17 Kasım 1924’te, yönetimle anlaşmazlık hâlinde olduğu bilinen Rauf (Orbay) Bey ile Ali Fuat (Cebesoy) ve Kâzım (Karabekir) Paşaların da aralarında olduğu milletvekilleri, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurdu. Partinin kurucularından çoğu daha sonra Cumhuriyet Halk Fırkası’na geri dönecekti. Peki ne değişmiş, neler yaşanmıştı?
Cumhuriyetin 29 Ekim 1923’te ilanıyla başlayıp 1924 Anayasası’nın yapılma sürecine kadar devam eden tartışmaların, Cumhuriyet Halk Fırkası’nda (CHF) bir bölünmeyle sonuçlanacağına ilişkin dedikodular henüz 1924 ilkbaharında duyulmaya başlamıştı.
Yönetimle anlaşmazlık hâlinde oldukları bilinen Rauf (Orbay) Bey, Ali Fuat (Cebesoy) ve Kâzım Karabekir Paşa’nın yaz aylarında çeşitli vesilelerle biraraya gelmeleri, sözkonusu bölünmeyi dedikodu olmaktan çıkarttı. Artık bu kişilerin yeni bir parti kuracaklarına kesin gözüyle bakılıyordu ve Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal, böyle bir gelişmeden memnun olmadığını, (bkz. #tarih, sayı 117), Eylül ve Ekim aylarında yaptığı Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu gezisinde birçok defa dile getirmişti. Mustafa Kemal’in yaptığı konuşmaların Halk Fırkası’ndan kopmaların sayısını azalttığını söyleyebiliriz gerçi ama, bu çabalar yeni partinin kurulmasına engel olamadı ve aralarında birçok tanınmış milletvekilinin bulunduğu kişiler Kasım ayında Halk Fırkası’ndan istifa ederek Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı (TpCF) kurdular.
17 Kasım 1924’te kurulan ve TBMM’de 29 kişilik bir grup oluşturan TpCF’nin nasıl bir parti olduğu, yani siyasal yelpazenin neresinde yer aldığı günümüze kadar çok tartışılmış ve çok farklı yorumlara konu edilmiştir. Ancak ayrıntılarına girmesek de şunu ifade etmek gerekir: TpCF’nin “muhafazakar bir parti” olduğuna ilişkin yorumlar tümüyle yanlıştır.
Partinin kurulmasından sonra başta İstanbul olmak üzere birçok il örgütüne katılanlar arasında muhafazakar diye nitelenebilecek birçok kişi olmakla birlikte; parti mensuplarının büyük bir çoğunluğunun, özellikle de kurucuların muhafazakar olmadıkları kesindir. Nitekim Rauf Bey dışındaki kurucuların hepsi daha sonra Cumhuriyet Halk Fırkası’na dönmüşler, milletvekilliği (Refet Bele), TBMM Başkanlığı (Kâzım Karabekir) ve Bakanlık (Ali Fuat Cebesoy) yapmışlardır. CHF’ye dönmeyen Rauf Bey ise Doktor Adnan (Adıvar) Bey gibi bağımsız milletvekili olmuş ve Londra Büyükelçiliği gibi önemli bir devlet görevinde bulunmuştur (1942-1944). Bu kişiler, 1930’lar ve 40’lar Türkiye’sinin toplumsal, kültürel, siyasal ve hukuki özelliklerinin önemli biri ya da birkaçıyla ilkesel düzlemde çelişik fikirler taşıyor olsalardı, CHF’ye dönmezler ya da bu partinin yönetiminde olan devlette görev almazlardı.
Bu noktada yanıtlanması gereken iki iddia çıkıyor karşımıza. Bunların birincisi, TpCF kurucularının milletvekili ya da bakan olabilmek için “ruhlarını satmaya hazır, ilkesiz fırsatçılar” olup olmadıkları meselesidir. Ancak bu kişilerin yaşam öyküleri, Adnan ve Rauf Beyler ile Ali Fuat, Kâzım ve Refet Paşaların ilkelerinden ödün vermeyen, gayet namuslu insanlar olduklarını açık bir biçimde ortaya koyar. Dolayısıyla, “fırsatçılık” açıklamasını bir kenara bırakmamız gerekir. Bu sayede daha anlamlı olmaya başlayan, yanıtlanması da pek kolay olmayan ikinci soru ise, neden 1924’te Mustafa Kemal ve İsmet Paşa’nın karşısına geçip bir muhalefet partisi kurdukları meselesidir. Bu sorunun yanıtlanmasındaki zorluk, bilgi eksikliğimizden değil, gerekçelerin çokluğundan kaynaklanıyor.
