onun adı bahardır ki hayatın ve dirilişin ta kendisidir. onun varlığı, isa’nın nefesi gibi ölülere taze can, kederli gönüllere ferahlık bahşedici ilahi bir temsildir. her bir düğümü binbir sihirle atılan ak halıyı kaldırıp ebemkuşağından da renkli bir sahne kuran yine odur. lale ve sümbüller arasında gül kokusuna bezenip icraya çıkan bülbüller de bu sahnenin teşrifatçılarıdır. işte hükümdarların bir inci gibi kabuklarından ayrılması, sarayların kâinatın ferahlık haberlerine ermesi, tazeliklerin bahçelere av olması ve bu yolda kılkuyruk’un da baharın müjdesiyle çıkagelmesi bundan sebeptir.
Evvel-Baharın Başlangıcı
İlkbahar yahut evvel-bahar, tarihin takip edilebilen en erken zamanlarından itibaren anılıp tarım takvimlerine dâhil edilen, bayram ve şenliklerle kutlanan, insanlığın bir sene içinde ilerleyeceği bereketli yolu ve bu yoldaki menzillerini de haber veren, neşeler bahşeden bir mevsimdir. O nedenle güneşin Koç Burcu’na girdiği ve dünya üzerinde gece gündüz eşitliğinin sağlandığı 21 Mart, Doğu’da mühim bir gün olarak addedilmiştir ki bahsi geçen günde kutlanan meşhur bahar bayramı; kadim Anadolu, Mezopotamya ve İran başta olmak üzere sair Türk ve Fars coğrafyalarında “Nev-Rûz” adıyla yüzyıllarca kabul görmüştür.
Tabiatın bu yeni başlangıcının ilhamıyladır ki Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah’ın Ömer Hayyam başkanlığındaki heyete hazırlattığı Celâlî Takvimi’nin başlangıcı da “Nev-Rûz-ı Sultânî” diye belirlenmiştir. Selçuklu İmparatorluğu’nda resmî bayram olarak kabul edilmesine rağmen Osmanlı İmparatorluğu’nda hükmü başkaca icra edilmiştir. Tanrı’nın kâinat nimetiyle tazelik ve şifa bahşetmesi için hekimbaşı tarafından hazırlanmış olan nev-rûz macunları, özel mahfazalar içinde padişaha, valide sultana, sair saraylılara ve devlet adamlarına takdim edildiği gibi yine aynı günde evvelce müneccimbaşı tarafından hazırlanmış olan yeni sene takvimleri de teşrifata uygun olarak takdim edilmiştir. Diğer yanda şairler ve musikişinaslar da nev-rûza kayıtsız kalmayarak evvelce hazırladıkları bahar ve nev-rûz temalı şiir ve güftelerini/bestelerini saraya ve devlet adamlarına takdim edegelmişlerdir.
Harekette Bereket Vardır
Elbette ki nev-rûzun gelişi Osmanlı Sarayı için sadece tabiatın yenilenmesi demek değildi. 21 Mart, pek çok husus için birkaç ay içinde yaşanacak büyük hareketlerin habercisiydi. En belirgin olarak imparatorluk ana sarayı olan İstanbul Yeni Sarayı’ndan Boğaziçi’ne ve hatta belki de Edirne Sarayı’na taşınmanın; Donanma-yı Hümayûn’un Boğaziçi’nden Akdeniz ve Karadeniz’e açılmasının; Ordu-yı Hümayûn’un İstanbul’dan kara seferlerine yürüyüşünün; Boğaziçi ve Haliç hasbahçelerinde çerağan eğlencelerinin tertibinin ve daha pek çok hareketliliğin belirlenen takvimlere uygun olarak yeniden sahnelenmesi, müteakip ayların görülecek işlerindendi. Sadrazam paşa ve şeyhülislam efendinin padişah katına tebrike varmaları da sadrazamların bu vesileyle padişahlara donanmış atlar takdim etmeleri de gerçekleşecek hareketlerin teşrifattaki temsili olarak mühim bir mihenk taşı yerindeydi.
