Eğitim ve Bilimde Sadakate Karşı Liyakat


toplumsal çürüme ve çöküşün önemli iki nedeni eğitimsizlik ve liyakatsizliktir. bunun sonucu da ekonomik sorunlar, adaletten yoksunluk, toplumsal birlikteliğin yitirilmesidir. cehaletten beslenen, liyakate karşı sadakati tercih eden hiçbir sistem bu olumsuzluklardan muaf değildir. osmanlı imparatorluğu’nun altı yüz yıllık hükümranlığının son bulmasına yol açan en önemli etken de bilimi ve liyakati ıskalamasıdır. osmanlı’nın küllerinden yeniden doğan türkiye cumhuriyeti ise kurucusu mustafa kemal atatürk’ün önderliğinde kısa sürede önemli bir kalkınma başarmıştır. burada osmanlı’nın felaketine yol açan sadakatin yerini alan liyakat ve analitik düşünceyi önceleyen eğitim kalkınmanın itici gücü olmuştur.

Travel Collection - October 6, 2011

Liyakat, bir işin en iyi şekilde yapılabilmesi için sahip olunan yeterliktir. Toplumsal gelişim ve refah için eğitimde, hukukun adaleti sağlamasında, sağlık hizmetlerinde ve ekonominin doğru yönetilmesinde yaşamsal bir öneme sahiptir. Sadakat de güven, fedakârlık, dürüstlük ve bağlılık gibi ilkelere dayanır. Kuşkusuz, liyakat kadar önemli bir kavramdır. Bu yazıda sadakatten kasıt, hak edilmeyen bir kazanca ya da çıkara dayalı olarak bunu sağlama gücünü elinde bulundurana koşulsuz bağlılıktır. Buradaki sadakat, etik ilkeleri ve toplumsal yararı öncelemez, verenin ve alanın çıkarına dayanır. Dolayısıyla sadakatin bu şekli liyakat ile çelişir ve toplumsal refah için engel teşkil eder. Buna “bağnaz” ya da “çıkarcı” sadakat diyebiliriz. Bağnaz sadakat, nepotizm ve kayırmacılık gibi kavramlarla kol kola yürür. Bu yazının amacı, eğitim ve bilim alanında liyakate verilen önemin toplumsal çöküş ve çürümeleri önleyebileceği gibi büyük toplumsal travmalarla yüzleşen toplumların küllerinden yeniden doğmasını sağlayabilecek bir potansiyele sahip olduğunu birkaç tarihî örnek üzerinden vurgulamaktır.

Liyakatin Kısa Tarihi
Antik Yunan’da liyakat sadece toplumsal bir pozisyonun değil aynı zamanda erdemli birey olmanın temeli kabul edilmiştir. Sokrates, Platon ve Aristoteles gibi Antik Yunan filozofları, bireylerin bilgiye dayalı liderlik yapması gerektiğini savunmuş, ideal devletin liyakat temelli bir yönetim anlayışına dayanması gerektiğini belirtmişlerdir. Antik Roma’da da yönetimle ilişkili her kademede liyakat anlayışına dayalı memurlar, askerler ve devlet adamları vardı.

Orta Çağ’ın en belirleyici özelliklerinden biri liyakate karşı kiliseye koşulsuz sadakati öne çıkarmasıdır. Bunun sonucu olarak cehalet yükselirken, eğitim ve bilim önemsizleşmiştir. Yöneticileri, toprak sahibi olmaya dayalı soyluluk belirlemiştir. Feodalizmin yükseldiği bu dönemde, yönetilen kesimin asalet ve otoriteye mutlak sadakati söz konusudur. Orta Çağ’ın “karanlık çağ” olarak anılması ile toplumun bağnaz sadakati arasında yakın bir ilişki vardır.

Rönesans döneminin başlamasıyla özellikle Avrupa’da, 17. yüzyıldan itibaren liyakati önceleyen yaklaşımlar yeniden önem kazanmaya başlamıştır. Bu dönemde Prusya’da askerî ve sivil bürokrasi alanında liyakat esasına dayalı bir sistem geliştirilmiştir. Bu sistem daha sonra “Prusya Ekolü” olarak kavramsallaşan ve eğitimi de kapsayan bir dizi reformun başlangıcı olmuştur.0

Sanayi Devrimi’nin etkisiyle 19. yüzyılda liyakat daha sistematik hâle gelmeye başlamıştır. İngiltere başta olmak üzere bazı ülkelerde devlet işlerinin liyakatli memurlara verilebilmesi için sınav sistemleri geliştirilmiştir.0 İzleyen yüzyılda demokratik ideallerin yükselmesiyle özellikle adalet ve eşitliğin sağlanmasında liyakat kilit bir öneme sahip olmuştur. Birleşmiş Milletler uluslararası alanda, özellikle gelişmekte olan ülkeler için eğitim sisteminin liyakatli bireyler yetiştirmesinin önemini vurgulamış ve buna yönelik proje ve programlara destek vermiştir.