İlk gerekçe olarak, bu kişilerin 1923’ten itibaren, yani 2. TBMM’nin açılmasıyla birlikte hâlâ milletvekili olmalarına karşın, artık en ön safta olmamalarını gösterebiliriz. Ali Fuat, Kâzım ve Refet Paşalar ile Adnan ve Rauf Beyler, kendilerini Millî Mücadele’yi başlatan kişiler olarak, yani mücadelenin en zor döneminde önemli roller oynamış kişiler olarak görüyorlardı ve bu özelliklerinin aynen sürmesi gerektiği görüşündeydiler. Öte yandan, Ali Fuat ve Refet Paşalar’la Rauf Bey’in, artık “ikinci adam” konumuna yerleşmiş olan Başvekil İsmet Paşa’yla araları çeşitli nedenlerden ötürü bozuktu. İsmet Paşa’nın harekete ancak 1920 başlarında katılmış olmasına karşın bu konuma yükselmiş olması ise hoşnutsuzluklarını daha da arttıran bir nedendi. Ayrıca Rauf Bey ile Kâzım ve Refet Paşalar, Gazi Mustafa Kemal’e kırgındılar; zira Gazi, kendilerini saltanatın kaldırılması lehinde oy kullanmaya ikna etmek için verdiği hilafet devleti sözünü tutmamış, önce cumhuriyet ilan ettirmiş sonra da halifeliği kaldırtmıştı. Nitekim, yangından mal kaçırırcasına ortaya çıkan bu gelişmeler, TpCF Programı’nın 5. maddesinin varoluş nedeni olacaktı: “Teşkilât-ı Esasiyye Kanunu milletten vekâlet-i sariha alınmadıkça tadil edilemeyecektir.” Tabii bu isteği referandumculuk, dolayısıyla da muhafazakarlık olarak okumak da mümkündür ama, bu kanımızca yanlış olur. Burada maksat, anayasa değişiklikleri için mutlaka TBMM’deki toplam üye sayısının 3’te 2 çoğunluğu gerektiğini vurgulamaktı.
TpCF kurucuları, tek adam rejimine karşı olduklarını defalarca söylemişler ve cumhurbaş- kanının partili olmamasında ısrar etmişlerdi. Parti programının 12. maddesi, “Reis-i cumhûr intihâb olunan zatın mebusluk sıfatı intihâbını müteakib zâil olur” diyordu.
Aslında gayet demokratik olan bu madde, TpCF kurucularının siyaseten biraz saf, devrim siyasetini ise hiç anlamamış olduklarını göstermektedir. Nitekim bu istek karşısında Mustafa Kemal Paşa tepkisini, “bir reis-i cumhûrun fırka reisliğiyle cihet-i alâkasını ikide birde tekrar edenler ve bütün cihân bilsin ki, benim için bir taraflık vardır; bir tarafım, o da Cumhûriyet taraftarlığı, fikrî ve ictimâî inkılâb taraftarlığı” sözleriyle göstermiştir.
Burada, daha sonra CHF’ye katılan TpCF kurucularının nasıl olup da bu ilkelerini unuttukları akla gelebilir. Ancak Terakkiperverler bu ilkelerini unutmamışlar, ama bundan vazgeçmişlerdi; zira devrimin ne demek olduğunu anlamışlardı. Nitekim Rauf Bey, 1933’te Hindistan’da verdiği konferanslar dizisinde Gazi Mustafa Kemal ve Türk Devrimi’ni övmüş; Adnan Adıvar ise 1935’te bir Britanya dergisinde yayımlanan makalesinde o güne kadar Türkiye’de yapılan bütün reformları sitayişle anlattıktan sonra, yazısını “bütün bunların ancak bir diktatörlük rejimiyle gerçekleştirilebileceğini” söyleyerek bitirmiştir.
CHF ile TpCF arasındaki en önemli farklardan biri de iktisat politikalarına ilişkindir.
Bilindiği gibi Ankara’daki yönetim daha 1924’te bir dizi tekel oluşturmuş ve bunları ihaleye bile çıkarmadan, kendisine olan bağlılıklarından kuşku duymadığı özel kişilere devretmişti.
İstanbul Dârü’l-fünûnu iktisat profesörlerinden İbrahim Fazıl (Pelin) Bey, TpCF kurulduktan 1 ay sonra Vatan gazetesinde yayımlanan bir yazısında CHF’nin iktisat politikasını “müfrit müdahaleci” olarak yorumlar. TpCF ise liberal piyasa ekonomisinden yana bir partiydi ve bu tercihinde İstanbul’un iş çevrelerinin, özellikle de İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin meşhur maliye bakanı Mehmet Cavit Bey’in görüşleri etkili olmuştu. Liberal iktisat yanlısı Terakkiperverlerin, devletçilik ilkesinin yalnızca uygulanmakla kalmayıp bir de Anayasa maddesi olduğu bir dönemde nasıl olup da CHF’ye katıldıklarını açıklamak hiç de zor değildir: Terakkiperverlerin “yuvaya dönüş”ü, korumacılık ve devletin ekonomik yaşama müdahale etmesi ilkelerinin öne çıktığı; tepe noktasına 1929’da ulaşan Dünya Buhranı nedeniyle klasik liberalizmin pabucunun dama atıldığı dönemdedir!
Özetle söyleyecek olursak, TpCF’yi kuranlar kişisel hoşnutsuzluklarının yanısıra muhafazakar oldukları için değil, devrimci olmadıkları için muhalefete geçmişlerdi. Zamanla hem devrimin kendilerinin de olumlu buldukları sonuçlarını gördüler hem de kalkınmacı bir devrim olmadan Batı tarzı bir demokrasi ve liberalizmin gerçekleşmesinin çok zor, belki de imkansız olduğunu anladılar.
Halifeliğe olan bağlılıklarından kolayca vazgeçmiş olmalarının nedeni de aynıdır. 1924’te henüz ulusçuluğun ne olduğunu tam olarak anlayamamış, ulus-devlet olabilmek için mutlaka laik olmak gerektiğini görememişlerdi.

