleri de eklenince; Ziya Bey 2. TBMM için yapılan seçimlerde Mustafa Kemal Paşa tarafından Halk Fırkası adayı gösterildi ve memleketi Diyarbakır’dan mil­letvekili seçildi. Artık cumhuri­yeti ilan etme aşamasına gelmiş olan Mustafa Kemal Paşa’nın o dönemde Gökalp’i kendisine çok yakın gördüğünü kanıtla­yan diğer bir gelişme de, diğer birkaç kişiyle birlikte Gökalp’ten cumhuriyetçi bir anayasa taslağı hazırlamasını istemiş olması­dır. Bugün elimizde Gökalp’in bu amaçla aldığı notlar olduğu gibi, bu notlar üzerine yapılmış akademik çalışmalar da mevcut­tur. Ancak ilginç olan şudur: Ziya Gökalp 2. TBMM açıldıktan sonra, Kânûn-ı Esâsî Encümeni’ne (Anayasa Komisyonu) üye seçil­memiştir!

    Ziya Gökalp
    Ziya Gökalp, başlangıcından itibaren gerek Mustafa Kemal’in gerekse Millî Mücadele’nin en büyük destekçilerinden biri olacaktı.

    Son yıllarda yayımlanan bazı kıymetli çalışmalar Ziya Gökalp’in Türkiye’deki sekü­lerleşme hareketine katkılarını yadsımamakla birlikte, bu önemli düşünce adamının fikirlerinde önemli bir “İslâmi damar”ın da bulunduğunu gösterdi. Bunun bir sonucu olarak görebileceğimiz bir nokta, Gökalp’in siyasetten tamamen arınmış bir ha­lifeliğe pek karşı olmama­sı ve cumhuriyet yönetimi altında bile halifeliğin sür­mesinden yana olmasıdır. Gerçi anayasa hazırlıkları sırasında halifelikten hiç sözetmediğini, dolayısıyla da sözkonusu kurumu devletin dışında bıraktığını biliyoruz. Yeni anayasa için aldığı notlar arasında sadece, “Halife ailesine mensup olanlar mebus seçilemezler” biçiminde bir kayıt var. Bu da halifeliği kaldırmaya karar vermiş olan iktidarın Ziya Bey’i Anayasa Komisyonu’nun dışında bırakmasına neden olmuştur kuşkusuz. Tabii tek nedenin bu olamayacağı da açıktır.

    Ziya Gökalp’in bazı ya­zılarında Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasal sistemini beğendiğini, zira bu sistemin birarada bulun­maları çok güç olan iki ilkenin, ulusal egemenliğe dayalı bir demokrasiyle güçlü bir yürütme erkinin görece iyi bir sentezi olduğuna inandığını görüyoruz. Öte yandan Türkiye toplumu­nun Amerikan toplumuna çok benzediğini, hattâ Türkiyelilere “Şark’ın Amerikalıları” dediğini de biliyoruz. Mustafa Kemal Paşa’ya hayran olan Ziya Bey, onu da düşünerek anayasa çalışma­ları sırasında Amerikan tarzı bir başkanlık sistemi öngör­müş, ama federalizme kadar gitmeyerek 20 Ocak 1921 tarihli Teşkîlât-ı Esâsiyye Kânûnu’ndaki yerinden yönetim ilkelerini neredeyse kelimesi kelimesi­ne benimsemiştir. Köklü bir devrime hazırlanan iktidar için böyle bir idari yapılanma hayal bile edilemezdi tabii. Nitekim 1924 Anayasası’nda yerinden yönetimin adı bile anılmayacak, yeni anayasa bu konuda sadece Teşkilât-ı Esâsiyye Kânûnu’nun değil, 1876 Anayasası’nın bile gerisinde kalacaktı.

    Güncel siyasete ilişkin yazı yazmak gibi bir âdeti olmayan Ziya Gökalp, yeni devletin yapısının ortaya çıkış sürecinden böylece dışlanırken de hiçbir şey yazmamıştır. Ne cumhuri­yetin ilan ediliş biçimine ilişkin tartışmalara ne de hemen Kasım 1923’te ortaya çıkan halifeliğin geleceğine ilişkin polemiklere karışmamıştır. Hilafetin kaldı­rılması ve yeni anayasa görüş­meleri sırasında da adına Meclis tutanaklarında rastlanmaz. Öte yandan 13 Mart 1924 tarihinde İstanbul’da şamanizmin özel­liklerine ve kadınların eski Türk toplumundaki saygın konumları­na ilişkin bir konferans verdiğini de biliyoruz. Özetle söyleyecek olursak, 1923’ün Kasım ayında bir muhalefet partisi­nin kurulmasıyla so­nuçlanacak olan Meclis tartışmalarının başla­dığı sıralarda, Ziya Bey artık Ankara’dan ve iktidar çevrelerinden kopmuştur. Ancak bu tespit, Gökalp’in ortaya çıkmaya hazırlanan muhalefete katılmış olduğu anlamına da gelmiyor. Zekeriya Sertel’in değindiği hüzün ve Gökalp’in kendisinin de dile getirdiği münzeviliği, iki cami arasında bî-namaz kalmış olmasının dışavuru­muydu.

    cumhuriyet-2
    Gökalp’in vefatının 10. yılında (1934) yapılan anma töreni. 26 Ekim 1934 tarihli Cumhuriyet gazetesi haberi.

    Ziya Gökalp, Mustafa Kemal Paşa’ya büyük bir sevgi ve güvenle bağ­lıydı. Gazi’ye seslenen şu mısralar onun kaleminden çıkmıştır:

    Sen dâhisin, buna çoktan inan­dık,

    Mefkûresiz rehberlerden pek yandık.

    Garpte şarklı yaşayıştan usandık,

    Kurtar bizi bu karanlık zindan­dan.

    Ancak Ankara’daki rejimin tuttuğu yoldan da hiç mem­nun değildi. 1924 Anayasası’nı okuduğunu ama beğenme­diğini varsayabiliriz. Her ne kadar laikliğe karşı bir duruşu hiç olmamışsa da halifeliğin kaldırılmasını da tercih etme­yenlerdendi; tıpkı o sıralarda bunu istemeyen eski İttihatçı mesai arkadaşı Hüseyin Cahit Yalçın gibi. Rejimin iktisat politikasından da pek hoşlan­mıyordu. 26 Temmuz 1924’te Cumhûriyet gazetesinde çıkan “İktisâdî adem-i merkeziyyet” başlıklı yazısında iktidarın aşırı müdahaleci iktisat politikasını hiç de dolaylı olmayan bir yoldan eleştirip, “Dünyanın her tarafın­da, iktisadî hayat, siyasî hayata ‘gölge etme başka ihsan iste­mem’ demektedir” diye yazmış­tır. O günlerin İstanbul’undaki liberal çevrelerin altına imza atabilecekleri bu sözler, bazıla­rına “yaşasaydı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na katılırdı” bile dedirtebilir.

    Ziya Gökalp hakkında bilimsel kişiliğiyle siyasal kişiliğinin birbirine zararının dokundu­ğuna ilişkin bir değerlendirme yapılmıştır. Ancak, Mehmet Emin Erişirgil’in söylediği gibi, Ziya Bey gerçek bir alim değil, eski usul bir arif idi. Yazılarındaki çelişki ve tutarsızlıklar çoktur. Bu değerlendirmeye nazire yaparak siyasal kişiliği için de şöyle diyebiliriz: Ziya Gökalp kendini 1908’den 1924’e kadar çok çalkantılı bir devrimin içinde bulduğu için siyaset sahnesinde yer almıştı; ama siyasetten ne anlayan ne de hoşlanan biriydi; özgün bir fikir insanıydı.

    HAKİMİYET-İ MİLLİYE GAZETESİ: 17 NİSAN 1923

    Gökalp’in son yazılarından: ‘Halk Fırkası adaylarına oy veriniz’

    “Reyimi Kimlere Vermeliyim?

    Yeni intihablara (seçimlere) başlanacağını Ana­dolu’yu cenuptan şimale (güneyden kuzeye) doğru kat’ederken uzun bir yolculuk esnasında işittim. Bu haberi aldıktan birkaç gün sonra bir sabah küçük bir şehrin kır kahvesinde oturuyordum. Yanıma orta yaşlı bir milletdaş geldi. Koynundan çıkarıp göster­diği bir vesika (belge) Milli Mücahede’ye iştirak edip hizmetler ifa ettiğine delalet ediyordu (delil oluyor­du). Kendisini tanıttıktan sonra dedi ki: ‘Ben kavga zamanlarında dostla düşmanı ayırmakta hiç bir tereddüte (çelişkiye) düşmedim fakat şimdi mebus­ların yeniden intihabına (seçimi) başlanınca ruhum büyük tereddütler içinde kaldı. Bana milletimin verdiği intihab (seçme) hakkı aynı zamanda mukad­des bir vazifedir. Ben bu hakkı milletime faideli olacak bir surette kullanamazsam günahkâr olurum. Biz intihab tarikiyle (yoluyla) millî hakimiyeti mebusların eline teslim edeceğiz. İntihab edeceğimiz (seçece­ğimiz) mebuslar iyi hareket etmezlerse vatan büyük zararlara düşebilir. Tabii bunların hatalarından biz de Allah’a ve halka karşı mesulüz (sorumlu­yuz). İntihab edeceğimiz kimselerin ileride nasıl haraket edeceklerini bilemiyoruz. Bu sebeble reylerimizi ne gibi adamlara verebileceğimiz hakkında beni biraz tenvir etme­nizi (aydınlatmanızı) rica ederim.’

    cumhuriyet-kutu-1

    Doğru yolu arayan bu vatanda­şa şöyle cevap verdim: ‘Şimdi bu şartları memleketimizde mevcud olan hakiki bir fırkada (partide) arayalım. Bu fırka ‘Müdafaa-i Hukuk Fırkası’dır ki intihab (se­çim) devresinde ‘Halk Fırkası’ namını almıştır.

    Bu fırka ibtida (başta) tehlikeye düşmüş olan vatanımızın hürriyet ve istiklalini, büyük zulümlere hedef edilen milletimizin hayat ve mevcudiyetini kurtarmağa çalışan bir mücahede (çarpışma) cemi­yetiydi. Bu cemiyet siyasi faaliyete girince fırka (parti) haline istihale etmesi (değişmesi) zaruri idi. Çünkü siyasi mücahede ancak fırka halinde icra olunabilir. 1. ve 2. İnönü Muharebelerini ve Kafkasya, Sakarya Muharebelerinden sonra son Büyük Muharebe’yi kazanan şanlı Başkumandanımız ve Büyük Gazi Reisimiz ta bidayetten (başından) beri ‘Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin reisi bulunduğu gibi bugünkü Halk Fırkası’nın da reisidir. Bu muktedanın (örnek alınanın) askerî, siyasi ve harsi (kültürel) bir dehaya malik oldu­ğu bütün cihan (dünya) nazarında tahakkuk etmiştir (kesinleşmiştir). İşte Halk Fırkası böyle bir müceddidin (yenileştiren) riyaseti (başkanlığı) altında bulunuyor. Bu fırkanın tali reisleri de gerek harp meydanlarında, gerek siyaset ve hars sahalarında büyük hizmetler ifa etmiş maruf ve mücereb (denenmiş) şahsiyetlerdir. Bu şahsiyetlerin idare edeceği bir fırka her halde son derece isabetli olacak ve son derece mefkureli hare­ket edecektir. Halk Fırkası’nın programına gelince… Bir tarafdan Misak-ı Millî, diğer cihetten Teşkilat-ı Esasiye kanunu (anayasa) bu programın ilk esaslarını gös­terdiği gibi son zamanda Gazi Paşa Hazretleri’nin ilan buyurdukları umdeler de (ilkeler) programın yeni ve gayet mühim esaslarını meydana koymaktadır. Halkın millî hars dairesinde gerek ahlak, siyaset ve hukukça gerek iktisad, umran ve irfanca, değil memleketimizde, dünyada dahi vücude getirilmiş olan programların en iyisidir. O halde reylerinizi tereddütsüz ve şüphesiz olarak Halk Fırkası namzedlerine (adaylarına) verebi­lirsiniz.’

    Yolda bana müracaat eden (başvuran) bir hami­yetli (vatansever) Türk’e söylediğim bu sözleri, intihab (seçim) esnasında tereddüde düşecek sair vatan­daşlarıma da faideli olur fikriyle umumun (toplumun) nazarına arz etmeyi münasib (uygun) gördüm.”

  • Muhalif girişimlere karşı M. Kemal’in 1924 yurt gezisi

    Muhalif girişimlere karşı M. Kemal’in 1924 yurt gezisi

    1924 yılı gergin ve sorunlu başladı. Gazi Mustafa Kemal ve İsmet Paşa’nın başı çektiği Halk Fırkası’ndan kopmalar olacağı, başka bir parti kurulacağı dedikoduları çıkmıştı. Mustafa Kemal, önemli atılımlar arifesinde ya da kriz durumlarında yaptığı gibi bir yurt gezisine çıktı. Anadolu Savaşı sürecinin Halk Fırkası’ndan bağımsız düşünülemeyeceğini vurguladı.

