2014’te yürürlüğe giren istanbul Sözleşmesi’ni ilk kabul eden ve parlamentosunda onaylayan ülke Türkiye, 2021’de bir geceyarısı kararnamesiyle Sözleşme’den çekildi! Metinde bahsi bile geçmeyen LGBT konusu bahane edilmiş, kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetlerinde “erkeklerin eli” tekrar rahatlamıştı. Cezasızlandırmanın tescil edilmesi…
Son aylarda ülkemizde özellikle kadınlara yönelik şiddetin ve işlenen cinayetlerin akıl almaz boyutlara ulaşması, “İstanbul Sözleşmesi” adıyla bilinen metni tekrar gündeme taşıdı.
Avrupa Konseyi bünyesinde, kadına yönelik şiddetle mücadele konusunda hazırlanan ve 2011’de açıklanan İstanbul Sözleşmesi’ni ilk kabul eden ve parlamentosunda onaylayan ülke Türkiye oldu ve bir anlamda sözleşmeye adını vererek yine bir ilke imza attı. Tam adı “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi” olan İstanbul Sözleşmesi, 11 Mayıs 2011’de imzaya açıldı; 1 Ağustos 2014’te yürürlüğe girdi.
Ancak bilindiği gibi yaklaşık 7 yıl sonra, 19 Mart 2021’de geceyarısı yayımlanan cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle, Sözleşme’den çekilen ilk ve tek ülke yine Türkiye oldu!
Türkiye’nin bu tutumu, hem ülke içinde hem de Avrupa’da büyük şaşkınlık, hayalkırıklığı ve tepkiye yol açmıştı. Sözleşme aynı sözleşme, hem bunu ilk onaylayan hem de bundan çekilen aynı iktidardı.
Peki ne olmuştu da, Sözleşme’nin hazırlanmasında çok istekli davranan, kilit ve öncü rol oynayan AK Parti iktidarı bu şekilde radikal bir geri dönüş yapmıştı? 2020’de kimi vekiller, “o dönem imzalanması yanlıştı”, “neye oy verdiğimizi bilmeden el kaldırdık” diyecek kadar “patetik” açıklamalar yapacaktı.
46 Avrupa ülkesinin taraf olduğu Sözleşme, kadına yönelik şiddet ve hane içi şiddetin önlenmesi konusunda çok kapsamlı bir içerik taşıyor; mağdurların korunması, suçluların cezalandırılması için yapılması gereken hukuki ve idari düzenlemeleri sıralıyordu. Hattâ kimi maddeler sadece hane içinde şiddet gören kadınları değil, şiddete uğramaları hâlinde erkekleri de koruyordu!
Sözleşme’den çıkma gerekçesi, iktidar sözcüleri tarafından “Türkiye’nin toplumsal ve aile değerleriyle bağdaşmayan eşcinselliği meşrulaştıran ve normalleştiren gizli gündem”e dayandırıldı. Hattâ Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı, Sözleşme’den çıkma kararının gerekçesinde “Türkiye’nin toplumsal ve ailevi değerleriyle bağdaşmayan eşcinselliği normalleştirmeye çalışan bir kesim tarafından manipüle edilmesi…” diyecekti.
Oysa Sözleşme’de, LGBT eğilimlerini hukuk normu olarak belirlemeye veya teşvik etmeye dönük tek bir hüküm veya madde yoktu! LGBT’nin adı bile geçmezken, “cinsel yönelim” kavramı sadece Sözleşme’nin 4. maddesinde şu şekilde yer alıyordu: “Şiddet ile mücadelede, din, dil, ırk vb. pek çok unsurla birlikte, toplumsal cinsiyet ve cinsel yönelime dayalı şiddetin de kabul görmemesi gerekir.”
Olmayan maddeler üzerinden koparılan fırtına neticesinde, kadın ve çocukları korumak için hazırlanan en kapsayıcı, bağlayıcı, çözüm odaklı Sözleşme, hayalî takıntılara ve siyasi de, kadın ve çocukları korumak için hazırlanan en kapsayıcı, bağlayıcı, çözüm odaklı Sözleşme, hayalî takıntılara ve siyasi
mülahazalara kurban edilmişti.
“İstanbul Sözleşmesi”, bugün adıyla-sanıyla bir ironiyi ve artık günümüzde giderek artan kadın cinayetleriyle bir trajediyi yansıtıyor.