Kışın Baharına Erişmek
Feleğin işi bu ya, öyle zamanlar olurdu ki evvel-baharda değil de evvel-baharın evvelinde dahi kışlar bahara, grilikler yeşilliklere, boşluklar lalezara dönüşüverirdi. Nitekim XVII. yüzyıl müelliflerinden Ganî-zâde’nin beyitleri, başka padişah devirlerinde kaleme alınan beyitler gibi oldukça aydınlatıcıydı. Muhteşem Sultan Süleyman devrinden beri âdeta unutulmuş olan büyük avların, I. Ahmed devrinde yeniden canlanmasını anlatan Ganî-zâde, genç Padişah’ın yaz kış demeden ava çıkışını, “Çıkup vakt-i şitâda eyledi nev-rûz-ı sultânî/ Sipâhun bayrağından kûh u deşti lâle-zâr itdi” beytinde, kışı bahara çeviren padişah tasviriyle betimlemişti. Devamındaki beyitlerde ise bu avların esasında devlet nizamını tesis ve temin için gerçekleştirildiğini de gereklilikleriyle dile getirmeyi ihmal etmemişti.
Yabancı Gözler
Ganî-zâde’nin padişahların tüm mevsimlere yayılan avlarını mevzubahis etmesi elbette ki beyhude değildi. XVII. yüzyıl, baharın yeniden ortaya çıkışı gibi avcı padişahların da yeniden ortaya çıktığı bir yüzyıldı ve I. Ahmed’le başlayan bu süreç II. Mustafa saltanatına değin devam etmişti. Bu yüzyılda sık sık tekrarlanan avlanma faaliyetlerine de diğer alaylarda olduğu gibi büyük bir maiyetle çıkılması âdetti. Hâl böyle olunca imparatorluk halkı gibi yabancı gözler ve yabancı diplomatlar da bu alayların ihtişamına kayıtsız kalamaz, kimi zaman hatırat ve raporlarına kimi zaman da İsveç Elçisi Ralamb’ın yaptırdığı gibi tuval üzerine resmettirilirdi. Alayların tamamı resmedilmediği takdirde ise av ağalarının müstakil tasvirleri Avrupa koleksiyonlarındaki yerlerini alırdı.
Av Ağaları
Av ağalarının ve ekiplerinin rolü, alayların vücuda gelmesi için pek mühimdi. Vazifeleri, padişah ava çıktığı zamanlarda kullanılacak olan şahin, çakır, atmaca, doğan gibi avcı kuşları yetiştirmektir. Bu ağalara bağlı ekibin yalnızca saraydaki mevcudu XVII. yüzyıl başında 600 kişiye yaklaşmıştı. Taşra teşkilatında mensupları Müslüman ve Hristiyanlardan oluşan ve bu ağalara bağlı olarak yuva yapan, yavru yetiştiren, götürücü ve avcı gibi işler gören çakırcılar, şahinciler, atmacacılar ve doğancılar ise bu sayıya dâhil değildi.
IV. Murad ve Sultan İbrahim’e devlet idaresinde yol gösterici olmak maksadıyla iki risale sunan Koçi Bey’in de kaydettiği üzere av ağaları esas olarak dört kişiydi. Baş ağa Çakırcıbaşı, ikinci ağa Şahincibaşı, üçüncü ağa Atmacacıbaşı ve dördüncü ağa Av Ağası (Doğancıbaşı) idi. Çakırcıbaşı ya da Şahincibaşı bir av tutarsa derhâl padişahın yanına gelip yer öptükten sonra avını sunabilirdi. Buna karşı padişahın da o ağayı yakınına çağırıp, “Aferin ağa! İyi av ettin. Hazzettim!” diyerek 20, 30 altın ihsan buyurması kanundu. Yine ihsanın ardından, “Göreyim seni! Doğanları, şahinleri, bir hoşça öğretmek gereksin!” ve “Av alan, şahin midir, doğan mıdır, balaban mıdır?” diye sorulması, iltifat edilmesi de teşrifat kanunu gereğiydi. Bahsi geçen ilk üç ağa ve ekibi, sarayın dış teşkilatında; dördüncü ağa olan Doğancıbaşı ise -IV. Mehmed devrinde lağvedilişine değin- kendi ekibiyle sarayın iç teşkilatında konumlandırılmıştı. Doğancıbaşı, Enderun Ağaları’ndan olduğu hâlde Av Ağaları’nın amiri Çakırcıbaşı olup, terfiler saray içinde olursa Atmacacıbaşı Şahincibaşı, Şahincibaşı Çakırcıbaşı olurdu. Doğancıbaşı da saray içinde terfi ederse silsileye uygun olarak terfi ederdi. Saray dışında ise yeniçeri ağalığı, beylerbeylik hatta vezirlik gibi yüksek ünvanlarla çıkarlardı.