    Cumhurbaşkanı Gazi Mus­tafa Kemal, 30 Ağustos 1924’te Dumlupınar’da yaptığı önemli konuşmadan sonra (#tarih, Ağustos 2022) Bursa’ya gitmişti. 10 gün Bursa’da kalan cumhurbaşkanı, 11 Eylül’de Bursa’nın kurtuluş yıldönümü törenlerine katıldı, sonra Mu­danya’ya geçti. O geceyi Mudan­ya’da demirli bulunan Hamidiye zırhlısında geçirecek ve ertesi günü Türkiye’nin siyasal tarihi açısından gayet önemli özellikler taşıyan bir yurt gezisine çıka­caktı.

    1924 yılı, bilindiği gibi oldukça gergin ve sorunlu başlamıştı. Mart ayında halifeliğin kaldırıl­ması Halk Fırkası’nda çalkantı­lara neden olmuş; Mart-Nisan aylarında TBMM’de görüşülerek hazırlanan Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu ise partinin başındakile­rin arzu ettiği biçimi alamamıştı. Meclis görüşmeleri sırasında ortaya çıkan çeşitli görüş ayrı­lıkları, Gazi Mustafa Kemal ve İsmet Paşa’nın başı çektiği iktidar partisinden kopmalar olacağına ilişkin dedikoduların ortalığı sarmasına yol açtı. Anadolu Savaşı’nın önde gelen kahraman­larından Refet (Bele) Paşa’nın 2 Mayıs’ta İstanbul milletvekilli­ğinden istifa etmesi ise, başka kopmaların da olacağına ve ufukta bir muhalefet partisinin göründüğüne dair söylentileri körükledi.

    cumhuriyet-1
    Gazi Mustafa Kemal 20-24 Eylül 1924 tarihlerinde kaldığı Samsun’daki köşkün bahçesinde.

    Öte yandan, TBMM’deki ilk tartışmalardan kaynaklanan ve İstanbul basınının bir bölü­münün dillendirdiği, önemli bir rejim eleştirisi de başlamıştı. Temsilî rejim ve demokratik yönetim açılarından gayet haklı, ama devrimsel sürecin doğa­sı açısından nafile olduğunu söyleyebileceğimiz bu eleştiri; cumhurbaşkanının tarafsız yani partisiz olması gerektiğine ilişkindi ve aynı zamanda Halk Fırkası başkanlığını da sürdür­düğü için doğrudan doğruya Gazi Mustafa Kemal’i hedef alıyordu. Rejim ise bu eleştiriyi, Cumhuri­yet’in ilanını sıcak karşılamayan, ayrıca Başbakan İsmet Paşa’yla da araları iyi olmayan Rauf Bey ile Ali Fuat ve Refet Paşa gibi şahsiyetlerin, Halk Fırkası’nın karşısına Gazi’yi hedef almadan geçebilmek için giriştikleri bir manevra olarak görüyordu.

    Kısacası durum, Gazi Mustafa Kemal’in kabul edemeyeceği bir görünüm arz ediyordu. Zira Halk Fırkası, Mustafa Kemal Paşa de­mekti; Paşa’nın gerçekleştirmeyi hedeflediği geniş çaplı bir top­lumsal ve kültürel devrimin loko­motifi olmak üzere kurulmuştu. Dolayısıyla Halk Fırkası’nın eleştirisi, devrimin eleştirisi ola­caktı. Devrimin ise doğası gereği eleştirisi, yani muhalefeti ola­mazdı; buna olsa olsa karşı-dev­rim ya da -daha kötüsü- hıyanet denebilirdi. Ayrıca durumun, bu temel siyasal sorunu daha da katmerlendirme olasılığı taşıyan ve rejim açısından gayet sevim­siz olan bir boyutu daha vardı. Gerçi herhangi bir ayrılığın ya da muhalefet hareketinin Anadolu Savaşı’nın muzaffer başkomutanı Gazi Mustafa Kemal’in karizma­sını zayıflatabileceği hayal bile edilemezdi; ama zaferin sağla­dığı toplumsal-siyasal meşruluk bölünecek, yani Cumhurbaşkanı ve Halk Fırkası mensupları, Millî Mücadele’yi başarıya, milleti de yıllar süren bir savaş halinden barışa ulaştırmış olma tekelin­den mahrum kalacaklardı.

    cumhuriyet-2
    Gazi, 15-19 Eylül günlerinde Latife Hanım’la beraber Trabzon’da.

    Bu olasılıklar karşısında Gazi Mustafa Kemal, genellikle önemli atılımlar arifesinde ya da kriz durumlarında yaptığı gibi bir yurt gezisine çıkma kararı aldı. Ülkenin güney ve batı bölgelerin­deki birçok ili 1923 ilkbaharında gezmiş olduğu için, bu defa Doğu Karadeniz kıyılarına ve Doğu Anadolu’ya gidecekti. Hamidi­ye zırhlısıyla önce Trabzon ve Rize’ye gidecek, sonra da Giresun ve Ordu’yu ziyaret edecekti. Daha sonra Samsun’a gidilecek ve o sırada Ankara’dan yola çıkarı­lan otomobil kafilesi Gazi’yi ve refakatindekileri Samsun’dan alarak Doğu Anadolu gezisine götürecekti. Bu gezi de Amasya, Tokat, Sivas, Erzincan, Erzurum, Kars, Yozgat, Kayseri ve Kırşehir il merkezlerini kapsıyordu.

    37 gün sürecek olan yolculuk Hamidiye’nin 12 Eylül sabahı Mudanya’dan hareket etmesiyle başladı. Gazi’ye eşi Latife Hanım, Yozgat Milletvekili Salih (Bozok), İstanbul Milletvekili Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Gaziantep Milletvekili “Kılıç” Ali (Kılıç) ve Rize Milletvekili Rauf Beyler refa­kat ediyordu. O ilk gün ilginç bir hadise de yaşandı: Heyeti taşıyan Hamidiye kruvazörü İstanbul’da durmadı! Gazi’ye saygılarını sunmak, büyük olasılıkla da kendisini İstanbul’a davet etmek için yola çıkmış olan İstanbul heyetini taşıyan motor, Boğaz’da hızını kesmeyen Hamidiye’ye yetişemedi. Anlaşılan Gazi Paşa, muhalefet hareketinin başken­ti konumunda olan İstanbul’a kırgındı.

    Her uğradığı kentte görkemli karşılama törenleri ve bitmek bilmeyen tezahüratlarla ağır­lanan Gazi, buraların cadde ve sokaklarında halkla buluştu. Çe­şitli kurum ve kuruluşları, devlet dairelerini, belediyeleri, okulları ve Halk Fırkası örgütlerini ziyaret etti. Karayolu, demiryolu ve hastane açılışlarında bulundu. Uğradığı yerlerin birçoğunda uzunlu-kısalı konuşmalar yaptı. Bu konuşmalardaki değinileri, genellikle eski saltanat düze­ninin zaaflarıyla kötülüklerine ve yaşanmakta olan devrimin ülkeyi nasıl refah ve mutluğa kavuşturacağına ilişkindi. Ayrıca Millî Mücadele’nin başlangıç aşamasında yani 1919’da uğra­mış olduğu yerlerde geçen bazı anılarını anlattı ve bu yörelerin Anadolu Savaşı’na verdikleri katkıları övdü. Konumuz açısın­dan çok önemli olan iki konuş­ması ise, 16 Eylül’de Trabzon’da Halk Fırkası mensuplarına yaptığı konuşma ile Samsun’a geldiği 20 Eylül tarihinde kent belediyesi tarafından kendi şerefine düzenlenen ziyafette yaptığı konuşmadır.

    cumhuriyet-3
    Mustafa Kemal, Erzurum Hasankale’de halkla birlikte, 2 Ekim 1924

    Trabzon’daki konuşma, iki açıdan çok önemlidir. Bunların birincisi, Gazi’nin 3 yıl sonra Sivas Kongresi’ni Cumhuriyet Halk Fırkası’nın ilk kongresi gibi göstererek son biçimini verece­ği tarih yorumunun, yani Halk Fırkası’ndan ayrılan ya da –o gün için– ayrılmayı tasarlayan­ların Millî Mücadele tarihinden de dışlanmaları biçiminde özet­leyebileceğimiz yorumun ilk somut örneği olmasıdır. Nitekim Gazi Mustafa Kemal konuşma­sının başlarında Halk Fırkası’nı, “memleket ve millet her dürlü istinaddan mahrûm bırakılarak felâkete atıldığı meş’ûm hen­gâmede, bütün milleti kadrosu içine alarak kuvvet ve kudret yapan, hâricî düşmânları tard, dâhilî düşmânları imhâ eden, halka hürriyyet ve hâkimiy­yet te’mîn eden mukaddes bir cemiyet” olarak tanımlamış, daha sonra da fırkanın “vatan ve istiklâli kurtarmakda pîşvâ (öncü) olduğunu” söylemiştir.

    cumhuriyet-4
    Erzurum’da Mustafa Kemal’i karşılamak için hazırlanan tak. Üzerinde “Safâ geldiniz halâskâr Gâzî Paşa hemşehrimiz” yazıyor.

    Bu konuşmanın ikinci önemli özelliği ise cumhurbaşkanı­nın tarafsız, yani partilerüstü olması gerektiği fikrini açıkça reddetmesidir. Gazi Paşa, Halk Fırkası başkanlığının kendisi için bir övünç kaynağı olduğu­nu söylemiş, sonra da sözlerini şöyle sürdürmüştür: “Bir reîs-i cumhûrun fırka reisliğiyle cihet-i alâkasını ikide birde tekrâr edenler ve bütün cihân bilsin ki: benim için bir taraflık vardır; bir tarafım; o da cumhû­riyet tarafdarlığı; fikrî, ictimâî inkılâb tarafdarlığı.” Kısacası Cumhurbaşkanı, yukarıdaki satırlarda da kısaca açıklama­ya çalıştığımız gibi devrimsel sürece gönderme yapıyor ve böyle bir süreçte devrimciler ve karşı-devrimciler biçiminde an­cak iki taraf olabileceğini ifade ediyordu.

    Mustafa Kemal’in 20 Eylül akşamı Samsun Belediyesi’nin davetinde yaptığı konuşma ise yaşanmakta olan siyasal kriz sürecinin soğukkanlı bir yoru­mudur ve Gazi’nin siyasal parti çokluğu konusunda düşündük­lerine ilişkin olarak günümüze kadar yapılan yorumlara pek uymayan bir özellik taşır. Gazi bu konuşmasında çokpartili bir demokratik sistem eleştirisi yap­maz. Türkiye’de amacın, düşün­sel ve toplumsal devrim yolunda, uygarlığa ve yenilenmeye doğru kararlı bir biçimde yürünmesini sağlamak olduğunu söyler. Bu yolda belli bir mesafe katedil­dikten sonra fikir ve uygulama konularında farklılıklar olabi­leceğinden dem vurur ve şöyle devam eder: “Bugün muayyen yolun mebde’inde (başlangıcın­da) bulunuyoruz. Henüz mülâhazalara te’sîr icrâ edecek kadar mesâfe kat olunmuş değildir. Nokta-i nazarlar, lüzûmu derece­de vuzûh ve isâbet kesbetmelidir. Ondan evvel tefrika fikri ale’l-â­de fırkacılıkdır ki, memleket ve milletin huzûr ve emniyyet şerâiti henüz böyle bir tefrikaya yol açmaya müsâid değildir.” Özetle söylenecek olursa, Gazi Mustafa Kemal ikinci bir parti istemediğini dile getiriyor; ama bu tercihini mutlak bir ilkesel düzleme değil, değişeceğinden emin olduğu bağlamsal bir düz­leme oturtuyordu.

    cumhuriyet-5
    Mustafa Kemal, Samsun-Çarşamba demiryolu hattının temel atma töreninde. Çarşamba, 21 Eylül 1924.

    Tabii Mustafa Kemal’in bu çabaları, 1924’ün Kasım ayında kurulacak olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın orta­ya çıkmasına engel olamadı. Bununla birlikte aynı çabaların, Halk Fırkası’ndan ayrılıp yeni partiye geçecek olanların sayı­sında 1924 ilkbahar ve yazındaki beklentilere oranla ciddi bir düşüş yaşanmasını sağladığı da kesindir. Öte yandan yeni par­tinin bir muhafazakarlık ya da devrim karşıtlığı yuvası olma­dığını ve Gazi Mustafa Kemal’in Samsun’da söylediklerinde büyük oranda haklı olduğunu da bugün artık biliyoruz. Zira yeni partiyi kuracak olanların hepsi, hem de 1931 seçimlerinden itibaren, birer-ikişer TBMM’ye ve Cumhuriyet Halk Fırkası’na döneceklerdi.

    ­RİZE’DE BİR İSTEK VE GAZİ’NİN CEVABI

    ‘Medreseler açılmayacak, millete mektep lazımdır!’

    “Reîs-i Cumhûr Hazretleri Rize’den müfârekat ederken bir hoca heyeti halk muvâcehesinde bir istidâ ile müşârünileyh hazretlerine mürâcaat ederek kapatdırılan medreselerin tekrar küşâdını ricâ etdiler. Gâzî Paşa Hazretleri memleketin, milletin felâketi esbâbının ne olduğunu kısaca ihtâr buyurdular ve ez-cümle şu sözleri söylediler:

    “Mekteb istemiyorsunuz. Halbuki millet onu istiyor. Bırakınız artık bu zavallı millet, bu evlâd-ı memleket yetişsin! Medreseler açılmayacakdır. Millete mekteb lâzımdır!”