Günümüzde liyakat önemli bir değer olarak kabul görmeye devam etse de 21. yüzyılda yükselmeye başlayan gerçek ötesi (post-truth) akım yeni bir tehdit oluşturmaya başlamıştır. Siyaset ve medyanın sıklıkla kullandığı gerçek ötesi söylemler, insanların gerçek bilgi yerine çeşitli çıkarlar için manipüle edilmiş bilgilere ulaşmasını sağlıyor. Üstelik bunu bilgi kaynağı olarak en çok güvenmemiz gereken akademisyenler ve bazı bilimciler yapıyor. Buna agnotoloji ya da cehalet bilimi diyoruz.0,0 Gerçek ötesi yaklaşımlar ve cehalet bilimi, liyakati törpülerken, bu yüzyıla büyük umutlarla giren insanlığı yeniden Orta Çağ karanlığına doğru itekliyor. Dünya bir önceki yüzyılın sonlarına göre daha huzursuz ve gergin. Yönetimin liyakatsiz kişilerle yürütüldüğü toplumlar, ekonomik sıkıntıların yanı sıra ciddi eşitlik, güvenlik, adalet ve sağlık sorunları yaşıyor.


“gerçek ötesi yaklaşımlar ve cehalet bilimi, liyakati törpülerken, bu yüzyıla büyük umutlarla giren insanlığı yeniden orta çağ karanlığına doğru itekliyor.”

Sadakate Dayalı Sitem ve Toplumsal Çöküş
Nitelikli eğitim, liyakatli bireyler yetiştirilmesi ve bireylerin yeteneklerinin keşfedilerek geliştirilmesi için son derece önemlidir. Ezberci ve çağın gerçeklerinden uzak bir eğitim modeli sadakate yatkın, soru soramayan, okumak veya araştırmak yerine kendine sunulanla yetinen bağnaz bireyler yetiştirir. Eğitim ne kadar niteliksiz ise liyakati yakalamak o ölçüde güçleşir. Toplum giderek daha çok cahilleşip yoksullaşırken eşitlik ve adalet gibi kavramların içi boşalır. Ardından toplumsal çöküş gelir. Eğitimdeki kalitesizlik bağnaz sadakati desteklerken, liyakatin görmezden gelinmesini hatta cezalandırılmasını teşvik eder. Böyle bir sistemde toplumu bütünüyle kucaklayacak sürdürülebilir bir refah sağlamak mümkün değildir.

Nijerya’nın yakın tarihlerde yaşadığı çöküş, verilebilecek iyi örneklerden biridir. Ülke 1960 yılında bağımsızlığını kazanması sonrası darbelerle iş başına gelen askerler tarafından yönetildi. Yöneticiler tüm yakınlarını ve arkadaşlarını kamuya yerleştirdi. Sıradan insanların geliri azalırken yönetimin çevresinde yer alan bir azınlık aşırı zengin oldu. Nijerya’da 1989’da anayasadan sağlık ve eğitim hizmetlerinden yararlanma hakkı çıkartıldı. Üniversitelerin bütçeleri kısıldı ve eğitim kalitesi düştü. Kişi başına düşen yıllık gelir yarı yarıya azaldı. Dünyanın önemli bir petrol üreticisi olan ülke yakıt sıkıntısına düştü. Kısa sürede toplumsal çöküş başladı. Yolsuzluk, kaçakçılık ve kayıt dışı ticaret normalleşti. Bir zamanların dünyanın 6. petrol gelirine sahip ülkesi bugün dünyanın en yoksul 13. ülkesidir. Nijerya’nın başına gelenler siyaset bilimci Eghosa Osaghae’nin yazdığı bir kitapta anlatılmaktadır.0 Ders çıkarmak isteyen başka toplumlara belki bir faydası olabilir.


“liyakati yok ederek sadakate dayalı bir sitem üzerinden yönetilen toplum ekonomik sıkıntılar, yoksullaşma, güvende hissetmeme ve toplumsal dayanışmayı kaybetme gibi sonuçlarla yüzleşmek zorunda kalır. bu, toplumda çürüme ve çöküş sürecini tetikleyen ciddi bir kaygı ve gerilim yaratır.

Liyakati yok ederek sadakate dayalı bir sitem üzerinden yönetilen toplum ekonomik sıkıntılar, yoksullaşma, güvende hissetmeme ve toplumsal dayanışmayı kaybetme gibi sonuçlarla yüzleşmek zorunda kalır. Bu, toplumda çürüme ve çöküş sürecini tetikleyen ciddi bir kaygı ve gerilim yaratır. Yoksullaşmanın derinleşmesiyle beslenme, barınma ve sağlık ihtiyaçlarının yeterince karşılanamaması başka çevresel etkenlerle birleşerek “kolektif öğrenilmiş çaresizliğe” dönüşebilir. Kolektif öğrenilmiş çaresizlik, toplumun yaşadığı olumsuzluklardan kurtulabileceğine dair umudunun tamamen kaybolması ve sistemin değişmesi için hiçbir çaba sarf etmemesidir. Bunun devamı toplumsal çürüme ve çöküştür. Kolektif öğrenilmiş çaresizlik emperyalistlerin sömürdükleri ülkelere dayattıkları veya bizzat oluşturdukları sosyal bir olgudur.0 Nijerya’nın yaşadıkları bir kolektif öğrenilmiş çaresizlik modelidir ve cehaletten beslenen, liyakate karşı sadakati tercih eden hiçbir sistem bundan muaf değildir.