1001 Akçeli Kılkuyruk’un Gelişi
Teşrifat defterlerinde ve devrinde kaleme alınan başka bazı müstakil eserlerde yahut daha sonra kaleme alınan araştırmalarda Av Ağaları’nın av esnasında tuttukları bir avı doğrudan padişaha takdim etmelerinin âdet ve karşılığında emanet verilmesinin kanun olduğu kaydedilmiştir. Fakat arşiv belgeleri hikâyenin burada tamamlanmadığına işaret etmektedir. Koçi Bey’in de av takdimi hususunda işaret ettiği Av Ağaları’nın yalnızca av zamanlarında değil, teşkilatlarının tamamıyla lağvedildiği XIX. yüzyılın ilk yarısına değin, kendi teşkilatları içinde bir gelenek hâlini alan baharın gelişi münasebetiyle de senede bir defaya mahsus olmakla ayrıca takdime vardıkları anlaşılmaktadır.
Av Ağaları’nın, erkeklerinin ince uzun kuyruğundan sebep “Kılkuyruk” adını verdikleri ve “Evvel-bahâr-ı huceste-âsâr müjdecisi Kılkuyruk ta‘bîr olunur ördek” diye ifade ettikleri “Anas acuta” yüzücü bir ördek türü olmakla, esas olarak Asya ve Avrupa’nın kuzey bölgelerinde, Kanada ve Amerika’nın orta-batı bölgelerinde bulunurdu. Kış aylarında güneye, sıcak bölgelere doğru hareket ederdi. Bu göçleri esnasında ancak bahara yakın zamanlarda imparatorluk topraklarına, Edirne ve İstanbul civarına değin ulaşmış olduklarından Av Ağaları tarafından güzel havaların yani baharın vaktinde erişeceğinin müjdecisi kabul edilerek avlanırlardı.
Belgelere göre Nedîm’in “Çıkma koyundan kuzucağım” sözüne aldırış etmeyen Kılkuyruk’u o sene ilk olarak hangi Av Ağası yakalarsa karşılığında da büyük bir meblağ ile taltif edilmesi kadim bir teşkilat kanunu idi. Kılkuyruk’u yakalayan ağa derhâl bir arzuhal (dilekçe) kaleme alarak ördeği padişaha takdim eder ve “…kanûn-ı pâdişâhâne üzere binbir akçe bahşiş-i hümayûnları ihsân buyurula gelmekle…” diyerek gerekli meblağın kendisine bağışlanmasını talep ederdi. Bunun üzerine padişah da arzuhal üzerine “Hazîne Kethûdâsı Ağa. Sâhib-i arzuhâl kulum, ‘Bahar Müjdecisi Kılkuyruk Ördeği’ni getürmekle âdât-ı kadîme üzere binbir akçe ihsân eyledim, viresün.”; “İhsân-ı hümayûnum olmuşdur.”, “Kanûn üzere akçeleri ne mikdâr ise virile.” şeklinde hatt-ı hümayûnlarını kaleme alarak gereğinin yapılmasını irade buyururdu. Sonrasında da şüphe yok ki “Mukarrerdir hazânı her bahârın” mısraı yerini bularak Kılkuyruk’un sahana girmesi bir olurdu. #