    Reîs-i Cumhûr Gâzî Mustafa Kemâl Paşa Hazretleri’nin son bahâr seyâhatleri (Ankara, 1925, s. 82)

    AMASYA BELEDİYESİ’NDEKİ KONUŞMA

    ‘Müftü Kâmil Efendi’yi takdîrle yâd ediyorum…’

    “Efendiler, bundan beş sene evvel buraya geldiğim zamân bu şehir halkı da bütün millet gibi vaziyet-i hakîkiyyeyi anlamamışlardı, fikirlerde teşevvüş vardı, dimâğlar âdetâ durgun bir hâlde idi. Ben burada birçok zevâtla berâber Kâmil Efendi Hazretleri’yle de görüşdüm. Bir câmi-i şerîfde hakîkati halka îzâh etdiler. Efendi Hazretleri halka dediler ki: “Milletin şerefi, haysiyeti, hürriyeti, istiklâli hakîkaten tehlikeye düşmüşdür. Bu felâketden kurtulmak, icâb ederse vatanın son bir ferdine kadar ölmeği göze almak lâzımdır. Pâdişâh olsun, halîfe olsun, isim ve unvânı her ne olursa olsun hiçbir şahıs ve makâmın hikmet-i mevcûdi­yeti kalmamışdır. Yegâne çâre-i halâs halkın doğrudan doğruya hâkimiyeti eline alması ve irâdesini kullanmasıdır.”

    İşte Efendi Hazretleri’nin bu mürşidâne vukû bulan vaız ve nasihatinden son­ra herkes çalışmaya başladı. Bu münâsebetle Müftü Kâmil Efendi Hazretleri’ni takdîrle yâd ediyorum. Ve genc cumhûriyetimiz bu gibi ulemâ ile iftihâr eder.

    Reîs-i Cumhûr Gâzî Mustafa Kemâl Paşa Hazretleri’nin son bahâr seyâhatleri (Ankara, 1925, s. 112)

  • Cumhuriyetin ilk anayasası: Devrim, demokrasi ve laiklik

    Cumhuriyetin ilk anayasası: Devrim, demokrasi ve laiklik

    Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 20 Nisan 1924’te kabul edilen anayasa, ulusal egemenlik rejimini hedefleyen ve 5 yıldan biraz uzun süren “devrimsel” bir mücadelenin meyvesiydi. Bununla birlikte bir tek parti sultasını dayatmıyor, liberal bir nitelik taşıyordu. 1924/1928’deki değişiklikler de hem şeriat hükümleri kaldırıldı hem kadınlara seçme-seçilme hakkı tanındı.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Anayasası 100 yıl önce, 20 Nisan 1924’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edildi. Böylece yaklaşık bir buçuk yıldır sürmekte olan bekleyiş de sona ermiş oldu. Bilindiği gibi, saltanatın kaldı­rılacağının anlaşıldığı 1922’nin Ekim ayı sonlarından itibaren, aydın kamuoyu yeni bir anayasa beklemeye başlamıştı. 1923’te, 2. TBMM için seçimlere gidildiğin­de ise yeni anayasa beklentileri basında iyiden iyiye dile getirilir olmuştu. Ayrıca, o dönemde Mustafa Kemal Paşa’nın yakın­larından birçok kişiyi kapsayan bir çalışma grubu oluşturduğu, bu grubun da yeni bir anayasa üzerinde çalıştığı duyulmuştu.

    Yeni Meclis, açıldıktan kısa bir süre sonra, 23 Ağustos’ta 15 milletvekilinden oluşan Kanûn-ı Esâsî Encümeni’ni (Anayasa Ko­misyonu) seçti. Encümen’in yeni bir anayasa hazırlamak üzere hemen çalışmaya koyulduğunu biliyoruz. Ancak Mustafa Kemal Paşa, yeni anayasa çalışmalarına büyük bir ilgi göstermekle birlik­te, içinde halifeliğe yer olmayan bir cumhuriyet anayasasının TBMM’de üçte iki çoğunluk sağ­layamayacağını da öngörüyordu. Bu durumda önce devletin biçimi belirlenecek, sonra anayasa ya­pılacaktı. Dolayısıyla, TBMM’deki anayasa çalışmaları bir müddet kapalı kapılar ardında kaldı.

    Cumhuriyetin ilan edilmesin­den sonra konu epey canlandı ve Meclis’te bazı görüşmeler yapıldı. Hatta 1923 Kasım sonlarında yeni bir Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu taslağı 3 milletvekili tarafından Meclis’e sunuldu. Anayasa Ko­misyonu’na havale edilen taslak, burada kabul görmedi. Ancak, halifeliğin ne olacağına ilişkin tartışmaların alevlenmesi ana­yasa konusunun bir süre daha rafa kaldırılmasına, daha doğ­rusu Meclis İçtüzüğü’ne ilişkin bir dizi usul tartışmasıyla sınırlı kalmasına neden oldu. Sonuçta halifelik 3 Mart 1924’te kaldırıl­dı. Bu tarihten 6 gün sonra ise, TBMM yeni anayasa maddelerini görüşmeye başlayacaktı.

    CumhuriyetTarihi-2
    Yeni Meclis açıldıktan kısa bir süre sonra, 15 milletvekilinden oluşan Anayasa Komisyonu seçildi ve yeni anayasa hazırlıkları başladı.

    2. TBMM’nin alışılageldik bir yasama meclisi olduğu, yani kurucu meclis olarak seçilmediği gözönüne alındığında, anayasa yapmaya girişmesinin “devrim­sel” bir etkinlik sayılabileceği ileri sürülebilir. Ancak, tıpkı 1909’daki anayasa değişiklikle­rindeki gibi, eldeki 1876 Kanun-ı Esâsîsi’yle 1921 tarihli Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nu yeniden ele aldığı; dolayısıyla “devrimsel” olmadığı; zaten yukarıda da gör­düğümüz gibi devletin biçiminin daha anayasa yapılmadan be­lirlendiği de söylenebilir. Öte yandan, anayasa maddelerinin kabul edilmesi için toplam üye sayısının üçte ikisinin değil, top­lantı yeter sayısının tutturulmuş olduğu oturumlara katılanların üçte iki çoğunluğunun yeteceği­ne karar verilmesi de, anayasal teamüllere uymaması bakımın­dan “devrimsel” bir gelişmedir. Özetle söyleyecek olursak, 1924 Anayasası’nın yapılma sürecinin de 1920’den beri gördüğümüz hukukî belirsizlik hâlinin, daha doğrusu fiilî durumun, yani dev­rimsel dönüşümün bir aşaması olduğu kesindir.

    1924 Anayasası’nın ulusal egemenlik rejimini hedefleyen ve 5 yıldan biraz uzun süren “dev­rimsel” bir mücadelenin meyvesi olması, demokratik bir anayasa olmayışının da gerekçesidir diye­biliriz. Bu Anayasa’yı yapanların siyasal programlarındaki ön­celikli konu da zaten demokrasi değil, demokrasinin oluşabilme­sini sağlayacak bir ulus-devletin çeşitli alanlara yayılan altya­pısıydı. Ancak, 1924 Anayasa­sı’nın liberal bir anayasa olduğu da unutulmamalıdır. Nitekim Nisan 1924’te ortaya çıkan düzen, muhalefet partilerinin kurulma­sını engellemediği gibi, 1950’de iktidarın el değiştirebilmesini de Anayasa metninde herhangi bir değişikliğe gerek kalmadan mümkün kılmıştır. Başka bir biçimde söyleyecek olursak, 1924 Anayasası bir tek parti sultası­nın anayasası değildir. Ancak bu önermeyi tersten okuyacak olursak da ilk söylenmesi gere­ken şey, sadece 1924 Anayasası’na bakarak Türkiye’nin tek parti dönemi siyasal tarihini anla­yamayacak olmamızdır. Örne­ğin ilk iki cumhurbaşkanımız Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü’nün 1924 ila 1950 arasında Türkiye siyasetinde oynadıkları özel rolün metinsel karşılığını 1924 Anayasası’nda göremeyiz.

    CumhuriyetTarihi-1
    Mustafa Kemal Paşa, yeni anayasa çalışmalarına özel bir ilgi göstermiş, meclisin üstünlüğünü vurgulamıştı.

    Bu karmaşık durum, 2. TBMM’nin zihniyet yapısının so­nucudur. Bir yanda siyasal devri­mi toplumsal ve kültürel alanlara doğru derinleştirecek güçlü bir yürütme erki oluşturmak isteni­yor; diğer yanda da Millî Mücade­le’nin ulusal egemenlik ilkesine bağlı kalmak arzulanıyordu. Bir­likte ulaşılmaları çok güç bu iki amacın, 1924 Anayasası’nda da “kuvvetler birliği” ilkesinin kabul edilmesiyle bir dereceye kadar elde edilmiş olduğu söylenebilir. Nitekim Anayasa’da cumhurbaş­kanına meclisi feshetme yetkisi tanınmamış, buna karşılık hükü­meti denetlemeye ilişkin bütün yetkiler meclise verilmiştir. Ay­rıca cumhurbaşkanı, meclisten gelen kanunları geri gönderebi­lecek, ama meclisin son kararına karşı gelemeyecekti. Yani Millî Mücadele döneminin meclis hükümeti anlayışı sürüyor, ama cumhurbaşkanına eskiden TBMM başkanına tanınan haklar tanınmıyordu.

    Öte yandan, yeni anayasa her ne kadar yargı bağımsızlığını kağıt üzerinde kabul etmişse de yargıçların kanunlara uygun kararlar vermesini istemiş; dolayısıyla mahkeme kararları­nın meclisçe bozulabilmesinin yolunu açarak yargı yetkesini de bir anlamda meclise bırakmıştır. Bu durum özellikle 1950-1960 dö­neminde siyasetin yargıya birçok defa etki etmesine de neden ola­caktır. 1924 Anayasası’nın meclis üstünlüğü sağlamasındaki diğer bir olumsuz etken de, ulusal egemenliğin Millî Mücadele döneminde olduğu gibi TBMM’de tecelli ettiği varsayımıdır (Madde 4: Türk milletini ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi temsil eder ve millet adına egemenlik hak­kını yalnız o kullanır). Atatürk ve İnönü’nün cumhurbaşkan­lığı dönemlerinde herhangi bir soruna neden olmayan bu özellik, aslında bir meclis çoğunluğu tahakkümüne de imkan tanıyor­du ki, 1950-1960 Demokrat Parti (DP) döneminde görülen en ciddî olumsuzluklardan biri de budur.

    CumhuriyetTarihi-3
    1924 anayasası görüşmelerinin yapıldığı ve 2. TBMM’nin 1924- 1960 arasında kullandığı, daha sonra ise Cumhuriyet Müzesi’ne dönüştürülen binası.

    Geçerliliği 27 Mayıs 1960’ta sona eren 1924 Anayasası’nın en uzun süre yürürlükte kalan anayasamız olduğu söylenebilir. Zira 1876 Anayasası, 1909’un Ağustos ayında tepeden tırnağa değiştirilmiş ve ulusal egemen­lik yani meclis üstünlüğü ilkesi benimsenmişti. Günümüze kadar geçirdiği değişikliklerin, 1982’de kabul edilen anayasamızı tanınamaz hâle getirmiş olduğu da aşikardır. Bu açıdan bakıldı­ğında, 1924 Anayasası’nın en az değişikliğe uğrayan anayasamız olduğunu da söyleyebiliriz. Gerçi bunlar çok önemli değişikliklerdi ama, anayasa metninin yalnızca birkaç maddesinde yapılan ekle­meler ve çıkarmalar biçiminde ortaya çıktılar. Bunların ilki, 10 Nisan 1928’de yapılmış ve Anaya­sa’nın 4 maddesinden bazı sözcük ve hükümler kaldırılmıştır. Kal­dırılan hükümler, Anayasa’nın 2. Madde’sinde bulunan “devletin resmî dininin İslâm olduğuna” ilişkin kayıt ile 26. Madde’sinde bulunan ve TBMM’nin görevleri arasındaki “ahkâm-i şeriyyenin tenfîzi”ne (şeriat hükümlerinin yerine getirilmesi) ilişkin kayıttı. Kaldırılan iki sözcük ise, cum­hurbaşkanı ve milletvekillerinin görevlerine başlarken ettikleri yeminlerde (Madde 16 ve 38) bu­lunan “vallahi” sözcüğüdür.

    CumhuriyetTarihi-4
    Türkiye Büyük Millet Meclisi Matbaası tarafından 1928’de yayımlanan Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu.

    Kimi hukukçu ve tarihçileri­miz, bu değişiklikleri Türkiye’de “laikliğin başlangıcı” olarak kabul eder. Ancak bu doğru değildir. Sözkonusu değişiklikler dinî hükümleri ve göndermeleri çıkarıyor, Türkiye Cumhuriye­ti’ni seküler bir devlet yapıyordu. Ancak “laikliğin başlangıcı” olarak 5 Şubat 1937’de Anaya­sa’nın 2. Madde’sine yapılan bir ekle, “Türkiye Devleti cumhuri­yetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve inkılâpçıdır” kaydının konmasını esas almamız doğru olacaktır. Bundan 2 yıl kadar önce de, 5 Aralık 1934’te de bir deği­şiklik yapılmış ve Anayasa’nın 10 ve 11. Maddeleri değiştirilerek kadınlara seçme-seçilme hakkı tanınmıştı.

    Öte yandan, 1924 Anayasa­sı’nın ilginç bir “çifte değiştiril­me” öyküsü daha vardır. Bilindiği gibi 1930’larda başlayan dilde sadeleşme süreci 1940’larda da devam etmişti. Bu sürecin bir parçası olarak 1924 Anayasa­sı’nın dili 10 Ocak 1945’te tepeden tırnağa yenilendi. Ancak bu durum çok uzun sürmeyecek ve Demokrat Parti iktidarının 24 Aralık 1952’de aldığı bir kararla eski metne dönülecekti.