Liyakatle Küllerinden Yeniden Doğuş
Dünyada 600 yıldan fazla bir süre hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasına yol açan en önemli etken, bilimi ve liyakati ıskalamasıdır. Batı’daki aydınlanmaya ve gelişmeye öncülük eden matbaa, bilginin edinilmesi ve yaygınlaşmasını kolaylaştırırken Osmanlı’ya 273 yıllık bir gecikme ile gelmiştir. Bu süreçte dünyada önemli bilimsel gelişmeler ve değişiklikler gerçekleşmiştir. Duraklama devrinin ve onu izleyen çöküşün en belirgin özelliği liyakatin göz ardı edilmesi ve sadakatin hem devlet yönetiminde hem de toplumsal yaşamda baskın hâle gelişidir. Osmanlı’nın küllerinden yeniden doğan Türkiye Cumhuriyeti ise kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde kısa sürede önemli bir kalkınma başarmıştır. Burada Osmanlı’nın felaketine yol açan sadakatin yerini liyakatin alması söz konusudur. Analitik düşünceyi önceleyen eğitim ve liyakate dayalı bilim küllerinden yeniden doğmanın ve kalkınmanın itici gücü olmuştur.

Nobel Ödüllü Aziz Sancar İstanbulda
Prof. Dr. Aziz Sancar, 2015 yılında kazandığı Nobel Ödülü’nü Atatürk’e ithaf etti.

Köy Enstitüleri eğitim modelinin tüm ülkeyi kapsayacak şekilde yayılması ile adil bir fırsat eşitliğine dayanan eğitim önce çocukları cehaletten kurtarmış ve ülkenin ihtiyacı olan liyakatli kadroların oluşmasını sağlamıştır. Darülfünun’un içinde bulunduğu durum Türkiye’ye davet edilen Cenevre Üniversitesi eski rektörü Albert Malche’nin sunduğu raporla saptanmış ve 1933 yılında Üniversite Reformu gerçekleştirilmiştir.0,0 Reform sonrası hem Almanya’dan Türkiye’ye gelen akademisyenler hem de Türkiye’den yetiştirilmek üzere yurt dışına gönderilen ve sonrasında Türkiye’ye dönerek çalışmalara katılanların çabasıyla üniversitede eğitimin kalitesi artmış, önemli bilimsel çalışmalar yapılmış ve dünya çapında önemli insanlar yetişmiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nde çalışmalarını sürdüren Prof. Dr. Aziz Sancar, 2015 yılında kazandığı Nobel Ödülü’nü Atatürk’e ithaf ederek Anıtkabir Müzesi’ne sunmuş, yaptığı konuşmalarda başarısını büyük ölçüde Cumhuriyet’in verdiği eğitime borçlu olduğunu vurgulamıştır. Atatürk’ün Millî Eğitim ve Üniversite Reformu olmasa ne Güneydoğu’nun ücra bir köşesinde eğitim hayatına başlayan Sancar’ın Amerika’da Nobel Ödülü’ne uzanması ne de Karadeniz’in minik bir sahil kasabasında ilk, orta ve lise eğitimini alan bu satırların yazarının profesörlüğe kadar yükselerek bugünkü üretkenliğini ortaya koyması mümkün olamayacaktı.

Ülkelerin yaşadıkları çöküş sonrası küllerinden yeniden doğmalarına iki önemli örnek daha verebiliriz. Bunlardan ilki Almanya’dır. İki dünya savaşı kaybeden ülke daha sonra liyakati ve bilimi önceleyen politikaları hayata geçirerek bugün Avrupa Birliği’nin en gelişmiş ve zengin ülkesi hâline gelmiştir. Diğer örnek ise iki kez atom bombasıyla yüzleşerek kuşaklar boyu savaşın ve bombanın acısını çeken Japonya’dır. Japonya liyakate verdiği önemle savaş sonrası küllerinden yeniden doğarak bugün dünyanın en büyük teknoloji üreticilerinden biri hâline gelmiştir. 1950’lerin başında yardımına koştuğumuz Güney Kore’yi de buraya ekleyebiliriz.

Bugün, bir zamanlar akademik alanda iş verdiklerimiz ve savaşta yardımımıza muhtaç olanların bilimsel üretim ve toplumsal refah olarak neden bizden ileride olduklarını sorgulamak gerekiyor. Bunun en büyük nedeni liyakatin terk edilerek tekrar sadakate dönülmesi olabilir. “Tarih tekerrürden ibarettir.” sözü önemlidir. Bağnaz sadakatin liyakatin önüne geçtiği durumda toplumsal refahtan uzaklaşılır ve çöküş başlar. Ayağa kalmanın formülü ise bellidir: Yeniden liyakate dönmek. #

DİPNOTLAR