  • ‘Erkek’ olmayan seçemezdi ‘seçilme’ için henüz erkendi

    ‘Erkek’ olmayan seçemezdi ‘seçilme’ için henüz erkendi

    Cumhuriyetin ilanına doğru yaşanan gelişmeler, ileride yaşanacak devrimlerin habercisiydi. Ancak kadınlara verilecek haklardaki devrimci yaklaşım, o yıl henüz herkes tarafından benimsenmiş değildi. Kadınların seçme ve seçilme hakkına giden yol sancılı geçmiş, bu modern yaklaşıma kimi “erkek”ler şiddetle karşı çıkmıştı…

    Cumhuriyet’in ilanına doğru yaşanan bazı geliş­meler ülkede köklü bir dizi değişikliğin gerçekleşeceği­ne ilişkin beklentiler yaratmıştı. Kasım ayı başında saltanatın kaldırılması, Aralık ayında da Mustafa Kemal Paşa’nın “Halk Fırkası” adında bir siyasal parti kurma niyetinde olduğunu açıklaması, bu beklentileri dile getiren tanınmış İstanbul gazetecilerinin Paşa’yla ayrıntılı görüşmeler yapma arzularını kamçılamıştı. Paşa bu istekleri Ocak ayında çıktığı Marmara ve Ege gezisinin başlangıcın­da, İzmit’te yaptığı bir basın toplantısıyla karşıladı. 16 Ocak 1923 akşamı İzmit Kasrı’nda yapılan toplantı, Mustafa Kemal Paşa’nın gazetecilere “Hangi noktaları öğrenmek istiyor­sunuz?” sorusuyla başlamış ve saatler sürmüştü. Halk Partisi, gelecek milletvekili seçimleri, yapılması beklenen yeni anaya­sa, halifeliğin geleceği, Lausan­ne’da sürmekte olan görüşmeler ve daha başka birçok konuda sorulan sorular arasında bizi burada ilgilendireni, Vakit gazetesi başyazarı Ahmet Emin (Yalman) Bey’den geldi. Ahmet Emin Bey, kendisi de toplantıda bulunan Halide Edip (Adıvar) Hanım’ı kastederek, “Halide Ha­nımefendi’yi mebus görebilecek miyiz?” diye sormuştu. Mustafa Kemal Paşa’nın, bunun seçim kanununda yapılacak ufak bir değişiklikle mümkün olabile­ceğini söylemesi üzerine Halide Edip Hanım söz aldı ve “Paşam, bu kararı bu meclis verir mi? Yoksa ikinci bir meclis mi verir?” sorularıyla nazik bir konuya de­ğindi. Gazi Paşa’nın buna verdiği yanıt hem yakın bir geleceğin hem de henüz o kadar yakın olmayan bir geleceğin habercisi gibiydi: “Bu noktayı ben bazı­larıyla konuştum. Buna henüz itiraz edenler vardır. Fakat evvel ü âhir olacaktır.”

    kadin_dosyasi_10
    16 Ocak 1923’te İzmit Kasrı’nda yapılan basın toplantısında Mustafa Kemal ve Halide Edip.

    Halide Edip Hanım bu çı­kışında gayet haklıydı, zira 1. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanımayacağı ke­sin gibiydi. Ancak, 1 Nisan 1923 günü seçime gitme kararı alan TBMM, 3 Nisan 1923’te seçim kanununda bazı değişiklikler yaparken kadınların seçme hakkından kısaca söz edildi. İlk kanun değişikliği teklifinde bu­lunanlar arasında olan Erzurum Mebusu Hüseyin Avni (Ulaş) Bey, nedense kadınların henüz yete­rince aydınlanmamış oldukları için seçmen olmalarının teklif edilmediğini söyleme ihtiyacı duydu. 2. Grup’un önde gelen üyelerinden olan Hüseyin Avni Bey, ayrıca kadınların görüşleri­ni ailelerinin reisi olan erkek­lerin temsil edeceğini söyledi. Mecliste bu yaklaşıma pek itiraz eden olmadığı tutanaklarda görülüyor. Yalnız Bolu Mebusu Tunalı Hilmi Bey, kadınların aşağılandığını söyledi, ama seç­men olmalarını önermediğini de ekledi. İlginç olan şu ki, Ha­ziran sonunda yapılan seçimler sırasında şaşırtıcı bir gelişme yaşandı. Belki biraz bu tartış­malar nedeniyle, belki de 15 Haziran 1923’te Nezihe Muhittin (Tepedelengil) Hanım’ın baş­kanlığında kurulan ama varlığı iktidarca henüz onaylanmamış olan Kadınlar Halk Fırkası’nın etkisiyle, Halide Edip ve Lâtife Hanım’a ikinci seçmenlerden oy verenler oldu. Milletvekilliğine aday gösterilmemiş olmalarına karşın Mustafa Kemal Paşa’nın eşi Lâtife Hanım’a memleketi İzmir’den bir oy, Halide Edip Ha­nım’a ise İzmir’den bir, Şebin­karahisar’dan da iki oy çıkmıştı. Üzerine daha fazla gidilmeyen konu böylece kapanmış oldu.

    Ertesi yılın Mart ayında, yeni anayasa maddelerinin Meclis’te görüşüldüğü sırada kadınların seçme ve seçilme konusu bir kez daha gündeme geldi. Gazi Paşa’nın devrim programını destekleyenlerin çoğunlukta olduğu anayasa komisyonu, Meclis genel kuruluna sunduğu taslak maddelerinde seçmenleri “on sekiz yaşını ikmal eden her Türk” (Madde 10), milletvekili seçilebilecekleri de “otuz yaşını ikmal eden her Türk” (Madde 11) biçiminde tanımlamıştı. Yani kadınlar da milletvekili seçecek ve seçilebilecekti. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Gerçi 16 Mart 1924 günlü birleşimin birinci celsesinde görüşülmeye başlayan maddelerin ilki oybirli­ğiyle kabul edildi. Ama 11. madde görüşülmeye başladığında “her Türk” sözcüğünün kadınları da kapsadığına ilişkin hatırlatma­lar yapılınca tartışma da başladı.

    kadin_dosyasi_9
    1923-1927 arasında görev yapan 2. TBMM’de bazı vekiller, seçim kanunundaki “her Türk” ibaresinin kadınları da kapsayacağı gerekçesiyle itiraz etmişti.

    Gelen itirazlardan öyle anla­şılıyor ki, 10. maddenin oybir­liğiyle kabul edilmesini, seçim kanununun seçmenliği yal­nızca erkeklere tanıyor olması sağlamıştı. Konya Mebusu Refik (Koraltan) ve Dersim Mebusu Feridun Fikri (Düşünsel) Beyler “her Türk” ibaresiyle kadınların da kastedildiğini söyleyince gürültüler duyulmaya başladı. Kütahya Mebusu Recep (Peker) Bey, bu görüşe katıldığını, “er­kek” ibaresi olmazsa maddenin kadınları da kapsayacak biçim­de okunması gerektiğini söyledi, ama çoğunluğu ikna edemedi. Bunun üzerine önce Afyon Mebusu İzzet Ulvi (Aykurt) Bey, sonra da Urfa Mebusu Yahya Kemal (Beyatlı) Bey, maddeye “kadın erkek her Türk” ibaresi­nin konması için birer önerge verdilerse de bunlar da kabul görmedi. Sonuçta maddedeki ibarenin “her erkek Türk” olarak değiştirilmesine karar verildi ve celse sona erdi. 2. celsenin hemen başında 11. madde, “Otuz yaşını ikmal eden her erkek Türk mebus intihâb edilmek salâhiyetini haizdir” biçiminde çoğunluk oyunu aldı. Bu deği­şiklik daha sonra 10. maddeye de uygulandı ve kadınların seçme ve seçilme hakları başka bir bahara kalmış oldu.

  • Osmanlılar’ın başında halife değil padişah vardı

    Osmanlılar’ın başında halife değil padişah vardı

    Kaldırılışının 100. yıldönümünde halifelikten yana olanlar isteklerini yüksek sesle dile getiriyor. Şeriatı eleştirenler ise apar topar gözaltına alınıyor. Osmanlı padişahlarının halifelik ünvanını sistematik olarak kullanmadığını bir kez daha hatırlamak gerekiyor. Osmanlı döneminde hilafet kurumunun devletle ilişkisi ve padişahların yaklaşımı.

    Hilafet dendiği zaman ilk söylenmesi gere­ken -eğer kimi siyasal İslâmcı kesimler gibi ideolojik bir açıdan değil de tarihsel bir açıdan bakılacak olursa- ilk ha­life Hz. Ebubekir’den son halife Abdülmecid Efendi’ye kadar hiç değişmeden sürmüş bir ku­rumdan sözetmenin mümkün olmadığıdır. Zaten bu iki zatın hem içinde yaşadıkları toplum­ların hem de gördükleri ya da görmeyi akıllarından geçirdik­leri işlevlerin aynı olmadığı ve olamayacağı aşikardır.

    İlk halife Hz. Ebubekir, Hz. Muhammed’in devlet yöneti­cisi olarak halefiydi. Abdülme­cid Efendi ise devlet başkanı olmadığı gibi, cumhuriyetin ve cumhurbaşkanlığının ortaya çıkmasından çok zaman önce de Osmanlı Devleti’nin başkanı halifeler değildi; sultanlardı. Nitekim Osmanlılar anayasal düzene geçtiklerinde de yani 1876 Anayasası yapıldığında da halifeliğin değil sultanlığın ta­nımı yapılmış; Sultan 2. Abdül­hamid’in ısrarı üzerine Osmanlı sultanlığının aynı zamanda halifeliği de içerdiği belirtilmiş­tir. 1 Kasım 1922 gecesi saltanat kaldırılırken görüşmelerin çok uzamasının nedeni de budur; zira saltanatın olmadığı bir ortamda halifelik de olamaya­caktı. Ancak o gece bir anayasa değişikliği yapılmadığı, yalnızca bir Meclis kararı alındığı için iş o kadar da uzamamış; saltanat ve hilafet birbirlerinden ayırılmış ve saltanat kaldırılmıştı.

    100yil_din_ve_siyaset_1
    Hamla-i Haydari’de halife Ebû Bekir’in ölümü.

    Öte yandan, halifeliğin klasik İslâm tarihindeki devlet başkanlığı özelliği de çok uzun sürmemiş, 10. yüzyıl ortaların­da sona ermiştir. O tarihlerden itibaren Abbasî halifeleri, ayrıca bir de Şiî olma özelliği taşıyan Büveyhoğulları ailesinin kurdu­ğu devletin elinde tutsak gibiydi. Herhangi bir siyasal güçleri kalmamıştı. Batı İran ve Irak’a hâkim olan Büveyhoğulları, büyük olasılıkla bir Sünnî-Şiî savaşı istemediklerinden, hali­fenin Bağdat’ta yaşamasına ses çıkarmamışlardı. 11. yüzyılda bölgenin Selçuklular’ın deneti­mine geçmesi sonrasında da bu durum sürdü. Şu farkla ki, Sünnî olan Selçuklular Bağdat’taki Abbasî halifesine saygı göste­riyorlar; iktidarlarının halife tarafından onaylanmış olduğu varsayımını sorgulamadan sal­tanat sürüyorlardı. Bu gelenek, Anadolu Selçuklular’ı tarafın­dan da sürdürülmüştür. Özetle söylenecek olursa, artık gerçek iktidarı elinde tutan bir saltanat kurumu vardı ama, sultanlar siyasal açıdan herhangi bir yaptırım gücü olmayan Abbasî halifesinin adına saltanat sür­dükleri iddiasındaydılar. Bunun nedeni, Mâverdî (975-1058) adlı alimin Büveyhoğulları’nın eski hilafet topraklarında egemen oldukları dönemde Abbasî hilafetini koruma içgüdüsüyle ortaya attığı hilafet kuramıdır. Mâverdî’ye göre siyasal durum ne olursa olsun, Sünnîler’in mutlaka bir halifesi olması gere­kiyordu ve bu halifenin de mut­laka Kureyş kabilesine mensup olması şarttı. Bilindiği gibi hem Hulefâ-yı Râşidîn diye adlandır­dığımız ilk 4 halife ve onlardan sonra gelen Ümeyyeoğulları (Emevîler) ile Abbasoğulları bu kabileye mensuptular.

    Moğol istilası bu duruma kesin bir son verdi. Artık Abbasî halifeleri Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethettiği dönemde orada bulduğu Ebu Cafer Mütevekki­lüllah’ın durumuna düşmüşler, Memlûklar’ın himayesinde birer sığıntı gibi yaşar olmuşlardı. Ancak bu gelişme, halifelik kuru­munun daha 10. yüzyılda görülen bir özelliğini daha da pekiştirmiş oldu. Mâverdî’nin Abbasî hali­feliğini yeni türeyen sultanlara karşı korumaya çalıştığı yıllarda, bir Emevî halifesi İspanya’da, bir Fatımî halifesi de Mısır’da hüküm sürüyordu. Gerçi soyları Hz. Fatma’dan inen Fatımîler’in Şiî oldukları için halifeliklerinin ne anlama gelebileceğini sorgu­layabiliriz. Ancak unutmamak gerekir ki, Şiîler her ne kadar bir imâmet kuramı geliştirmiş olsalar da Hz. Ali’nin hakkının yendiği ve daha Muaviye’nin hi­lafeti ele geçirmesinden önce, Hz. Ömer ve Hz. Osman’dan bile önce halife olması gerektiği iddiasıyla yola çıkarak muhtemelen “pa­ralel” bir hilafet kuramı geliştir­mek istemişlerdir. İşte bu halife çokluğu, 14. yüzyıldan itibaren neredeyse kural oldu. İslâm dün­yasının farklı köşelerinde belirli bir askerî ve siyasi güçle ortaya çıkan birçok hükümdar halife sanını da taşımaya başladı. Yani İbn Haldun (1332-1405), “İslâm dünyasının genişliği nedeniyle birden çok halifenin varlığının kabul edilebilir bir şey olduğunu” yazarken, aslında fiilî bir duruma meşruluk sağlamaya çalışıyordu.

    Tabii bu gelişmelerin, ortaya başka bir ilginç durum çıkardığı­nı da unutmamak gerekir. Şöyle ki, güçlü bir siyasal konumda olan hükümdarların halifelik iddiaları, bir anlamda 10. yüzyıl ortalarından öncesine dönüş olarak da görülebilir. Zira hali­felik, sonuç itibarıyla bu isimden ziyade saltanat yoluyla da olsa, yeniden siyasal bir güce ulaşmış gibi konumlanıyordu. Ancak bu, aynı zamanda siyasal gücün yitirilmesiyle birlikte halifeliğin de yitirilmesi anlamına gelecek­ti. Nitekim 16. ve 17. yüzyıllarda halifelik iddiasında bulunan Fas sultanları, daha sonra iyice zayıflamaları sonucunda bu iddi­alarından sözetmez olmuşlardır. İşte Osmanlılar’ın zaman zaman görülen halifelik iddiaları da, bu son gelinen noktanın yani güç politikasının bir parçası olarak ortaya çıkar. 14. yüzyılın sonla­rıyla 15. yüzyılın başlarında artık önemli bir dünya gücü olmaya doğru giden Osmanlı sultanla­rı, Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinden de önce halife sanını kullandılar: Bunlar, Yıldırım Ba­yezid, Yavuz’un babası 2. Bayezid ve büyükbabası Fatih Sultan Mehmed’tir. Ayrıca kimi Anado­lu beylerinin 1. Murad’a bile bu sanı kullanarak hitap ettiklerini, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Ha­san’ın da Fatih’le araları bozul­madan önce yazdığı bir mektupta Osmanlı sultanını halife olarak tanıdığını biliyoruz. Bu noktada, “Yavuz Sultan Se­lim’in halifeliği alan ilk Osmanlı padişahı olduğu”na ilişkin iddialar tarihsel temelden yok­sundur. Esasında, Yavuz Sultan Selim’in de böyle bir konuma ihti­yacı yoktu. Kahire’den İstanbul’a getirdiği son Abbasî halifesin­den bu sıfatı resmî bir törenle devraldığına ilişkin anlatılar da uydurmadır. Böyle bir hâdise ne Türkçe ne de Arapça kaynaklarda yoktur. Bu durumu, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Rus doğubilim­ci Vasili Bartold ve Britanyalı İslâmiyatçı Sir Thomas Arnold gayet iyi açıkladıkları gibi; Faruk Sümer de 1992’de yayımladığı bir makalede kesin olarak söyle­miştir. Bu uydurmanın mucidi ise, 1788’de Fransızca yazdığı Osmanlı İmparatorluğu’nun Genel Görünümü (Le Tableau général de l’empire Othoman) adlı kitabıyla Batı dünyasına Osmanlı İmpa­ratorluğu hakkında ilk etraflı bilgileri veren ve İstanbul’daki İsveç elçiliğinde tercüman olarak çalışan Mouradgea d’Ohsson’dur (Muradcan Tosunyan).

    100yil_din_ve_siyaset_2
    Son halife Abdülmecid Efendi ve kızı Dürrüşehvar Sultan (Nice, Fransa).

    Ancak d’Ohsson’un yayım­ladığı bu uydurmanın, Osmanlı başkentinde Küçük Kaynarca Antlaşması’nın (1774) imza­lanmasından beri dolaşan bir söylentiden kaynaklandığı da dü­şünülebilir. Zira Ruslar antlaşma metnine Eflâk-Boğdan Ortodoks­ları adına konuşma haklarının olacağına dair bir madde koydur­muşlardı. Buna karşı çıkamayan ve ilk defa bir Müslüman toprağı kaybetmenin acısını yaşayan Os­manlı murahhasları da, sultanın aynı zamanda Müslümanlar’ın halifesi olduğunu, bu nedenle de Kırımlılar’ın seçecekleri hânın bu sıfatının halife tarafından onaylanması gerektiğini ileri sürdüler. Böylece Osmanlı sulta­nının halifeliği, bir uluslararası hukuk metnine girmiş oluyordu.

    Ancak Küçük Kaynarca Ant­laşması’nda geçen bu halifelik sıfatı, Osmanlı sultanlarınca ön­cesinde olduğu gibi sonrasında da sistematik şekilde kullanılmadı. Hanefî olan Osmanlılar, bu fıkıh okulunun öğretisince neredeyse bütün tarihleri boyunca, halife­liğin 30 yıl sürdüğü ve Hz. Ali’nin ölümüyle sona erdiği, daha sonra gelenlerin ise alelade krallar olduğu görüşünde olmuşlardır. Bu bakımdan Sultan 2. Abdül­hamid’in halife sıfatına yaptığı vurgu, hattâ bazı yazışmalarda halife sıfatının sultan sıfatından daha önemli olduğunu söylemesi, Osmanlı tarihinde bir ilktir. Yani Küçük Kaynarca’da sahnelenen “diplomatik hile”yi, Sultan 2. Abdülhamid bir politika kozu ola­rak sürdürmüştür. Bu aşamada hatırlamamız gereken bir nokta da, 2. Meşrutiyet döneminde, özellikle de 1. Dünya Savaşı’na gi­riş aşamasında aynı politik kozu İttihat ve Terakki yönetiminin de kullanmaya çalışması; Enver Pa­şa’nın ise savaş sırasında olduğu gibi, savaşın hezimetle neticelen­mesinden sonra da bunu canlan­dırmak istemesidir.

    Sultan 2. Abdülhamid, Osman­lı Devleti’nin sonunun yaklaştığı­nı görmüştü. Dolayısıyla hilafeti son bir çare, imparatorluğunun ömrünü biraz daha uzatabilme aracı olarak kullanmaya çalıştı. Bu politika onun için, hem ayrı­lıkçı milliyetçiliklerin Araplar ve Arnavutlar gibi Müslüman toplulukları da etkilemesine karşı bir önlem hem de artık iyice saldırgan bir evreye girmiş olan Batı Avrupa ve Rus emperya­lizmlerini biraz daha çekingen davranmaya zorlayacak bir tehdit anlamına geliyordu. Bütün İslâm dünyasını bu emperyalistlere karşı harekete geçirebileceği korkusunu yaymakta bir derece­ye kadar başarılı olduğu söyle­nebilir. Aynı politikanın Kaiser 2. Wilhelm’e olası bir dünya savaşı halinde Müslüman dünyasını kendi yanında savaştırabilece­ği fikrini aşılayabilmiş olduğu da görülüyor. Ancak Mısır’da Britanyalılar’a karşı patlak veren Urabî Paşa İsyanı’nda Büyük Britanya’dan yana tavır alması ve Boxer İsyanı sırasın­da Çin Müslümanları’na buna katılmamalarını söylemesi gibi bazı tercihleri; Sultan Hamid’in zaten olmayacak duaya âmin demek olan uluslararası bir İslâm dayanışması yaratma çabalarına sekte vurmuştu.

    100yil_din_ve_siyaset_3
    Yavuz Sultan Selim’in halifeliği alan ilk Osmanlı padişahı olduğuna ilişkin uydurma, 1788’de yayımlanan Fransızca bir kitaptan alınma.

    Ayrıca -başta Araplar’ın büyük bir çoğunluğu olmak üzere- bir­çok Müslüman, “Türk halife” fikrine hiç de sıcak bakmıyordu. Türk hilafetine olumlu bakanla­rın büyük çoğunluğu ise, bunu Osmanlı Devleti’yle güçlü bir öz­deşleşme adına değil, o günlerde kendilerinin de başını fena halde ağrıtan maddiyatçı, modern­leşmeci ve milliyetçi eğilimlere karşı giriştikleri ortak mücadele adına yapıyorlardı. Bilindiği gibi bu noktada hilafeti özleyen Türk İslâmcılar’ı, temcit pilavı gibi Hint Müslümanları’ndan, bunların kurduğu Hilâfet Komitesi’nden ve Millî Mücadele’ye yaptıkları yardımlardan dem vururlar. Aslında bunlar,“Hint Müslüman­ları” değil, Hint Müslümanları’nın bir bölümüdür. Zira birçok Hint Müslümanı, Hint milliyetçi­liğini tercih etmiş; komşuları Hindular ve Sihler’le birlikte Kongre Partisi’ne katılmıştı. Yani İstanbul’daki halife hazretleri konusunda duyarlı olan Hintliler, tıpkı Türkiye’deki benzerleri gibi, henüz “milliyetçilik aşaması”na bile gelememiş muhafazakar Hintliler’di (Öte yandan, hilafet nostaljisiyle yaşayan kimileri, koskoca Arap dünyasından Millî Mücadele’ye yapılan yardımın hiç denecek derecede olduğuna hiç değinmezler).

    Sonuç olarak Sultan 2. Abdül­hamid’in “hilafet politikası” kalıcı bir etki/sonuç doğurmamıştır. Zaten Britanyalılar da bunun “panzehir”ini hemen devreye sokmuşlar; Müslümanlar’ın yaşadığı sömürgelerde değil Kureyş kabilesinden olmak, Arap bile olmayan bir halifenin hiçbir hükmü olamayacağı propagan­dasını yapmışlardır. Öte yandan 2. Abdülhamid’in bu politikasının herhangi bir yararı olduğunu bir an için varsaysak dahi, Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’yla birlikte tarihe karışması nedeniy­le de artık bir anlamının kalma­dığını söylemek gerekir. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti halifeliği kaldırdığında da gerek İslâm tarihini gerekse Osmanlı tarihini iyi bilenler arasında pek sızla­nan olmamış; şikayetler ya da eleştiriler muhafazakar medrese çevrelerine münhasır kalmıştır.

    Türkiye’nin 3 Mart 1924’te halifeliği kaldırmasına gelin­ce… Bu karar iki açıdan çok isa­betlidir. Halifelik kurumu, tüm dünya Sünnî Müslümanlar’ın sevgi ve saygıyla bağlı olduğu bir kurumdu; ancak bu durum, Müslümanlar’ı bu ilişkiden daha fazlasını beklemeye, yani birtakım siyasal sorunlarda hilafetten medet ummaları­na yol açıyordu. Nitekim 19. yüzyıl ortalarında Rusya’nın Orta Asya’ya yayılması sonu­cunda buraların ahalisi İstan­bul’a sürekli başvurmuş ve en güçlü Müslüman devleti olarak gördükleri Osmanlı Devleti’nin başındaki sultanın “halife sıfatıyla” kendilerinin yardı­mına koşması gerektiğini ileri sürmüşlerdi. Sultan 2. Abdül­hamid’in hilafet politikasına ilham veren bu istekler, özellik­le Yeni Osmanlılar tarafından çıkarılan gazetelerde etraflıca tartışılmıştır. Bu tür durumla­rın yenilenmesi, ister istemez uluslararası sorunlar çıka­rabilir, yıllarca savaşmaktan bıkmış bir toplumu yeniden kan kaybına itebilir ve zaten perişan olan ekonomik durumu daha da beter edebilirdi. Mustafa Kemal Paşa’nın 1923’ün Ocak ayında İzmit’te düzenlediği bir basın konferansında dediği gibi, “sorunları olan dünya Müslü­manları Türkler’den yardım beklememeli, bu sorunları Türkler’in yaptığı gibi kendileri halletmeli”ydi.

    100yil_din_ve_siyaset_4
    Sultan 2. Abdülhamid zaman zaman halife sıfatını sultan sıfatından daha önemli görmüştü. Bu durum Osmanlı tarihinde bir ilkti.

    Halifeliğin kaldırılmasın­daki ikinci isabetli nokta ise, bu kurumun yalnızca Sünnîler için anlam ifade eden bir kurum olmasıdır. Türkiye ise birçok gay­rimüslimin yanısıra Alevîler’in, Nusayrîler’in ve Caferîler’in de yaşadığı bir ülkedir. Demokratik, insan ve yurttaş haklarına saygı­lı, bütün vatandaşlarına eşit me­safede durma ilkesini benimse­miş, yani ulus-devlet olma yolunu seçmiş bir yönetimin değil üst kademelerinde, alt kademeleri­nin bir köşesinde bile yalnızca bir dinî cemaatle özdeşleşen bir kişi ya da kurum olamazdı.

    Dolayısıyla, günümüzde Osmanlı halifeliğini özlemek; bu kurumun kaldırılmış olmasını eleştirmek; Osmanlı Devleti’nin tarihe karışması sürecinde orta­ya çıkan yeni Türkiye’de yaşanan devrime karşı çıkışın dışavu­rumlarından biridir. Bu tespit ise, sözkonusu özlemin yalnızca Türkiye’ye münhasır olduğunun da kabul edilmesini gerektirir. Tabii günümüzün Sünnî-İslâm dünyasında birçok muhafazaka­rın biraz siyasal gerçekçilikten uzak olmaları, biraz da İran İslâm Devrimi’nden sonra Ayetullah Humeynî’nin geliştirmiş olduğu “velâyet-i fakih” kuramının tesi­riyle, bir halifenin varlığını arzu ettiğini söyleyebiliriz; ancak bu halifenin kesinlikle Osmanlı ya da Türk bir halife olmayacağını da teslim etmemiz gerekir. Öyle sanıyorum ki bu muhafazakar­lar bile, Türkçe Wikipedia’nın okurlarına sunduğu Osmanlı sultanları biyografilerinde görülen “108. İslâm Halifesi”, “109. İslâm Halifesi”, “110. İslâm Halifesi”, vs. gibi kayıtlara gülüp geçiyorlardır.

  • Abdülmecit’in talepleri, Mustafa Kemal’in planları…

    Halife Abdülmecit Efendi, Ankara Hükümeti’nden halifeliğin konumunun tanımlanmasını istiyordu. Durum, Ocak ayında İsmet Paşa tarafından Mustafa Kemal’e aktarıldı. Mustafa Kemal’in Türkiye projesinde hiçbir zaman halifeliğe yer olmamıştı; ayrıca halifenin adeta bir devlet başkanı gibi davranmasından da rahatsızdı.

    Cumhuriyet_Tarihi_1
    ‘Son Halife’ Abdülmecid Efendi, ressam ve müzisyendi. Abdülmecid Efendi’nin özellikle “Avludaki Kadınlar” isimli nü eseri tartışma yaratmıştı.

    Halifeliğin kaldırılması sürecinde, 24 Ocak 1924’te son adım sayı­labilecek bir gelişme yaşandı. O gün, Başbakan İsmet Paşa, İzmir’de bulunan Cumhurbaş­kanı Mustafa Kemal Paşa’ya bir telgraf çekerek Halife Abdül­mecit Efendi’nin başkatibi vasıtasıyla hükümete bildirmiş olduğu şikayet ve isteklerini iletti.

    İsmet Paşa’nın aktardıkla­rına göre Abdülmecit Efendi, halifeliğin durumu ve gelece­ğine ilişkin olarak Kasım ve Aralık aylarında gazetelerde çıkan tartışmalardan (bkz. #ta­rih, sayı 104 ve 105) çok rahatsız olmuştu. Öte yandan, çeşitli nedenlerle İstanbul’a gelen yüksek rütbeli devlet görevlile­rinin kendisini ziyaret etme­meleri de Abdülmecit Efendi’yi gücendiriyordu. Özetle söylene­cek olursa, Abdülmecit Efendi, halifelik kurumunun devlet yapısı içindeki yerinin açık bir biçimde tanımlanmasına ve devlet protokolünde bir yeri ol­masına ilişkin, dolaylı bir istek­te bulunmuştu. Halifenin diğer bir isteği de kendisine devlet bütçesinden ayrılan ödeneğin arttırılmasıydı.

    Teknik bir sorun niteliği dolayısıyla ödenek konusunu bir yana bırakacak olursak, Abdülmecit Efendi’nin bu çıkışı, siya­sal açıdan çok ciddi bir meseleye parmak basıyordu. Bilindiği gibi Türkiye Devleti’nin henüz bir anayasası yoktu. Saltanat kaldırılmış ve cumhuriyet ilan edilmişti gerçi; ama ortada bir de halifelik kurumu vardı ve bu kurumun yeni devlet yapısında bir yeri olup olmayacağına, ola­caksa da nasıl bir yeri olacağına ilişkin hiçbir şey bilinmiyordu. Zaten Abdülmecit Efendi’nin kendisini rahatsız ettiğini söylediği tartışmaların varoluş nedeni de buydu. Dolayısıyla, bu belirsizlik durumuna artık bir son verilmeliydi.

    Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa’ya aynı gün ve telgraf makinesi başında yazdırdığı ya­nıtta kendisinin de bu belirsizlik durumuna kesin bir son verme niyetinde olduğunun ilk işa­retini verdi. Ancak bunun yeni bir karar olduğunu sanmak çok yanlış olur. Zira Mustafa Kemal Paşa’nın aklındaki Türkiye projesinde, halifeliğe yer hiçbir zaman olmamıştı. Hatta 1923’ün Ocak ayında İstanbul gazete­cileriyle İzmit’te yaptığı uzun görüşmede, halifeliğin Türkiye için bir zaaf olduğunu açıkça söylemişti (bkz. #tarih, sayı 98). Ancak, saltanatın kaldırılmasını sağlayabilmek için giriştiği siya­sal manevranın, yani halifenin devlet başkanı olacağı beklen­tisini yaratmasının (bkz. #tarih, sayı 95) ortaya çıkardığı geçici durumun cumhuriyetin ilanıyla sona ereceğini ummuştu; cum­hurbaşkanlığının ortaya çıkma­sıyla birlikte Abdülmecit Efen­di’nin halifelikten vazgeçeceğini beklemiş ama bu gerçekleş­memişti. İstanbul çevrelerinde gördüğü destekle cesaretlenmiş olan Abdülmecit Efendi, yerin­den kımıldamamıştı. Şimdi de tartışmalara bizzat katılıyor ve aslında Mustafa Kemal Paşa’nın son adımları atmasına vesile oluşturuyordu.

    Cumhuriyet_Tarihi_2
    Abdülmecid Efendi, cumhuriyetin ilanından sonra kendisine devlet bütçesinden ayrılan ödeneğin arttırılmasını da istemişti.

    Mustafa Kemal Paşa’nın telgrafının içeriğine gelince… Burada halifelik kurumunun kaldırılacağına ilişkin açık bir ifadeye rastlamıyoruz. Bu­nun nedeni, Paşa’nın kararını vermiş olmasına karşın henüz bazı temaslarda bulunmadığı için hemen harekete geçmek istememesidir. Nitekim Şubat ayında İzmir’de yapılacak harp oyunları gösterileri sırasında üst rütbeli subaylarla biraraya gelecek; hem onların halifelik makamı hakkındaki görüşlerini alacak hem de kendilerini söz­konusu makamın kaldırılması konusunda ikna edecekti. Sonra da Mart başında TBMM’nin yeni toplantı yılı açılırken son hamle­sini yapacaktı.

    Bütün bunlara karşın, İsmet Paşa’ya yolladığı telgrafını Mus­tafa Kemal’in kesin kararının bir kanıtı olarak görmemizin iki temel nedeni var. Bu nedenlerin birincisi, halifeliğin ne din ne de siyaset açısından herhangi bir varoluş nedeni olmadığını, olsa olsa tarihî bir hatıra olarak görülebileceğini söylemesidir. İkinci neden ise daha ciddidir, zira Mustafa Kemal Paşa’ya göre Abdülmecit Efendi bir padişah gibi davranmaktaydı. Cuma selamlıkları düzenlemek, ya­bancı diplomatlarla temaslarda bulunmak ve devlet memurla­rının kendisine saygı ziyaretle­rinde bulunmasını istemek gibi cumhuriyet yönetimiyle çelişen bir tavır takınmaktaydı. Özetle söyleyecek olursak, Abdülme­cit Efendi, cumhurbaşkanlığı kurumunun bulunduğu bir siyasal sistem içinde yaşama­sına karşın devlet başkanı gibi davranmakla kendi ipini kendi çekmişti.

  • Uzaklardan gelen mektup İsmet Paşa’yı kızdırmıştı

    Hilafet kurumunun geleceğine ilişkin tartışmalar cumhuriyetin ilanının ardından alevlenirken, Hint Müslümanlar Ağa Han ve Emir Ali tarafından Başbakan İsmet Paşa’ya gönderilen mektup ortalığı iyice karıştırmıştı. İsmet Paşa, halifeliğin dünyevi nüfuzunun sürmesi gerektiğini savunan mektubu bir İngiliz komplosu olarak nitelendiriyordu.

    Aslı İngilizce olan bir mek­tubun Türkçe çevirisi 5 Aralık 1923’te İkdâm ve Tanîn gazetelerinde yayımlandı. Mektup, Hint Müslümanları Ağa Han ve Emir Ali tarafından, İk­dâm’a göre Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal’e, Tanîn’e göre ise Başbakan İsmet Paşa’ya gönde­rilmişti. Aynı çeviri, ertesi günü Tevhîd-i efkâr gazetesinde de yayımlandı. Bu gazeteye göre de mektup Başbakan İsmet Paşa’ya yazılmıştı. Doğrusu da budur. Geçen sayımızda değindiğimiz, hilafet kurumunun geleceğine ilişkin olarak yerli basında ortaya çıkan polemik üzerine 24 Ka­sım’da kaleme alınmış olan mek­tup, Britanya Cemiyet-i İslâmiy­yesi adına yazılmış ve Başbakan İsmet Paşa’ya gönderilmişti.

    Ağa Han ve Emir Ali’nin mektubu, İslâm dünyasının Türkiye’de yaşanan gelişmelerin halifelik kurumunu zaafa uğra­tacağından, bunun sonucunda da dünyada önemli bir manevi güç olan İslâmi dayanışmanın dağılacağından endişe ettiğini öne sürüyordu. Böyle bir olum­suzluğun önüne geçebilmek için halifeliğin dünyevi nüfuzunun sürmesi gerekiyordu. Sözkonusu nüfuzun sağlanabilmesi için de imzacılar, Türkiye Büyük Millet Meclisi’den (TBMM) halifeliği bütün Müslüman milletlerin güven ve saygısına layık olan bir konuma getirmesini istiyorlardı.

    CumhuriyetTarihi-1
    Resmî çevreler, Halîfe Abdülmecid’in Cuma selamlığı merasimlerini, saltanatı andırması nedeniyle eleştiriyorlardı ama, bu merasimlerde asker ve sivil birçok devlet memurunun da bulunması ortaya garip bir durum çıkarıyordu. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
    CumhuriyetTarihi-2
    İsmet Paşa’ya gönderilen mektup, 5 Aralık 1923 tarihli Tanîn gazetesinde “Hilafet Meselesine Dair” başlığıyla yayımlanmıştı.

    Öte yandan sözkonusu mektup, Kasım ayında başlayan polemiğin daha da alevlenme eğilimi gösterdiği bir sırada yazılmıştı. Nitekim Hüseyin Cahit (Yalçın) Bey, Tanîn gazete­sinde 2 Aralık’ta, yani mektubun yayımlanmasından yalnızca 3 gün önce çıkan başyazısında hükümetin halifelik konusuna ilişkin tutumunu sert biçimde eleştirmişti. Tanınmış gazete­ci, “Hilafetin Vaziyeti” başlıklı yazısında hükümeti ya halifeliği kaldırmaya ya da Halife’nin konumuna açıklık getiren bir dizi düzenleme yaparak yoluna devam etmeye davet ediyor; bu politikaların hiçbirini benimse­meyen hükümeti de Kasım’dan beri sürmekte olan polemiğin temelindeki dedikoduları çı­karmakla suçluyordu. Daha da önemlisi, Cahit Bey’in hükümeti çelişkili davranması nedeniy­le eleştirmesiydi. Zira resmî çevreler, hem Halife’ye saygı ziyaretine gidenleri hem de Cuma selamlığı merasimlerini, saltanatı andırması nedeniyle şiddetle eleştiriyordu. Ancak bu merasimlerde asker ve sivil birçok devlet memurunun bu­lunması ortaya garip bir durum çıkarıyordu ve bunun sorumlusu da Başba­kan İsmet Paşa’ydı.

    Başbakan İsmet Paşa, bu gelişme­ler karşısında gayet sert bir tutum be­nimsedi. TBMM’nin 8 Aralık günkü gizli oturumunda yaptığı konuşmada kendisine gönderilen mektubun bir istek ya da öneri mektubu olmadığını, tam tersine, ortalı­ğı karıştırmak için düşünülmüş bir İngiliz komplosu olduğunu söyledi. Başbakan kendi savını, sözkonusu mek­tubun İstanbul basınına da gönderilmesine ve imzacı kişilerin Britan­ya yönetimine sadık, dolayısıyla o yönetim­den bağımsız böyle bir girişimde bulunama­yacak kişiler olmala­rına dayandırıyordu. Komplo, saltanatın kaldırılmasına ilişkin 1 Kasım 1922 tarihli karar aley­hinde bir girişimdi. Bu nedenle de Hıyanet-i Vataniyye Kanu­nu’nun hükümleri çerçevesin­de ele alınması ve TBMM’nin bu konuyla meşgul olacak bir İstiklal Mahkemesi oluşturması gerekiyordu.

    CumhuriyetTarihi-3
    Halifeliğin kaldırılmaması için İsmet Paşa’ya mektup yazan Hint Müslümanlar Ağa Han (üstte) ve Emir Ali (altta).
    CumhuriyetTarihi-4

    Aynı gün kurulan İstanbul İstiklal Mahkemesi 11 Aralık’ta görevine başladı; bir bildi­ri yayımlayarak kuruluşunu TBMM’nin cumhuriyeti koruma ve yaşatma amacının sonucu olarak duyurdu. Zanlılar, Hüseyin Cahit Bey’in yanısıra İkdam gazetesiyle Tevhîd-i efkâr gazetesinin sahip ve sorumlu müdürleri olan Ahmet Cevdet (Oran) ve Velid Ebüzziyâ Beyler, 9 Aralık’ta tutuklandılar ve 15 Aralık’ta yargılanmaya başladılar. Bu süre zarfında İstanbul Baro­su Başkanı Lütfi Fikri Bey de, Halife Abdülmecid Efendi’ye hitaben kaleme almış oldu­ğu açık mektup nedeniyle tutuklanmış ve mahkemeye sevkedilmişti. İlginç olan şu ki, İstanbul İstiklal Mahke­mesi önce Lütfi Fikri Bey hakkında karar verecek ve kendisini 27 Aralık 1923’te 5 yıl kürek cezasına mahkum edecekti. Gazeteciler ise suçsuz görüldüler ve 2 Ocak 1924’te serbest bırakıldılar.

    Gazetecilerin beraat etmesi, Lütfi Fikri Bey’in de 1.5 ay sonra 13 Şubat’ta affedil­mesi, Ankara’daki yönetimin soruna o kadar da önem verme­diğini gösteriyor. Daha doğrusu, aslında gayet önemli olan bir sorunun, yani halifeliğin salta­natı geri getirmek üzere kullanı­labilmesi tehlikesinin Ankara’da ilkesel olarak halledilmiş ve halifeliğin kaldırılmasına karar verilmiş olduğunu gösteriyor. Tabii bu durumda neden İstiklal Mahkemesi kurmak gibi cidden korkutucu bir yola gidildiğini açıklamamız gerekir. Anka­ra’nın meramı, korkutma yoluyla “halifelik kalacak mı, kalkacak mı” ya da “kalsın mı, gitsin mi” gibi soruların artık sorulmama­sını; kamuoyunda bu konunun önemli bir tartışma malzemesi olmaktan çıkmasını sağlamaktı. Gereği düşünülmüş, işin vakti geldiğinde TBMM tarafından halledilmesine karar verilmiş­ti. Şimdilik yapılması gereken, uygun zamanı beklemekten ibaretti.

  • Cumhuriyetin anahtarı: Meclis ve ulusal egemenlik

    Cumhuriyetin anahtarı: Meclis ve ulusal egemenlik

    İstiklal Savaşı’nın önde gelen komutanları, Mustafa Kemal Paşa gibi ulus-devletin ne demek olduğunu anlayabilmiş değillerdi. Tüm yurttaşlarına eşit mesafede duracak çağdaş bir ulus-devletin mutlaka seküler olması, bunun için halifeliğin kaldırılması, bunun için de işe saltanatın kaldırılmasıyla başlanması gerektiğini göremiyorlardı.

    Cumhuriyet, evrensel bir değer değildir. Almanya, Fransa ve İtalya gibi cumhuriyetle yönetilen ülkeler bulunduğu gibi, birçok Batı ve Kuzey Avrupa ülkesinin parlamenter monarşiyle yönetildiğini de görürüz. Bu da bize çağdaş ve insan haklarına saygılı, demokratik bir ülke olabilmek için mutlaka cumhuriyet kurmak gerekmediğini gösterir. Öte yandan örneğin komşumuz İran da cumhuriyetle yönetilir ve sözkonusu değerler açısından şüphesiz aynı kategoride değildir.

    Neden Almanya ve Fransa’nın cumhuriyet olduklarını ama Büyük Britanya’nın parlamenter monarşiyle yönetildiğini anlayabilmek için bu ülkelerin tarihinin nasıl evrildiğine bakmak gerekir. İlk gördüğümüz noktalardan siyasal fikirlerin ve ideolojilerin ortaya çıkması ve bunların toplum katında ne kadar güçlü ya da zayıf oldukları; toplumsal yapılar ve bunlarda görülen dönüşümler biri, bu ülkelerin tarihlerinde biçiminde sıralayabiliriz.

    Ahmet_Kuyas_1
    17 Aralık 1908’de açılan Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı,ülke işlerinde son sözün meclise ait olacağı bir devlet düzeni kurmak isteyen İttihat ve Terakki Cemiyeti üyelerinin çoğunlukta olduğu bir meclisti. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)

    Ülkemizi 1923’te cumhuriyetin ilanına götüren siyasal sürece baktığımızda ise her şeyin 2. Meşrutiyet’le başladığını ve temel meselenin ulusal egemenlik meselesi, yani ülke yönetiminde seçilmişlerin üstünlüğünün kabul edilip edilmeyeceği meselesi olduğunu görürüz. 17 Aralık 1908’de açılan Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı, 1876 Anayasası’nı değiştirerek ülke işlerinde son sözün meclise ait olacağı bir devlet düzeni kurmak isteyen İttihat ve Terakki Cemiyeti üyelerinin çoğunlukta olduğu bir meclisti. Bu çoğunluk, 2. Abdülhamit’in 1878’de Meclis-i Mebusan’ı dağıtıp tam 30 yıl boyunca toplanmaya çağırmaması gibi bir durumla bir defa daha karşılaşmak istemiyordu. Bu doğrultudaki çabalar hemen 1909’un Ocak ayında başladı ve 30 milletvekilinden oluşan Anayasa Komisyonu ulusal egemenlik ilkesine uygun anayasa değişiklikleri öngören bir kanun üzerinde çalışmaya koyuldu. Kanun taslağı Mart ayı sonlarında tamamlandı ve basılmış metin 12 ya da 13 Nisan günü Meclis’e geldi. Ancak, ulusal egemenlik karşıtları 13 Nisan 1909’da tarihimizde “31 Mart Hadisesi” olarak bilinen isyanı çıkararak öngörülen anayasa değişikliklerine engel olmaya çalıştılar.

    Ahmet_Kuyas_2
    İttihatçıların “Bâb-ı Âlî Baskını” olarak bilinen 23 Ocak 1913’teki darbesi sırasında binadan gelen silah seslerini merak ederek Sadaret dairesinin etrafında toplananlar. Darbe sonrası başbakanlığa getirilen Mahmut Şevket Paşa aynı yılın Haziran ayında öldürülecekti. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
    Ahmet_Kuyas_2-1

    Bilindiği gibi isyan, Rumeli’de oluşturulan Hareket Ordusu tarafından bastırıldı ve anayasa değişiklikleri 1909’un Ağustos ayında Meclis-i Mebusan’da kabul edilerek yürürlüğe girdi. Ancak ulusal egemenlik yönetimine karşı olanların etkinlikleri de sürdü. Nitekim bu çevrelere mensup bazı subayların kurdukları Halâskâr Zabitan grubunun 1912 yazında verdikleri bir muhtıra ciddi bir siyasal kriz yarattı ve Meclis çoğunluğunun desteklediği hükümetin istifa etmesine neden oldu. Bu krizin ertesinde ise ulusal egemenlik ilkesine karşı olan ve tarihçiliğimizde “Bâb-ı Âlî paşaları” olarak bilinen sınıfa mensup, üst düzey devlet memurlarının oluşturduğu yeni hükümet, 1912 seçimlerinde görülen bazı usulsüzlükleri bahane ederek Meclis-i Mebusan’ı dağıttı. Gerçi yeni hükümet sonbaharda yeniden seçim yapılacağına dair söz vermişti ama, Balkan Savaşı’nın çıkmasıyla bu mümkün olmadı ve ülke 2 yıla yakın bir süre meclissiz kaldı.

    Balkan Savaşı’nın çıkmasından sonra bir hükümet değişikliği daha oldu ve ulusal egemenlik ilkesine karşı olan Kâmil Paşa başbakanlığa geldi. Kâmil Paşa Hükümeti, Balkan Savaşı yenilgi üzerine yenilgiyle sürerken, ulusal egemenlik ilkesinin baş savunucusu İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni yoketmeye yönelik bir dizi önlem alarak birçok kişiyi tutuklamaya koyuldu. Kendilerini ve meşrutiyeti tehlikede gören İttihatçılar da, savaşın kötüye gitmesini bahane ederek, 23 Ocak 1913’te “Bâb-ı Âlî Baskını” olarak bilinen devlet darbesiyle Mahmut Şevket Paşa’yı başbakanlığa getirdiler.

    1909 olaylarında Hareket Ordusu’nun başkomutanı olan Mahmut Şevket Paşa, meşrutiyetten yana ama İttihatçılardan da pek hoşlanmayan biriydi. Dolayısıyla, kurduğu hükümette İttihatçı olmayan birçok Bakana da yer verdi. İttihatçıların da bu duruma fazla ses çıkarmadıklarını ve Balkan Savaşı sona erer ermez yapılacak olan milletvekili seçimlerini beklediklerini söyleyebiliriz. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı ve ulusal egemenlik karşıtları, “Damat” Salih Paşa’nın önderliğinde bir karşı-devrim girişiminde daha bulundular. Girişim başarılı olmadı gerçi ama, Mahmut Şevket Paşa öldürüldü. Bunun üzerine İttihatçılar iktidara el koydular ve sert bir devlet terörü süreci başlattılar. Böylece 1. Dünya Savaşı’nın sonlarına kadar sürecek olan İttihat ve Terakki diktatörlüğü başlamış oldu.

    53226817134_a8e215ef1b_o
    İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin siyaset sahnesinin ön saflarından çekilmesini fırsat bilen Sultan 6. Mehmet Vahdettin, 1914’te açılan Meclis-i Mebusan’ı 21 Aralık 1918’de kapattı ve yeni seçim çağrısı yapmadı.

    1.Dünya Savaşı’nı yenilgiyle bitirmesi, savaş sırasında birçok yolsuzluk yapmış ve birçok suç işlemiş İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin siyaset sahnesinin ön saflarından çekilmesine yol açtı. 1918 Temmuz’unda Osmanlı tahtına geçmiş olan Sultan 6. Mehmet Vahdettin, bu durumu fırsat bilerek 1914’te açılmış olan Meclis-i Mebusan’ı 21 Aralık 1918’de kapattı ve yeni seçim çağrısı yapmadı. Bu son Osmanlı padişahının 2. Abdülhamit gibi bir mutlakiyet yönetimi başlatmak isteyip istemediği hakkında kesin bir şey söyleyemeyiz; ama 4 Ocak 1919’da yayınlanan resmî tebliğin, seçimlerin barış sonrasına ertelendiğini duyurarak fiilî bir mutlakiyet rejimini başlattığı da kesindir. Sultan Vahdettin, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin siyasal çizgisinin özellikle Türk seçkinleri arasında çok popüler olduğunu, milletvekili seçimleri yapılması halinde bu siyasal çizginin parlamentoda çoğunluğu sağlayacağını biliyordu. Bu bakımdan savaş suçları nedeniyle İttihat ve Terakki’nin İtilâf Devletleri’nce cezalandırılmasını bekleyecek, dolayısıyla da bu devletlerin Mondros Bırakışması sonrasında yaptıkları birçok haksızlığa ses çıkarmayacaktır.

    Sultan Vahdettin ve çevresindeki birçok Bâb-ı Âlî paşasının bu tutumları önemli sonuçlar doğurdu. İstanbul’un işgaller karşısındaki edilginliği, İttihat ve Terakki’yi yeniden önplana çıkarttı; zira Anadolu’da görülen direniş hareketleri neredeyse dışlayıcı bir biçimde İttihatçılar tarafından başlatılmıştı. Ayrıca, Sultan Abdülhamit mutlakiyetinin sona ermesinden yalnızca 10 yıl sonra yeniden bir mutlakiyet olasılığının belirmesi, bazı ulusal egemenlik taraftarlarının sabrının taşmasına ve cumhuriyetçiliğin yükselmesine yol açtı. Daha Bâb-ı Âlî Baskını sonrasında duyulmaya başlayan cumhuriyet dedikoduları, 1919 yazında ciddi bir program maddesi olmaya başladı. Girişilmekte olan Millî Mücadele’nin başarıyla sona erdirilmesinden sonra cumhuriyete geçileceğine ilişkin fikirlerin, henüz Erzurum Kongresi sıralarında açıkça tartışıldığına ilişkin elimizde çok tanıklık bulunuyor.

    Ahmet_Kuyas_4
    Mustafa Kemal Paşa’nın yakın mesai arkadaşları arasında olan Dr. Adnan (Adıvar) Bey, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Kâzım (Karabekir) Paşa, Rauf (Orbay) Bey ve Refet (Bele) Paşa saltanat ve hilafetten vazgeçilmesine karşıydılar. 

    Ancak ulusal egemenlik yanlıları arasındaki cumhuriyetçilerin 1919 yazında küçük bir azınlık olduklarını da unutmamak gerekir. Hattâ bu durum 1 yıl sonra, yani Büyük Millet Meclisi açıldıktan sonra da pek değişmedi. Saltanat kurumu siyasal çevrelerde hâlâ saygınlığını sürdürüyordu. Ayrıca Sultan Vahdettin’in Anadolu’daki harekete karşı açıkça cephe almış olması bile, birçokları için meşruti hükümdarlıktan vazgeçmek için yeterli bir neden değildi. Daha 10 yıl önce 2. Abdülhamit’i tahttan indirmiş olanlar pekala Sultan Vahdettin’i de tahttan indirmekle yetinebilir ve 1909’daki anayasa değişiklikleriyle ortaya çıkmış olan düzenle yollarına devam edebilirlerdi. Cumhuriyetçilerin önderi konumundaki Mustafa Kemal Paşa’nın yakın mesai arkadaşları arasında bulunan Rauf (Orbay) Bey ile Kâzım (Karabekir) ve Refet (Bele) Paşaların tercihleri kesinlikle bu yöndeydi.

    Saydığımız bu önemli isimlerin hepsi ulusal egemenlik ilkesini özümsemiş insanlardı. Yaşam tarzları açısından baktığımızda da Batılı değerleri benimsemiş ve Türkiye’nin Batı Avrupa dünyasına özgü bir gelişmişlik ve refah seviyesine ulaşmasını gerçekten isteyen kişilerdi. Ancak bunlar, Mustafa Kemal Paşa gibi ulus-devletin ne demek olduğunu anlayabilmiş değillerdi. Tüm yurttaşlarına eşit mesafede duracak çağdaş bir ulus-devletin mutlaka seküler olması, bunun için halifeliğin kaldırılması, bunu yapabilmek için de işe saltanatın kaldırılmasıyla işe başlanması gerektiğini anlamamışlardı. 1924’te bir muhalefet partisi kurmalarına karşın hepsinin daha sonra tek partili cumhuriyet yönetiminde yer almaları; muhafazakar olmadıklarını ama ulus-devletin nasıl bir yapıda olması gerektiğinin bilincine de henüz varamadıklarını gösterir.

    Anadolu Savaşı’nın zaferle sonlanması üzerine cumhuriyet rejimine geçmeyi hedefleyen Mustafa Kemal Paşa, bu amacına ulaşabilme yolunda Millî Mücadele’nin önemli önderleriyle hemen bir siyasal mücadeleye giremezdi. Ulusal egemenlik yanlılarının anayasalı hükümdarlık ve cumhuriyet yanlıları biçiminde bölünmesi ülkeyi de bölebilirdi. Ayrıca anayasalı hükümdarlık yanlısı arkadaşlarının desteğini yitirmenin, Mustafa Kemal Paşa gibi düşünenleri Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) azınlık durumuna düşüreceği kesin gibiydi. Dolayısıyla, “cumhuriyete geçişi daha güçlü olacağı yeni bir meclise bırakmak ve ilk adımda saltanatı kaldırmak” diye özetleyebileceğimiz bir strateji benimsedi. Saltanat kaldırılacak, halife devlet başkanı olacaktı; ancak bu yeni devlet başkanının başbakan atamak gibi bir hakkı olmayacak, TBMM’nin seçtiği başbakanı onaylamak zorunda olacaktı. Bütün bunlar, barış sağlandıktan sonra yapılacak yeni bir anayasayla belirlenecekti. 

    Bu formülün TBMM tarafından herhangi bir itirazla karşılanmadığını biliyoruz; zira Meclis’te 4 Ekim 1922’de görüşülen ve İstanbul’daki İtilâf Devletleri temsilcilerine yazılan bir notada İstanbul, “halifeliğin başkenti” olarak tanımlanmıştı. Ancak Meclis çoğunluğunun sözkonusu formüle aklının yatmasının nasıl sağlandığına dair elimizde şimdilik herhangi bir veri yok. İşin daha da ilginci, bu formülün Osmanlı başkentinde Doğu Trakya’yı teslim almak üzere 19 Ekim 1922’de kente gelen Refet Paşa, yani daha Temmuz ayında Mustafa Kemal Paşa’ya saltanatın kaldırılmasına karşı olduğunu söylemiş bir kişi tarafından duyurulmasıydı. Bunun üzerine İstanbul gazetelerinde yakında önemli anayasa değişiklikleri yapılacağına ilişkin yorumlar çıkmaya başladı. Sonuç olarak, gazeteci Ahmet Emin Yalman’ın o günlerde İstanbul’un aydın kamuoyunu görece iyi temsil ettiğini varsayacak olursak, TBMM’nin 1 Kasım gecesi alacağı saltanatı kaldırma kararını Osmanlı başkentinin de en az 10 gün öncesinden benimsemiş olduğunu söyleyebiliriz.

    Ahmet_Kuyas_5
    Mustafa Kemal Paşa ve ilk meclisten bir grup milletvekili 1921’de Ankara’daki Meclis binasının balkonunda. Cumhuriyetçiler, Büyük Millet Meclisi’nin ilk döneminde azınlıktaydı ve saltanat kurumu siyasal çevrelerde saygınlığını sürdürüyordu.

    Mustafa Kemal Paşa’nın bulduğu formül hiçbir zaman anayasa maddesi olmadı. Zaten anayasa da cumhuriyetin ilan edilip halifeliğin kaldırılmasından sonra yapılacaktı. Yani önce devletin yapısı belirlenecek, sonra anayasa yapılacaktı. Yeni rejime doğru gidiş sürecinde gördüğümüz bu özellik de Mustafa Kemal Paşa’nın parlak stratejisinin ürünüdür. Nitekim Mustafa Kemal Paşa daha sonra 1924 Anayasası’nın yapılma sürecinin de kendisini haklı çıkaracağı gibi amaçladığı devlet yapısının doğrudan doğruya bir anayasayla kurulamayacağını, zira ne cumhuriyetin ilanının ne de hilafetin kaldırılmasının üçte ikilik bir meclis çoğunluğu sağlayamayacağını öngörmüştü. Dolayısıyla cumhuriyet salt çoğunluk oyuyla çıkarılacak ya da değiştirilecek bir kanunla ilan edilecekti. Bu hamlenin işaretini de 1923 Eylül’ünün sonlarında Avusturyalı bir gazetecinin kendisiyle yaptığı söyleşide verdi: 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun ilk iki maddesi zaten cumhuriyet anlamına geliyordu (bkz. #tarih, sayı 79). Yapılacak iş, fiilen varolan bu rejimin adını koymaktan ibaretti.

    Bilindiği gibi TBMM sadece bir yasama meclisi değildi; yürütme gücünü de üstlenmişti. Bu gücünü topluca kullanması mümkün olmadığından, kendi içinden ve çoğunluk oyuyla bir mebusu seçiyor ve bu kişiyi yürütmenin bir alanında çalışmak üzere kendisine vekil tayin ediyordu. Bu bakımdan Ankara Hükümeti’nin “Bakan”larına İstanbul’dakiler gibi “nazır” değil, “icra vekili” denmişti. İkinci TBMM açıldıktan sonra icra vekilleri heyeti başkanı olan Fethi (Okyar) Bey, İçişleri Vekilliği’ni de üstlenmişti (14 Ağustos 1923). Fethi Bey, 24 Ekim 1923 tarihinde bu görevinden istifa etti. Birkaç gün sonra cumhuriyeti ilan edebilecek çoğunluğu sağlamış olan Mustafa Kemal Paşa taraftarları, tam 4 gün boyunca kendilerine bir İçişleri Vekili seçecek çoğunluğu tutturamadı. Tabii hükümet krizi yapay bir krizdi ve Mustafa Kemal Paşa bunu bir “devlet krizi” şeklinde yorumlayarak yeni kurulmuş olan Halk Fırkası’nın 29 Ekim günkü toplantısında bir çözüm önerdi: Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun bazı maddeleri değiştirilerek cumhuriyet sistemine geçilecekti! Aynı günün akşamı toplanan TBMM, Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun bazı maddelerinin “kanuna açıklık getirecek” biçimde değiştirilmesine ilişkin kanunu, oylamaya katılan 158 mebusun 158 olumlu oyuyla kabul ederek cumhuriyeti ilan etti ve ikinci bir oylamayla Mustafa Kemal Paşa’yı cumhurbaşkanı seçti. 

  • İkinci Meclis toplanıyor CHF 1 ay sonra kuruluyor

    Birçok kaynak Cumhuriyet Halk Fırkası’nın (CHF, sonradan CHP) 9 Ağustos ya da 9 Eylül 1923’te kurulduğunu yazar. Mustafa Kemal’in, Sivas Kongresi’ni partinin ilk kongresi olarak kabul ettiğini söylemesinden hareketle 4-11 Eylül 1919 tarihini verenler de vardır. Doğru tarih ise Halk Fırkası’nın kuruluş dilekçesinin içişleri Bakanlığı’na verildiği 24 Ekim 1923’tür.

    İkinci TBMM’nin özellikleri arasında Halk Fırkası’nı kurmuş olması da vardır. Bu önemli gelişmenin gayet ilginç bir tarihi olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim İkinci TBMM’yi oluşturan milletvekilleri 9 Ağustos 1923’te toplanmışlar ve metni kendilerine dağıtılan Halk Fırkası tüzüğünü o gün görüşmeye başlamışlardır. Bu nedenle, bazı kaynaklarda Halk Fırkası’nın kuruluş tarihi olarak 9 Ağustos 1923 verilir. Ancak bu tarih, hem Halk Fırkası’nın kuruluş tarihi olarak yanlıştır hem de İkinci TBMM’nin açılış tarihi değildir. Meclis 11 Ağustos’ta, yani iki gün sonra açılmıştır.

    Öte yandan, birçok kaynakta Halk Fırkası’nın 9 Eylül 1923’te kurulduğunu görürüz. Daha yaygın kabul gören bu tarih de bizce yanlıştır. İzmir’in kurtuluşunun birinci yıldönümü olan bu tarihte yeni partinin tüzüğünün görüşülmesi tamamlanmış ve tüzük kabul edilmiştir. Ancak bu, partinin kurulmuş olması anlamına gelmez. Başka bir yaygın görüş ise partinin ortaya çıkışını 11 Eylül’e tarihler; zira o gün partinin kurulduğu partililerce resmen ilan edilmiş, Mustafa Kemal Paşa da başkan seçilmiştir. Bu görüş de bizce yanlıştır. Kaldı ki, 11 Eylül’de partinin bir genel sekreteri bile henüz yoktu. Recep (Peker) Bey, ancak 15 Eylül’de genel sekreter seçilecekti.

    Ahmet Kuyas
    Mustafa Kemal Paşa, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın 1927’deki ilk kongresinin açış konuşmasında, Sivas Kongresi’ni partinin birinci kongresi olarak kabul etmişti.

    Tarihimizi askerî başarılarımızdan ya da Mustafa Kemal Paşa’nın hayatından alınmış, sembolik bir dizi günle yazmaya çalışmaktansa, konunun gerektirdiği gibi hukuk dizgemize bakarak yazmamız daha doğru olur. Burada da bakılması gereken kanun, o dönemde siyasal partilere ilişkin olan Cemiyetler Kanunu’dur. Bu kanuna göre dernekler gibi siyasal partilerin de kurulabilmesi için iç yapılarının tamamlanmasından sonra, tüzüklerini ve yönetimlerinde yer alanların adlarını İçişleri Bakanlığı’na bir dilekçeyle birlikte vermek yeterliydi. İşte Halk Fırkası bunu 24 Ekim 1923’te yapmış olduğu için, partinin kuruluş tarihinin de 24 Ekim olması gerekir.

    Tabii Halk Fırkası’nın kuruluş tarihinden dem vurulduğunda birçok yayında görüldüğü gibi 4-11 Eylül 1919 tarihlerinde gerçekleşen Sivas Kongresi de akla geliyor. Bu da tarihçiliğimizin ne kadar zayıf, daha doğrusu ne kadar yanlı olabileceğini bize gösteren başka bir şehir efsanesinin dışavurumudur. Bilindiği gibi Mustafa Kemal Paşa, o günkü adıyla Cumhuriyet Halk Fırkası’nın ilk kongresi olan 1927 Kongresi’ni açış konuşmasında sözkonusu kongreyi “ikinci kongre” biçiminde tanıtmış, Sivas Kongresi’ni partinin ilk kongresi olarak kabul etmişti. Biliyoruz ki Mustafa Kemal Paşa, bu sözleriyle tarih yazmıyordu; siyaset yapıyordu. Niyeti, 1924’te partisinden ayrılarak Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kuranları Millî Mücadele tarihinden dışlamaktı. Böylelikle Millî Mücadele’yi Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti değil, Halk Partisi gerçekleştirmiş olacak; partiden ayrılmış olanlar ise Millî Mücadele’nin amaçlarından sapmış olacaklardı. Ancak birçok okurumuzun da bildiği gibi günümüzde hâlâ kitapçı raflarında Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1919’da kurulduğunu iddia eden kitaplara rastlayabiliyoruz.

    Halk Fırkası’nın kuruluş aşamasına ilişkin olarak vurgulanması gereken son bir nokta da, 1923’te “Halk Fırkalı” olmanın ne anlama geldiğidir. Hatırlanacağı üzere (#tarih dergi -100. ve 104. sayı) İkinci TBMM’den sözederken, bu Meclis’in Mustafa Kemal Paşa’nın siyasal çizgisine bütünüyle uymayan bir yapı olduğunu söylemiş; Lozan Antlaşması’nın onaylanması konusunda aykırı görüşlere rastlandığını, cumhuriyetin ilanı sırasında ise olumlu oyların salt çoğunluğu az bir farkla aşabildiğini belirtmiştik. Bu durum daha sonra da devam edecek ve 1924’ün Mart-Nisan aylarında cumhuriyet tarihimizin ilk Anayasası yapılırken Mustafa Kemal Paşa yanlılarının çoğunlukta olduğu Anayasa Komisyonu’ndan gelen maddelerin birçoğu üçte iki çoğunluğu sağlayamadığı için kabul edilmeyecektir. Tabii Halk Fırkası’nın kurucu üyelerinin neredeyse Meclis’in tamamını oluşturan milletvekilleri olduğunu hatırlayacak olursak, partinin o tarihte tümüyle Mustafa Kemal Paşa’nın devrim programına katılanlardan oluşmadığını teslim etmemiz gerekir. İkinci TBMM ve Halk Fırkası’nın bu özelliği ise Meclis’in ikinci seçim döneminde gerçekleşen bir dizi köklü reformun da hangi şartlarda kanunlaştıkları hakkında bir fikir verecektir.